Kategori Arşivleri: Aile

Babalar ve Oğulları

Babaların Sınavı

Hepimiz babalarımız için bir sınanma vesilesiyiz. Onların kucaklarına konan bir varlığız. Işıl ışıl parlayan gözlerimizle, cennetten getirdiğimiz söylenen gülümsemelerimizle birer soru işaretiyiz aslında.

Yoklukla varlık arasındaki bir çizgide adımıza bir tercih yapılıyor. Yokluğun karanlığından, varlığın aydınlığına taşınıyoruz. Babalarımız işte tam bu an, bu büyük tercih karşısında büyük bir sınamaya tâbi tutulur. Ve bu sınamada takındıkları tutumlar, inançlar biz oğullarına karşı belki hayat boyu sürecek bir ilişkinin şeklini de belirliyor.

Sınamanın özü şu: Çocuğun dünyaya gelmesinde babanın bir vesilelik işlevi var. Baba kendisine verilen biyolojik kabiliyetleri kullanarak çocuğun yaratılmasına vesile oluyor. Baba çocuk adına yapılan yaratılma tercihindeki işlevini nasıl değerlendirecek? Kendi işlevini hangi boyutta düşünecek?

Burada iki temel tutum olabilir. Babalar çocuklarını sahiplenirler; kendilerini çocuğun dünyaya gelmesinde etken sebep olarak düşünüp, bundan narsistik bir zevk alabilirler.

İkinci bir tutum ise, babanın kendisini sadece bir vesile olarak kabul etmesidir. Bu tutumu takınan baba, çocuğun yaratılmasında etken olmadığını bilir. Çocuk onun için Yaratıcının bir nimeti, ihsanı ve hediyesidir. Gururlanmaya değil, şükretmeye hakkı olduğunu kabul eder. Çocuk onun için üzerinde düşünülecek, tefekkür edilecek ve Yaratıcıyı daha iyi tanımaya vesile olacak bir aracıdır.

Bu iki tutum baba ve oğullar arasındaki ilişkiyi nasıl etkiliyor?

Baba ve oğul ilişkisi, iki insan arasındaki ilişkidir. Bir etkileşimdir. İki kişi arasındaki bir ilişkide temel mesele kuralı kimin koyacağı ve kime tâbi olunacağıdır. Bu ilişkide kim hakim konumda olacaktır? Kişiler arası ilişkilerin pek çoğunda çatışma işte tam bu noktada başlıyor. İlişkinin bir iktidar ve hâkimiyet havası içinde yürümesi halinde çatışmalar kaçınılmaz oluyor. Hâkimiyeti elinde bulunduran benliğini okşarken, hâkimiyet elinden alınan kendini ezilmiş hissediyor.

Baba ve oğul ilişkisinde hâkim olan ve iktidarı elinde bulunduran kim olacak? Baba mı, çocuk mu?

Yukarıdaki iki temel bakış açısını irdeleyelim. Çocuğunun dünyaya gelmesinde kendisini bir etken olarak gören baba için, hâkimiyet ve iktidar da kendinde olmalıdır. Babanın her söylediği yapılmalıdır. Babaya itiraz edilmemelidir. O herşeyi bilendir. Baba yanlış yapmaz. O mükemmeldir. Çocuğu kendisinin bir parçasıdır. Kendi başına bir anlamı yoktur. Kendi başına bağımsızlığı, tercihleri olamaz. Zira, baba olmaz ise çocuk olamazdı, diye kabul edilir. Kendini çocuğun yaşama buyur edilmesinde etken sebep olarak gören baba, çocuğun hayatının değişik dönemlerinde de etken kabul eder. Çocuğunun da kendini etken olarak görmesini ister. Böyle görülmediğini hissettiğinde öfke duyar, incinir, alınır. Kendini değersiz hisseder. Çocuğuna ve kendine bakış açısı olumsuzlaşır. Çocuğun kendi bildiği doğrular çerçevesinde yaşaması için baskı kurabilir. Çocuğun, babanın kendi doğruları dışında karar almasına razı olamaz. Çocuğun kendi bağımsızlığını kazanmasını engellemeye çalışır. ‘Ayrışma dönemi’ denilen ve her çocuğun yaşaması gereken anne ve babasından farklı bir varlık olduğunu anlaması sürecini tıkamaya çalışabilir. Çocuğunu her daim kendinden bir uzantı olarak görür ve çocuğunun da böyle görmesini ister ve bekler. Çocuğun bireyselleşme çabalarını vücudundan bir uzvun ayrılması olarak değerlendirir, buna tepki gösterir, incinir. Çocuğunun kendi ekseni etrafında dönmesini talep eder.

Bu tutumuyla baba çocuğuna zarar verir. Onun bireyselliğini, kendine güvenini zayıf kılar, hatta ileri boyutlarda öldürür.

Kendini çocuğun dünyaya gelmesinde sadece bir vesile olarak gören babanın oğlu ile ilişkisinde iktidar ve hâkimiyet mücadelesi yoktur. Çünkü baba kendini oğul ile ‘yaratılmışlık açısından eşit’ hisseder. Yani, baba ve oğul, aynı Yaratıcı tarafından bu dünyaya gönderilen iki misafirdir. Her ikisinin görevleri de aynıdır: Yaratıcıyı tanımak ve bilmek. Bu görevin yaşanmasında her ikisi de birbirine yardımcıdır. Baba için oğul kendi ekseninde dönmesi gereken bir varlık değildir. Oğul babadan ayrı olarak Yaratıcıya karşı sorumludur ve muhataptır. Bu anlayışla baba oğulun kendinden ayrışma sürecine izin verir. Onun bireyselliğini engellemez. Tam tersi, destekler. Çocuğunun bireyselliğini geliştirmek ister. Kabirde her bir insana sorulacak soru “Rabbin kim?” sorusudur. Yoksa, “Babanın Rabbi kim?” veya “Şu ailenin Rabbi kim?” sorusu değildir. Oğul bu soruya babasından ayrı, baba bu soruya oğuldan ayrı cevap verecektir. Kimse kimsenin yanında olmayacak ve her biri yalnız olacaktır. Baba bunu bilerek, oğlunun kendinden ayrı bir ferd olduğunu hissederek, kendi kişiliğini kazanmasına izin verir. Oğlunu kendisinin bir parçası olarak görmez; ama ona bağlılık hisseder. Ona sevgi duyar; ama kararlarına, tercihlerine saygı gösterir.

Kendini yaratılmış olarak gören baba, kendini en iyi bilen, en doğru kararları alabilen, dediğim dedik olarak kabul etmez. En iyi bilen, tek doğruyu bilen baba değildir. Tek doğruyu bilen Yaratıcıdır. Baba için doğru, Yaratıcının yapılmasını istedikleri, uygun gördükleridir. Bu tek doğruya baba da, oğul da tâbi olmaktadır. İkisi birbiri üzerinde hâkimiyet kuran değil, her ikisi de aynı Yaratıcının hâkimiyetini tanıyandır. İkisi de, Rablerinin hakimiyeti karşısında boyun eğmektedir. Baba için, çocuk bir nimet, Yaratıcı tarafından yollanan bir armağan, bir hediyedir. Çocuğun değeri buradan gelir.

Oğulların Sınavı

Babalarımız hepimiz için bir sınanma vesilesi. Onlar celâli temsil ediyorlar. Doğduğumuz andan itibaren neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilmeden; neyin nerede başlayıp bittiğini farketmeden, hep sınırları zorlamak istiyoruz. Kuralsız yaşamak veya kendimizin koyduğu kurallarla yaşamak; başka birisine tâbi olmamak istiyoruz. Sınırsız özgürlük peşinde oluyor, her isteğimizin hemen ve derhal karşılanmasını talep ediyor, reddedilmeye karşı çıkıyoruz. İşte tam bu sırada, baba karşımıza çıkıyor. Bize sınırlı bir dünyada yaşadığımızı anlatıyor. Sınırlarımızı öğretiyor. Asi olunduğunda, gerekirse, ceza veriyor. Bazen affediyor. Hayır ve şerri öğretiyor. İsteklerimizi reddediyor. İsteklerimizin ertelenebileceğini göstermeye çalışıyor. Bize uyulması gereken kurallardan bahsediyor. Bu evde ve bu dünyada her istediğini yapamazsın demeye getiriyor. Boyun eğmemiz gereken bir otoritenin varlığını hissettiriyor.

Babalar bu yüzden hepimiz için bir sınama. Anneler daha baskın olarak cemâli temsil ettikleri halde, babalar celâli temsil ediyorlar. Cemale (rahmet, güzellik, şefkat, ilgi, değer verilme) ne kadar ihtiyacımız varsa, celale de (haşmet, kural içinde yaşama, sınırlar, düzenlilik, ceza verilme) o kadar ihtiyacımız var.

Yaratıcı bizi anne ve babaya emanet etmekle cemal ve celale emanet etmiş oluyor. Yaratıcıya tâbi olan babalara tâbi olmakla, aslında Yaratıcıya tâbi olmanın ve boyun eğmenin ilk talimini yapıyoruz. Kendimiz dışında bir otoritenin, kural koyucunun varlığını, bize ilk olarak babalar hissettiriyor.

Mustafa Ulusoy
Zafer dergisi

Sağlıklı Aile İlişkilerinin Temelleri

Gerek iman gerekse makāsıd-ı kur’ân açısından güvenin önemi açıktır. Güven bütün ilişkilerde olduğundan daha fazla karı-koca ilişkilerinde önem arz eder.

Sağlıklı aile ilişkilerinin temelleri çerçevesindeki bu yazıda; aileyi oluşturan taraflar olarak kadın-erkek realitesine dikkat çektikten sonra, evlenilmeye ehil ideal kadın ve erkeğin temel vasıflarını Kur’anî perspektiften özetlemeye çalıştık. “Aileyi ayakta tutan” başlığı altında, karı-koca ilişkilerinde hiçbir şeyin eşlerin birbirine güvenmesi kadar önemli olmadığını belirttik ve ünlü darb âyetini konu ile irtibatlandırarak meramını vuzuha kavuşturmaya çalıştık. Ailenin temelinin nikâh olduğunu belirterek bu bağlamda İslâmiyetin insan doğasına ne kadar uygun olduğunu hatırlattık. Aile huzurunu sağlayan üç temel faktöre yer verdikten sonra, ailede huzur ve sükûneti olumsuz etkileyen üç faktörden bahsettik. Bu meyanda, ana-baba evlât ilişkilerine temas etme imkânı bulduk.

Makaleye girmeden önce, konunun, Kur’ân-ı Kerim’de zeker-ünsâ, zevc, sālihât, nikâh, teğaşşî, ifżā, sükûnet, meveddet, rahmet, rehbâniyyet, nüşûz, sulh, talâk, îlâ, kavvâm, infâk, vâlideyn, evlâd, âbâ’ – ebnâ’, zürriyyet, ehl, âl, ‘āil, terbiye, hak, vazife vb. lâfızlar çerçevesinde daha genişçe işlenebileceğini belirtmek isteriz.

I. Ailenin tarafları

1.1. Kadın – erkek realitesi

Kur’ân’a göre; her şey gibi insanoğlu da çift yaratılmıştır. Bu Allah’ın bir âyeti; mutlak kudretinin kanıt ve delilidir. Kadın ve erkek diye iki farklı realite olduğuna göre, ‘Uydum modaya!’ diyerek kadın–erkek eşitliğinden söz edemeyiz. Çünkü temel beşerî özellikleri bir yana, birinde olan birtakım özellikler diğerinde bulunmamaktadır; erkeğin kadına, kadının erkeğe üstün yönleri vardır. Her ikisi de aynı cinsten olan erkek ve kadın, farklı yapıları ile insan gerçeğini tamamlar. İlahi irade ‘insan’ın bu ‘iki’ eşin ‘bir’leşmesi ile meydana gelmesi yönünde tecelli etmiştir.

Erkek erkekliğini, kadın da kadınlığını bildiği, yani, hiç kimse ötekinin elindekine göz dikmediği; herkes kendi rolünü oynadığı zaman hayat daha mutlu, eşler daha huzurlu olacaktır. Bununla birlikte, kas gücü erkekte olduğundan, feragat da ona düşmektedir. Ne yazık ki, erkekler bu fedakârlığı pek göster-e-medikleri için, şartlar hemen daima kadının aleyhine olmuştur; kadın tarih boyunca biyolojik farklılığı, güçsüzlüğü, aybaşı hâli vb. yüzünden hor-hakir görülmüş, ezilmiştir. Dinî, siyasî, iktisadî, hemen her türlü ‘erk’i tekelinde tutan erkekler; letāfeti, cazibe ve güzelliği sebebiyle, kadın üzerinde gereğinden fazla durmuş, gâh onu kendisinden korumak gâh kendisini onun ‘fitne’sinden korumak gerekçesiyle toplumdan dışlamıştır. [Tabiî, güç erkeğin değil de kadının elinde olsaydı, acaba erkeğe onun kendisine verdiği kadarını bile verir miydi, düşünmeye değer!..]

1.2. İdeal kadın – ideal erkek

“Evlenilmeye ehil (sālih) bir eş kimdir?” sorusu, şüphesiz, öncelikle kadın–erkek ayrımı gütmeksizin müminin temel özellikleri bağlamında ele alınmalıdır. Allah’ın sevdiği, razı olduğu, Cennetine koyacağını va’dettiği müminler aynı zamanda iyi birer eştir… Ancak Kur’ân’da sorumuza daha özel cevaplar da bulabiliriz: Nisa Sûresi’nin (4) 34. âyetinde bu özelliklerin en temel iki tanesi verilmektedir. Buna göre, evlenilmeye elverişli kadın; namuslu ve itaatkâr kadındır. İkinci olarak; Kur’ân’daki Cennet temsillerinin ayrılmaz parçası olan hurilerin tavsif edildiği özellikler de ideal kadın portresi çerçevesinde düşünülmelidir. İlgili âyetlere göre, huri; bir kadında bulunması gereken maddî – manevî bütün güzelliklere sahip kızlardır; eline erkek eli değmemiş, -sadece- kendi eşine bakan, sevgi dolu, namuslu, bâkire, son derece güzel, yaşıt arkadaşlar… Son olarak; Hz. Peygamber’i teselli etme sadedinde, eşleri Âişe ve Hafsa’ya hitaben; “Peygamber sizi boşasa, Rabbi ona siz ikinizin yerine kayıtsız-şartsız teslîmiyet gösteren, inanıp güvenen, gönülden bağlı, tevbekâr, ibadete düşkün, [gerek cihat gerekse hicret için] sefere çıkan dul-bâkire sizden çok daha iyi eşler verebilir.” (Tahrim 66/5) buyrulmuştur. Buna göre, ideal bir kadının temel altı özelliği; Allah’a teslîmiyet, iman, itaat, tevbe, ibadet ve meşakkatlere göğüs germedir (ki kanaatkârlık da bu kapsama girer).

Tabiî, Kur’ân’ın üslûbu bilinirse, bunların ideal erkeğin de özellikleri olduğu aşikârdır. Bir kadın için ideal eş; yüce Allah’a gönülden bağlı olup O’na teslimiyet gösteren, ibadete düşkün, günahında ısrar etmeyen (tevbekâr), namuslu bir mümindir. Nitekim felâha eren Cennetlik müminlerin özellikleri sayılırken, yine benzer sıfatlara yer verilmiştir (Bkz. Mü’minûn 23/1-11).

Bu özellikleri taşıyan kadın ve erkekler tarafından kurulan bir ailede şüphesiz aynı özelliklere sahip insanlar yetişecektir. Müstakbel eşini; sadece malına-mülküne, gücüne-kuvvetine, nüfûzuna, güzellik ve yakışıklılığına bakarak seçen bir kadın ya da erkek, hayatı kendine zindan ettiğini çok geçmeden anlayacaktır; öyle ya, dünyanın ne zengini biter ne de güzeli…

II. Ailenin temeli

Aileyi kuranlar kadın ile erkekse, onları bir arada tutan –çimento- da nikâhtır. Yani, eşlerin birbirini ‘ben’imsemesi; sağlam bir şekilde ‘söz’leşmesi ve bunu üçüncü şahıslara duyurup meşrulaştırması, tescil ettirmesi…

Bilindiği gibi, Hıristiyanlar -biraz da İsa Mesih’e bakarak- insan tabiatına tamamen ters ruhbanlık diye bir şey çıkarmış; sonra da bunun hakkını verememişlerdi. Vermeleri de mümkün değildi. Fıtrat dini olan İslâmiyet ise, müminlerine nikâhı öngörmekle kalmadı, bunu Allah’ın bir âyeti olarak da nitelendirip kutsadı. Çünkü kadın ile erkek, insan ‘tek’ini oluşturan iki eştir; insan nesli bu ‘çift’leşme ile devam edecektir.

Nikâh sayesinde çiftler üç manevî rabıta ile birbirine bağlanmış olur; öyle ki, birbirine karı ile koca kadar ‘yakın’ bir başka iki kişi tasavvur edilemez. [İlginçtir; bu bağlar koptuğunda da karı ile koca kadar birbirine yabancı/hasım iki kişi olmamaktadır!] Yalnız nikâh, kadın ile erkeği tamamen birbirine bağlamaz. Bu yakınlık ne kadar yakın olursa olsun ilelebet devam etmeyebilir; Allah katında en sevimsiz helâl olsa da, boşanma da haktır.

Tabiî, boşama kelimesini devamlı dilinin ucunda tutmamak; “3’ten 9’a!” çocukça söylemleri ile bu ciddi işi oyuncak hâline getirmemek şartıyla… Aile kurumu, erkeğin ağzından öylesine çıkan ‘lâf’larla yıkılacak kadar basit bir yapı olmadığına göre, [Yoksa değil mi?!] işbu manevi rabıtaların, ancak iki şahit huzurunda gerçekleşen bilinçli bir boşanma ile koptuğu düşünülmelidir [Talâk 65/2 (وَأَشْهِدُوا ذَوَيْ عَدْلٍ مِنْكُمْ)].

III. Aileyi ayakta tutan…

3.1. Güven (eşlerin her konuda birbirine güvenmesi)

Gerek iman gerekse makāsıd-ı Kur’ân açısından güvenin önemi açıktır. Güven bütün ikili ilişkilerde olduğundan daha fazla karı-koca ilişkilerinde önem arz eder. Eşlerin birbirine güvenmediği ya da güvenlerinin aşındığı bir aile ortamı zamanla zindana dönüşür. Bu güvensizliğin mutlaka giderilmesi gerekir. Bu konuda asıl iş de erkeğe düşmektedir; ne yapıp edip yuvasını kurtarmalıdır. Burada, ünlü darb meselesine temas etmek yerinde olacaktır:

İlgili âyet (واللاتي تخافون نُشُوزَهن… ; Nisa 4/34) Kur’ân’ın zor anlaşılan yerlerinden biridir [çünkü zülf-i yâre dokunmaktadır]. ‘Nüşûz’undan endişe edilen bir kadın; dövülecek midir, kendisine örnekler mi verilecektir, yola mı koşulacaktır. Bu, konjonktüre göre değişmektedir. Söz konusu cezanın kadının hangi eylemi karşılığında verildiği tespit ve tayin edilmediği için, “Hangi çağda yaşıyoruz canım!”cılar, ‘darb’ın ağır kaçtığı yaygarasını koparmaktadır.

Oysa bakınız, “Nüşûz nedir ki buna karşı en son çare olarak darp öngörülmüştür?” sorusuna cevap ararken, Allah’tan, aynı sûrenin bir başka âyetinde bu sefer de erkeğin ‘nüşûz’undan bahsedildiğini görmekteyiz: وإنِ امرأةٌ خافتْ مِنْ بَعْلِها نُشُوزًا أو إعراضا… (Nisa 4/128). Râgıb Isfahanî’nin belirttiği gibi, nüşûz; kadının, eşinden nefret ederek gözünü başkasına dikmesi; bir başka erkeğe gönül vermesidir. Erkeğin ‘nüşûz’u da tersinden; karısından nefret edip yabancı bir kadına gönül vermesidir. Erkeğin eşine itaatsizlik ya da serkeşlik etmesi söz konusu olmadığına göre, kelimeyi serkeşlik veya itaatsizlik olarak anlayamayacağımız açıktır. O halde, ülkemizdeki namus cinayetlerini de dikkate alarak düşünelim; böyle bir şeye karşı ‘en son çare’ olarak öngörülen darp ağır mıdır, hafif midir?

Burada sorun edilen bir başka husus da; aynı durum karşısında, erkeğe ‘eşini darp etmesi’ tavsiye edilirken, kadına ‘sulh’ün önerilmiş olmasıdır. Bunun sebebi; aileyi ayakta tutan (kavvâm) kişi olarak erkekten, ne yapıp edip –öğüt vererek, yatağını ayırarak ya da darp ederek- karısını aile içi yaşama razı etmesi istenebileceği içindir; aynı şeyi kadından istemek realist midir, düşünelim. Koca, bir kadını gerçekten kafasına takmışsa, karısının nafaka, süknâ vs. haklarını sağlama alarak adamdan sulh ile ayrılmaktan başka yapabileceği bir şey kalmamaktadır.

3.2. Huzur

3.2.1. Aile huzurunu sağlayan faktörler

(i) Cinsel tatmin
Kur’ân’da erkekle kadın ‘birbirinin zırhı’ olarak tanıtılır [Bakara 2/187 (هن لباس لكم وأنتم لباس لهن)]. İki taraftan en az birinin, tatmin ihtiyacı olduğu halde cinselliği yaşayamadığı bir ailede evliliğin en temel fonksiyonu icra edilmiyor demektir. Böyle bir ailenin hayatiyetini sürdürebilmesi pek mümkün değildir. Cinsel fonksiyon bozuklukları Fıkıh’ta teker teker sıralanıp taraflara gerekli çözümler sunulmuştur. -Her iki tarafın da cinsel hayatı bitmiş ve “Oğlum! Biz ananla kardeş olduk artık!” deme aşamasına gelinmişse, başka…-
Ayrıca, tarafların; ‘Artık nasıl olsa bir eş bulduk!’ diyerek kendilerini salıvermeleri doğru değildir. Eşler; tertip–düzen, koku ve temizliklerine dikkat etmeli; yemede–içmede israfa kaçmamalı, hareketsiz bir hayatı tercih etmemeli; kısacası, kendilerine bakmalı, cazibelerini kaybetmemeye çalışmalıdır. Çünkü belli yaşlara kadar aile mutluluğu farkına varılsa da varılmasa da buna dayanmaktadır.

(ii) Ruhî tatmin
Cinsel tatmin elbette her şey demek değildir; ilgili âyetin devamında, eşler arasında sevgi (meveddet) ve merhamet peydah edildiği de vurgulanmıştır ki bu, kadın ile erkek arasındaki ilişkinin tamamen tatmine bağlanamayacağını gösterir. İnsanlar yaklaşık 80 yıl yaşayabilmektedir; tatmin geçiciyse de sevgi ve merhamet bâkidir.

Karı-kocanın zıt yapılarda olması kan uyuşmazlığı doğurur; birinin beğendiğini öteki beğenmez, birinin yanlış dediğine öteki doğru der. O halde, eşlerin Kur’anî mânada bir karakter eğitiminden geçmiş olmaları aile saadeti açısından elzemdir. Aile huzurunda terbiye/eğitim farkı da önemli bir faktördür; inanışı, düşünüşü, yaşayışı birbirinden farklı insanların, 3-4 sene sonrasından itibaren birbirlerine tahammül etmeleri güçlü bir ihtimal değildir. Dolayısıyla, maddî kan uyuşmazlıklarında nasıl tedbir alınıyorsa, manevî kan uyuşmazlığında da alınmalıdır. Yani, kendisi ile aile kuracağınız insanın karakterini, eğitimini, hatta anasını-babasını, akrabasını baştan iyi araştırmanız gerekmektedir. “Armut dibine düşer”, “Anasına bak kızını al”, “Erkek dayıya, kız halaya çeker” gibi atasözleri elbette büyük tecrübelerin ürünüdür.

(iii) Denklik
Eşlerin kafa dengi olmaları (din-dil-kültür birliği), mal, mülk vs. imkânlar açısından da aşağı yukarı birbirlerine denk olmaları evliliğin devamında önemli bir etkendir. Eşler arasında birinin lehine büyük bir ‘varlık’ farkı söz konusu olduğunda sükûnet sağlanamayabilir; hele, bu fark kadının lehine ise, zavallı adamın hâli içler acısı olacaktır. “İç güveyisinden halliceyim!” deyimi, durumu gayet güzel özetlemektedir.

3.2.2. Aile huzurunu bozan faktörler

Yukarıdaki faktörlerin bulunmadığı ya da yetersiz olduğu ailelerde işlerin yolunda gitmeyeceğini belirtmiş olduk. Bunlara ek olarak…

(i) Erkeğin aile reisi olmayı gerektiren özelliklerden yoksun olması (شرك)

Aile (عائله) kelimesinde, “kendi kendine yetemeyip birinin üzerine yük olma” anlamı vardır. Nitekim Hz. Peygambere; “O seni ‘āil’ olarak bulup da zengin etmedi mi?” buyrulurken (Duhā 91/8), bu anlamda kullanılmıştır. Günümüzde bir miktar değişmiş olsa da bütün aile fertleri hâla erkeğin eline bakmaktadır; bunu biraz da geleneksel anlayış böyle icap ettiriyor olabilir… Kentlerde, 20’li yaşlardaki çocuklar bile hâla babalarından harçlık almaktadır; eğitim hayatlarını başka türlü sürdürmeleri de pek mümkün gözükmemektedir.

İşte, gerek baba olarak gerekse koca olarak erkek güçlü olduğu ve verebildiği ölçüde erkektir. Erkeğin; ailesinin geçimini sağlayamaması ya da ‘güç’süz olduğu için aile fertlerine söz geçirememesi hâlinde, her kafadan bir ses çıkacağı için, o ailede huzur bulmak pek mümkün olmaz. Zaten, bu aile büyük ihtimalle dağılacaktır.
Peki, ya kadın güç ve infâk bakımından erkeğe ortak olursa?

Maddi açıdan avantaj olan bu denklik manevî, hissî açılardan da avantaj mıdır, tartışılır. Nitekim çalışan kadının, şahsî kazancının önemli bir kısmını ailesine değil, kendi ‘ihtiyaç’larına; üstüne-başına, saçına-tırnağına harcadığı görülmektedir.

Öte yandan, kadının aile ekonomisine katkı sağlaması, erkeğin ev işlerinin bir kısmını üstlenmesini gerektirir. Türkiye’nin kırsal yörelerinde kadıncağız; tarlada, bahçede eşi ile birlikte -hatta bazı bölgelerde eşi aylak aylak kahvede otururken, yalnız başına- ırgat gibi çalışmakta, akşam eve geldiğinde de sofra hazırlama, hayvan sağma vs. işler yine onun ellerine bakmaktadır. Neden? Çünkü güç ötekindedir! Oysa İslâmiyet, gücü değil hakkı esas alır. Haklar ve vazifeler karşılıklıdır; bir tarafa hep hak, öbür tarafa hep vazife düşüyorsa, orada ciddi bir zulüm vardır… Alma mazlūmun âhını çıkar âheste âheste!..

(iii) Sayı değil, kalite; nicelik değil nitelik

Herkes neslinin devam etmesini ister. Çünkü çocuk, dünya hayatının ziyneti, evlilik ağacının meyvesidir. Ama daha da önemlisi; çocuklar insanın geleceği, akıbeti ve ahiretidir; insanlar çocukları ile devam etmektedir. Akıbetini düşünen, çocuklarını iyi yetiştirmek durumundadır.

Kur’ân’ın bildirdiğine göre, Rahmân’ın has kulları; diğer istekleri arasında “göz nuru, gönül süruru evlâtlar” da isterler. Malum, ana-babanın çocuklarına yönelik duaları mutlaka kabûle karîn olur. Ancak bu, büyük ölçüde kendisinin bizzat gerçekleştirmesi gereken bir mazhariyettir. Gerçekten istiyorsa yetiştirir… Dünyadan habersiz ‘boş bir kaset’ ya da ‘hamur’ olarak eline verilen evlâdını gerektiği şekilde donatarak ya da yoğurarak biçimlendirecek, ‘gözünün nuru’ kılacak olan kendisidir.

Tabiî, “bir insanın göz nuru, gönül süruru olması” için neler gerektiği; nasıl eğitilmesi, ne tür bir terbiye alması icap ettiği hakkında ciddi bir bilgi-birikimi olmayan ana-babaların ‘dualarının kabul edilmesi’ düşük bir ihtimaldir. Yine, çocuğuna kıyamayan, onu hiç zora koşamayan, bir dediğini iki etmeyen, adeta kendisi onun çocuğu imiş gibi davranan ebeveynlerin iyi bir evlât yetiştirmeleri zordur. Oysa evlâdın iyi (sâlih) olmaması durumunda, çocuklarla ana-babalar birbirlerine yabancılaşmakta; ayrılık gayrılık baş göstermektedir. Nitekim Kur’ân; Hz. Nuh’un kâfir oğlunu Nuh’un ailesinden saymamıştır. Çünkü sâlih değildir, onunla aynı imanı, aynı yaşam tarzını paylaşmamaktadır; peygamber oğlu olsa da Nuh’a yabancıdır. Bu büyük peygamberin mustarip olduğu ana-baba evlât ihtilâfı evrensel bir derttir. Günümüzde de nesiller arası iletişim bozukluğundan; çocukların ebeveynlerinden koptuğundan dert yanılmakta, bu illete çareler aranmaktadır. Mezkûr anlaşmazlığın sebebi, çocukların ana-babaları tarafından değil, radyo – TV, Internet, arkadaş çevresi… tarafından eğitilmekte olmasıdır. Bu sebepledir ki, Hz. İbrahim Rabbine dua ederken “salâtı ikāme eden” nesiller istemiştir (Bkz. İbrahim 14/37, 40). Bu ifade, hemen, ‘namaz’ı dosdoğru kılmaya indirgenebilir; ama aslında, “yaratıp yaşatan (c.c.) ile sağlam ve sahih bir ilişki kurarak herkesin gıpta ettiği dindarlık işini gerektiği gibi yapabilmek” anlamındadır ki salih olmak da bu demektir. Bu noktada, Lokman Hakîm’in, oğluna ettiği nasihatteki ilkeler önem kazanmaktadır.

Kısaca; iman ve amelde yanlış mecralara sapmamak, Allah’tan başkasından korkmamak, medet ummamak, O’nun mutlak kontrolü altında bulunduğu bilinciyle yaşamak, salâtı ikāme etmek, iyiyi emredip kötüyü engellemek, başa gelen musibetlere sabretmek, insanlara karşı şişinmemek, kendini yüceltmemek, vakar ve alçakgönüllülük (Bkz. Lokman 30/13-19).

O halde, âkıbetini düşünen aklı başında bir insan; çocuklarını iyi yetiştirmeli, onları tanımadığı ‘eğitmen’lerin insafına bırakmamalıdır. Aksi takdirde, ciğerpâresini kendi elleri ile kendisine yabancılaştırmış olacaktır. Bununla birlikte, konu burada sunulduğu kadar basit değildir. Nice âlim, fâzıl, sâlih, müttakî şahsiyetin evlâdı babasının izinden gitmemiştir; gitmemektedir… Çünkü terbiye; çocuğun tabiatı, genleri, hormonları, arkadaş çevresi, konu-komşusu, akrabâ-i taallukātı, okudukları, seyrettikleri vb. faktörlerden hangilerinin çocuğu daha fazla etkilediği ile ilgili karmaşık bir sonuçtur. Ama bunun ceremesini en çok ana-babalar çeker. Çünkü kim ne derse desin, sorumluluğun büyüğü ana-babadadır.

İlginçtir; Allah’ın hikmeti insanların evlâtlığı yaşadıkları gibi ana-babalığı da yaşamaları yönünde tecelli etmiştir. Bu, onlara şüphesiz ana-babalarında gördükleri ‘hata’ ve eksikleri çocuklarında devam ettirmeme şansı vermektedir. [Bunun, kaynanalarından bîzâr olan gelinlerin zamanla kaynana olduklarında şikâyet konusu uygulamaları gelinlerine reva görmemeleri açısından ne kadar iyi bir fırsat oluşturduğu aşikârdır.] Kur’ân-ı Kerim; evlâtlara ana—babalarına iyi davranmalarını; onlara ‘Öf!’ bile dememelerini, onlarla efendi efendi konuşmalarını emrettikten sonra, onlar için; “Ya Rabbi! Annem-babam küçükken beni besleyip büyüttüğü gibi, sen de onlara merhamet buyur.” (ربِّ ارحمهما كما ربَّياني صغيرًا) şeklinde dua etmelerini isterken, şimdinin güçlüleri olan evlâtların dikkatini son derece nazik bir üslupla bu hususa çekmektedir: Yarın öbür gün, siz de tıpkı ana-babanız gibi, kendi evlâtlarınızın eline bakmak durumunda kalabilirsiniz…

Âkıbete özel vurgu yapıyoruz; zira insan yaşlılık dönemini büyük ihtimalle çocuklarının yanında geçirir; geçirmese bile kendisini onların sahiplenmesi beklenir. –Darulaceze benzeri kurumlar elbette devreye girebilir, ancak geleneksel algı bahsettiğimiz şekildedir.- O zaman, roller değişecek; bu sefer kendisi, küçücük bir bebekken büyütüp adam ettiği yavrusunun bebeği! durumuna düşecektir. Üstelik, kendisi onu yetiştirirken, ‘Büyüsün de adam olsun, vatana-millete faydalı olsun, şu şu işleri görebilsin!’ gibi umutlarla zevkle yetiştirmekte idi. Oysa, oğlunun/kızının; ‘ihtiyar bir bebek’le ilgili böyle bir ümidi de yoktur ve olmayacaktır. Kur’ân bu döneme boşuna ‘ömrün en rezil çağı’ demiyor demek ki!.. Bu bakımdan, çocukların “büyüklere saygı – küçüklere sevgi/şefkat esası”na dayalı bir terbiye ile yetiştirilmesi son derece önemlidir. Bir inanış ve düşünceye ne kadar inanıp inanmadığınızın bir göstergesi de onu kendi çocuklarınıza ne kadar öğretip benimsetebildiğinizdir.

Öte yandan, İslâm’ın çok çocuk yapmayı teşvik ettiği yönünde yaygın bir inanış vardır. Aklı başında, eğitimli, kaliteli insan sayısının fazla olması Ümmet-i Muhammed açısından elbette şereftir; övünç ve kıvanç vesilesidir. -Pakistanlı bir bilim adamı uluslar arası bir başarıya imza attığında göğsümüz kabarmıyor mu?- Ama manevî açıdan eğitimsiz, moral değerlerle donatılmamış, maddi açıdan da bileğine bir ‘altın bilezik’ takılmamış nice silik, ezik insanın ne yazık ki toplumuna yük olarak; ötekinin-berikinin oyuncağı olduğu, onun-bunun izinde yitip gittiği görülmektedir. Ana–babasının bilinçsizce ‘yapıp’ topluma salıverdiği, ne devlet ne de toplum tarafından umursanan yığınla insan vardır. Hz. Peygamber bunlarla mı öğünecektir Allah aşkına!.. [Kur’ân’ın hiçbir yerinde sayısal çokluk övülmez; Türkçede de ‘çokluk’un getirdiği sakıncalı sonuçları gayet vecîz anlatan atasözleri vardır.] İşte, çocuklara gerekli eğitimin verilememesi, toplumu derinden sarsmakta, ama her şeyden önce ilgili ailenin huzur ve sükûnetini bozmaktadır. Muhtemelen bu gibi sebeplerle, Kur’ân’da; evlâtların fitne olduğu, Allah’ı anmaya engel olabileceği, dolayısıyla bu potansiyel tehlikeye karşı teyakkuzda bulunmak gerektiği belirtilmiştir.

(iii) Çok karılılık (Poligyny)

Birden fazla kadınla evlenme, erkeğin üçüncü kişiler nezdinde itibarını zedelemekle kalmaz; eşler açısından da hayatı ağız tadıyla yaşanmaz hale getirir. Hz. Peygamber sevgili kızı Fatıma’ya kuma getirme teşebbüsünde bulunan Ali b. Ebu Talib’e bu sebeple müsaade etmemişti.

Savaş vb. sebeplerle ortaya çıkan erkek kıtlığı sebebiyle sahipsiz kadın ve yetim kızların artması gibi sebeplerle olursa başka… Kur’ân buna müsaade etmiştir. Ama dikkat edilirse, izin vermiştir, diyoruz; öngörmüş/emretmiştir, demiyoruz.

Sonuç olarak; ‘Hak’ Teâlâ insan neslinin, iki eşin ‘bir’leşmesi ile devam etmesini öngörmüştür. ‘Real’ist bir fıtrat dini olan İslâmiyet de insan tabiatına aykırı bir hayat tarzı olan ruhbanlığa prim vermemiş; kadın – erkek ilişkilerini sağlıklı bir temele oturtmuştur. Fedakârlık esasına dayanan aile; tatmin, emniyet, huzur, sevgi ve şefkat demektir. Aile bunun için kurulur. Bunlardan birinin bulunmadığı bir ailede işler yolunda gitmiyor demektir. Huzur ve sükûnet, insanların eşleri ile ne kadar tatmin olduklarıyla alâkalıdır. Kadın erkeğin, erkek de kadının zırhıdır. Her ikisi de kendine iyi bakarak; kendini geliştirerek, salıvermeyerek bu fonksiyonu en iyi biçimde icra etmeli; eşini korumalıdır. Aile kurulurken eşler iyi seçilmeli; güzellik/yakışıklılık, zenginlik gibi geçici maddî özellikler öncelenmemeli, kalıcı vasıflar esas alınmalı; eş adayının kafa dengi olup olmadığı, kendisi ile ‘arkadaş’lık edip edemeyeceği araştırılmalıdır. Sâlih bir müminin özellikleri, iyi bir eşin de özellikleridir; namuslu, dürüst, güvenilir, kendi ayakları üzerinde durabilecek, aile yükünü kaldırabilecek, anlayışlı, kanaatkâr ve nazik eşlerin kurduğu ailelerde büyük bir ihtimalle aynı özellikleri taşıyan nesiller yetişecektir.

Murat Sülün
Kur’ani Hayat dergisi

Babalar ve Uhrevi Sorumluluk

Aile ve evlilik kurumunun çerçevesini çizen ayetlere ve Efendimizin sünnetindeki uygulamaya baktığımızda babalara çok önemli ve ağır sorumluluklar yüklendiğini görürüz. Oysa günümüzde babaların bazı asli sorumluluklarını maalesef ihmal ettikleri de acı bir gerçeğimizdir. Babalar iş yoğunluğu, daha çok kazanma gibi farklı sebeplerle önemli ailevi yükümlülüklerinden bazılarını üstlenememektedir. Çoğu zaman eşler ve çocuklar babalardan mahrum bir hayatı yaşamak zorunda kalmaktadır. Özellikle çocuklar sabah erkenden işe giden, akşam geç saatlerde dönebilen, döndüğünde de artık hem zihnen hem bedenen tükenmiş babalardan gerçek bir baba olarak istifade edememektedir.

Babaların çocuklar üzerindeki “model insan” olma özelliği her geçen gün azalmaktadır. Çocukların belki de sadece babalardan görerek ve birlikte yaşayarak öğrenebilecekleri erkekliğe ve adamlığa dair özelliklerin aktarılması sağlanamamaktadır. Özellikle günümüzde babaların bizzat üstlenmesi gereken sorumluluklar başkalarına ihale edilmekte, babaların yerine ikame edilmek istenen kişi ve kurumlar ise bu görevleri yerine getirememektedir.

Nur suresindeki şu ayetler sanırım gerçek babalar için çok önemli bir özelliğe atıfta bulunmaktadır:
Allah’ın yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin verdiği öyle evler vardır ki orada sabah akşam Allah’ı tesbih eden kimseler vardır. Bunları, ticaret de alışveriş de Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoyamaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” (Nur 24/36-37)

Evet içlerinde sabah akşam Allah’ın anıldığı evler ve bu evlerde Allah’ı anan, namaz kılan, zekat veren kimselerden bahsediyor bu ayetler. Ve en önemlisi bu ayetlerde ticaretin ve alışverişin bu zikre, bu tesbihe, namaza ve zekata engel olamaması üzerinde duruluyor. Oysa günümüzde ticaret ve alışveriş maalesef farz ibadetler için bile birer engelleyici olabiliyor. İş hayatı merkeze alınıyor ve her şey ona göre şekilleniyor. Babaların eşlere ve çocuklara yönelik sorumlulukları hep iş yüzünden ya askıya alınıyor ya da sürekli erteleniyor.

Tahrim suresindeki ve Taha suresindeki şu ayetler de bu çerçevede düşünülürse meselenin önemi daha çok anlaşılır:
Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” (Tahrim 66/6).
Ailene namazı emret, kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz. Aksine biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç takva iledir.” (Taha 20/132).

Bu ayetlerdeki uyarı ve hatırlatmaları bir de Zümer suresindeki şu ayetle birlikte düşünürsek ailevi sorumluluğun uhrevi yönünün ne denli önemli olduğunu kavrarız:
… Gerçekten hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendilerini hem de ailelerini ziyana sokanlardır. Bilesiniz ki bu apaçık hüsrandır.” (Zümer 39/15).

Babaların ailevi sorumluluğu yanında her türlü sorumluluğu en güzel bir şekilde ifade eden şu meşhur hadis de bu konuda bizlere ışık tutmalı, vazife ve sorumluluklarımızı yeniden düşünmemize ve önemini fark etmemize vesile olmalıdır:
Her biriniz bir yöneticisiniz ve her biriniz yönetiminizdekilerden sorumlusunuz: Devlet adamı bir yöneticidir ve halkından sorumludur; erkek, ailesinin yöneticisidir ve onları gözetmekten sorumludur; kadın, kocasının evinin muhafızıdır ve bundan sorumludur; hizmetçi efendisinin malının bekçisidir ve bundan sorumludur. Her biriniz bir yöneticisiniz ve yönetiminizdekilerden sorumlusunuz.” (Buhari ve Müslim)

Birkaç ayet ve bir hadis etrafında işaret etmeye çalıştığımız “babaların sorumluluk bilinci” belki de bir kitap hacminde ele alınması gereken önemli bir meselemiz. Özellikle günümüzde hele hele büyük şehirlerin keşmekeşinde iş hayatının, geçim derdinin, dünyevileşmenin bizleri savurmasına, alıp götürmesine ve bizi biz olmaktan çıkarmasına karşı bilinç ışıklarını yakmak durumundayız. Tabii ki bu bilinçlenmeyi en güzel şekilde yapmamıza kaynaklık edecek olan da ayetler ve hadislerdir.

Babaların sorumlulukları içinde evinin ve ailesinin dünyevi ihtiyaçlarını karşılamak da vardır. Ama insanın ihtiyacı sadece bunlarla sınırlı değildir. Hatta iman gibi, ibadet ve ahlak eğitimi gibi ihtiyaçlarını en güzel şekilde karşılamak; nesillerinin terbiye ve te’diplerini olması gerektiği şekilde üstlenmek babaların daha çok dikkat etmeleri gereken mesuliyet alanıdır. Çünkü bunlar ebedi olan ahiret hayatımızla ilgilidir. Asıl kazanç ahiretimizi kurtarmak, asıl hüsran da (Allah muhafaza) ahiret hayatında karşılaşılacak olan ebedi hüsrandır.

Akıllı kişi, kazancını iyi hesap edebilmek muhasebesini yaparken sadece dünyevi kazancı değil, uhrevi kurtuluşu da göz önünde bulundurmak durumundadır. Bir de yalnız kendi saadetini düşünmemeli, mesuliyeti altında olan ailesini de ebedi hüsrandan kurtarabilmenin gereklerini yerine getirmelidir.

Veli Karataş
Zafer dergisi

Aile yönetimi

“Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de o’nun delillerindendir.”

Aile; günlük dildeki yaygın kullanımıyla, aynı evde yaşayan anne, baba ve evlenmemiş çocuklardan oluşan topluluğa verilen isimdir. Bu küçük aile tipine “çekirdek aile” adı verilir. Büyük baba, nine ve torunlar da bu ailenin bir parçasıdırlar. Aile sözcüğünün bundan daha geniş anlamı da vardır. Örneğin; amcalar, dayılar, teyzeler, halalar, yeğenler ve evlilik bağıyla aileye katılmış diğer kişiler gibi daha kalabalık sayıda akrabadan oluşan, evliliğe ya da ortak atalara dayalı ilişkilerin oluşturduğu birimi, hatta soy ya da sülaleyi anlatmak için de “aile” sözcüğü kullanılmaktadır. Anne, baba, kızlar, damatlar, oğullar, gelinler ve torunların aynı çatı altında yaşadığı bu tür büyük ailelere de “geniş aile” denir.

Aile, kişinin huzur bulduğu bir ortam, neslin devamı için bir vesile, kişiyi günah iş ve davranışlardan alıkoyup koruyan bir engel ve kalkandır. Dünya ve âhiret mutluluğunun sebebi ve kaynağıdır.

Bundan dolayı İslâm dini, “aile” kurumuna büyük önem vermiş, insanları aile kurmaya teşvik ettiği gibi bu sosyal yapının bütünlük ve dirliğinin korunmasını da ısrarla istemiştir. Rabbimiz Allah, Kendi varlık ve kudretinin belgelerinden biri olarak, aileyi bireylerinin yatışıp huzur bulduğu bir sevgi ve şefkat ortamı yapmıştır: “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” Peygamber Efendimiz (s) de ailede eşlerin birbirleriyle olan ilişkilerinden söz ederek, “Senin ona davranışına bağlı olarak, o senin cennetin ya da cehennemin olur.” buyurmuştur.

Asıl olan, kişinin hayatının kalite ve rotasında önemli bir yere sahip olan aile kurumunun kurulup, huzurla, karşılıklı sevgi ve şefkat duyguları içinde sürdü-rülmesi; diğer bir ifadeyle aile bütünlüğünün korunmasıdır. Çünkü insan gerek bu dünyada gerekse âhirette ancak aile fertleriyle yani anne, baba, eş ve çocuklarıyla beraber olduğu zaman mutluluğu doyasıya yaşar. Ailenin parçalanıp bölünmesi, insanın ruhsal çöküntüye uğramasının ve mutsuzluğunun temel sebeplerinden biridir.

Rabbimiz Allah, cennette eşlerin gölgelerde, koltuklarda yaslanıp sohbet edeceklerini, baba, eş ve çocuklarından iyi olanların da kendileriyle beraber olacaklarını haber vererek , ailenin bütünlüğünü korumanın önemine işaret etmiştir. Peygamberimiz de aile kurumunun dağılması demek olan “boşanma”nın, Allah’ın, kullarının yapmasından asla hoşlanmadığı, bununla beraber yasaklamayıp izin verdiği bir durum olduğunu bildirmiş, “Allah’ın, helal kıldıkları arasında en sevmediği şey boşanmaktır.” buyurmuştur.

Ne var ki ailenin huzur ve saadetinin sağlanıp sürdürülebilmesi için özverinin yanı sıra çaba gerekir. Bunun için öncelikle eşlerin sorumluluklar alıp görevler üstlenmeleri kaçınılmazdır. Aile içinde yerine getirilmesi gereken, evi idare etme, geçimi sağlama, ev işlerini yürütme ve çocuk bakımı gibi ailenin aslî ve zorunlu işlerinin yapılmasında görev dağılımı ve dayanışma şarttır.

Bu araştırmada, âyet ve hadisler ışığında bu görev dağılımını ve dayanışmayı kısaca inceleyeceğiz.

Ailenin Yönetilmesi

Aile, bireylerden meydana gelen bir topluluk olduğu için her topluluk gibi o da yönetilmeye muhtaçtır. Aile içi hayatın dirlik ve huzur içinde devam edebilmesi için yönetim işinin yerine getirilmesi şarttır. Aksi durumda, aile içinde sapmaların ve çatışmaların; huzursuzluk ve gerginliğin olması kaçınılmazdır. Yönetim işinin ihmal veya terk edilmeye devam edilmesi halinde de söz konusu sapmalar ve gerginlikler giderek derinleşecektir.

Evin gelir ve giderlerini dengede tutup, mevcut imkânlarını en iyi şekilde kullanarak, ailenin ekonomik düzeyine uygun bir hayat sağlamak, aile içi ihtilaf ve anlaşmazlıkları çözüme kavuşturmak, karşılıklı saygı, sevgi ve hoşgörünün yerleştirilip sürdürülmesini sağlamak gibi konular ev idaresinin temel işlerinden bazılarıdır.

Aile yönetimi kapsamında, dünya hayatına yönelik yerine getirilmesi gereken bu işlerin yanı sıra âhiret hayatına yönelik olarak yerine getirilmesi gereken başka birtakım işler daha vardır. Dünya hayatının fanilik ve geçiciliği, inkârı mümkün olmayan bir hakikat olarak önümüzdedir. Asıl ve kalıcı gerçek hayatın, âhiret hayatı olduğu dikkate alındığında, aile bireylerinin âhiret hayatlarına dair düzenlemelerin aile yönetiminde birinci dereceden öncelikli ve önemli işler olduğu kendiliğinden anlaşılacaktır.

Babanın sağlığında, bu işin baba tarafından yerine getirilmesi, Rabbimiz Allah’ın ve Peygamber Efendimizin bir tavsiyesidir. Zira bu görevin yerine getirilebilmesi için gereken bedensel – ruhsal yetenek ve donanımlar dikkate alındığında babanın anneye göre bu iş için daha uygun ve elverişli olduğu aşikârdır. İstisnalar kural dışı tutulursa, erkeklerin bu görevin gereği olan özelliklerde kadınlardan üstün yaratıldıkları ortadadır. Ayrıca âyet ve hadislerde, ailenin geçiminin erkeğin sorumluluğuna bırakılmış olması da onun evin idaresi görevini de yürütmesi gerektiğine dair bir işarettir. Nitekim İmam Taberî, Nisâ Sûresi’nin 34. âyetine yaptığı tefsirde, erkeğin evin idarecisi olduğunu söylemiş ve bunun gerekçesini de erkeğin kadından üstün yaratılmış ve evin geçiminden de sorumlu tutulmuş olması olarak açıklamıştır.

Aile yönetiminin kocanın sorumluluğunda olması ve onun bu göreve liyakati hususu, Nisâ Sûresi’nde şöyle açıklanır: “Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur.” Peygamber Efendimiz de aile yöneticiliği görevinin erkeğin sorumluluğunda olduğunu dile getirerek şöyle buyurur: “Erkek de ailesi üzerinde bir gözeticidir ve o da ailesinden sorumludur.”

Ancak âyette dile getirilen üstünlük, erkeğin kadından her konuda üstün olduğu biçiminde anlaşılamaz. Zira kadın ve erkek, yaratılış itibariyle Allah katında eşit üstünlük ve fazilete sahip olup, ortaya koydukları davranış ve işleriyle birbirlerinden ayrılırlar. Allah’a karşı sorumluluk bilinci en fazla olup, Allah’ın emir ve yasaklarını gözetmede daha ileri olan kimse, bu şekilde olmayana nispetle, Allah katında daha itibarlı ve şerefli konumdadır. Allah’ın yardım ve ikramına da daha layıktır. Allah bunu şöyle haber vermektedir: “Şüphesiz, Allah katında en üstün olanınız, O’na karşı en fazla sorumluluk bilinciyle hareket edeninizdir.”

Aynı şekilde Rabbimiz Allah, “Erkeklerin kadınlar üzerinde bir derece farkı vardır.” buyurarak, erkeklerin kadınlardan bir derece daha üstün olduklarını bildirmiştir. Sahabenin en büyük Kur’an müfessiri İbn Abbas, adı geçen sûrede bildirilen, erkeklerin kadınlar üzerindeki bir derece farkını şöyle açıklar: Kocalar hanımlarına karşı bütün görev ve sorumluluklarını yerine getirecekler, buna karşılık hanımlarının onlara karşı işledikleri bazı kusurları hoş görüp, onlarla her halükarda iyi geçinecekler. Böylelikle onlardan üstün olacaklar.

Bu açıklamadan da anlaşıldığı üzere, erkeğin kadından üstünlüğü, kadına karşı büyüklenmeyi değil, ona karşı olabildiğince alçak gönüllü olmayı ifade etmektedir.

Babanın vefat etmiş ya da bu görevi yerine getiremeyecek durumda bulunması hallerinde bu görevi, anne yerine getirecektir. Bu hakikat, daha küçük yaşlardan itibaren kız çocuklarının da ahlaki ve kültürel donanımlarının yanı sıra aile içi görevlerini gölgelemeyecek ve ihmaline yol açmayacak türden meslekî donanımlarının da bulunmasının çok uygun hatta gerekli olduğunu göstermektedir. Sahâbe hanımlar arasında meslek sahibi hatta kocalarından daha zengin olup evlerini geçindiren kadınların olduğu bilinmektedir.

Kocalar evlerini yönetirken keyfi hareket edemezler. Zira aile yönetimi birtakım dinî kurallarla hükme bağlanmış olup, onlardan bazısı, kadınların da erkekler üzerinde hakları olduğunu bildiren şu âyetlerdir: “Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır.” , “Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız, bilin ki hoşlanmadığınız bir şeye Allah, çok hayır koymuş olabilir.” Peygamber Efendimiz de bu konuda şöyle buyurur: “Kadınlar hakkında Allah’tan korkun. Çünkü onları Allah’ın emanıyla aldınız ve Allah’ın sözüyle onları kendinize helal kıldınız.” , “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı iyi olanınızdır. Ben de aileme karşı en iyi olanınızım.”

Aile yönetiminde, eşle iyi geçinmenin ve onun haklarını en güzel tarzda yerine getirmenin dışında erkeğe düşen bir diğer görev de hanımıyla istişare etmesi, aileyi ilgilendiren durumlarda ona danışmasıdır. Allah, Peygamber Efendimize yönetim işlerinde bu prensibi gözetmesini emrederek şöyle buyurur: “İşlerinde onlara danış.”

Aile içinde de bir yönetim söz konusu olduğuna göre bu prensip orada da geçerli olmalıdır. Ailenin yöneticisi durumundaki erkek, başta hanımı olmak üzere ailenin bireyleriyle istişare edecek, meseleler hakkında onların da görüş ve tekliflerini alacaktır. Peygamber Efendimizin, Hudeybiye anlaşması sonrasında yaşanan zor bir durum karşısında hanımı Ümmü Seleme’ye danışmasını anlatan aşağıdaki hadis, bu konunun sünnetteki en güzel örneklerinden birini oluşturmaktadır:

“Misver b. Mahreme şöyle anlatmıştır: “Hudeybiye anlaşmasının yazılması bittikten sonra Allah Rasûlü (s) ashabına: “Kalkın, kurban kesip, tıraş olun!” buyurdu. Andolsun ki, onlardan hiçbiri buna kalkmadı. Allah Rasûlü bu sözünü üç kez tekrarladı. Buna rağmen onlardan hiçbiri yine kalkmayınca Allah Rasûlü (s), hüzünlü bir şekilde Ümmü Seleme’nin yanına giderek ona, emrini kimsenin dinlemediğini anlattı. Bunun üzerine Ümmü Seleme: “Ey Allah’ın Rasûlü! Emrini yerine getirmelerini istiyor musun? O zaman onların yanına çık ve kurbanını kesinceye kadar onlardan hiçbiriyle konuşma. Sonra berberini çağırıp, tıraş ol.” dedi. Allah Rasûlü (s) dışarı çıkarak, hanımının söylediği gibi yaptı. İnsanlar bu durumu görünce, onlar da kalkarak kurbanlarını kestiler ve birbirlerini tıraş ettiler.”

Aile reisi nihâyet bir karar verince, aile üyeleri, günah olmadıkça verdiği kararlarda ona itaat etmelidirler. Aile huzur ve mutluğunun istikrar ve sürekliliği için bu şattır. Peygamber Efendimiz kadının kocasına itaat etmesinin önemi ve bunun Allah katındaki mükâfatı hakkında şöyle buyurmuştur: “Kadınların hayırlısı, baktığında seni mutlu eden, emrettiğinde sana itaat eden ve bulunmadığın zamanlarda namusunu ve malını koruyandır.” , “Kadın beş vakit namazını kılar, Ramazanda orucunu tutar, namusunu korur ve kocasına itaat ederse cennete girer.”

Ailenin Geçimini Sağlama

Yukarıda da değindiğimiz üzere, ailenin geçimini sağlama kocanın görevidir. Çünkü kocanın yaratılışı ve eğilimleri bu iş için daha uygundur. Ayrıca kadının, kocanın bu görevine karşılık, kendisini çalışıp kazanmaktan alıkoyacak aile içi hamilelik, doğum, çocuk bakıcılığı ve ev işleri gibi başka görevleri vardır.

Nisâ sûresinin, erkeklerin aileleri için mallarından harcama yapacaklarını bildiren âyetini ailenin yönetimi konusunda aktarmıştık. Bu âyete ek olarak bakara sûresindeki şu âyeti de bu çerçevede hatırlamak iyi olacaktır: “Onların (anne ve çocukların) örfe uygun olarak beslenmesi ve giyimi babaya aittir.”

Âyetlerin yanı sıra Peygamber Efendimizin de ailenin geçimini sağlama konusundaki tavsiye ve buyruklarını kısaca aktarmak gerekir. Söz konusu hadislerden birinde Peygamber Efendimiz erkeklere şöyle buyurmaktadır: “Onların (anne ve çocukların) örfe uygun olarak beslenmelerini ve giyimlerini karşılamak sizin sorumluluğunuzdadır.”

Ailenin geçimini sağlamak, kocaya yüklenmiş bir sorumluluk olduğu kadar, onun hakkında da büyük bir sevap ve ecir vesilesidir. Peygamber Efendimiz aile nafakası için çalışıp kazanmayı, Allah yolunda yapılan bir çalışma olarak değerlendirmiştir: “Küçük çocuklarının nafakasını kazanmak için çalışan kimse, Allah yolundadır.” Aileye harcanan her bir kuruş da Allah için verilmiş sadaka hükmündedir ve koca için sevap kaynağıdır. Hadiste bu konu şöyle müjdelenir: “Ne harcarsan o senin için sadakadır. Hanımına yedirdiğin bir tek lokmaya dahi sevap alırsın.”

Yine Peygamber Efendimiz, Allah rızası için yapılan infak türlerini, Allah katındaki değer ve kıymeti bakımından karşılaştırdığı bir hadisinde, ailenin geçimi için harcanan paranın üstünlüğünü şöyle bildirmektedir: “…Bunların sevap yönünden en büyüğü, ailene harcadığındır.”

Hadisler, ailenin nafakasını sağlama görevinin, erkeğin üzerinde bir yük değil, Allah katında sevap ve mükâfat vesilesi olduğunu müjdeleyerek, böylelikle erkeğin bu konuya yaklaşımını olumlu yönde geliştirmekte, ibadet bilinciyle bu işin üstesinden gelmesine katkı sağlamaktadır. Bu sebeple erkeğin, imkân ve kazancını ailesinden esirgemesi doğru olmaz. Çünkü hadislerde aile için harcamaya teşvik vardır. Buna göre, parayı aileden kısmak ve böylelikle onları muhtaç insanlar durumuna düşürmek, fazilete ters bir davranış olup, bundan sakınılması gerekir. Nitekim Peygamber Efendimiz, malının tamamını bağışlamak isteyen Sa’d bin Muâz’a (ra): “Böyle yapma, arkanda zengin bir aile bırakman, başkasına muhtaç fakir bir aile bırakmandan senin hakkında daha iyidir.” demiştir. Ebû Kılâbe, bu harcamanın önemine ve Allah katındaki değerine, “Kazancını ailesine ve çocuklarına harcayan adamdan daha sevaplı kim olabilir?” diyerek dikkat çekmiştir.

Erkeğin kendisinden kaynaklanan fiziksel-ruhsal birtakım eksikliklerle ya da zor ekonomik şartlar sebebiyle ailenin geçimini sağlamada yetersiz kalması durumunda kadının, kocasına yardımcı olması güzel bir davranış olup, kadın için sevap ve fazilet vesilesidir. Sahâbe arasında Abdullah bin Mes’ûd’un hanımı Zeyneb’in (r.anhâ) aile geçiminde yetersiz kalan kocasına, el işçiliği yaparak zanaatıyla sağladığı ekonomik katkı meşhurdur. Hatta hadis kaynaklarında anlatıldığına göre; bir gün Peygamber Efendimize birini göndererek, ailesine sağladığı malî katkılarından dolayı kendisinin sevap alıp almayacağını sordurunca Peygamberimizin cevabı şöyle olmuştur: “Evet. Üstelik bundan dolayı ona iki ecir vardır: Biri, akraba ile ilgilenme ecri; diğeri de sadaka ecridir.”

Peygamber Efendimizin tavsiyeleri, çalışan kadının da parasını harcayacağı öncelikli yerin, sıkıntı içinde olan ailesi olduğunu göstermektedir. Zira bir başka hadiste Peygamber Efendimizin, Abdullah bin Mes’ûd’un hanımı Hz. Zeyneb’in aile ekonomisine sağladığı katkıyı çok yerinde bulup, buna teşvik ve tavsiye ettiğini görüyoruz: “Kendilerine tasaddukta bulunmana en lâyık kişiler, kocan ve çocuğundur.”

Erkeğin aile geçimini sağlama çerçevesinde eve getirdiği eşya ve paraya karşı kadının da birtakım sorumluluklar taşıması kaçınılmazdır. Bu sorumluluğun başında evin imkânlarının korunması ve en uygun şekilde kullanılıp değerlendirilmesi gelmektedir. Malın gereksiz yere harcanması kadar uygunsuz biçimde kullanılması da “israf” kavramı içinde yasaklanmıştır. A’raf sûresinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Yiyin, için fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri asla sevmez.” Peygamber Efendimiz de ailenin imkânlarını korumanın ve en uygun biçimde kullanmanın, salih kadınların bir özelliği olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır: “Deveye binen kadınların en iyileri, Kureyşli kadınların salihleridir. Onlar küçük çocuklara daha şefkatlidirler, kocalarının mallarını da daha iyi koruyucudurlar.”

Ev ekonomisi temelinde evin hanımı, alışverişini ailenin gelirine dikkat ederek yapacak, mutfak malzemelerini israf etmeden kullanacak, dengeli bir mutfak ve ev düzeni oluşturacaktır.

Kadın, evin imkânlarından zaman zaman Allah yolunda birtakım harcamalar yapabilir. Ancak bu harcamaların, başta ailenin yöneticisi koca olmak üzere aile fertlerini sıkıntıya düşürecek ve böylelikle onların memnuniyetsizliğine neden olacak israf düzeyinde olmamalıdır. Aile kaynaklarının bir emanetçi sorumluluğunda kullanılması esastır. Ağır ekonomik şartlar altında bu sorumluluğun daha da artacağı âşikârdır. Bu sebeplerden ötürü Peygamber Efendimiz, kadının, ailenin bütçesinden aşırı şekilde infakta bulunmasını yasaklayarak, şöyle buyurmuştur: “Kocasının izni olmadan kadın, malından aşırı şekilde infak edemez.”

Ancak bu yasaklama, ailenin dünya ve âhiret bereketini ve mutluluğunu sağlama maksadıyla aile bütçesinden harcamalar yapılmasına engel değildir. Zira Peygamber Efendimiz, “Kadın, kocasının evinden zararsızca infakta bulunursa, yaptığı infak sebebiyle ecri kendinin; malı kazanması sebebiyle bir o kadarı da kocasının olur.” buyurarak, bu infaktan dolayı, hem çalışıp kazanan kocanın, hem de o kazançtan Allah için infak eden evin hanımının sevap kazanacaklarını müjdelemiştir. Bir başka hadiste ise, kadının, kocasının kazancından harcama yapmasının özellikle tavsiye edildiği görülmektedir: “Esma (r.anhâ) şöyle anlatıyor: “Yâ Rasûlallah, (kocam) Zübeyr’in bana getirdiğinden başka malım yok. Bu getirdiklerinden sadaka verebilir miyim?” diye sordum. Allah Rasûlü (s): “Gücünün yettiği kadar infakta bulun. Malının fazlasını saklama ki Allah da sana fazlu keremini kesmesin.” buyurdu.”

Çocukların Bakım ve Terbiyesi

Çocuk bakım ve terbiyesi, uzun süreçli ve oldukça zahmetli bir iştir. Çocuğun anne karnında geçirdiği ilk günden başlayıp, olgun bir birey olduğu yaşa kadar devam eder. Hatta anne babanın çocuğuna olan ilgi ve desteği, onların vefatına kadar asla son bulmaz. Çocuğun fizyolojik ve ruhsal ihtiyaçlarının karşılanmasının yanı sıra onun iyi yetenek ve eğilimlerinin geliştirilip, bunların kötülerinin de ortadan kaldırılması yani sağlam bir kişilik kazandırılması da gereklidir. Bunlar yapılırken diğer taraftan çocuğun sosyal yönünün de geliştirilmesi zorunludur. Böylece çocuk sosyalleşir, sadece kendisini düşünen, acımasız biri olmaktan kurtulur. Ahlakî erdem ve faziletlerle donanıp, çevresine faydalı bir fert olur.

Bütün bunlar, anne karnında teşekkülünden itibaren çocukla sistemli ve sürekli bir şekilde ilgilenmeyi gerektirir. Bu da zaman ve emek ister. Ailenin geçimini sağlamak üzere vaktinin büyük bir bölümünü dışarıda geçiren babanın bu işi gerçekleştirmek için uygun olmadığı ortadır.

Kaldı ki sadece zaman, bu işi kimin yapacağını belirleyici temel bir ölçüt de değildir. Çocuğun bakım ve terbiyesi için engin bir şefkat, sevgi ve özveri gibi çok daha önemli yetenek ve donanımlar gerekir. İşte bunları ve daha fazlasını Allah, annede bir araya getirmiştir. Bu işin anne tarafından yerine getirilmesi için, Yüce Yaratıcı babaya bahşetmediği, annenin huzur verici kucağı ve kokusu gibi çocuğun ihtiyaç duyacağı birçok özellik ve güzellikleri anneye bahşetmiştir. Anneyi bu yükün ağırlığını kaldırabilecek bir sevgi, merhamet ve sabır abidesi yapmıştır. Bütün bunlar, çocukların bakım ve terbiyesinde öncelikli sorumluluğun anneye ait olduğunu göstermektedir.

İslâm, çocukların terbiyesine büyük önem vermiştir. Onların Allah’ın razı olduğu, güzel ahlaklı bireyler olmalarını, bu terbiyenin ana gayesi yapmıştır. Hz. Lokman’ın oğluna yaptığı öğütler bu bakımdan oldukça anlamlı ve önemlidir. Kur’an-ı Kerim, bu öğütlerin bir bölümü bize aktarmıştır. Peygamber Efendimiz de çocuk eğitiminin temel hedefinin çocuğa güzel ahlâk kazandırılması olduğunu şöyle bildirmiştir: “Hiçbir anne baba, çocuğuna güzel ahlâk ve terbiyeden daha üstün bir bağışta bulunmamıştır.”

Bu son derece önemli görevi yerine getirmeye en uygun aday anne olduğu için bu görev, annenin sorumluluğuna bırakılmıştır. Peygamberimiz (s) kadının bu sorumluluğunu şöyle bildirmiştir: “Kadın da kocasının evi ve çocukları üzerinde gözeticidir ve o da bunlardan sorumludur.”

Kadın, temel görevlerinden biri olduğu için daha alt derecede başka sorumluluklarını gerekçe göstererek çocuk bakım ve terbiyesinden kendini alıkoyması ve bundan kaçınması doğru olmaz. Örneğin, çalışıp kazanması ihtiyaç ve zorunluluk olmadığı halde iş hayatını, çalışıp para kazandığını öne sürerek, bu görevden kaçınmamalıdır. Çocuk eğitimi, ekonomik üretime sağlanacak katkıya feda edilmemelidir. Nelerin öncelikli ve asıl olduğu doğru tespit edilmelidir.

Buna karşılık evin hanımı, aile bütçesinin yeterli olması durumunda, bu görevlerini en iyi biçimde yerine getirebilmek için bütçeden harcamalar yapabilir, örneğin, kendine yardımcılar tutabilir. Böylelikle sorumluluklarının bir kısmını yardımcılarına devrederek, kültür ve donanımı arttırıp geliştirmek, hayır faaliyetlerinde daha fazla yer almak ve Allah’a olan ibadet ve yakınlığını arttırmak gibi işler için kendine yeterince zaman ayırabilecektir.

Çocuk bakım ve terbiyesinde kocanın hanımına yardımcı olması, kazancından bu konuda yapacağı harcamalarla hanımını desteklemesi, eşine ve çocuklarına zaman ayırması, onları sohbette bulunup onları dinlemesi, ihtiyaçlarını tespit edip gidermeye çalışması güzel bir davranıştır.

Ev İşleri

Ev içinde kocadan daha fazla zaman geçirmesi ve fiziksel ve ruhsal olarak bu işlere erkeğe göre daha fazla eğilimli ve yetenekli olması sebebiyle çocuk bakımı gibi ev işleri de kadının sorumluğuna verilmiştir. Peygamberimizin kadının evden sorumlu olduğunu bildiren hadisini yukarıda aktarmıştık. Yine sahâbe hanımların, ev işlerini büyük bir özveri ve gayretle yerine getirdiklerini gösteren pek çok örnek vardır. Bu örneklerden biri Hz. Ebû Bekir’in kızı Hz. Esmâ’dır. O, evde yaptığı işlerden bazılarını şöyle anlatıyor:

“Zübeyr b. Avvam benimle evlendiğinde, ne kölesi vardı ne de herhangi bir malî varlığı bulunuyordu. Su çekmekte kullandığı devesi ile atından başka bir şeyi yoktu. Atının otunu, yemini de ben bulup verirdim. Onları ben sulardım. Su kırbasını dikerdim, hamur yoğururdum, yalnız ekmek yapmayı beceremezdim. Ekmeği ensarlı komşularım olan kadınlar yaparlardı. Bunlar iyi kadınlardı. Rasûlullah (s) Zübeyr’e bir miktar hurmalık vermişti. Zübeyr’in bu hurmalığından başımın üstünde hurma çekirdeği taşırdım. Bu hurmalık, evimden bir fersahın üçte ikisi mesafeydi…”

Ev işleri teknolojik imkânların ve yardımcı insan gücünün bulunmadığı ya da kıt bulunduğu durumlarda oldukça yorucu hatta yıpratıcı olabilmektedir. Ancak kadına düşen, bu durumda sabretmek ve Allah ona bir çıkış yolu gösterinceye kadar elinden geldiğince ev işlerini yapmaya çalışmaktır. Sahâbe hanımların, bu zorlukları çok yaşamalarına rağmen ev işlerini yapmaktan imtina etmediklerini bilip, onların kendine örnek almalıdırlar. Nitekim yukarıdaki hadisin sonunda Hz. Esmâ ev işlerinin ağırlığını ve bundan kurtuluşunu şöyle anlatmaktadır: “Ben bu aile yükünü, Ebû Bekr’in bana at seyisliği yapacak bir hizmetçi göndermesine kadar çektim. O gün babam beni bu yükten kurtarmakla, sanki beni azat etmişti.”

Peygamber Efendimizin kızı Hz. Fatıma’nın da ev işlerinin ağırlığından duyduğu sıkıntı meşhurdur. Kendisinin, un yapıp hamur yoğurmaktan dolayı elleri yara içinde kalmıştı. Bir gün esirlerin getirildiği duydu. Babası Hz. Peygambere giderek, ev işlerinde kendisine yardımcı olması için esirlerden birini kendisine hizmetçi olarak vermesini istedi. Ancak Allah Rasûlü (s) kızının bu isteğini geri çevirip, “Benden istediğinizin daha hayırlısını size haber vereyim mi? Siz yatağınıza geldiğinizde otuz dört defa Allahu ekber, otuz üç defa Sübhanallah ve otuz üç defa Elhamdülillah dersiniz. Bu, sizin için hizmetçiden daha hayırlıdır.” buyurarak, ondan aile yükü karşısında sabretmesini istemiştir.

Peygamber Efendimizin, ev işlerinin ağırlığını gerekçe gösteren kızının bundan böyle evinde iş yapmamasını değil, Allah’a tevekkül ederek, ev işlerini yapmaya devam etmesini öğütlemesi, gücü yeten kadının ev işlerini yapması gerektiğini göstermektedir.

Kocanın ev işlerinde hanımına yardımcı olması, iyi bir koca ve aile yöneticisi olma gayreti kapsamında değerlendirilmesi gereken bir konudur. Erkeğin evde birtakım işler yaparak hanımına yardımcı olması utanılacak değil; aksine bu tutumda Peygamberi örnek almış olması sebebiyle övünç duyulacak bir tavırdır. Başta hadis kitapları olmak üzere Peygamberimizin ev içindeki tavır ve tutumunu nakleden kaynaklara bakıldığında, erkeğin evin işlerinde hanımına yardımcı olması gerektiği anlaşılacaktır. Nitekim Hz. Aişe (r.anhâ), kocası Allah Rasûlü’nün evde neler yaptığını soran kişiye, O’nun (s) ailesinin işleriyle meşgul olduğunu, kendi elbisesini yıkadığını, keçiyi sağdığını, kendi ihtiyaçlarını giderdiğini, yırtık ve söküğünü diktiğini, ayakkabısını tamir ettiğini haber vermiştir.

Peygamber Efendimizin ev işlerinde hanımlarına yardımcı olması iki bakımdan önem arzetmektedir: Öncelikle kocanın, ev işlerinde ve çocuk bakımında hanıma yardımcı olması, kocanın aileyi en güzel şekilde gözetip yönettiğini ve hanımı için iyi bir koca, çocukları için de iyi bir baba olduğunu gösterir. İkinci olarak; ev işlerinin hepsinin sadece kadının görevi olmadığına, erkeğin de bu görevlerden bir kısmını, yapabildiği ölçüde yerine getirmesinin gerekliliğine işaret eder.

Kadının, bütün zamanını ve enerjisini sadece ev işlerine, TV seyretmeye, komşularla çay sohbetlerine ayırıp tüketmesi doğru değildir. İmkân ölçüsünde ev dışında da çeşitli kültürel, sosyal hayır faaliyetlerine katılması yerinde olur. Kocanın, ev işlerinde ve çocuk terbiyesinde eşine sağlayacağı katkı ve destek, kadına bu tür faaliyetler için ihtiyaç duyacağı zaman ve enerjiyi sağlayacaktır.

Her halükârda bütün ömrünü çocuklarının bakım ve terbiyesiyle, ev içi hayatı düzene koyarak ailesine rahat ve mutlu bir hayat sürmelerini sağlamakla geçiren kadın, bu tür faaliyetlere zaman ayıramamış olsa bile bundan dolayı kınanması değil, tebrik edilmesi gereken mübarek bir kadındır. Aynı şekilde ailesinin ve çocuklarının ihtiyacını karşılamak için çalışıp çabalayan, onlar için yeri geldiğinde kişisel arzu ve isteklerini feda eden ve ev işlerinde hanımına yardımcı olmaktan bir an bile geri kalmayan koca da tebrik edilmeye layık mübarek bir insandır.

***

Ailenin yönetimi, geçiminin sağlanması, çocuk bakımı ve terbiyesi, ev işleri gibi aile içinde mutlaka yerine getirilmesi gereken temel işler, İslâm dininin dünya ve âhiret mutluluğu için önem verip, birtakım düzenlemeler getirdiği görev ve sorumluluklardır. Bu sebeple Kur’an ve hadislerde bu konulara dair açıklamalar ve örnekler bolca yer almıştır.

Yazımızda ortaya koyabildiğimiz doğrular Allah’tan, isabetsiz görüş ve düşünceler ise bizdendir.

Osman Arpaçukuru
Kur’ani hayat dergisi

Evdeki Hayatı, Müslümanın Ne Kadar Müslüman Olduğunun Göstergesidir

Evlerimizi ihmal etmenin cezasını çekiyoruz. İşe evlerden başlamak gerekiyor. Evleri otel ve lokanta halinden çıkarıp nefsin hevâsını tatminden önce, ruhları doyurup huzura kavuşmanın yolu, evleri mescid ve mektebe dönüştürmekten geçiyor.

Yapılması gereken en önemli iş; okunmak, anlaşılmak ve kendisine uyulmak için gönderilmiş olan Kuran’a yönelmektir. Müslüman­lar, işleri ne kadar yoğun ve şartlar ne kadar ağır olursa olsun Kuran’dan ve Kuran eğitiminden uzak kalamazlar; Kuran’ı hayatlarının dışına itemezler. Çocuklarının Kitapsız/Kur’an’sız yetiştirilmek istenmesine seyirci kalamazlar. Mekke’de Rasûlullah’ın temel kurumu, evler idi. Evlerimiz Dâru’l-Erkam, Dâru’l-İslâm olmalı, eğitim, öğretim ve örneklik kurumu haline gelmeli. Evimizde sinema havası değil, mescid havası esmeli. Evlerimiz, öncelikle kendimiz ve çocuklarımız için Kur’an Kursu, İslâm Okulu olmalıdır. Evine İslâm’ı hâkim kılamayan, sokağına, işine, toplumuna İslâm’ı hiç hâkim kılamaz. Evinde bu değişikliği yapamayan, bulunduğu semti ve yaşadığı ülkeyi hiç değiştiremez. “Bir toplum, kendini değiştirmedikçe Allah, onlarda bulunanı değiştirmez.” (13/Ra’d, 11). Bu sünnetullahın nebevî ifadesi de şöyle: “Nasılsanız, öyle idare edilirsiniz.”

Çevre şartlarını bahane ederek “alternatif” isteyen kimseler için evlerini Kur’an okulu haline getirme gayreti, bir samimiyet testidir. Evlerden iyi alternatif mi olur? Ev, yöneticiliğin okulu olduğu gibi, İslâm’ı öğrenip öğreteceğimiz ve hâkim kılacağımız alanlardır, yani mescidlerimizdir, okullarımızdır, kalelerimizdir, cephelerimizdir. Evlerimizi, sadece kendi eş ve çocuklarımızın okulu haline getirmek bile dâvâ adamı için yeterli değildir. Evlerimizi cemaat çalışmalarına açmak zorundayız. Evlerimizi dâvet için bir üs, karantina ve güç depolama yerleri haline getirmeliyiz. Bunun yanında, sadece evlerle yetinmeyip temel kaynağımız Kur’an mesajına uygun cemaat evleri şeklinde kurumlar oluşturabilmenin, mevcutları bu yolda değerlendirmenin yolları mutlaka aranmalı ve bulunmalıdır.

Batılıların, kendi savundukları ilkeleri, İslâm ve Müslümanlar sözkonusu olduğunda; helvadan putlarını yiyen Eski Mekke’deki inançdaşları gibi çifte standartlı, yani münâfıkça bir tavır takındıkları gören gözlere yabancı değildir. Bu tavır, sadece Batı için değil; onu referans alan bütün İslâm dışı düzenler için de geçerlidir. Bu topraklarda hâkim olan Kemalist düzen de, her zaman açık bir şekilde putçu değildir; bazen câhil kitleyi kandırabilmek için gerektiğinde münâfıkça tavırlara girebilmektedir. Zaman zaman sahnelenen İslâmizasyon oyunları, ılımlı İslâm(!) anlayışını yayma gayretleri ve düzene, Kemalizme uygun muharref bir din oluşturma çabaları, düzenin nifakla/çifte standartla ilişkisini gösterir. Kazın geleceği yerden tavuğun esirgenmemesi anlayışıyla müslümanlara verilen tâvizler, münâfık düzenlerin sırıtan maskeleridir. Her biri başarılı birer aktör olan politikacı münâfıkların, bazı cemaatleri bile cezbeden bu İslâmcılık oyunu, câhil müslümanları yanıltmaktadır. Bu oyunlar, diğer taraftan da İslâm adına girişilen her türlü samimi ve ciddî çalışmaları baltalamakta; dâvânın kara sevdalıları ve gerçek temsilcileri, aldatılan çoğunluğun uyarılması için alternatif oluşturamamakla suçlanmaktadır.

Düzenin ve câhiliye toplumunun genel geçer kabul ettiği bukalemun taklitçiliği kendi insanını yetiştirmekle kalmıyor, bizim mahallenin insanlarını da etkiliyor. İslâm dışı, daha da kötüsü İslâm düşmanı münâfık düzen insanımızı da yozlaştırıyor, kimliksizleştiriyor ya da çok kimlikli hale getiriyor. İnsanımız cemaat içinde başka, iş yerinde başka kimlikler kullanıyor. Her farklı şahsa ve ortama uygun maskeler taşıyor. Duruma göre en uygun olacağını düşündüğü bu maskelerden birini yüzüne geçiriyor. İnsanımızı iki yüzlü olmak bile kesmiyor, iki yüz yüzlü olmanın yolunu buluyor. Kişisel gelişim denilen ne idüğü belirsiz sözümona başarı taktikleri bu anlayışı yaygınlaştırıyor. Bu çağ, kimsenin kimseye güvenemeyeceği bir ortam oluşturuyor. Artık bizim insanımız bile kimseden borç alamadığı gibi, kimseye borç da veremiyor. Mü’min “güvenen ve güvenilen” anlamına geldiği halde, çağdaş Müslümanın ne kendine güveniliyor, ne de o başka bir müslümana güvenebiliyor.

İşte bu yozlaşma, evlerde daha net bir şekilde kendini gösteriyor. Mangalda kül bırakmayan nice dâva adamı, evinde dâva adına bir şey ortaya koyamıyor. Nice cemaat çalışmalarına katılan dâvâ adamının evine baktığınızda yanlış bir eve geldiğinizi sanırsınız. “Peygamberimiz bir gün evinize gelse!..” diye başlayan ve hepimizin nefis muhâsebesi yaparak kendimizi, evimizi sorgulamamız gerektiğini hatırlatan hayalî kıssa, hangimiz için geçerli değildir? Ashâbdan biri, sözgelimi zaman tünelinden geçerek dâva adamı gözüken nice insanın evine gelmiş olsa, bir mü’minin evine geldiğini kesinlikle kabul edemeyecektir. İşte onlardan biri, Allah rasûlü ile geçen o eşi bulunmaz ve her ânına bin can fedâ edilecek sohbetlerdeki melekleştiği havayı evinde birazcık az teneffüs edince, kendisinin münâfık olmasından endişe ediyordu. Olayı, Hanzale (r.a.)’dan dinleyelim:

- Biz Rasûlullah’ın huzurunda bulunuyorduk. Bize cennet ve cehennemden bahsettiler. O derece tesirli anlattılar ki; âdeta cennet ile cehennemi gözle görüyor gibiydik. Ben bir ara kalkıp eve gittim. Çoluk çocuğumla gülüp eğlenmeye başladım. Bu sırada Rasûlullah’ın huzurundaki manevî vecd halimi hatırladım. Allah rasûlüne gitmek üzere derhal evden dışarı fırladım. Yolda Ebû Bekir Sıddık’la karşılaştım. Kendisine:

- Ya Ebâ Bekr! Hanzale münâfık oldu, dedim. Ebuû Bekir şaşırarak:

- Hayrola! Ne oldu, deyince, ben de:

- Biz Rasûlullah’ın huzurunda bulunuyorduk. Bize cennet ve cehennemden bahsettiler. Öyle ki; cennet ve cehennemi gözlerimizle görüyor gibiydik. Bir ara kalkıp eve gittim. Rasulullah’ın yanındaki hali unutup çoluk çocuğumla gülüp oynamaya başladım, dedim. Bunun üzerine Ebû Bekir Sıddık:

- Biz de senin gibi yapıyoruz, başka türlü değil, dedi. Hanzale devam ederek diyor ki: Sonra Rasulullah’ın yanına vardım ve vaziyeti aynen anlattım. Buyurdular ki:

- Yâ Hanzale! Eğer siz evlerinizde de benim yanımda iken yaşamış olduğunuz hali yaşayıp o manevî zevki aynen duyabilseydiniz, muhakkak ki melekler, yatarken, yolda giderken bile sizinle tokalaşırlardı. Yâ Hanzale! Bu vecd hali, devamlı değil; ancak zaman zaman olur.” (Tirmizî, hadis no: 2633; Müsned, Ahmed b. Hanbel, IV/346)

Evet, toplumda dindar ve şuurlu kabul edilen nice Müslüman, sabah namazına hâlâ kalkamadığı için bir milyonun üzerinde satan kitaptan “sabah namazına nasıl kalkılacağının” ucuz formüllerini, hap gibi yutup otomatik çözümleri öğrenmeyi düşlüyor. Hanımı ile arasında kültürel uçurumlar her geçen yıl daha da artıyor. Çocukları sanki onun çocuğu değilmiş gibi yetişiyor. Dışarıda cemaat çalışmalarına katılan ve cemaat olmanın olmazsa olmaz önemini başkalarına bile anlatan beyimizin evinde herkes bireysel takılıyor, her fert özgürce kendi (hevâsının istikametindeki) hayatını yaşıyor. Aile bireyleri, sokaktaki insanlar gibi birbirine yabancı, duyarsız ve ilgisiz. Tebliğini evine yap(a)mayan insan, dışarıda yapsa ne kadar etkili olabilecektir? Topluma huzur getirecek mesajı bilen insanın, kendi evinde huzur hâkim değilse bunda bir yanlışlık var demektir.

Müslümanın aile yuvası; eğitim ocağı ve ibâdethane olması gerektiği gibi, aynı zamanda huzur evi ve çocuk yuvası da olmalıdır. Müslümanların evleri, hammadde halindeki küçük yavruların her yönden büyümesini sağlayan, onların şahsiyet sahibi bir insan, Allah’a kulluk bilincine ulaşan bir müslüman ve İslâm toplumunun sağlıklı bir üyesi olmaları için onları yetiştirip geliştiren bir fabrikadır. Daha doğrusu, böyle olmalıdır.

Nice anne, çocuklarına karşı merhametlerinin hedefini ve sınırını vahiy istikametinde değerlendiremediği için kendisine ve çocuklarına zarar verebiliyor. Çocuklarının İlâhî emirleri ihmal etmelerini ve işledikleri haramları, onların yeterince büyümediği anlayışıyla ve yanlış ve hastalıklı bir merhametle hoş görebiliyor. Çocuklarının basit dünyevî rahatını, gerçek anlamdaki huzura ve cennete tercih edebiliyorlar. Nice baba da, çocuklarının dünyevî mutluluğu adına, bazen kendi âhiretini tehlikeye atıp, meşrû olmayan kazanç yollarına teşebbüs edebiliyor. Müslüman olduğunu söyleyen ana babaların çoğu, çocuklarının bezlerine ayırdıkları masraf kadar Kur’an’la irtibatları için zaman, emek ve para harcayamadıklarından, temizliklerine gösterdikleri önemi dinlerine göstermediklerinden dolayı evlâtla sınavı kaybedebiliyor. “Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır.” (66/Tahrîm, 6) “Doğrusu, mallarınız ve evlatlarınız bir fitnedir/sınavdır.” (64/Teğâbün, 15). Bugün çoğu ana-baba bu fitneyi yaşıyor. Hatta birbirleri için de kendileri de fitne oluyor. Her konuda olduğu gibi, aile yönetimi ve çocuk yetiştirme konusunda da örneğimiz Allah Rasûlü’nün bu konudaki sorumluluğumuzu hatırlatan hadisi meşhurdur: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden (idare ettiğiniz kimselerden) sorumlusunuz.” (Buhâri, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20)

İnançlar, değerler ve iyi alışkanlıklar, daha çok aile içinde kazanılır. Çünkü çocuğun şahsiyetini kazandığı devre, aile içinde geçer. İlk yıllardaki terbiye/eğitim, hayâtî ve hayat boyu önem taşır. Sağlam bir iman ve ahlâk düzeninin hâkim olduğu ailenin çocuklarına verdiğini hiçbir okul ve kurum veremez. Buna karşılık, inanç ve ahlâk yönünden bozulmuş ailelerin oluşturduğu toplumlar, dünya ve âhiret azâbının dâvetçileridir.

Çocuğa sıhhat vermek için çalışmayız, o doğuştandır. Anne-baba, sıhhati bozacak zararlı hava, yiyecek, içecek ve giyeceklerden koruduğu gibi, öncelikli olarak çocuğunun fıtratında getirdiği İslâm’ı bozacak etkenlerden, câhiliyyenin şirk ve isyan mikroplarından çocuğunu koruması gerekir. Çocuğun en güçlü eğitimi, aileden aldığı eğitimdir. Çünkü ailedeki eğitim, yirmi dört saat devam eder. İnanç, terbiye, ahlâk, duygu eğitimi en köklü şekilde ancak ailede kazanılabilir.

Rivâyet edilen şu hadis-i şerif, işe nereden başlamamız gerektiğini öğretir: “Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz Lâ ilâhe illâllah (ve anlamı) olsun.” (Abdürrezzak, Musannef IV/ 334). Dünyadaki her yeni doğan çocuk, tertemiz, saf ve İslâm’a meyletme yeteneği ile donatılmış yapısını konuşma çağına kadar sürdürür. Bundan sonra ona kelime-i tevhid öğretilmez ve fıtratı doğrultusunda eğitilmezse ailesi, kendi eliyle direkt olarak veya medya, okul gibi çevre şartlarıyla endirekt yolla yahûdi, hristiyan, ateist, ataist veya müşrik yapar. Bütün insanlar, Allah’a inanmak ve O’na kulluk etmekle fıtratta sebat etmelidirler. Anne babalar, kendileri veya vekilleri olan eğitimciler aracılığıyla çocuklarının fıtratlarını bozacak eğitimden sakınarak kendilerini ve ehillerini ateşten korumak zorundadırlar. Fıtratı bozmak, Allah’a karşı gelmek demektir.

Cenâb-ı Hak, mazlum kurbanların fecî durumunu ve onların esas sorumlusu olan kendi ana-babalarına yapacakları bedduâları haber veriyor: “O gün yüzleri ateş içinde kaynayıp çevrilirken: ‘Vah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ diyecekler. Yine şöyle diyecekler: ‘Ey Rabbimiz! Doğrusu biz, efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize (ana-babamıza ve diğer büyüklerimize) itaat ettik de onlar bizi dalâlete (yanlış ve sapık yola) götürdüler. Ey Rabbimiz! Onlara (bize verdiğin) azâbın iki katını ver. Ve onları büyük bir lânet ile lânetle (rahmetinden uzaklaştır).” (33/Ahzâb, 66-68)

Çocuklarının gıda ihtiyaçlarını karşılamayan ya da tamamen hastalık taşıyan mikroplu pis gıdalarla onları besleyen anne-babanın suçluluğu kabul edilir de, midelerinden çok daha önemli olan kafa ve gönüllerini aç bırakan veya ondan daha kötüsü, hastalıklı düşünce ve inançlarla doldurulmasına sebep olan ebeveyn suçlu sayılmaz mı?

Hadis-i şerifte güzel isim ve iyi terbiye, çocuğun babası üzerindeki hakları arasında zikredilir (Bkz. İbn Mâce, Edeb 3). Çocuğun hem dünya hem de âhiret mutluluğunu hedef alan tevhidî inanca dayalı eğitim, Hz. Peygamberimiz tarafından ana-babanın çocuğuna bırakacağı “en güzel miras” olarak nitelendirilmiştir (Tirmizi, Birr 33).

Çocuk, çocukluk yapıp elini ateşe atsa, sobayı ellemeye kalksa elbette engeller anne-baba; ille de yanmak istese, kendi haline bırakmaz, müsaade etmez. Gerekirse, yanmasın diye, şefkatle tokatlar onu. Çünkü o, neyi yapınca, nasıl davranınca yanacağını bilemez. Biraz büyüyünce, yine çocukluğun daniskasını yaparken, cehennem ateşine elini uzatıp çevresinin teşviki ve kendi arzusuyla kendini ebedî alevlerin içine atarken ana-baba seyirci kalamaz. Hele hele bu yanma olayına yardımcı olması, hiçbir şeyle izah edilemez. Evlâdını seven ana-baba, çocuğunun cehenneme doğru yuvarlanmasına göz yumamaz.

Yüce Peygamberimiz “Hiç bir baba, çocuğuna güzel terbiyeden/eğitimden daha üstün bir şey bağışlayamaz, bırakamaz” diyor. Eğitim konusunda en önemli görev anne ve babalara düşmektedir. Çünkü çocuklarından direkt sorumlu tutulacaklar onlardır. Çocuklar, ebeveynlere emânet edilen varlıklardır. Fıtratlarını bozdurmamak, onları cehennem ateşinden korumak, yarınlara müslümanca hazırlamak, tüm şeytânî tuzaklara ve mânevî hastalıklara karşı, koruyucu aşılar yapmak önce ebeveynin görev alanı ve sorumluluğundadır. Câhiliyye döneminde küçük yaşlarda kızlarını diri diri toprağa gömen insanlardan daha fecisini mi yapıyor ebeveynler dersiniz? Onlar, çocuklarının sadece dünya hayatlarını mahvediyorlardı; çağdaş ana-baba ise âhiretlerini. Onlar sadece kız çocuklarını öldürüyorlardı; şimdiki ebeveyn, kız-erkek hepsini. Onlar o çağdaki âdetlere göre kuma, toprağa gömüyorlardı; şimdikiler ise daha çağdaşça, televizyona, sokaklara, okullara, kitaplara veya kitapsızlıklara, çağdaş tanrı taslaklarına kurban ediyor çocuklarını.

Ana-babalık, sadece çocuğun dünyevî, maddî ihtiyaçlarının karşılanması olarak görülmektedir. Eğitim ve yetiştirmede de dünyevî ölçüler ön plandadır: Çocuğun karnının doyurulması yeterlidir. Kafasını ve kalbini başkaları doldurabilir. Hatta neyle doldurulduğunu araştırmak; uğraşmayı, direkt ilgiyi istediğinden o da yapılmaz. Bu kadar iş-güç arasında ebeveyn çocuğuyla nasıl uğraşsın? Bu mantık, ucuzcu mantıktır, materyalist mantıktır. Sorumluluk bilinci değil; sorumsuzluk ve görev kaçkınlığı sırıtmaktadır bu anlayışta.

Hiçbir mamanın anne sütünün yerini tutamadığı gibi; hiçbir bakıcı ve eğitimci de annenin yerini asla tutamaz. Hiçbir çocuk okulu, adına anaokulu da dense, ananın evdeki okulunun benzeri olamaz. Kendi evlâdını anne ve babası kadar kimse sevemeyeceği, dünya ve âhiret geleceğini düşünemeyeceği için de, anne-baba gibi hoca ve öğretmen de bulunamaz.

Evlerde, müfredâtı önceden tesbit edilmiş, planlı, programlı dersler yapılabilir, kitap okuma saatleri düzenlenebilir. Bu derslerde, çocukların yaş ve seviyelerine göre, öncelikle inanç ve ahlâk eğitimleri, rûhî/psikolojik eğitimleri, zihnî eğitimleri verilebilir. Kendilerinden direkt sorumlu olduğu çocuklarına Kur’an ve zarûrî bilgiler ve şuur vermede zorlanan, bu konularda yetersizliğini fark eden ana-babalar, suçlarını kabullenip Allah’tan af dilemeliler. Sonra, kendilerine vekil olacak güzel kurum ve hayırlı insanları bulmalılar. Böyle kurum ve şahıslara emanet ederek işlerinin bitmeyeceğini de bilmeliler. Mümkün anne, ev işleri ve varsa küçük çocuklarıyla uğraştığı için akşama yorgun girmektedir. Baba, kapitalistçe iş şartlarının gerektirdiği gayr-i insanî ve tabii gayri İslâmî ortamda geçim temini için maddî ve mânevî olarak yıpranmakta, akşam sanki ölü gibi eve gelmektedir. Ama, bu zahmetlere sırf eşi ve çocukları için katlandığını söyleyen aile reisi, ehline karşı esas görevinin akşamdan sonra onların mânevî açlıklarını giderecek ortamlar hazırlamakla ve kocalığını hocalıkla ispatlamakla mümkün olduğunu unutmamalıdır. Tek dünyalı yaşamak çok daha zordur. İki kova suyu taşımak, bir kova suyu taşımaktan daha kolaydır. Tek kanatlı kuşun uçamayacağı gibi, sadece dünyayı düşünen ve dünyevî ihtiyaçları temin etmekle uğraşan kimse, başta evi ve ehli olmak üzere âhiret öncelikli sorumluluklarını kuşanan kimseden daha fazla yıpranacak, daha fazla yorulacaktır. Zorlukların yerini kolaylığın alması, yorgunluğun giderilmesi için en güzel yol, bir başka güzel işe geçip o faâliyetle dinlenmek ve Rabbe rağbet etmektir (bkz. 94/İnşirâh, 7-8). Müslüman açısından “boş kalmak, işlevsiz olmak” anlamında “tatil”, sığınak değil; şeytânî bir tuzaktır. Şuurlu bir mü’min, “din”lenmeden dinlenemeyeceğini bilir. Evini kahve ve otel gibi görmez; esas ücreti bol mesainin evde başlayacağını unutmaz.

Çocuklar, evlerine geldiklerinde, okullarından ve çevreden aldığı fıtrata ters anlayış ve uygulamalardan, mânevî virüslerden zihin ve gönülleri tezkiye edilmelidir. Küfür ve şirk başta olmak üzere kötülüklerden, Allah’a isyan sayılacak davranışlardan, yalan ve hayâsızlık gibi her çeşit kötü alışkanlıklardan ve tiryakiliklerin her türünden koruma faâliyetleri yapılmalı, çocukları doğru ve faydalı kaynaklarla temasa geçirmelidir. Maalesef, babalar için çoğunlukla kahve ve otel görevi üstlenen evler, çocuklar için de internet kafe ya da bir sinema görünümündedir.

Evlerde her şeyden önce Kur’an’ın, namazın sevdirilmesine de katkısı olacak İslâm akaidi yaş ve seviyeler dikkate alınarak verilmelidir. Okullarda, sokaklarda, televizyon ve internetlerde öğretilen ve sevdirilen şeyler evlerde gözden geçirilmeli, yanlışlar tashih edilmeli, küfür ve şirk mikropları bünyede iyice büyüyüp yerleşmeden temizlenmelidir.

Biz de Mûsâ ve kardeşine; ‘Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi yönelinecek kıble, namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın. (Ey Mûsâ, size uyan) mü’minleri (zaferle) müjdele!’ diye vahyettik.” (10/Yûnus, 87)

Bu âyetten anlaşılmaktadır ki, Firavunların hâkim olduğu yerlerde, evlere sahip çıkılması, evleri hem bir sığınak, hem birer kale edinmek, tüm fonksiyonlarıyla mescid haline getirip kurumlaştırmak şarttır.

Mekke döneminde, İslâm’ın tebliği ve hâkimiyetine yönelik faâliyet alanı olarak tek kurum vardı: “Erkam’ın evi.” Bu ev, tüm fonksiyonlarıyla mescit ve mektep görevi yapıyordu. Kâfirlerin müdâhalesinden, hatta bilgi ve kontrolünden tümüyle uzak bu özgür kurum, insanı hem nefsinin hevâsına kul olmaktan ve hem de değişik tâğutların kulu-kölesi haline gelmekten koruyan bir kale idi.

Mescid, sadece ma’bed görevini yerine getirip dünyevî hayatla bağlarını kesen laik kurum değildir. Asr-ı saâdet örneğindeki mescid, şu fonksiyonları da görür: Eğitim-öğretim kurumu ve kültür merkezi, kütüphane, cihad karargâhı, irşad yeri, buluşma ve görüşme mekânıdır mescid. Nikâh ve düğün salonudur, misafirhanedir, spor merkezidir, istişâre ve organizasyon meclisidir. O yüzden câhiliyye döneminde mescid haline getirilmesi gereken evlerin de bu özelliklere sahip olması, ya da tüm bu görevleri yerine getirecek “dâru’l-erkam” tipli cemaat evlerinin, vakıf ve derneklerin -tümüyle tâğûtî özelliklerden bağımsız ve özgür olma şartıyla- oluşturulması gerekmektedir.

Hem Firavunlar çağında, hem Mekke döneminde müslümanlar, evlerini ihyâ etmeleri ve evlerinin kendilerini ve çevrelerini ihyâ etmesi için oraları Allah’ın evi haline getirmeleri Kur’ânî bir gereklilik ve nebevî bir tavır olmaktadır.

Bunca şikâyet edilecek ortam, bizim ellerimizle yaptıklarımızın uhrevî cezâsının dünyevî avansıdır. Kendimizi kaybetmeye başladığımız, nesillerimizi kaybettiğimizden belli. Evlerimizi ihmal etmenin cezâsını çekiyoruz. Demek ki, işe evden başlamak gerekiyor. Evlere kapanıp o mekânları mezar haline getirmenin tam zıddıdır bu.

Kitle imhâ silâhlarıyla evlerimiz devamlı bombardımana tâbi tutulmakta, evler işgale uğramakta, evlerin kıblesini televizyonlar tâyin etmektedir. Müslümanların evleri, mescide ve okula hiç benzemiyor. Çağdaş evler, daha çok sinemaya, gazinoya, stadyuma, kahveye, otel ve lokantaya benziyor. Herhangi bir sahâbînin evi ile günümüzdeki müslümanın evi o kadar farklı ki… Günümüzdeki bir müslümanın evi ile bir kâfirinkini ayırt etmek ise çok mu çok zor. Bu kadar yabancı işgalin içinde aile bireylerinin birbirleriyle sağlıklı iletişim içinde olabilecekleri mümkün mü? Bilgisayarın başında binlerce kilometre uzaktakilerle kolayca iletişim kurabilen insan, ev içindeki yakınlarıyla devamlı uzaklaşmakta. Kendisiyle birlikte ateşten koruması gereken evlâdını başkalarına havâle ederek sorumluluktan kurtulacağını düşünüyor analar, babalar. Canavarın eline teslim edilen kuzu türünden, çocuğunu kimlerin eline bıraktığını bile düşünmüyor.

Evlerimiz, çocuklarımızı toplum hayatına hazırlayan, toplumdaki küfürden ve şirkten etkilenmeyecek şekilde onları tevhidî özelliklerle şuurlandıran; sevgi, saygı, şefkat, fedakârlık ve birlik yuvası haline gelmelidir. Aile yuvası okuldur, mesciddir; huzur evi ve çocuk yuvasıdır. Hammadde halindeki küçük yavruların her yönden büyümesini sağlayan, onların şahsiyet sahibi bir insan, Allah’a kulluk bilincine ulaşan bir müslüman ve İslâm toplumunun sağlıklı bir üyesi olmaları için onları yetiştirip geliştiren bir fabrikadır. Daha doğrusu, böyle olmalıdır.

Evlerinde İslâm’ı hâkim kılamayanların; sokaklarını, işyerlerini, toplum ve devletlerini hayra doğru değiştirip dönüştürmeleri beklenemez. Toplumu İslâmlaştırmanın, saâdeti bu asra taşıyıp İslâmî toplum oluşturmanın küçük örneği ve aşaması ev hayatıdır. Ev hayatı, erkek için yöneticilik okuludur; Erkek; liderliği, otoriteyi, disiplini, mes’ûliyeti, emânete riâyeti, haklara saygıyı, cemaate imamlığı en iyi şekilde uygulamalı olarak evinde öğrenir. Kadınıyla erkeğiyle fedâkârlığın, karşılık beklemeden vermenin, merhametin, sabrın, ahlâk güzelliğinin öğrenildiği bir okul olmalıdır aile yuvası.

İslâm’ın aile anlayışında, normal şartlarda kadının başlıca görev ve meşguliyet alanı evidir. Bu durum, prensip olarak çocukların ihmal edilmesini büyük ölçüde önlemektedir. Çocuklara sevgi ve yetiştirme yönünden daha fazla vakit ayırması gereken anne olmakla birlikte, babanın sorumluluğu da, anneden daha az değildir. Baba, çocuklarının ve onların müslümanca yetişmesinin; işinden ve dünyevî meşguliyetlerinden çok daha önemli olduğunu davranışlarıyla ispatlamalıdır.

Okuduğu kitapları, gazeteleri, konuştuğu arkadaşlarını, terbiye ve eğitim verenleri, seyrettiği filmleri, oynadığı oyunları… kontrol etmeli; gerektiğinde ambargo koymalıdır. Bütün bunları kendi yerine ve daha güzel yapacak Allah korkusunu, ihsan bilincini, tevhid şuurunu gönlüne yerleştirmelidir. Gecesini gündüzüne katıp, “çocuğumu nasıl müslümanca yetiştirebilirim?” diye planlar, programlar yapmalıdır.

Okullardan şikâyetçiyiz. Okulların câhilî eğitim verdiğinin, ders kitaplarının eksik ve yanlışlıklarının farkındayız. Ama yeterli alternatifler üretmiyoruz, imkânsızlıktan değil, isteksizlikten. Çünkü imanı olanın imkânı da vardır. Müslüman, çevre şartlarını aşamayan, zamanın çocuğu, şartların mahkûmu değildir, olamaz. Samimi ise, mutlaka alternatifler bulacak, kendisi gibi düşünen insanlarla bu konuda da yardımlaşacaktır.

Hz. Âişe’ler, Ümmü Seleme’ler, Fâtıma ve Zeyneb’ler nerede, hangi okulda yetişti? Onların önce babaları, sonra kocaları hocaları idi. Eski âlimlerin biyografilerini öğrendiğimizde, hemen hepsinin ilk hocalarının babaları olduğunu görüyoruz.

Çocukla en fazla meşgul olacak olan anne olduğundan, ilk ve en önemli terbiyeci, eğitimci annedir. Çocuğa doğru yolu gösteren, Rabbini tanıtacak, dinini sevdirecek olan önce anne, sonra babadır. Bu büyük görevleri yerine getirecek olanların, önce kendilerini iyi yetiştirmiş olmaları gerekmektedir. Kendini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez. Kendisi doğru olmayanın gölgesi de doğru olmaz. Yüzme bilmeyen, başkasını boğulmaktan kurtaramaz. Kendi eteği tutuşmuş bir itfaiyeci, başkasını yangından çekip çıkaramaz. Eğitim, çok yönlü ehliyet ve uzmanlık isteyen girift bir konu olduğundan, İslâm’ı ve naklî ilimleri ana hatlarıyla bilmek bile yetmemekte, içinde yaşanılan toplumu da çok iyi tanımak, sevgi ve müsâmahayı, sabrı ve tedrîcîliği, eğitim metotlarını, insan ve çocuk psikolojisini, pedagojiyi, yani çocuk eğitim ve terbiyesini temel düzeyde de olsa bilen ve uygulayabilen bir seviye gerektirmektedir. Evler, sadece çocukların değil; anne ve babanın da okuludur. Ama ana-babaları yetiştiren ehil ve emin yerlere büyük ihtiyaç vardır. Müslüman cemaat ve teşkilâtlara düşen önemli bir görev, çocuklardan önce ana-babaları yetiştirmek olmalıdır. Evlilik ve ana-baba okulları açmalı, geliştirmelidirler. Eğer baba evinde ve evlilik öncesinde anne adayı, kendini yeterince yetiştirmediyse, evlilikten sonra sorumluluk kocaya âittir. Zarûri olan hususları ya bizzat kocası öğretecek, ya da öğrenmesine imkân ve fırsatlar oluşturacaktır.

Mü’min karakter(sizliğ)inden uzak bir mü’minin dışı da içi de aynı olmalı, ev dışındaki hayatıyla çelişmemelidir. Kalıbıyla kalbi, ameliyle inancı çelişmemelidir. İnsanın çifte standartlı olmaması, içi başka dışı başka olan münafıklara benzememesi için sözü özünü, özü de sözünü desteklemelidir. Evimize ve özel yaşayışımıza şahit olan insanlar, bizde İslâm’ın güzelliklerini görmeliler; sürüye uyan tavırları değil. En etkili tebliğ yolu, insanın benimsediği kendi hayat tarzıdır; iş hayatı, özellikle özel hayatı, ev hayatıdır. Kişi, söyledikleriyle uyumlu bir yaşantı içindeyse, evi ve işi onu yalanlamıyorsa onun çok söz söylemesine ihtiyaç bile kalmaz. Çünkü o, hâl ve tavırlarıyla konuşmaktadır. Yaşadığı güzel ahlâk, o insanın en etkili ve güvenilir sözcüsü durumundadır.

Müslümanlar, hayata ve hayattaki her şeye müslümanca bakabilmelidir. Çünkü İslâm, hayatımızın vazgeçilmez bile olsa bir parçası değil; hayatımızın kendisidir, yaşantımızın bütünüdür. Evdeki hayatımızla, iş hayatımızla, sokaktaki tavır ve bakışlarımızla, TV, internet karşısındaki konumumuzla bir bütündür İslâm. Kitab’ın bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmenin yansıması olan farklı mekânlarda farklı bir yaşayışın cezası, dünya hayatında rezillik ve rüsvaylıktır (2/Bakara, 85). İnancımızın, düşüncemizin, duygularımızın, davranışlarımızın, eğitimimizin, hayat görüşümüzün, iş ve ev hayatımızın tümünü kuşatan ilkeler bütünüdür İslâm (6/En’âm, 162). Müslüman da bu ilkelere severek, isteyerek teslim olan ve bunları hayatına geçiren, daha doğrusu hayatının bunlarla hayat olduğu bilinciyle yaşayandır (Bkz. 8/Enfâl, 24). Yoksa Allah ve Rasûlünün belirlediği bu ilkelerin dışında bir seçeneği, tercih ve özgürlüğü yoktur müslümanın (33/Ahzab, 36). Tabii, evdeki özel hayatımız da O’nun çizdiği hudut dışına çıkmayacak, O’nun rızâsı istikametinde evde ve her yerde müslümanca güzellikler sergilememiz gerekecektir.

“Âyinesi iştir (ev hayatıdır) kişinin, lâfa bakılmaz.” “Rabbimiz! Bizi kâfirler için bir fitne kılma.” (60/Mümtehine, 5) Yârabbi, Sen bizi İslâm’ı lâyıkınca yaşamama bedbahtlığına düşürme ki, kâfirlere fitne vâsıtası olmayalım; “bunların elinde de hak mı olurmuş” deyip de Senin yolundan yüz çevirmesinler.

Ahmed Kalkan
Vuslat dergisi

Kur'an'da aile

Çocuğu korkutup tehdit etmek, onun evhamlı, korkak veya sabit fikirli olmasına sebebiyet verecektir.

İs­lâm, ai­le esa­sı­na da­ya­nan top­lum­sal bir dü­zen­dir. İslâm’a gö­re ai­le, için­de hu­zur, gü­ven, şef­kat, mer­ha­met, gü­zel­lik bu­lu­nan ve bun­la­rı bir­bir­le­ri ile pay­la­şan fert­le­rin oluş­tur­du­ğu bir yu­va­dır. Bu yu­va­da ay­nen top­rak al­tın­da gü­ven­ce­li bir yer ka­pan to­hum gi­bi su­yu­nu ve ça­pa­sı­nı an­ne­sin­den ve ba­ba­sın­dan alan fi­liz­ler (mi­nik yav­ru­lar) top­ra­ğı ya­rıp bü­yü­me­ye ve ye­şer­me­ye baş­lar­lar.

Ai­le içi hu­zur ve gü­ve­nin fıt­rat­tan ol­du­ğu­nu Rab­bim şöy­le di­le ge­ti­rir: “O’nun işa­ret­le­rin­den bi­ri de si­zi cez­be­den ken­di cin­si­niz­den eş­ler ya­rat­ma­sı ve ara­nı­za sev­gi­yi ve şef­ka­ti yer­leş­tir­me­si­dir. Bun­da kuş­ku­suz, dü­şü­nen in­san­lar için ders­ler var­dır.” (30 Rum, 21)

“…On­lar si­zin için bir el­bi­se gi­bi­dir­ler ve siz de on­lar için bir el­bi­se gi­bi­si­niz…” (2 Ba­ka­ra, 187)

Böy­le mukaddes bir amaçla kurulması gereken yuvada aile fertlerinin teker teker bu amacı gerçekleştirebilecek bilinç düzeyini yakalamaları ge­rek­mez mi?

Aile kurmanın stajı olur mu?

Dü­şü­nün… Bir me­mur işi­ni öğ­re­nin­ce­ye ka­dar be­lir­li bir staj aşa­ma­sın­dan ge­çi­ri­lir. Bir öğ­ret­men, bir dok­tor, bir ta­cir hat­ta bir tezgâhtar da­hi be­lir­li bir staj aşa­ma­sın­dan geç­me­den tam ola­rak işe alın­maz­ken, ai­le gi­bi yük­sek bir amaç ta­şı­yan bir mü­esse­se böy­le bir sta­jı ger­çek­leş­tir­me­den na­sıl o mü­esse­se­nin bir fer­di ola­bi­lir?

Bu yük­sek amaç­lı mü­es­se­se plan­sız, prog­ram­sız, bi­linç­siz, staj­sız ku­ru­la­cak olur­sa ye­tiş­ti­re­ce­ği ço­cuk­lar da ay­nen plan­sız, prog­ram­sız, bi­linç­siz, staj­sız bir ne­sil ola­cak­tır. Hâlbuki Pey­gam­be­ri­mi­zin: “Ev­le­ni­niz, ço­ğa­lı­nız, şüp­he­siz ben si­zin çok­lu­ğu­nuz­la övü­nü­rüm.” bu­yur­du­ğu ne­sil böy­le bir ne­sil ol­ma­sa ge­rek­tir.

Böy­le bir ama­cı ger­çek­leş­ti­re­bil­me­nin ve­ya bu ama­ca ula­şa­bil­me­nin yo­lu, ön­ce­lik­le ev­le­ne­cek çift­le­rin fer­di ola­rak bu mü­es­se­se­nin ne ol­du­ğu­nu, an­lamını ve öne­mi­ni kav­ra­ma­la­rın­dan ge­çer. Bu­na yö­ne­lik, Al­lah’ın ki­ta­bını ve Resû­lul­lah’ın uy­gu­la­ma­la­rı­nı göz­den ge­çir­me­li, teo­rik ola­rak zih­ni­ni bu­na ha­zır ha­le ge­tir­me­li­dir. Bu aşa­ma­dan son­ra ar­tık fer­di so­rum­lu­luk­tan zi­ya­de top­lum­sal bir so­rum­lu­luk baş­la­mak­ta­dır ki bu so­rum­lu­luk tüm Müslümanların so­rum­lu­lu­ğu­dur. Ör­nek bir ev­li­lik sun­mak­tan tu­tun bu ör­nek ev­li­li­ğin te­ori­si­ne ha­zır ha­le gel­miş kim­se­le­re imkânlar ha­zır­la­mak ve on­la­rın bu yu­va­yı kur­ma­la­rı­na ve­si­le ol­ma­ya ka­dar, bu yu­va­yı ku­rar­ken çı­ka­bi­le­cek prob­lem­le­ri çöz­me yol­la­rı ara­mak­tan tu­tun bu yu­va­nın sağ­lık­lı de­vam ede­bil­me­si­nin yol­la­rı­nı ara­ma­ya ka­dar hep­si bu so­rum­lu­lu­ğun için­de yer al­ma­lı­dır.

Bu­nun aka­bin­de, böy­le bir ev­li­li­ğin sağ­lık­lı, tu­tar­lı ve ama­cı­na uy­gun ola­bil­me­si için de eği­tim-öğ­re­ti­min, ör­nek ai­le tip­le­ri­nin, fi­zik­sel ve psi­ko­lo­jik te­da­vi imkânlarının, ge­rek­ti­ğin­de prob­lem­le­rin çö­zü­mü için da­nış­ma mer­kez­le­ri­nin bu­lun­du­ğu ve bun­la­rın çok sağ­lık­lı bir or­tam ve ele­man­lar­la ger­çek­leş­ti­ri­le­bil­di­ği mekânlar (ai­le üni­ver­si­te­si, ai­le has­ta­ne­si vb.) kur­mak da bu top­lum­sal so­rum­lu­lu­ğun ku­rum­sal­laş­ma bi­lin­ci için­de de­ğer­len­di­ri­le­bi­lir.

Birbirinin elbisesi eşler

İs­lâm, ki­şi­nin İs­lâ­mi şah­si­ye­ti­ni oluş­tur­duk­tan son­ra ken­di­ni aşıp bir­lik­te iş ya­pa­bil­me gü­cü­nün ge­liş­ti­ril­me­si­nin en ko­lay yo­lu­nun “ai­le” ile baş­la­dı­ğı­nı or­ta­ya koy­muş “…On­lar si­zin için bir el­bi­se gi­bi­dir­ler ve siz de on­lar için bir el­bi­se gi­bi­si­niz…” (2 Ba­ka­ra, 187) âyetiy­le de bu­nu di­le ge­tir­miş­tir.

Ev­len­me­den ön­ce ken­di­ni ula­şıl­maz bir kıy­met gö­ren çift­ler, ev­le­nip bir­bir­le­riy­le diyaloga gir­dik­le­rin­de ken­di­sin­den baş­ka­la­rı­nın da bir kıy­met ola­bi­le­ce­ği­ni kav­ra­ya­rak ken­di kıy­met­le­ri­ne kıy­met kat­mış ola­cak­tır. Kıy­met­le­ri­ni bir­bir­le­riy­le pay­laş­ma­yıp ken­di­le­ri­ni be­ğen­me­ye de­vam eder­ler­se her iki kıy­met­te fert aşa­ma­sı­nı ge­çe­me­den ilk sı­nav­la­rın­da ba­şa­rı­sız­lı­ğa uğ­ra­yıp top­lum­sal bir de­ğer ifa­de et­me­ye­cek­ler­dir.

Bu an­la­tı­lan­la­rın tam ak­si de söz ko­nu­su­dur. Ken­di­si­nin bir kıy­met ol­du­ğu­nun far­kın­da ol­ma­yan fert baş­ka bir kıy­met­le bü­tün­leş­ti­ğin­de bu ku­su­ru­nu ör­tüp top­lu­ma iş gü­cü sağ­la­ya­bi­le­cek­tir.

Yu­ka­rı­da zik­re­di­len âyet dü­şü­nül­dü­ğün­de top­lu­mun olum­suz bas­kı ve kö­tü sal­dı­rı­la­rı­na an­cak çift­le­rin bir­bir­le­riy­le tek vü­cut ol­mak­la kar­şı koy­ma­la­rı müm­kün ola­cak­tır.

İs­lâm, ku­ru­lan bu mü­es­se­se­nin ku­ru­luş ama­cı­nı or­ta­ya koy­mak­la kal­mı­yor ay­nı za­man­da bu ama­ca ulaş­mak­la çift­le­re dü­şen so­rum­lu­luk­la­rı da en in­ce ay­rın­tı­sı­na ka­dar gös­te­ri­yor. Sağ­lam te­mel­le­re bağ­la­dı­ğı bu mi­nik ku­ru­mun top­lu­ma mal ol­ma­sı­nın da ge­rek­li­li­ği­ni di­le ge­ti­ri­yor. “Ey in­san­lar! Si­zi bir tek can­lı­dan ya­ra­tan, on­dan eşi­ni var eden ve her iki­sin­den pek çok ka­dın ve er­kek mey­da­na ge­ti­ren Rab­bi­ni­ze kar­şı so­rum­lu­lu­ğu­nu­zun bi­lin­cin­de olun. Ken­di­si adı­na bir­bi­ri­niz­den (hak­la­rı­nı­zı) ta­lep et­ti­ği­niz Al­lah’a kar­şı so­rum­lu­luk bi­lin­ci du­yun ve bu ak­ra­ba­lık bağ­la­rı­nı gö­ze­tin. Şüp­he­siz Al­lah üze­ri­niz­de dai­mi bir gö­zet­le­yi­ci­dir.” (4 Ni­sa, 1) Bu­nun­la be­ra­ber ai­le­nin ken­di as­li de­ğer­le­ri­ni ko­ru­ma­sı­nı da ih­mal et­mi­yor. “Çün­kü Rab­bin, baş­ka­sı­na de­ğil, yal­nız­ca O’na kul­luk et­me­ni­zi ve ana-ba­ba­ya iyi dav­ran­ma­nı­zı bu­yur­muş­tur…” (17 İs­ra, 23)

“…Ba­na ve ana-ba­ba­na şük­ret, (unut­ma ki) bü­tün yol­lar so­nun­da ba­na ula­şır.” (31 Lok­man, 14)

Sıla-i rahim

İslâm’ın, top­lum­sal ya­pı­ya ge­çiş­te ai­le ku­ru­mu­nu tüm gü­ven­ce­le­ri sağ­la­ya­rak özen­le ko­ru­ma­sı, bu mü­es­se­se­nin ne ka­dar önem­li ol­du­ğu­nu gös­te­ri­yor. Za­ten yu­ka­rı­da zik­re­di­len âyet­te de gö­rül­dü­ğü üze­re in­san ha­ya­tı­nın ilk an­dan iti­ba­ren ai­le te­me­li­ne da­yan­dı­ğı­nı gö­rü­yo­ruz.

Bu te­me­li ko­ru­ma­da âyet­te özel­lik­le se­çi­len “sı­la-i ra­him” ke­li­me­si dik­kat çe­ki­ci­dir. İçin­de­ki ra­him ke­li­me­si dost­luk, şef­kat, mer­ha­met ve rik­ka­ti ifa­de et­mek­te sı­la-i ra­him de ak­ra­ba­ya iyi­lik, şef­kat ve mer­ha­me­ti gös­ter­mek­te­dir.

Bu­ra­da­ki ra­him ke­li­me­si­nin ana rah­mi ile çok ya­kın iliş­ki­si var­dır. Dü­şü­nü­nüz… An­ne ço­cu­ğu­nu şef­kat ve mer­ha­met­le na­sıl kar­nın­da do­kuz ay on gün bü­tün zah­met ve sı­kın­tı­la­ra al­dır­ma­dan, ge­ce uy­ku­sun­dan, gün­düz ye­me iç­me­sin­den ke­si­le­rek ta­şır­sa ai­le­nin ya­pı­sı­nı oluş­tu­ran ak­ra­ba­lar da bir­bir­le­riy­le iliş­ki­si­ni böy­le bir ala­kay­la yü­rüt­me­li­dir. Ya­ni bir­bir­le­ri­nin zah­met ve sı­kın­tı­la­rı­na, dert ve ke­der­le­ri­ne an­ne­nin kar­nın­da­ki ço­cu­ğu­na do­ğa­na dek sab­ret­me­si gi­bi sab­re­dip bir gün mey­ve­si­ni ve­re­bi­le­ce­ği­ni dü­şü­ne­rek sab­rı el­den hiç bı­rak­ma­ma­lı­dır­lar. İs­lâ­mi teb­li­ğin­de ol­sun, in­sa­ni iliş­ki­le­rin­de ol­sun bu il­ke­ye riâyet edil­me­li­dir. Bu­nun­la bir­lik­te an­ne­nin kar­nın­da ta­şı­dı­ğı ço­cuk ölü ve­ya sa­kat do­ğa­bi­le­ce­ği gi­bi ak­ra­ba iliş­ki­si de bu ka­dar fedakârlığın aka­bin­de olum­suz ne­ti­ce ve­re­bi­lir. Bu ko­nu­da da ta­ham­mül­lü ol­ma­lı, ha­yal kı­rık­lı­ğı­na uğ­ra­ma­ma­lı­dır.

Niçin çift kutupluluk?

Al­lah di­le­sey­di tüm in­san­la­rı bir çır­pı­da ya­ra­ta­bi­lir­di. Fa­kat özel­lik­le ila­hi ka­der (fıt­rat, öl­çü, plan) in­san var­lı­ğın­da­ki ilk hüc­re­nin Âdem (as) ve eşi­nin oluş­tur­du­ğu ai­le ol­ma­sı­nı ve in­san­la­rın bu ilk hüc­re­den üre­yip ço­ğal­ma­sı­nı ön­gör­müş­tür. İn­sa­nın ha­ya­tın­da ai­le­ye yük­le­nen ağır gö­rev, ya­ra­tı­lış­ta­ki bu giz­li hik­me­tin bu şe­kil­de ge­liş­me­si­ni ön­gö­rür. Ai­le ha­ya­tı, in­sa­nın öz ya­ra­tı­lı­şı­nın ih­ti­yaç­la­rı­na ve do­ğuş­tan ge­tir­di­ği ye­te­nek­le­re ce­vap ve­re­cek ni­te­lik­te­dir. İnsanın şah­si­ye­ti, kim­li­ği bu or­tam­da ge­li­şir. İnsan, çe­şit­li ni­te­lik­le­ri bu or­tam­da ka­za­nır. Top­lum­sal bir dü­ze­ne gi­diş­te ai­le­nin bu açı­dan çok önem­li bir fonk­si­yo­nu var­dır. Top­rak al­tın­da­ki bir to­hum mi­sa­li, yağ­mu­ru­nu iyi alır, ça­pa­sı ve ba­kı­mı iyi ya­pı­lır­sa dün­ya­ya açı­lıp mey­ve­sin­den her­ke­si is­ti­fa­de et­ti­rir. Ya­ni ço­cuk top­rak al­tın­da bir to­hum (bir ha­zi­ne), an­ne­nin ve ba­ba­nın ver­di­ği, Al­lah’ın is­te­di­ği eği­tim-öğ­re­tim ise bu to­hum ve top­ra­ğın ba­kı­mı­dır (su­yu, ça­pa­sı vb.).

İn­sa­nın fıt­ra­tın­dan kay­nak­la­nan is­tek­le­ri­ni İs­lâm, ev­li­lik­le meş­ru ha­le ge­ti­rir. Top­lum­da hay­va­ni iliş­ki ve de­je­ne­ras­yo­nun önü­ne ge­çip top­lu­mu den­ge­de tu­tar. Bu­nun­la da kal­ma­yıp bu tür iliş­ki­le­ri in­sa­ni­leş­ti­rir, sev­gi-şef­kat­le bü­tün­leş­ti­rip gü­zel­lik­le­ri­ni ve çir­kin­lik­le­ri­ni bir­lik­te pay­laş­tık­la­rı mi­nik bir dev­let kur­du­rur. Bu dev­le­tin üye­le­ri­nin so­rum­lu­luk­la­rı­nı dü­zen­li ha­le ge­ti­rir ve bü­yü­yüp top­lu­ma açıl­ma­sı­nı sağ­lar. Böy­le­ce mi­nik dev­let­ler ku­rul­ma­sı­nın önü­nü açar. “Ve içi­niz­den bekâr olan­la­rı ve ka­dın ya da er­kek kö­le­le­ri­niz­den (ev­len­me­si) uy­gun ola­cak olan­la­rı ev­len­di­rin. (Ev­len­me­ye ni­ye­ti olan­lar) yok­sul ise­ler, (bu si­zi kay­gı­lan­dır­ma­sın) Al­lah on­la­rı lütfüyle des­tek­le­ye­cek­tir, çün­kü Al­lah her şe­yin as­lı­nı ek­sik­siz bil­mek­te (ve bu iti­bar­la her­ke­se ba­ğış ve kay­ra­sıy­la) ku­şat­mak­ta­dır. Ev­len­me­ye imkân bu­la­ma­yan­lar, Al­lah ken­di­le­ri­ne lütfüyle bu imkânı ve­rin­ce­ye ka­dar if­fet­li dav­ran­sın­lar (zi­na­dan ka­çın­sın­lar)…” (24 Nur, 32-33)

Ev­li­lik ba­ğı­nın te­me­li is­tik­rar ve sü­rek­li­lik­tir. Bu is­tik­rar ve sü­rek­li­lik ise kar­şı­lık­lı şef­kat, mer­ha­met ve hoş­gö­rü­ye da­ya­nır. Bu sa­yı­lan­la­rın hep­si her iki ta­ra­fın da bu ko­nu­da­ki eği­ti­mi­ne bağ­lı­dır. Bu eği­tim­de so­rum­lu­luk­la­rı­nı öğ­re­nen çift­ler ai­le mü­es­se­se­si­nin te­mel di­na­mik­le­ri ola­cak ve ar­ka­la­rın­dan ge­len nes­lin eği­til­me­sin­de de önem­li fonk­si­yon­lar ic­ra ede­cek­ler­dir.

Yaşayarak göstermek

Gü­nü­müz­de hiç­bir eği­tim­den geç­me­miş ai­le­ler, ken­di­le­ri­ne kah­re­de­rek “Biz oku­yup öğ­re­ne­me­dik hiç ol­maz­sa ço­cu­ğu­muz oku­yup öğ­ren­sin.” söz­le­riy­le et­le­ri­ni öğ­ret­men­le­ri­ne, ke­mik­le­ri­ni de ken­di­le­ri­ne bı­rak­tık­la­rı ço­cuk­la­rı­nı, bu eği­tim­den ge­çir­me­ye ça­lış­mak­ta­dır­lar. Böy­le bir eği­tim ise te­ori­si ve pra­ti­ği bir­bi­ri ile uyuş­ma­dı­ğı için ço­cu­ğun zih­nin­de öğ­re­ni­len şey­le­rin ha­ya­ta dö­nüş­tü­rül­me­si­nin bir ha­yal ol­du­ğu ka­nı­sı­nı can­lan­dı­ra­cak­tır. Böy­le­ce ne eği­ti­me ne eği­ti­ci­ye ne de an­ne-ba­ba­sı­na gü­ve­ni kal­ma­ya­cak­tır. Son­ra­sı ise ma­lum ya ba­ba ve an­ne ör­nek alı­nır ya da bu ai­le­den ta­ma­men uzak­la­şı­lır. Her iki açı­dan da eği­tim tam bir fi­yas­ko ile ne­ti­ce­le­nir.

Fıt­rat­ta var olan ka­bi­li­yet­ler­den yo­la çı­ka­rak dav­ra­nış­la­rı iyi yön­de ge­liş­ti­rip de­ğiş­tir­mek an­la­mı­na ge­len eği­tim, te­mel­de eş se­çi­mi ile baş­lar. Pra­tik ola­rak eği­tim, ih­ti­yaç ve me­rak ne za­man or­ta­ya çı­kar­sa o za­man baş­lar. Ço­cu­ğu­nun ye­tiş­ti­ril­me­si­ni ih­ti­yaç ola­rak gör­me­yen bir ai­le as­la ço­cu­ğu­nu eği­te­me­ye­cek­tir. Bu­nun­la bir­lik­te ço­cuk ve­ya an­ne-ba­ba me­rak et­me­ye baş­la­mak­la eği­ti­me de ilk adı­mı at­mış­lar de­mek­tir.

Me­rak ve ih­ti­yaç­la baş­la­yan eği­ti­min ger­çek­ten fay­da sağ­la­ma­sı ve­ya ama­cı­na ula­şa­bil­me­si için ha­ya­tın ger­çek ama­cı­nın kav­ran­mış ol­ma­sı ve ço­cu­ğun ken­di­si­ne ni­çin lüt­fe­dil­di­ği­nin bi­lin­cin­de olun­ma­sı ge­rek­li­dir.

Eği­tim­de ama­ca ulaş­ma­nın te­mel usu­lü ya­şan­tıy­la ör­nek ol­mak­tır. Ço­cuk tak­lit ede­rek öğ­re­nir. Al­lah’ın di­ni­ne bağ­lı, Kur’ân ah­la­kıy­la ah­lak­lan­mış bir ai­le, bu usu­lün en önem­li pra­tis­ye­ni­dir­ler. Bun­dan son­ra ih­ti­yaç, me­rak, so­ru sor­ma, oyun, sos­yal iliş­ki gi­bi şey­ler ge­li­yor ki bun­lar asıl usu­lün uzan­tı­la­rı ve yar­dım­cı­la­rı­dır. Ay­rı­ca ço­cu­ğun so­ru­la­rı­na sağ­lık­lı ce­vap ver­mek, tek­lif­ler, tav­si­ye­ler ve yön­len­dir­me­ler­de bu­lun­mak ya­rar­lı ola­cak­tır.

Be­del öden­me­den el­de edi­len şey de­ğer­siz ola­ca­ğın­dan be­de­li­ni öde­me­den ço­cuk eği­ti­min­de (hat­ta hiç­bir şey­de) de ba­şa­rı­lı olu­na­maz. Bu be­del, doğ­ma­dan ön­ce onu ta­şı­mak, bes­le­mek, do­ğu­rur­ken san­cı çek­mek, doğ­duk­tan son­ra em­zir­mek, al­tı­nı te­miz­le­mek, onun eği­ti­mi için bil­gi, be­ce­ri ve gay­ret sa­hi­bi ol­mak­tır.

Her şey­de ol­du­ğu gi­bi sev­gi ve şef­kat­te de ada­let­li ol­mak, öl­çü­lü ol­mak ge­re­kir. Ço­cu­ğa ve­ri­le­bi­le­cek en iyi ser­ma­ye ba­ğım­sız ha­re­ket et­me ka­bi­li­ye­ti­dir. Ço­cu­ğu kor­ku­tup teh­dit et­mek, onun ev­ham­lı, kor­kak ve­ya sa­bit fi­kir­li ol­ma­sı­na se­be­bi­yet ve­re­cek­tir.

Da­yak en kö­tü eği­tim ara­cı­dır. Ce­za ver­mek su­re­tiy­le sağ­la­nan ter­bi­ye, kor­ku­ya da­ya­nan, te­me­li çü­rük bir ter­bi­ye­dir. Ter­bi­ye­nin ve ço­cuk üze­rin­de di­sip­lin sağ­la­ma­nın en emin yo­lu sev­gi, şef­kat, sa­bır ve ço­cu­ğa iyi ör­nek ol­mak­tır.

Ço­cuk­la­ra an­la­ya­cak­la­rı ya­şa gel­me­den ma­sal an­lat­mak ya­rar­sız­dır. Üç ya­şı­na ka­dar nin­ni­ler, on­dan son­ra­da ma­sal­lar ve kı­sa hikâyeler gel­me­li­dir. Tip­le­ri gün­lük ha­yat­tan se­çil­miş ma­sal­lar da­ha ya­rar­lı­dır. Ma­sal kah­ra­man­la­rı kü­çük­ler­den se­çi­lir­se, ço­cuk tip­le­ri ka­fa­sın­da can­lan­dı­ra­bi­lir. Vu­ru­cu, kı­rı­cı, par­ça­la­yı­cı şey­ler an­lat­mak ve iz­let­mek de ol­duk­ça za­rar­lı­dır.

Oyunu ciddiye almak

Oyun, ço­cu­ğun en cid­di işi­dir. Oyun as­lın­da za­man öl­dür­me de­ğil, bir öğ­ren­me va­sı­ta­sı­dır. An­ne-ba­ba, bu­nu bi­le­rek ha­re­ket eder­se oyu­nu, iyi bir eği­tim ara­cı ha­li­ne çok ra­hat ge­ti­re­bi­lir­ler.

Ço­cuk kö­tü bir ha­re­ket yap­tı­ğın­da onu bir ke­na­ra çe­kip dost­ça ko­nuş­mak ve et­ra­fa ver­di­ği za­rar­dan bah­set­mek, bu kö­tü dav­ra­nı­şı yap­ma­dı­ğın­da bu ha­re­ke­tin­den do­la­yı mem­nu­ni­ye­ti di­le ge­tir­mek ol­duk­ça ya­rar­lı ola­cak­tır. Ço­cuk­la­rı en çok kız­dı­ran şey ku­ru ve hük­me­di­ci nasihatlerdir.

Kor­ku ve bas­kı so­nu­cu itaa­te mec­bur edi­len bir ço­cuk bü­yü­yüp ken­di ge­çi­mi­ni te­min ede­cek eko­no­mik ba­ğım­sız­lı­ğa ula­şın­ca an­ne-ba­ba­yı unu­tur. Ço­cu­ğu­nu­zu se­vin ki sev­me­yi öğ­ren­sin. Yar­dım edin ki o da baş­ka­la­rı­na yar­dım et­sin. Ak­ra­ba bağ­la­rı za­yıf ve­ya ko­puk olan ai­le­ler­de ye­ti­şen ço­cuk­lar yar­dım­laş­ma­yı, da­ya­nış­ma­yı ve in­san sev­gi­si­ni tam ola­rak el­de ede­mez­ler.

Bir­kaç ço­cu­ğun bu­lun­du­ğu bir ai­le­de ço­cu­ğun ak­lı­na: “Aca­ba an­ne-ba­bam en çok han­gi­mi­zi se­vi­yor?” so­ru­su ta­kı­lır. Bu yüz­den bi­ri ile işi bit­tik­ten son­ra an­ne-ba­ba, mut­la­ka di­ğer­le­ri ile de il­gi­len­me­li­dir. Ço­cuk­ta baş­la­yan dav­ra­nış bo­zuk­luk­la­rı­nın al­tın­da ya­tan en önem­li se­bep kıs­kanç­lık­tır. Bu yüz­den ço­cuk­lar ara­sın­da adil ol­mak ge­re­kir.

An­ne-ba­ba bir­bi­ri­ne kar­şı an­la­yış­lı, say­gı­lı ve sev­gi do­lu ol­duk­ça ço­cuk­lar bun­dan son de­re­ce mut­lu­luk du­yar­lar. Ge­le­ce­ğe ait gü­ven duy­gu­la­rı kuv­vet­le­nir. Akıl­lı an­ne ço­cuk­la­rı­nın ya­nın­da ba­ba­la­rı­na say­gı du­yan, o yok­ken ba­ba­la­rı­nın gü­zel huy­la­rı­nı söy­le­ye­rek ço­cuk­la­rı­nın göz­le­rin­de yü­cel­ten ka­dın­dır. Böy­le bir an­ne­ye ço­cuk­lar da say­gı du­yar­lar. Akıl­lı bir ba­ba da ço­cuk­la­rı­nın ya­nın­da an­ne­le­ri­ne say­gı du­yan o yok­ken an­ne­le­ri­nin gü­zel huy­la­rı­nı söy­le­ye­rek ço­cuk­la­rı­nın göz­le­rin­de yü­cel­ten ko­ca­dır. Böy­le bir ba­ba­ya ço­cuk­lar da say­gı du­yar­lar.

Bas­kı ile sü­rek­li özür di­le­yen ço­cuk­lar pı­sı­rık ve si­lik olur­lar. Evin dı­şın­da da hak­la­rı­nı ko­ru­ya­maz­lar. Gö­rü­nüş­te ki­bar, söz din­le­yen, us­lu ço­cuk­tur, fa­kat as­lın­da içi­ne ka­pa­lı, ce­sa­re­ti­ni yi­tir­miş, ge­le­ce­ğe gü­ven­le ba­ka­ma­yan, an­ne-ba­ba­nın göl­ge­sin­de ya­şa­yan bir za­val­lı­dır.

Ço­cuk­lar in­san ye­ri­ne ko­nu­lup de­ğer ve­ril­di­ğin­de, sı­kıl­ma­dan ken­di­le­ri din­le­nil­di­ğin­de an­ne-ba­ba­la­rı­nı as­la mah­cup et­me­ye­cek­ler­dir. On­la­rın so­ru­la­rı­na sı­nır­lan­dır­ma ge­tir­me­den tu­tar­lı ce­vap­lar ve­ri­lir­se, ce­vap bi­lin­me­di­ğin­de kay­na­ğı­na be­ra­ber ba­ka­rak su­nu­lur­sa ço­cu­ğun eği­ti­mi açı­sın­dan çok ve­rim­li ola­cak­tır.

Yönlendirin, zorlamayın!

Ço­cuk yar­dım is­te­me­dik­çe onun iş­le­ri­ne ve ders­le­ri­ne ka­rı­şıl­ma­ma­lı­dır. Sa­de­ce yön­len­di­ri­ci olun­ma­lı­dır. Ço­cuk öğ­ret­me­ni­ni se­ver­se oku­lu­nu da se­ver. Oku­lu­nu se­ver­se is­te­ye­rek ders ça­lı­şır. Okul­dan dö­nen ço­cu­ğun an­lat­tı­ğı şey­ler ne ka­dar ba­sit de ol­sa sa­bır­la din­le­yip he­ye­ca­nı­nı pay­laş­mak ge­re­kir.

Ai­le­si­ni se­ven ve ai­le­si ta­ra­fın­dan se­vi­len bir ço­cuk ko­lay ko­lay huy de­ğiş­tir­mez. Ken­di hu­yun­da­ki ço­cuk­lar­la ar­ka­daş­lık ku­rar. Kav­ga­cı ve kü­für­baz ço­cuk­la­rın sal­dı­rı­sı­na uğ­ra­dı­ğı za­man hem ken­di­si­ni hem de ar­ka­daş­la­rı­nı sa­vu­nur.

Ço­cuk bir ba­şa­rı­sız­lı­ğa uğ­ra­dı­ğı za­man onun üzün­tü­sü­ne or­tak ol­mak ve onu te­sel­li et­mek ge­re­kir. Ona gü­ve­nil­di­ği­ni, ya­kın­da bu­nu te­la­fi ede­bi­le­ce­ği­ni söy­le­ye­rek ce­sa­ret ver­mek ge­re­kir.

Ço­cuk­la­rı iyi­ye, gü­ze­le, yar­dım­laş­ma­ya, za­yıf­la­rı ko­ru­ma­ya, ada­let­li ol­ma­ya özen­di­ren ço­cuk hikâyeleri alıp okut­mak ge­re­kir.

An­ne-ba­ba­yı sü­rek­li ha­ta ara­yan, azar­la­yan ve ce­za ve­ren kim­se­ler ola­rak dü­şü­nen ço­cuk­lar, on­lar­la dost­luk ku­ra­maz­lar. İh­ti­yaç duy­duk­la­rı ya­kın­lı­ğı ve dost­lu­ğu baş­ka bu­la­nık kay­nak­lar­da arar­lar ki bu kay­nak­lar ma­ale­sef on­la­ra me­su­li­yet­ler­den kaç­ma­yı, ser­se­ri­li­ği ve kö­tü alış­kan­lık­la­rı ka­zan­dı­rır.

Ka­bi­li­yet­le­ri ha­ri­cin­de zor­la­nan ço­cuk­lar ders­le­re kar­şı il­gi­siz ve ba­şa­rı­sız olur­lar. Ni­ce da­hi ço­cuk­lar, böy­le yan­lış yön­len­dir­me yü­zün­den an­la­şı­la­ma­mış, ge­ri zekâlı dam­ga­sı ye­miş­tir.

Ço­cuk er­gen­li­ğe ge­çiş dö­ne­min­de üze­rin­de oto­ri­te­si bu­lu­nan her­ke­se dik­le­nir. Di­ni ders­ler al­dı­ğı ho­ca­sı­na bi­le onu kız­dı­ra­cak so­ru­lar so­rar. Böy­le­ce ho­ca­sı­nın da ne de­re­ce Al­lah’a bağ­lı ol­du­ğu­nu de­ner. Gen­ci bu fır­tı­na­lar­dan ko­ru­ya­cak, ruh dün­ya­sı­nın yı­kıl­ma­sı­na en­gel ola­cak tek kuv­vet, doğ­ru bir din bil­gi­si ve bas­kı­ya da­yan­ma­yan iyi bir ah­lak eği­ti­mi­dir.

Hiç­bir in­san bi­le­rek ve is­te­ye­rek çev­re­si­ne za­rar ver­mez. An­cak çev­re ta­ra­fın­dan ka­bul edil­me­yen, kı­na­nan, hor­la­nan kim­se­ler, ka­bul gör­me­di­ği ce­mi­ye­te kar­şı ta­vır alır. Bil­has­sa genç kız­lar an­ne-ba­ba­dan ye­ter­li il­gi­yi gör­me­dik­le­ri takdirde on­lar hak­kın­da tür­lü şüp­he­ler ge­liş­ti­rir, çir­kin rol­ler ya­kış­tı­rır­lar. So­nun­da bu şüp­he­ler ger­çek­miş gi­bi ina­nır ve on­lar­dan nef­ret eder­ler.

Çocuklarınızı adam yerine koyun ki adam olsunlar

Giz­li ce­mi­yet­ler­e katılan genç­ler, ge­nel­lik­le ai­le­de adam ye­ri­ne kon­ma­yan, an­ne-ba­ba ile uyum sağ­la­ya­ma­yan, bas­kı ve mah­ru­mi­yet­ler için­de bü­yü­yen genç­ler­den te­şek­kül eder. Ço­cuk­la­rı­mı­za her şey­den ön­ce ken­di­miz iyi ör­nek ol­ma­lı­yız. On­lar ha­ya­li ro­man kah­ra­man­la­rı ye­ri­ne biz­le­ri mo­del seç­me­li­dir­ler.

İyi ter­bi­ye edil­miş, ce­mi­ye­te ka­zan­dı­rıl­mış bir genç hem ai­le­si ve mem­le­ke­ti hem de İs­lâm âlemi için bir ser­vet­tir.

Ai­le içi is­tik­ra­rın sağ­lan­ma­sın­da İs­lâm önem­li pren­sip­ler or­ta­ya ko­yar. Ön­ce­lik­le ev­li­li­ği bir iba­det dü­ze­yi­ne çı­ka­rır. Bo­şan­ma­yı Al­lah’ın hiç sev­me­di­ği bir izin ola­rak al­gı­lar. Ev için­de ve so­kak­lar­da gi­yim ku­şa­ma, hat­ta bir­bir­le­riy­le ko­nuş­ma­la­rı­na va­rın­ca­ya ka­dar cin­sel tah­rik­le­re gö­tü­re­bi­le­cek un­sur­la­rın önü­ne sı­nır ko­yar. Ai­le için­de­ki ba­şı­boş­lu­ğu, dü­zen­siz­li­ği gi­de­ri­ci edep ve ter­bi­ye­nin yer­leş­me­si­nin sağ­lan­ma­sı doğ­rul­tu­sun­da dü­zen­le­me­ler ge­ti­rir. Al­lah kor­ku­su­nu bu dü­zen­le­me­nin ba­şı­na ko­yar, fa­kat ola­bi­lir ki İslâm’ın ya­şan­ma­sı ve top­lu­ma in­ti­ka­li ko­nu­sun­da bir araç olan ev (ev­li­lik ba­ğı), bu ama­ca hiz­met et­me­di­ği gi­bi fert­le­ri de tü­ket­me­ye baş­lar­sa o za­man da in­sa­nı ko­ru­ma ek­sen­li olan İs­lâm, çe­şit­li aşa­ma­lar­la (bel­ki ai­le­nin ku­ru­luş ama­cı­na dö­nüş ya­pa­bi­lir­ler dü­şün­ce­siy­le) ev­li­lik ba­ğı­nın çö­zül­me­si­ne izin ve­rir.

Bu aşa­ma­da er­ke­ğe, ka­dı­na kar­şı iyi dav­ran­ma­yı tav­si­ye ede­rek hoş­lan­ma­dık­la­rı şey­ler­de da­hi bir hay­rın ola­bi­le­ce­ği ih­ti­ma­li­ni ha­tır­la­tır (4 Nisa, 19). Bu­na rağ­men so­run, sev­gi ve say­gı bo­yu­tu­nu aşıp nef­ret, kin bo­yu­tu­na yük­sel­miş­se da­hi he­men bağ­la­rı ko­par­mak doğ­ru de­ğil­dir. Sa­mi­mi­yet­le her iki­si­nin ara­sı­nı dü­zelt­me ga­ye­siy­le ara­bu­lu­cu­lar ara­ya gir­me­li ve ba­rış­tır­ma­nın al­ter­na­tif­le­ri­ni oluş­tur­ma­lı­dır­lar (4 Nisa, 35, 129). Bu gi­ri­şim de so­nuç ver­mi­yor­sa iş cid­di­dir. Bu du­rum­da Al­lah’ın en çok öf­ke­len­di­ği ama he­lal kıl­dı­ğı bo­şa­ma ar­tık çö­züm ol­muş­tur.

Bo­şa­ma ka­ra­rı alın­mış ol­sa da iş bit­mez. Adam, ka­rı­sı­nı is­te­di­ği an bo­şa­ya­maz. Ka­dı­nın adet­ten te­miz­len­me­si­ni şart ko­şa­rak, si­nir ve ger­gin­li­ğin geç­me­si­ne fır­sat ve­rip dü­ğü­mün çö­zül­me­si­ni ge­cik­ti­rir. Ka­rar ke­sin olup adam ka­dı­nı bo­şa­sa da bo­şa­ma iş­le­mi tam ola­rak ger­çek­leş­mez. Bun­dan son­ra ka­dı­nın üç ha­yız dö­ne­mi­ni bek­le­me­si ge­re­kir. İç­le­rin­de bi­raz­cık ol­sun bir ara­ya gel­me is­te­ği var­sa bu müd­det aka­bin­de ev­li­lik tek­rar ger­çek­le­şe­bi­lir.

Bü­tün bu sa­yı­lan­lar, in­sa­nı ko­ru­mak ve gü­ven­ce­li bir or­tam­da top­lu­ma say­gın ne­sil ye­tiş­tir­mek ga­ye­siy­le­dir. Böy­le ol­ma­ya­ca­ğı an­la­şıl­dı­ğın­da ise hiç ol­maz­sa ken­di­si­ni kur­tar­ma yo­lu­na gi­di­lir.

Model aileler

İs­lâm bu­nun­la ye­tin­me­yip Kur’ân’da önem­li tip­ler ve ai­le­le­ri ör­nek mo­del ola­rak su­nar ve bu ör­nek­ler için­den iyi olan­lar se­çi­lip ha­ya­ta dö­nüş­tü­rü­lür. Kö­tü olan­lar dü­şü­nü­lüp yan­lış­lık­la­rı kav­ra­na­rak on­lar­dan uzak­la­şı­lır.

Ha­yat bir sı­nav­dır. Kim da­ha gü­zel kul­luk ya­pa­cak, kim da­ha gü­zel amel iş­le­ye­cek? Kim­ler söz­le­rin­de se­bat gös­te­rip, kim­ler iki­yüz­lü­lük ya­pa­cak, iha­net ede­cek? Do­la­yı­sıy­la ko­ca olu­şu­muz, ka­dın olu­şu­muz, ev­lat olu­şu­muz, an­ne-ba­ba olu­şu­muz hep­si bir de­nen­me­dir. Hay­di, Al­lah’ın en çok rı­za­sı­nı ka­za­nan bir ko­ca, Al­lah’ın en çok rı­za­sı­nı ka­za­nan bir ka­dın, Al­lah’ın en çok rı­za­sı­nı ka­za­nan bir ev­lat, Al­lah’ın en çok rı­za­sı­nı ka­za­nan bir an­ne-ba­ba ola­lım.

Al­lah’ın se­la­mı, rah­me­ti, be­re­ke­ti bu ya­rı­şa gi­ren­le­rin üzerine ol­sun.

Ramazan Varol
Kur’ani hayat dergisi

butterfly

Ev bir otel değil, yeniden donanma, tazelenme yeridir. Ailenin kararlarını istişare ile alacağı ve mahremiyetini koruyacağı en önemli mekândır.

Duyduğumuz, gördüğümüz, konuştuğumuz, okuduğumuz ve dokunduğumuz her şeyin bilgisini idrak eden, ölçen, algıda seçicilik yapan ve değerlendiren insandır. İnsan için doğru ve yanlışın değerlendirmesi, kendi tercihi ve kapasitesi ile ilgilidir ve bundan da sorumludur. İnsanı duyma, görme ve dokunma özelliklerine sahip olan hayvanlardan farklı kılan, olgular arasında bağ kurması, düşünceleri mukayese gücü ve akli tercihleridir. Üretilmiş bilgi seçeneklerinin üstünde ve aşkın olan vahyi bilginin ilk muhatabı da insandır. Ve yaratıcımızdan seçilmiş bir insan aracılığı ile iletilen vahyi bilginin ilk muhatabı da insandır. Vahiy veya vahyi mesaj, duyan ve gören insan tarafından idrak edilerek değerlendirilmelidir.

“İnsan sosyal bir varlıktır” ve hayatı boyunca birbirinden farklı ama birbirine bağlı birçok sosyal ortamda yaşar. Bu sosyal ortamların ilki ana rahmidir. Kur’an’dan da edindiğimiz bilgiye göre insan bilgiyi doğuştan elde etmez. Ana rahmine hiçbir şey bilmeden düşer; ama bilgiyi elde etme kapasitesine sahip olarak dünyaya gelir.
İnsan, var olurken dokuz ay gibi bir zaman zarfında ilk iletişimini anneyle kurar. Ardından ikinci sosyal ortamı olan aile ile karşılaşır. Eğer yetimler evine veya benzeri bir koruyucuya bırakılmadıysa insanın hayata adım atmasında ki en önemli ve en temel sosyal ortamı, ailesidir. İnsan ilk bilgisini, ilk deneyimlerini kendisine bakan, onu koruyup gözeten en yakın çevresinden elde eder. Dolayısıyla aile ile ilişki, insanın hayata gözlerini açtığı andan itibaren başlar ve sürekli gelişir.

Vahyin aydınlığı ile yaşamada öncü modelimiz olan Rasulullah’ın (s) da bir tespitine göre her doğan insan fıtrat üzere doğar. Yani her çocuk doğruya, iyiye ve adalete meyilli olarak dünyaya gelir. Ancak ilk bilgisini aldığı ebeveyninin onu Hıristiyan, Yahudi veya başka bir dine, kimliğe sokabileceği de belirtilir.

Toplumsal sorumluluğun sahibi birinci derecede birey, ikinci derecede ailedir. Zaten Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda da Rabbimizin hitabının öncelikle aileye değil insana olduğunu görmekteyiz. Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde geçen “nas” ifadesiyle doğrudan insan teki muhatap alınmaktadır. Rabbimiz de ahirette her insanı Kitap’tan ayrı ayrı hesaba çekeceğine işaret ederek sorumlulukların bireysel olduğunu belirtmekte değil midir?

Konuya, ailenin belirleyiciliğinden önce, insanın mükellefiyeti bağlamında yaklaşmalıyız. Bu açıdan, öncelikle ailenin oluşumunu sağlayacak olan veya sağlayan kadın ve erkeğin şahsiyetleri, kişilikleri ve kimlikleri önem arzetmektedir. Yani kadın ve erkeğin buluşmasıyla oluşacak olan İslami ailenin bilinçli, tutarlı ve güvenli olabilmesi için, İslami şahsiyetleri oluşmuş, hayatı kavrayışları olgunlaşmış olmalıdır. Aynı zamanda aile hayatıyla ilgili beklentilerini istişari iradeleriyle kararlaştırmış veya bu konuda bir biçimde uzlaşmaya varmış iki insanın olması gerekmektedir. Biz, işte bu sosyal olguya İslam ailesi veya İslami aile diyebiliriz.

Rabbimizin âyetlerine baktığımızda anne ve babaya saygı, çocuk eğitimi, süt emzirme gibi konuların ve yine anne baba ilişkilerinde de fıtri bağın, biyolojik bağın önemli olduğunun vurgulandığını kavramaktayız. Ama hiçbir biyolojik veya kan bağının, inanç bağının, İslam kardeşliği bağının üstünde olmadığını da görmekteyiz.

Bildiğimiz gibi anne ve babaları dolayısıyla aralarında biyolojik aynılık bulunan kişilere kardeş denir. Bu aynılık veya benzerliği karşılayan kan veya gen birlikteliğine dayanan kardeşlik “uhuvvet” kelimesiyle karşılanmaktadır. Bir de inanç birliğine bağlı bir inanç ailesi vardır. İnanç ailesine mensup mü’minlerin kardeşliği de “ihvan” kelimesiyle ifade edilir. Ve Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz inanç kardeşliğinin önemini belirtmek için Hucurat Sûresi’nin 10. âyetinde evrensel kardeşliği ifade eden iman kardeşliğini, kan kardeşliği veya biyolojik kardeşlik anlamında kullanılan kelimeyi (“uhuvvet”i) seçerek müminlere hitap etmiştir: “Ancak Mü’minler kardeştirler.
Rabbimizin bu ifadesini müfessirlerin çoğu evrensel kardeşliğin kan kardeşliği kadar önemli olduğuna işaret ettiği şeklinde yorumlamaktadır. Zaten İslam toplumu da Mü’minlerin kardeşliği ilkesi üzerine inşa edilmiştir.

Hz. İbrahim’in “babacığım” şeklinde hitap ettiği babası inanç ailesinden değildi. Yine Hz. Nuh’un oğluna “oğulcuğum” dediği oğlu da inanç ailesinden değildi. Ayrıca Rabbimiz Hz. Nuh’un “Ey Rabbim hani beni ve ailemi kurtaracaktın” sözü karşısında “Ey Nuh o senin ailenden değildir” şeklinde ki cevabıyla da inanç ailesinin önemine işaret edilmektedir.

İslam tarihine baktığımızda da Bedir savaşında birbirine kılıç çeken aile fertlerinin, belki biyolojik bir bağ içinde olduğunu, ama ortak inanç ailesinden olmadığını görmekteyiz.

Bizim için beraberliklerimizde veya aile oluşumunda ki model Peygamber ve onun inanç toplumu, vahiy toplumu olmalıdır. Ve gerçek kardeşlik, bu birliktelik içinde ikame olunan inanca, düşünceye dayanarak değer aynılığı taşıyan mü’minlerin kardeşliğiyle, beraberliğiyle veya evlilikleriyle mümkün olmalıdır.

İnsan, ancak vahyi ilkeleri davranışlarıyla bütünleştirdiğinde doğru bir model yapısına ulaşır. Çünkü Allah’ı birleme fıtratı ile yaratılan insan, o zaman fıtratındaki her türlü yabancılaşmadan ayrışarak ve arınarak, fıtratını Rabbine yani vahye açar ve onunla bütünleşir. İşte insanın tevhidi ve adaleti ayakta tutan şahitliği de bu şekilde tecelli eder. İdeal İslam ailesi de vahyin tanıklığını üstlenen bilinçli insanlar arasında beğeni ve seçimle kurulan bir mutabakat veya sosyal uyum zemini olmalıdır. Ve bu model; yani kadın ve erkek mümin ve mümine kişilerin oluşturduğu birliktelik; yani aile, ister çekirdek olsun, ister geniş aile olsun sorunlarını istişareyle ve vahyi ölçülerle çözmeye adaydır. Bu bilinç, diyalog, istişare ve sahih örf dâhilinde kurulan ailelerin köklerinde de adaletsizliğe yer olmayacaktır. Adalet, eşler arasındaki sevgiyi, saygıyı ve güveni de artıracak, bu uyum çocukların ahlakına da yansıyacaktır.

İslam ailenin sağlam, huzurlu ve güçlü olması için bütün değerleri sunmuş, evliliklerin gündelik zevklerin, ihtiyaçların giderilmesi için değil, aksine Rum Sûresi 21. âyette belirtildiği gibi “Onda sükûn bulup durulmanız için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O’nun âyetlerindendir…” şeklindeki ifade ile evliliğin eşlerin kendi aralarında sükûn bulması ve karşılıklı sevgi ve merhamete dayanması gerektiği vurgulanmıştır. Sükûn bulmak ancak prensip olarak ömür boyu devam edecek bir yapıyı gerekli kılar. Amaç anlık ihtiyaçların tatmini olsaydı sükûna ermek söz konusu olmayacaktı. Ayrıca İslam, Müslüman aileye, birbirinin mahremini paylaşan iki insanın aynı amaca yönelmesini, aynı temel idealleri taşıyarak gelecek kuşaklara sağlıklı nesiller bırakması çabasını amaç olarak göstermektedir.

Kuran-ı Kerim’de ve Rasul’ün uygulamasında da aile kurumu teşvik edilmiş ve diri bir müessese olarak hep canlı tutulmuştur.

Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı ve size eşlerinizden de çocuklar ve torunlar yarattı ve sizi güzel şeylerden rızıklandırdı…” (Nahl, 16/72)

İçinizde evli olmayanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden salih olanlarla evlendirin. Eğer fakir iseler Allah, kendi fazlından onları zengin eder. Allah geniştir, bilendir.” (Nur, 24/32)

Tahrim Sûresi 6. âyette de “Ey iman edenler, kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun…” emriyle ailenin ahiret hayatı için bir ekin haline getirilmesine işaret edilmektedir.

Günümüz Müslümanlarının Mevcut Aile Yapıları

Düne nispetle bugün gerek kavramlarımıza hâkimiyet, gerek referans kaynağımızdan yararlanma ve gerekse Kur’ani amaçların sosyal karşılıklarını idrak açısından çok daha imkânlıyız. Bugün daha birikimli, perspektifli ve tecrübeli olmaya başladık. Ama bütün bunlara rağmen Türkiye Müslümanları için tevhidi uyanış, sahih Kuran’a yöneliş hali halen yeni bir süreç. Gelenekçi ve modernist engeller hala güçlü ve hayatımızı kuşatan küresel kapitalizmin yaşam biçimi ve kültür bombardımanı karşısında ağır sınavlarla karşı karşıyayız. Kazanımlarımız daha ziyade fikri düzeyde ve kavrayışlarda; ama henüz yeteri kadar ete kemiğe bürünebilmiş değil. Hala Kur’an temelli sosyal motivasyonlara, açılımlara, örnekliklere ihtiyacımız devam ediyor. Önemli olan elde ettiğimiz güzel örneklikleri birbiriyle irtibatlandırabilmemiz ve rol model örnekliklere dönüştürebilmemiz. İdealize ettiğimiz İslami aile yapısına da bu çerçevede bakmak gerekli. Rabbimizin “İçinizde hayırlarda yarışan, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir ümmet olsun” çağrısı hâlâ yeterli bir karşılık bekliyor.

Kur’an’la ve vahyi ilkelerle buluşmaya, fıtratla tanışıklığa da yeni yeni adım atıyoruz. Öncülük yapanlarımızın gücü her yere yetmiyor; sorumluluğu paylaşmamız gerekiyor. Geleneğin yanlışlıklarını, maddeci hayatın güçlüklerini aşma konusunda da donanım eksikliğimiz ve tecrübesizliklerimiz söz konusu. İstişari temelli evliliklere henüz yeni yeni adım atmaktayız. Aynı zamanda çocuklarımızı bu cahili düzende ve kapitalist yaşam biçiminin kuşatması altında, vahyi ölçülere dayanarak nasıl yetiştireceğimiz konusunda da yeterli açılım ve örnekliklerimiz yok. Bu konuda doğru tespitlerin tanıklaşması ve kendini sosyal planda hissettirmesi gerekli.

Müslümanların evliliklerinde Kur’ani bilgi ve şahsiyet olgunluğu itibariyle erkek ya da kadından biri daha zayıf olabiliyor. Zayıf olan taraf da, diğer tarafı anlamada güçlük çekebiliyor. O zaman birikimi ve katılımı eksik olan kadına veya erkeğe kendini geliştirmek konusunda sorumluluklar düşüyor. O halde güçlü taraf merhamet ve olgunlukla, zayıf taraf da uyum ve yeterlilik için hayata vahiy penceresinden bakmaya çalışarak, “bu eksikliği nasıl giderebiliriz” düşüncesiyle daha fazla gayret göstermelidir. Yoksa iki eşten ötekini hafife alma, küçümseme, önemsememe psikolojisi ateşlenmeye başlar ki, bu da sürekli bir çatışmayı, adaletsizliği körükleyici olur. Bu konuda her Müslümanın ilişkileri çevresinde bu tarz kötüleşen aile ilişkilerine örnek bulması mümkündür.

Eğer evliliği oluşturan aile, kulluk eksenli bir aile değilse, o aileyi ya çevre, ya da modern kültür belirleyecektir. Böyle bir ailede huzur ve mutluluğun fıtri kodlarının yakalanması oldukça zorlaşacaktır. Kulluk eksenli kurulamayan ailelerde, sanal veya anlık mutluluklar söz konusu olur. Bu bağlamda “senin için yaşıyorum”, “çocuğum için yaşıyorum” gibi söylemlerle birbirini kutsayan bir aile ilişkisi göze çarpmaktadır. Zaman ve şartlar değiştikçe, bu geçici bağlılıklar ve evrensel değerlerden kopuk sözleşmeler de yıpranabilmekte veya eriyebilmektedir.

Ayrıca vahyi tebliğle karşılaşan ve hayatı fıtri olarak anlamlandırmaya çalışan, değişim sürecine giren ailelerin güzel örnekliklerinden de bahsetmeliyiz. Ayrıca hidayete eren bir aile bireyinin, ehlini sabırla ve merhale merhale uyarma yükümlülüğünden de bahsetmeliyiz. Kitabi olarak biliriz ki insan ilk önce “en yakın akrabayı uyar”malıdır.

Arzu edilen ideal Müslüman aile yapısı vahyi nimetle beslenmeli, kadın-erkek ilişkilerinde de, çocuk eğitiminde de, anne-baba ilişkilerinde de ve yakınlara davranışta da Kur’ani ahlakla davranılmalıdır. Hayatı anlama ve yaşama biçimini, Kur’an’ın amacı doğrultusunda kurmalıdır. Vahiy toplumunu kurma çabalarının kalitesi ve güzelliği aileye de taşınırsa; Müslüman aile İslami ölçüler ve adalet ilkeleriyle kurulursa, zaaflı aileler vahiy nimetiyle buluşturulursa; huzur ve adalete yönelmiş ve mutmainlik sağlayan bu değerler de yaygınlaşmış olacaktır.

Ancak yazı ve sohbetlerde dile getirilen ve öykünülen Müslüman aile modeli zihinde canlanan ve geçici mutluluklar saçan film kareleri olarak algılanmamalıdır. Ekonomik, eğitimsel veya psikolojik sıkıntılarla karşılaşmak Müslüman ailelerin de kaçınılmaz imtihanlarıdır. Müslüman aile portresini zihinde çözmek yetmez. Zihinde çözülmüş problemler, yeni yeni sıkıntılara hazır olunmazsa, pratik sorunlarla karşılaşıldığında iç çelişkilere ve psikolojik kopmalara neden olabilir. Örneğin kimliksel aidiyetlerini önceleyerek karı ve koca olan insanlar için asıl buluşma yeri evdir. Ev, Müslümanlar için bir otel veya kamp pansiyonu değil, yeniden donanma, tazelenme, hayata hem iç hem dış temizlik, tertip ve moral olarak hazırlanma mekânıdır. Ev, ailenin kendini yenileyeceği, aile içi kararlarını istişare ile alacağı (Bakara, 2/233), mahremini koruyacağı en önemli mekândır. Mekânın iç işlerinin, iki tarafın da, hatta çocukların da kimliksel gelişimini aksatmayacak şekilde ve adalet ölçüleri içinde paylaşılması önemlidir. Ailece istişare, toplu ibadet, sabit periyotlarda yapılacak birlikte eğitim ve aile adına birlikte üretim formları önemlidir.

Sonuç olarak Müslüman aile kurmak veya ailelerimizi Müslümanca ıslah etmek için beslendiğimiz ve dayandığımız sosyal ve fikri zeminleri önemsemeliyiz. Bir ailenin oturduğu semt veya siteden önce, ilişkili olduğu ailevi çevreler önemlidir. Bu nedenle Rasul ve onunla beraber olan mü’minlerin birlikteliği gibi inanç kardeşliğimizi güçlendirme çabalarını önemsemeliyiz. Hz. Nuh, ailesini ve iman kardeşlerini içine alarak yurdundan ayrıldığı gemisi gibi, bizi “biz” yapacak bir gemi yapma sorumluluğunu paylaşmalıyız. İslami aileye zemin olacak ümmet gemisini hep beraber yeniden inşa etme çabasını paylaşmalıyız. Hicret, aynı zamanda her türlü kirlilikten veya cahiliyeden kopuşu ifade eder. Kimliğimizi bulanıklıktan, yabancılaşmadan ve cahili sistemlere sığınmaktan kurtaralım ve Kur’an’ın yeniden vahiy temelli örnekliğini hayatlaştıralım. Sergileyeceğimiz bu anlamlı inşa süreçleri ile ailemiz oluşsun, ıslah olsun, büyüsün, güzelleşsin ve gürbüzleşsin.

Zehra Çomaklı Türkmen
Kur’ani hayat dergisi

islak kadife gul

 

Kâinatta her şey çift olarak yaratılmıştır. Atomların proton ve nötron, elektriğin pozitif ve negatif yüke sahip olması, bitkilerde erkek çiçeğin polenleriyle döllenen dişi çiçeğin meyve vermesi bu konuya misal olarak zikredilebilir. Nitekim, bununla ilgili olarak Kur’ân’da, “Her şeyi çift yarattık ki, düşünesiniz.” (Zâriyat, 51/49) buyurulmaktadır. Aynı durum yani çift yaratılış olgusu, insanlarda da söz konusudur. “Ey insanlar, sizi bir tek nefisten yarattık.” (Nisâ, 4/1) ve “Rahime atılan nutfeden (spermden) erkek ve dişi çiftini yaratan O’dur.” (Necm, 53/ 45-46) gibi ayetler insanlık alemindeki çift yani erkek/dişi yaratılışı ifade etmektedir.

Erkek, kadınsız; kadın da erkeksiz nâkıstır. Bu nedenledir ki, her şeyin mükemmel olduğu cennette Hz. Âdem’den sonra Havvâ anamız yaratılmıştır. Bu yaratılışta esas olan, erkek ve kadının anlamlı bir bütünü oluşturarak birbirlerini tamamlamalarıdır. Yani erkekte olan bazı hasletler kadında zayıf iken, kadında güçlü olan bazı hasletler ise erkekte zayıf bırakılmıştır ki birbirleriyle dayanışma içinde hayat sürebilsinler.

Kur’ân’da yer alan kavvâm kavramı ve bu kavramın zikredildiği Nisâ suresi 34. ayet, erkek ve kadının İslam aile düzenindeki ve fıtrattaki konumunu belirlemek açısından çok önemli ipuçları vermekte ve kadın-erkek mukayesesi üzerine kurulu pek çok soruları cevaplamaktadır. Suat Yıldırım Bey bu ayete şu şekilde meal vermiştir:

Kocalar eşleri üzerinde yönetici ve koruyucudurlar (kavvâm). Bunun sebebi, Allah’ın bazı insanlara bazılarından daha fazla nimet vermesi ve bir de kocalarının mehir verme, evin masraflarını yüklenmeleri gibi malî yükümlülükleridir. O halde iyi kadınlar: itaatli olan ve Allah kendi haklarını nasıl korudu ise, kocalarının yokluğunda, onların hukuklarını koruyan kadınlardır.” (Yıldırım, 2001)

Ayette geçen kavvâm kelimesine “hâkimdirler” (Davudoğlu, 1982; Atay-Kutluay, 1973) , “destekçisidirler” (Doğrul, 1947) , şeklinde anlam veren mealler de mevcuttur. Râğıb el-İsfahânî ise kavvâm kelimesine gözetmek ve korumak anlamını vermiştir. (Râğıb, 1986)

Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirinde söz konusu ayet özetle şöyle tefsir edilmektedir:

“Kavvâm; “kâim”in mübalağası olup (kıyam bi’l-emr)’den alınmıştır. Bir kadının işine bakan ve korunmasına önem veren ve işlerini idare edene “Kayyimü’l-mer’eti” ve daha kuvvetli olarak “Kavvâmü’l-mer’eti” denilir. Bu deyim, erkeğin kadına hakimiyyetini ve fakat rastgele değil “Milletin efendisi, onlara hizmet edendir.” mânâsı üzere hizmetkârlıkla atbaşı bir hakimiyetini ifade eder. Bundan dolayı bir taraftan erkeğin üstünlüğünü anlatırken diğer taraftan da kadının değer ve üstünlüğünü bildirir. Ve bu ayırım içinde eşitlik iddiasını kaldırarak karşılıklı olarak farklı bir eşitlik metoduyla öyle bir birlik sağlar ki, bu durum sultan ile ümmet arasındaki karşılıklı haklara benzeyecek ve bu şekilde aile terbiyesi, toplum terbiyesi ve siyasi terbiyenin bir başlangıcı olacaktır. Bunun için Kadı Beydâvî “kavvâmûne”nin tefsirinde der ki, “Valiler, halkı idare ettikleri gibi onlar da kadınları öyle idare ederler.”

Şimdi bu esas da biri Allah tarafından verilen, diğeri çalışmakla kazanılan iki sebebe bağlanarak buyuruluyor ki: “Çünkü erkekler ve kadınların bir kısmını diğerine yaratılış açısından üstün kılmıştır.” “Hüm” zamirinin delalet ettiği mânâ ile bundan erkeklerin kadınlara üstünlüğü ve tercihleri anlaşılmakla beraber âyetin öyle güzel bir açıklaması vardır ki, bu üstünlük ve değeri, “Allah o erkekleri kadınlara üstün kılmıştır.” diye mutlak surette erkeklere tahsis etmemiş, üstü kapalı olarak bazısının diğer bazısına üstünlüğünü ifade etmiştir. Bu ise, erkeğin kadında bulunmayan, yaratılıştan var olan birtakım üstünlüklere sahip olduğu gibi, aynı zamanda kadının da erkekte bulunmayan yaratılıştan var olan bazı üstün vasıflara sahip olduğunu ve bundan dolayı her ikisinin birbirine değişik yönlerden muhtaç olduklarını ve bu şekilde erkekle kadının yaratılıştan farklı ve karşılıklı olarak birbirlerinden üstünlükleri olduğu gibi, her erkeğin ve aynı şekilde her kadının da seviyelerinin bir olmadığını ve bundan dolayı her erkeğin, her kadın ile tek olarak mukayese edilemeyeceğini ve bununla birlikte bütün bunlar toptan karşılaştırılınca kadınların erkeklere ihtiyacının, erkeklerin kadınlara ihtiyacından daha fazla olduğunu ifade eder. Ve açıklandığı üzere esas üstünlük ölçüsü olan kazanma ve mal edinme açısından erkek, faaliyet gösterme yeteneğine sahip; kadın ise itaat duygusu ve kabiliyet yönünden ince ruhlu ve çekici bir yaratılışa sahip olup bunun için erkeklerin kuvveti ile korunmaya ve muhafaza edilmeye daha fazla muhtaçtır. Ve bundan dolayı sonuç olarak genel bir şekilde üstünlük ve faziletin erkek tarafında bulunduğunu, amirlik ve idarecilik yetkisinin, hakkıyla erkek olan erkeklere verilmesi ve kadınların onlara itaat etmesi, hem bir hak ve hem de kadınların menfaatlerinin gereği olduğunu pek beliğ özlü bir ifade ile anlatır.

Ve işte erkeklerin peygamberlik, imamet devlet başkanlığı, valilik, şeair-i İslâmı, yani İslâm’ın sembollerini gerçekleştirmek, kısas cezalarında şahitlik etmek, cihadın kendilerine vacib olması, cumanın vacib olması, ezan, hutbe, itikaf vb. bir takım özellikler, haklar ve vazifeler ile üstün olmaları da bu örneklerden bazılarıdır. “Kadınlar üzerine hakimdirler.” fehvasınca ailede riyaset hakkına sahip olmalarının bir sebebi, yaratılıştan olan üstünlük; biri de erkeklerin mallarından bir kısmını mehir ve nafakaya harcamaları meselesidir.” (Elmalılı, II/1348-1349)

Verdiğimiz bu tefsirler neticesinde akla şu soru geliyor: “Çağımızda farklı bir konsept söz konusudur. Pek çok Müslüman kadın değişik iş kollarında çalışmakta ve ev ekonomisine katkıda bulunmaktadır. Böyle evli bir kadın ekonomik bağımsızlığını eline aldığı ya da bir kısım kesbî (çalışarak elde edilen) meziyetler/makamlar elde ettiği takdirde de erkeğin kadın üzerindeki yöneticiliği/koruyuculuğu devam eder mi?” Bunu izaha geçmeden önce kadın ve erkeği fiziki açıdan tahlil eden bazı dikkat çekici ve kıymetli açıklamaları aktaralım:

“Asrın Getirdiği Tereddütler -3” isimli eserde şu izahlara yer verilmektedir: “Erkek kavvâmdır. Âyette bu hükmün illeti de belirtilir: “Bimâ faddalallahu ba’dahüm âlâ ba’dın”. Allah bazınızı bazınıza, bazı noktalarda üstün kılmıştır. Erkeklerin birçok noktalarda kadına karşı üstünlüğü vardır. Fakat bu üstünlüğü, aynı organizmaya bağlı uzuvlar arasındaki üstünlük gibi değerlendirmek gerekir. Meselâ, erkek bu organizmada şayet, göz gibiyse, kadın da kulak gibidir veya erkek beyinse kadın kalptir. İkisi arasında işte böyle ciddi bir irtibat vardır. Biri kan pompalarsa diğeri yaşar, onda bir kanama olursa diğeri de durur. Hayatları iç içe girmiş bir vücûdun ayrı yanları gibidir. Böyle bir husûsiyeti kabûl etmekle beraber, genel manâda erkeğin kadına olan fonksiyonel üstünlüğü de inkar edilemez. Erkek bütün bir senesini faaliyet içinde geçirebilir. Bazen en ağır işlerde çalışır. Fizikî ve psikolojik yönden dâima daha kuvvetlidir. Batı dünyası dahi en ağır işlerde erkeği kullanır. Maden işçileri hep erkeklerden seçilmektedir. Kadın ise, ayın bazı günlerinde devre dışı kalmak zorundadır. Lohusalık halinde bazan iki aya yakın aktif olamaz. İrâde ve fizikî yönden zayıftır. Her zaman cemiyetin her kesiminin içinde bulunamaz. Bazı durumlarda en mukaddes emânetini kaybedip cemiyet içinde kimsenin yüzüne bakamaz hale gelebilir, onun için çok dikkatli olmak mecbûriyetindedir. Mahremi olmadan uzak yerlere yolculuk yapamaz.

Bütün bunlar nazara alınacak olursa, erkeğin kadına karşı üstünlüğü, inkâr kabûl etmez bir gerçek olarak ortaya çıkar. Bununla beraber cemiyetin, her iki cinse de ihtiyacı, her türlü îzâhtan vârestedir. Kadın ön sezisiyle ve içinde taşıdığı şefkat duygusuyla erkekten çok üstündür. Onun içindir ki, çocuğun bakımını anne üstlenir. Çünkü bu iş babanın altından kalkabileceği bir iş değildir. Fakat o da dış hâdiselerin tazyikine karşı mukâvemetlidir. Evet o, en ağır işlerin altından dahi kalkabilecek güçtedir.

Anneye gelince, gece yarısı çocuk ağlamaya başlayınca, bazen baba oda değiştirir. Anne ise yattığı odadan çocuğun odasına koşar. Belki sabaha kadar onun başında durur. O çocuğuna karşı çılgınca bir şefkat taşır. İşte, bu duyguyla kadın erkekten üstündür. Bu üstünlük yerinde kullanıldığı zaman da büyük hayırlara vesîle olur. Kadın nesil yetiştirir. İyi bir eğitim ve öğretimle onları insanlığın zirvesine çıkarabilir. Erkek ise hayatının büyük bir bölümünü ev dışında geçirir. Halbuki kadın sabahtan akşama kadar bir tül gibi evlâdının başında titrer ve ona insanlığa giden yolları gösterir. Büyük insanları anneler yetiştirir. Fâtihleri, insanlığın iftihar tablolarını hep anneler şekillendirir.

Kadın kendine âit bu meziyetlerle, erkek de yine kendine ait kabiliyetlerle örfâneye iştirak ederse bu bütünleşmeden cennet ikliminin yaşandığı bir âile ve fazilet topluluğu cemiyet meydana gelir. Erkek kadınsız, kadın da erkeksiz eksiktir. Onun içindir ki, her şeyin mükemmel olduğu Cennette Hz. Âdem’den hemen sonra, Hz. Havvâ vâlidemiz yaratılmıştır. Eğer ilk yaratılan Havvâ olsaydı, şüphesiz, hemen ardından da Âdem yaratılacaktı. Zira her ikisi de bir birisiz olamazdı. Kadın evin dâhilî işlerini erkek de hâricî işlerini deruhte etmekle mükelleftir. Erkeğin işlerinin kendine göre zor tarafları olurken, kadın içinde aynı şeyleri söylemek zorundayız. Fakat, “mağrem/zorluk” itibariyle “mağnem/mükafat” kaidesince erkeğin evde “kavvâm” kılınması onun mesuliyetini daha da ağırlaştırmaktadır. Onun içindir ki kadının ve çocukların nafakası, bütün hayat şartlarının temîni erkeğe âit vazifeler arasında sayılmıştır.

Bugün feministlerin teklif ettikleri kadın hakları, esasen kadını muallâ mevkiinden alıp ayaklar altında hor ve hakir hale getirmek, demektir. Kışın üryan, yazın ise palto ve yünlülere sarılıp sarmalanıp gezmek ne ise, kadını erkekleştirme gayreti de aynı hamakat örneğidir. Kadın yerinde kaldığı müddetçe sultandır, büyüktür ve Kadın Efendidir. Erkek de sınırını aşmadığı sürece, hürmete lâyık bir azîzdir. Bu şekildeki yerlerini değiştirmek isteyenleri Allah Rasûlü onları lânetler, çünkü fıtratla çatışmaya girmişlerdir. İnsanı meydana getiren uzuvlara yer değiştirterek, kulağı diz kapağına, burnu karnın ortasına veya gözleri ayakların altına yerleştirmek insanı ne hale getirirse kadın ve erkeğe böyle yer değiştirme gayreti de erkek ve kadını o hale getirecektir. Kadın, kadın olduğu, erkek de kendi yerini koruduğu müddetçe güzeldir ve fıtrîdir. Aksine gayretler ise, fıtrat ve tabiata karşı harp ilân etmek gibidir. (Abdulfettah Şahin, Asrın Getirdiği Tereddütler-3, 123-126)

Ayrıca kadınların özel günlerinde erkeğe düşen görev, hanımını, beden/ruh sağlığı açısından kollamak, gözetmek ve desteklemektir. Yukarıdaki ayette erkeğe hanımını gözetme ve koruma görevi verilmiştir. Aslında erkeğin sorumlulukları yaratılışındaki güçlü özelliği ile tam bir uyum içindedir. Kadın ise böyle bir özelliğe sahip değildir. Erkek, hamile kalmayıp emzirmediğine göre, karısı ile olan müşterek hayatında, bir yandan geçimi sağlama noktasında çaba harcarken, bazı zorluklara göğüs gererken karısından daha güçlü olmaktadır (el-Behiy, s. 274) . Netice itibariyle ailede bir denge sağlanmış bulunmaktadır.

Bazılarına göre, şayet bir kadın maddi yönden meselâ miras yolu ile veya çalışıp kazanmakla bağımsızlaşırsa ve evinin geçimine katkıda bulunursa erkeğin bu yönden olan üstünlüğü o ölçüde azalır. Çünkü “insan” olarak bir erkek karısından üstün değildir. Erkeğin kadına olan üstünlüğü insanlık yönüyle değil, fonksiyonu ve hayattaki rolü bakımındandır (Fazlurrahman, 1987). Ancak ayette zikredilen üstünlük sebebi sadece ekonomik açıdan değil; ayette “Allah bazısını bazısına, bazı noktalarda üstün kılmıştır.” anlamı da vardır. (Bkz. Elmalılı Tefsiri, Nisa, 34. ayetinin tefsiri) Buna göre ekonomik yönden olan üstünlük azalsa da bu durum erkeğin ev reisliğine zarar vermez. Diğer bir ifadeyle, erkeğin hanımı üzerindeki koruyucu ve yönetici özelliği eşlerin ekonomik açıdan eşit durumda veya kadının daha zengin olmasıyla da kaybolmaz. Çünkü erkeğin eşi üzerinde yönetici ve koruyucu olmasının tek ve biricik ölçüsü ekonomik değil, bunun dışında biyolojik ve psikolojik kıstaslar da söz konusudur.

Kanaatimizce, bu hususu net biçimde ortaya koymak için Kur’ân’ın aile içinde kadından ve erkekten fıtrî olarak beklediği vazifeleri hatırlamak yeterlidir. Aile içerisinde kadın, neslin devamını sağlayan varlıktır. Kur’ân onu bu yönüyle tarlaya benzetmiştir (Bakara, 2/223) . Yine onlar çocuklarının doğumlarından itibaren onların bakım ve terbiyesiyle insiyâkî ve fıtrî olarak mükelleftirler. Bu durum anne olan tüm canlılarda fıtrî ve kevnî bir kanundur. Çocuklarını tam olarak iki yıl emzirme işini de anneler yaparlar (Bakara, 2/233). Buna mukabil evde eşleri üzerinde yönetici olmakla görevlendirilen erkekler de, evin ve ev halkının güvenliğini, sağlıklı bir yaşam içinde bulunmasını, geçimini yani ekonomik ihtiyaçlarını temin ederler. Erkeğin mallarından harcamalarını sadece mehir için düşünmemek gerekir. Zira mehir kadına bir defada verildiği halde, ev geçimi (nafaka) sürekli ve ömür boyu olan bir hadisedir.

Diğer bir husus ise şudur: Ayette belirtilen “erkeklerin kadınlar üzerinde yönetici olması” hadisesi hem fıtrî, hem de kesbîdir. Ayette geçen “bazısını bazısına üstün kılması sebebiyle” ifadesi iki cinsin birbirlerine karşı olan fıtri üstünlüklerine işarette bulunmaktadır. İkinci kısım olan “mallarından infak etmeleri ve harcamaları sebebiyle” cümlesi de, kesbi üstünlüğü açıkça ifade etmektedir. Dolayısıyla kadınlara yönetici tayin edilen kocalar, zaten fıtrî ve kesbî üstünlüğe sahip olan kimseler olmalıdırlar. Aksi halde aile kurumunu başarı ile yönetmeleri çok zordur. Sözgelimi bir erkek güçlü ve kuvvetli ama buna rağmen keyfi olarak çalışmıyor ve hanımının getirdiği ekmekle geçiniyorsa, bu ailenin sağlıklı yürümesi imkansızdır. Normal şartlarda fıtrî bakımdan selim bir akıl ve bedene sahip bir evli erkeğin, boş durması ve ailesinin geçimi için gayret sarf etmemesi düşünülemez. Aslında ayet (Kur’ân’ın indiği asırdaki toplumların tarihi durumlarını tespit etmenin yanı sıra) bize, mutlu bir aile yuvasında rollerin nasıl paylaşılması gerektiğini beyan etmektedir.

Diğer yandan, bugün çağdaş hayatın dayatmaları, feminist hareketlerin tesirinde kalarak, günümüzde çalışan kadın ve erkeğin sosyal statü yani kesbi açıdan eşitlendiklerinden hareketle erkekle birlikte kadının da evin reisi olması gerektiğini ileri sürmek, hem erkeğin tabiatıyla, hem de genel yaratılış kanunlarıyla ters düşmek anlamına gelir. “Çünkü yeryüzünde mutlak eşitlikten bahsetmek mümkün değildir. Yöneten-yönetilen, zengin-fakir, âmir-memur, bilgili-câhil kategorileri hep olagelmiştir. Eşitlik düşüncesiyle herkesin yönetici, zengin, komutan ve patron olmasını sağlamak işin tabiatına terstir. Sonra, şayet tarih boyunca erkek değil de aile reisi kadın olsaydı, bu kez de erkeğin kadınla eşit olması gerektiği iddia edilecekti. Ailede erkeğin veya kadının reis olmasından başka üçüncü bir seçenek olmadığına göre erkeğin aile reisi olmasında yadırganacak bir durum olmamalıdır.” (Kırbaşoğlu, s. 273) .

Buraya kadar, evli bir erkeğin “kavvâm” özelliği ve kavvâm olmasının sebeplerinden hareketle evin reisi olduğu değişik açılardan izah edilmeye çalıştık. Buna meselenin kavramsal açıdan irdelenmesi de diyebiliriz. Bir de pratik hayata bakmakta yarar vardır. Müslüman kadınlar ve anneler bugün toplumun değişim kesimlerine kamu hizmeti sunmakta, kimi sanayi, kimi eğitim ve kimi de sağlık alanlarında çalışmaktadırlar. Bu durumda, “Eşi de kendisi gibi çalışan, sabah evden çıkıp akşam eve dönen Müslüman aile reisinin tutumunda bir değişikliği de beraberinde getirmeli midir?” sorusu akla gelmektedir.

Bu soruyu cevaplamaya Peygamberimiz (s.a.s.)’in hayatına bakarak başlamak yerinde olacaktır. Bilindiği üzere Peygamber Efendimiz, eşleri günümüzde olduğu gibi kamu hizmetinde çalışmadıkları halde, ev işlerinde onlara mümkün mertebe ve elinden geldiğince onlara yardımcı olmuştur. Allah Resulü’nün, hanımları kamu hizmetinde çalışmadıkları halde kendilerine yardım etmesi, günümüzde eşi çalışan ev reislerinin, eşlerine ev işlerinde destek olmaları gerektiğine dair önemli bir irşaddır. Burada Efendimizin üsve-i hesene (güzel bir model) oluşu bir kere daha tezahür etmektedir. Bu nedenle Müslüman ev reisleri de Efendimiz’den örnek almayı asla ihmal etmemelidirler.

Sanayileşmeyle birlikte şehirleşmenin ve dolayısıyla çekirdek tipi ailenin yaygınlaştığını göz önüne alırsak, çalışan Müslüman eşlerin birbirlerine karşı daha ziyade yardımcı ve destek olmaları gerektiği her türlü izahtan vârestedir. Bir ailede eşlerle birlikte toplam üç, dört veya en fazla beş kişi bir apartman dairesinde yaşamaktadır. Evde ne büyükanne ne de büyükbaba olmadığı gibi, -bugünkü bazı zengin aileler istisna edilirse- hizmetçi de bulunmamaktadır. Dolayısıyla günümüzde evin hanımı, işinden yorgun argın gelir gelmez evde akşam yemeği yapmaya koyulacaktır. Diğer yandan okula giden çocuk varsa onlar da ebeveynin ilgi ve alakasını bekleyecektir. Küçük bebek varsa o da ciddi bir meşguliyettir anne için. İşte bu gibi durumlarda Müslüman aile reisinin sorumluluğu eskiye nazaran birkaç kat daha artmıştır. Evde yerine göre hem yemek hazırlanmasına yardımcı, hem de çocuklarla ilgilenme noktasında eşine destek olmalıdır. Aksi halde evin reisi akşam gelir gelmez televizyonun karşısına ayaklarını uzatarak geçer ve evde çocuklarla ilgilenmez, bütün işleri içişleri bakanı(!) da denilen hanımına bırakırsa bu bir zulüm olur. Kısaca ev reisi, hanımı ister çalışsın ister çalışmasın ailesine ekonomik desteğin dışında fiziksel olarak da yardımcı olmalı ki evler mutluluk soluklanan birer cennet köşesine benzesin.

Aslında fazla söze ne hacet, Efendimizin (s.a.s.) şu hadisini prensip kabul edebilse, günümüz Müslümanı ve insanları pek çok sorunu aşabilecektir:

“İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Haberiniz olsun ki hepiniz çobansınız ve her biriniz idaresi altındakilerden sorumludur: Devlet başkanı olan kimse çobandır ve eli altındakilerden sorumludur. Erkek, ev halkının çobanıdır ve eli altındakilerden sorumludur. Kadın, evi ve çocuklarının çobanıdır ve ailesinden sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malının çobanıdır ve ondan sorumludur. Haberiniz olsun, her biriniz birer çobansınız ve elinizin altındakilerden sorumlusunuz.” (Buhari, Ahkâm 1; Müslim, İmâret 20)

Yani modern çağın insanı ve hususen Müslümanı sorumluluk duygusunu geliştirmeye ve pratiğe dökmeye muhtaç. Velhasıl âdil bir görev dağılımının yapıldığı ve fertlerin görevlerine bağlı olduğu ve tarafların sorumluluklarını müdrik olduğu bir aile, aradığımız ve özlediğimiz Müslüman aile tipidir.

Kaynaklar

- Davudoğlu Ahmet, Kur’ân-ı Kerim ve İzahlı Meali, Erhan yay., İst., 1982.
- Atay Hüseyin – Kutluay Yaşar, Kur’ânı Kerim ve Türkçe Meali, Ajans Türk Mat., Ankara, 1973.
- Çantay, Hasan Basri, Kur’ân-ı Hakîm ve Meali Kerim, Ahmet Said Mat., İst.,1972.
- Doğrul Ömer Rıza, Tanrı Buyruğu, Ahmet Halid Kitabevi, İstanbul, 1947.
- Özek, Ali ve diğerleri, Kur’ân-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, TDV Yay., Ankara, 1993.
- Yıldırım, Suat, Kur’ân-ı Hakîm ve Açıklamalı Meali, İzmir, 2001.
- Râğıb, el-İsfahânî, Hüseyn ibn Muhammed, el-Müfredât fî Ğarîbi’l-Kur’ân, Kahraman yay., İstanbul, 1986.
- Muhammed el-Behiy, İnanç ve Amelde Kur’âni Kavramlar, çev: Ali Turgut, 2. basım, İst. Trs.)
- Kırbaşoğlu, Hayri, “Kadın Konusunda Kuran’a Yöneltilen Eleştiriler”, İslami Araştırmalar, Cilt: 5, Sayı: 4, ss. 271-283.
- Şahin, Abdulfettah, Asrın Getirdiği Tereddütler-3, TÖV Yayınları, İzmir, Tarihsiz, s.123-126
- Buhâri, Ebu Abdullah Muhammed ibn İsmail (H.256), Sahîh, el-Mektebetü’l-İslâmiyye, İstanbul, 1979.
- Müslim, İbnü’l-Haccâc el-Kuşeyrî (H.261), Sahîh, Tah: Muhammed Fuad Abdulbâki, I-V, Dâru İhyâi’t- Türâsi’l-Arabî, Beyrut, Trs.

Doç. Dr. Mesut Erdal
Yeni Ümit dergisi

islak orkide

Kur’an’da kadın ve erkeğe hitap aynıdır. Kur’an’da anneye en üstün değer verilmiştir. Evlilik hayatında kadına üstün değer verilmiştir.

Ol deyince olduranın, rahmetine bandıranın adıyla…

Kur’an’a göre kadın

Kur’an-ı Kerim’e göre, insan neslinin yeryüzündeki var oluş sebebi, yaratıcıya halifelik yapmak veya O’na layık kul olmaktır. İnsanoğlunun başlangıcından bahseden Kur’an âyetlerinde, kadın ile erkek cinsiyet farklılığına herhangi bir fazilet tanımamıştır. İnsanı tek bir nefisten yaratan Allah, sonra eşini de ondan yaratmış, bu ikisinden pek çok erkek ve kadın var etmiştir. Dilediğine kız, dilediğine de erkek çocuk veren Allah’tır. Bir kimseyi kısır kılan da Allah’ın iradesidir.

Kur’an-ı Kerim, kadın ve erkek cinsi için “Nâs” ismini kullanmıştır. İslam peygamberi, kadınıyla erkeğiyle bütün beşerin peygamberidir.

Allah katında tek üstünlük ölçüsü takvadır. İslam ahlakında kadın ve erkek eşittir. Kur’an’da kadın ve erkeğe hitap aynıdır. Kur’an’da anneye en üstün değer verilmiştir. Evlilik hayatında kadına üstün değer verilmiştir.

Erkek egemen bir kültür içerisinde kadınlar koruma altına alınmışlardır. Kur’an, boşanmaları esnasında kadınların gönülleri alınarak ve hoşnut bırakılarak boşanmalarını emretmiştir. Kur’an, kadınların boşandıktan sonra maddi olarak güvence altına alınmalarını istemiştir. Kur’an, kadına verilen malların boşandıktan sonra geri alınmamasını tavsiye etmiştir. Kur’an, boşandıktan sonra kadınların barınmalarının sağlanmasını istemiştir. Kur’an, kadına zorla mirasçı olunmamasını emretmiştir. Kur’an, yetim kadınların haklarının korunma altına alınmasını istemiştir.

Bütün bu saydıklarımızdan başka yine Kur’an eksenli düşünüldüğünde ideal Müslüman kadın karakteri şöyle ortaya konmuştur:

Müslüman kadın Allah’a teslim olmuştur. Rehberi Kur’an ve Peygamberimizin sünnetidir. İdealleri çok büyüktür. Asildir. Güçlü ve iradeli bir karaktere sahiptir. İtidalli ve dengelidir. Samimi ve doğal bir kişiliğe sahiptir. Dürüsttür. Cesurdur. Boş sözlerden ve boş işlerden kaçınır. İffetli ve onurludur.

Ayrıca Allah’ın Kur’an’da dikkat çektiği kadınlar da vardır: Örneğin;

İnkârcı kadınlara örnek: Hz. Lut’un ve Hz. Nuh’un eşleri; En güzel ahlak abidesi olarak Firavun’un eşi Musa’nın dadısı, karanlıklar içinde bir nur: Asiye; İmran’ın karısı, Hz. İsa’nın annesi, lekesiz bir çicek Meryem, Hz. İbrahim’in ailesi, Hz. İsmail’in annesi, siyah bir kadın Hacer, Sebe Melikesi Belkıs ; Hz. Yusuf dönemindeki Mısır’lı Aziz’in karısı Züleyha.

Geçmişte ve günümüzde kadın

Ne var ki eşref-i mahlûkat olarak yaratılan insan çekirdeğinin ayrılmaz bir parçası olan kadın, tarihi seyir içinde, hep birbirinden kötü ve insan onuruyla bağdaşmayan muamelelere tanık olmuştur. Çünkü o, vahiyden sapma sonucu, ya affedilmez bir suçlu, ya herkesin ortaklaşa kullanabileceği bir meta, ya insanlığı tartışılan bir yaratık, ya yeryüzündeki tüm kötülüklerin yegâne sebebi bir varlık olarak görülmüştür. Örneğin Mazdek, geçmişte kadını, tıpkı havanın, suyun ve ateşin ortak kullanımı gibi müştereken kullanılması gereken bir yaratık olarak görmüştür.

Tarihi rivayetlere göre, dünyada dökülen ilk kardeş kanının görünür sebebi İklima adındaki bir kadındır.

Hıristiyanlık inancına göre, Hz. Âdem’in cennetten kovuluşuna sebep olan ve insanoğlunun o günden bu güne kötü bir miras gibi hep taşıyageldiği ilk suçun sebebi Havva adındaki bir kadındır. O yılandan daha tehlikelidir.

Papazlara göre, içinde bir kadın olan eve erkek girerse, kadını görmese de günahkâr olur; hatta iki katlı bir evin üst katında kadın varken bir erkek alt katına girerse yine günahkâr olur, çünkü Havva, kadınların günahını yayar.

St. Thomas’a göre, eğer Tanrı bir erkeğin yüzünden bir kadına olan aşkı görürse, bu kadın onun karısı olsa bile ona kızar, çünkü Tanrı aşkından başka hiçbir aşk insanın kalbine girmemiştir. İsa hiçbir kadın almadan yaşamıştır. Bu nedenle hiçbir kadına dokunulmamakla gerçek bir Hıristiyan olunabilir. Hıristiyan kardeşlerin, manevî pederlerin hatta Hıristiyan kız kardeşlerin bile evlenmemelerinin sebebi budur. Çünkü evlilik Tanrı’nın öfkesini çeken bir bağdır. Biz ancak İsa Mesih aracılığıyla Tanrı’ya ulaşabiliriz; çünkü bir kalbe iki aşk sığmaz. Kutsal ruhu ancak evlenmeyenler taşıyabilirler.

Cahiliye devrinde kadın, alınıp satılan bir mal durumundaydı. Bu dönemde kadına hiçbir değer verilmezdi. O, sadece erkeklerin nefsanî arzularını tatmin etmek için vardı. Öyle ki adet günlerinde onunla beraber oturulmaz, birlikte yiyip içilmezdi.

İslam öncesi Araplar, hanımlarıyla cinsel ilişkilerde bulunduklarında ruhunu ve bedenini cinlerin kapladığına ve yıkanmak için su buluncaya kadar cinlerden kurtulmadığına inanırlardı.

Boşanılan kadına eziyet olsun diye onun başkasıyla yeni bir yuva kurmasına engel olunurdu. Hanımını boşayan erkeklerden bazıları, boşadığı kadının iddeti bittiğinde onu tekrar alır, sonra tekrar boşardı. Boşanmış kadının iddet süresi bir yıldı. Kocası ölen kadın en değersiz elbisesini giyer, evin en karanlık yerine çekilir, bir sene tam bir hapis hayatı yaşardı. Bu süre içerisinde yıkanmaz, tırnaklarını kesmez, vücudunun temizlenmesi gereken yerlerini temizlemez, güzel koku sürünmezdi. Kocası ölen kadın babasının evine gelir, babası elbisesini onun başına geçirirdi. Bu onun insanlarla görüşmesinin yasak kılındığı anlamına gelirdi. Kız, babasının evlendirmek istediği kimseyle evlenmez ise o ölünceye kadar hapsedilirdi.

Bir erkek istediği kadar kadınla evlenebilirdi. Bunun hiçbir sınırı yoktu.

Arapların yaptıkları en kötü şeylerden biri de üvey analarla evlenmeleriydi. Büyük evlat, baba ölünce üvey annesinin üzerine elbisesini atar, isterse hiç mehir vermeden onunla evlenir veya bir başkasıyla evlendirir ve onun mehrini kendisi alırdı.

Kadınlar ve çocuklar mirastan mahrumdu. “Savaşıp yurdunu savunmayan mirasçı olamaz” diyen Araplar kız çocuklara bir şey vermez, mirası sadece erkek evlatlar alırdı.

Araplar, himayelerinde bulunan yetim kızların malına veya güzelliğine göz dikerek, başkalarıyla evlendirmezler, onları kendi nikâhlarına almak isterlerdi.

Sayıları on kişiye varan erkekler, bir kadınla yaşayabilirlerdi. Kadın hamile kaldığında o erkeklerden hoşuna giden birine, “Ey filan, bu çocuk senindir” derdi. Artık onun bu çocuğu kabul etmesi ise şart olurdu. O çocuğu kendi çocuklarından sayardı.

Para karşılığında cariyeler fuhşa zorlanırdı.

İslam gelince, diğer konularda olduğu gibi kadın konusunda da hikmeti gereği, tarihi seyri içindeki bu ve buna benzer sapmaları, ana rotasına yeniden oturtmuştur. Çünkü İslam kadının bir insan olduğunu görmüş ve ona insan olarak değer vermiştir. Onu erkekle anlamlı kılmış, erkeğin yanından ayırmamıştır. Toplumdan ise hiç koparmamıştır.

İslam’da ilk Müslümanlar arasında zikredilen (Hz. Hatice) ve İslam yolunda ilk şehit düşen (Sümeyye) bir kadın idi. Öyle ki İslam’da kocasından önce Müslüman olan, doğru yolu bulan kadınlar, İslam uğruna çöle düşen genç kızlar da vardı.

Kur’an’ın, 114 sûresinden birine “Kadınlar (Nisa)”, bir diğer sûreye de Hz. İsa’nın annesi Meryem’in ismi verilmiştir. Ayrıca Kur’an, Firavun’un hanımı Asiye’den övgüyle bahsetmiş, Nûr Sûresi’nde ise Hz. Aişe’ye yapılan iftira reddedilmiştir.

Kur’an, Âdem’in hemen yanı sıra Havva’yı zikretmiştir. Ayrıca mü’min erkek ve mü’min kadınları birbirlerinin velileri olarak göstermiştir:

Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridir. Marufu emreder, münkerden alıkoyarlar, namazı kılar, zekâtı verir, Allah’a ve peygamberine itaat ederler…”

Yine Kur’an mü’min erkek eşlere; “Kadınlarla haklarını gözeterek ve güzellikle geçinin…” emr ü fermanını vermiştir.

Dikkat ediniz! Kadınların sizin üzerinizde hakları vardır. Dikkat ediniz! Kadınların sizin üzerinizdeki hakları, yeme, içme ve giyinmelerini layıkıyla yerine getirmenizdir.

Batıda, çağın kurbanı kadına gelince yukarıda da belirtilmeye çalışılan Hıristiyanlık tarihinde Avrupalı kadına karşı işlenilen cinayetler ve uygulanan gayr-i insani baskılar neticesinde bir tepki doğurmuştur.

18, 19 ve 20. yüzyıllarda, özellikle ikinci dünya savaşının ardından kadınların sosyal hakları sorunu, bilimsel merkezlerin, sosyal ve siyasal akımların ve dünya üzerindeki tüm hareketlerin en önemli uğraşılarından biri haline gelmiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kadın sorunu Batıda çok önemli ve hassas bir sorun haline gelmiştir. Savaş, aile ilişkilerinde ve geleneksel ailelerin birbiri ardı sıra çöküşünde en önemli etken olmuştur.

Bugün Batıda, erkekler ve kadınlar cinsi arzularını istedikleri zaman istedikleri yerde serbestçe doyurabilmektedirler. Batıda filmler, öfke ve cinsellik gibi iki öğeye dayanmaktadır. İşte bunlar Batıya ikinci Dünya Savaşı’nın birer yadigârıdırlar.

Bugün, insanlığın bağlandığı tüm çekici görüntülerin ardında Batının modern şirk üçlemesi (teslisi) yatmaktadır: Sömürü, Köleleştirme, Despotizm.

Bugün, kapitalizm, kadını iki amaca hizmet etsin diye şekillendirmiştir:

A) Boş ve amaçsız bir gelecek hazırlamak,

B) Kadını eğlence için bir araç olarak kullanmaktır.

Bu nedenle kapitalizmde kadın yalnızca cinsel bir varlık olarak sunulmuştur. Aşkın yerini cinsellik almış, eski sevdalar tarihe karışmıştır.

Kominizmde bu husus, kapitalizmden pek farklı değildir. Bu kesimde kadın hakları hareketinin öncüleri Marx ve Engels’den başkası olmamıştır. 1848’de yazdıkları Komünizm Beyannamesi’nde bunlar, aileyi, evlilik ve aile yaşantısını, kadını zincire vurmak, köleleştirmek için yapılmış icatlar olarak göstermişlerdir. Onlara göre, kadın, ev hizmetkârlığından kurtularak sanayide istihdam edilmeli, iktisadî bağımsızlığını ele almalıdır. Sonrakiler ise kadının da sosyal hayat içinde erkekler gibi serbest olması gerektiğini öne sürmüşlerdir. Ardından gelsin, kızlı erkekli eğitim, kadına iş imkânları, kadınlı-erkekli toplantılar, doğum kontrol hapları, olmazsa kısırlaştırmalar, olmazsa çocuk düşürmeler… İstenmeyen çocuklar umumî kreşlere, oradan devletin sorumluluğu altında gayr-i meşru çocuk sıfatıyla devlet okullarına. İşte kadın hakları hareketinin özü kısaca budur.

Sonuç olarak çağdaş cahiliye de tıpkı geçmişteki cahiliye gibi kadını sömürmüş, istismar etmiş, kadın hakları savunuculuğu görüntüsü arkasında kadının fıtratını bozmuş, kendisine yaratılış amacını unutturmuş ve bu amaçtan onu uzaklaştırmıştır. Kimi zaman geleneksel kesim de gerek tarihten devralmış olduğu kültür mirası ve kişisel bağnazlıkları nedeniyle kadını Allah’ın kendisine takdir etmiş olduğu konumdan çok farklı uzak bir konuma yerleştirmiştir. Ne var ki, bu ve buna benzer olaylar nedeniyle kimileri de çıkmış, feminizm adında bir akım oluşturmuş ve kendilerine sempatizan bile bulmuşlardır. Her ne kadar bu akıma, modernist bir takım eğilim sahiplerinin dışında geleneksel kesimden fazla itibar edilmemişse de, bu akım modern cahiliyenin bir başka yöne savrulmasına neden olmuştur.

Oysa güzel bir toplum, kadının gönlünde yeşerip ellerinde yetişir, kadının kendinde hayat bulur. Çünkü erkeği yetiştiren de kadından başkası değildir.

İslam adına her konuda olduğu gibi bu konuda da vahyin özünü temsil etmeyen bir kısım farklı yorumları bir tarafa bırakıp kadın fıtratı hakkında iyi bir bilgi sahibi olmak gerekir.

Klasik ve modern cahiliyenin yaklaştığı gibi kadını cinsel bir obje olmaktan kurtarmak ve bir insan olarak görmek gerekir. Çünkü en güzel bir surette yaratılan (ahsen-i takvim olan) sadece erkek değil kadını da içine alan insanın kendisidir. Bu yönüyle kadın alınıp satılan meta değildir. Cinsel bir obje ise hiç değildir. Onun dişiliği değil, kişiliği öne çıkartılmalıdır. İşte bu bağlamda tesettürün farz oluş gerekçesi böyle ele alınmalıdır. Çünkü tesettür, kadının dişiliğine vakur bir duruş sergiletip kişiliğin öne çıkmasını ve toplumun içinde olmasını sağlar. Ayrıca kadın, eksik ve yarım akıllı bir varlık ta değildir.

Kur’an ve Asr-ı Saadet iyi incelendiğinde, kadın da tıpkı erkekler gibi sosyal hayatın içinde ve hayatın her alanında aktif rol oynamış, görevler almış olduğunu görmekteyiz. O, vahyin insan olarak birinci muhatabı, Müslüman, insanlıkta eş, dinde kardeştir. Kendi iradesiyle iman ve küfrü seçme özgürlüğüne sahiptir. Bireysel ve toplumsal hükümlerde erkeklerle aynıdır. Cahiliye zulmünden kurtarılmış iyi bir annedir. Firavun’un karısı Asiye, İmran’ın karısı ve kızları Meryem, İbrahim’in eşi Hacer, Musa’nın annesi, Sebe Kraliçesi Belkis gibi örnek ve sembol kadınlar Kur’an’da laf olsun diye sunulmamışlardır. Mirasta hissedardır. Evlenme ve eş seçme hürriyetine sahiptir. Saadet asrında erkeklerle birlikte hicret eden, Nebiyy-i zi Şan Efendimize biat eden, emr bi’l-maruf ve nehy ani’l-münker yapan, Hacca giden, savaşlarda görev alan, namazlarda erkeklerin ardında saflara duran yine kadındır.  Vesselam.

Ekrem Demir

Kur’ani hayat dergisi

sakayik çiçegi

Batı topraklarımızı aile kurumunu parçalayarak, evladı anneden babadan soğutarak, hatta düşman ederek, işgal ediyor.

Sizin hayırlı olanınız aile efradına hayırlı olanınızdır…
Hadis-i Şerif

Bir memleketin yükselmesi ev ve aile muhabbetine bağlıdır.
Charles Dickens

Modern hayat insanın mutluluğunu ve anlamını hesaba katmadan sadece konforunu arttırdı. Modern hayatta, insanın dışı güzelleştikçe içi çirkinleşmekte, dış dünyası zenginleştikçe iç dünyası yoksullaşmakta, dış dünyasında kurduğu sanal ilişkiler arttıkça, ailesiyle iç dünyasında bulacağı huzur, kuracağı muhabbet bağları azalmaktadır. Bireyselleşme, insanı tutsak etmektedir.

Teknoloji zafer kazandıkça, iletişim araçları çoğaldıkça insan anlam kaybına uğradı. İnsan eşyaya köle oldu. İnsanın imtihan araçlarından biri olan eşya, hiç bu kadar insanı kendisine bağımlı ve köle kılmamıştı. Mesela, internet, cep telefonları, bilgisayarlar, televizyonlar insanı aileden koparıp yalnızlaştırmadı mı? Burada terslik insanın eşyaya sahip olup onu kullanmasında değildi, eşyayla kurduğu ilişkinin niteliğindeydi. Bu terslik, olması gerekenin tam tersi bir sonuç doğurarak, eşyayı insanın sahibi ve efendisi, insanı da eşyanın kölesi kıldı. Sonunda eşya özne, insan nesne durumuna düştü.

Her geçen gün kendimizden uzaklaşıyoruz. Her geçen gün hakikatten uzaklaşıyoruz. Her geçen gün daha fazla parçalanıyoruz ve aile bağlarımız zayıflıyor. Batıdan ithal edilen modern hayat tarzıyla fedakârlık, yardımseverlik, dostluk ve sevgi üzerine inşa edilen sıcacık yuvalar yerine, bireysel özgürlük ve bireysel yaşam tarzlarının yaygınlaştığı bir çağda yaşıyoruz. Aile ortamlarında paylaşılan muhabbetlerin, anıların, sevinçlerin ve hüzünlerin geçmişlerde kaldığı, her şeyin karmaşaya dönüştüğü, aile kavramının işlevini yitirdiği bir çağda yaşamanın verdiği sıkıntılar, elbette insan hayatında tedavisi mümkün olmayan yaralar açmakta, modern hayatın ilk anda fark edilemese bile, kısa süre sonra farkına varılan çeşitli hastalıklara sebep olmaktadır.

Geleneksel aile yapımızın değişmesinde modernleşme çabalarının, insanları kalabalıklar içerisinde yalnızlaştırma senaryolarının büyük payı olduğu söylenebilir. Gelenekle modernlik arasında sıkışmış insanımız ne geleneğin yanlışlarını düzeltebilmeyi ihtiyaç olarak gördü, ne de Batı dünyasından ithal ederek güzel gördüğü bireyci yaşam biçimine uyum sağlayabildi. Arafta kalmış bir aile yapısı, sadece çocukların aileyle ilgili bağlarını değil, anne-baba ilişkisini de bozacağı aşikârdı.

Geçtiğimiz günlerde İngiliz Anglikan Kilisesi’nin ileri gelenleri arasında bulunan 5 piskopos, hükümeti, ailenin daha çok parçalanmasına, halkın daha çok borca batmasına ve zenginle fakir arasındaki uçurumun derinleşmesine yol açan politikalarını gözden geçirmeye çağırmıştı. Sunday Telegraph gazetesine makale yazan piskoposlar, hükümetin politikalarının ahlaki açıdan sorgulanmaya muhtaç olduğunu belirtirken, “halkın her geçen gün daha sağlıksız bir borç yapısı içine girmesinin, ailelerin parçalanmasına yol açtığını” kaydetmişlerdi. Frantz Fanon’un deyimiyle: “Yeni bir ırk, yeni bir kimlik ve düşünce sahibi bir insan…”; yeni bir insanlık ailesinin oluşması için adım atmışlardı. Soğuk savaş döneminden kapitalistleşmenin sonucuyla tatminsizleşmenin, hissizleşmenin, sevgiden uzak oluşun, çocukların şiddete meyyal büyümelerinin ailenin parçalanmasından kaynakladığını anlayan Batı, aile kurumunun parçalanmadığı toprakları, bu kurumu parçalayarak, evladı anneden babadan soğutarak, hatta düşman ederek, işgal ediyor. Yeniden bir dirilişin gerçekleşebilmesi için silkinemeyen ve aynanın karşısına çıkamayan bizler, her geçen gün ailenin bereketinden uzaklaşıyor, aile ortamının hikmetinden mahrum kalıyoruz.

Hürmet kavramından uzaklaşan Batı, çocukları tarafından terk edilerek huzurevlerinde zorunlu ikamete maruz bırakılan anne ve babalar için eğer varlıklılarsa, haftanın belli gün ve saatlerinde kendileriyle sohbet edecek paralı göstermelik insanlar tutuyor. Amaçsa ortada; belli bir süre içine düştükleri yalnızlık psikolojisinden biraz olsun kurtulmak. Bizde de son zamanlarda buna benzer manzaraların meydana gelmeye başlamış olması, bir Müslüman olarak tüylerimizi diken diken ediyor.

Tarih boyunca birçok âlim, eğitimci, filozof ve idareci ailenin önemi üzerinde durmuş ve imkânları ölçüsünde bu konuda yazılar yazmış, projeler üretmiş, emirnameler çıkartmıştır. Fransız sosyal bilimci Jean Baudrillard, “Geleceğin ilkel toplumu” dediği, kapitalistleşmenin zirvesinde olan Amerikan kültürünü, “Bir çöl gibi trans-estetiktir” diye tanımladıktan sonra şu çarpıcı tespiti yapar:

“Tüketicinin zihninde, otomobilin maddi gerçeğiyle metafizik mutluluk kavramı aynı şeydir.” İşte mutluluğun metalaştığı, hayatın içinin boşaltılıp koflaştığı, ailenin parçalanıp insanın canavarlaştığı nokta. Hakikat karşısında bunca kayıtsız kalan bir hayatın, insanlık haysiyeti, cinsellik, emek, inanç, insan ve tabiat da dâhil tüketmeyeceği hiçbir şey yoktur. Çünkü ailenin parçalanması, insanın kimliksiz, kişiliksiz, şahsiyetsiz yetişmesinin önünü açmış, insan anlamını yitirerek modernitenin dayattığı sele kapılmıştır. Baudrillard, bu dehşetli sel ile alakalı sözünü şöyle tamamlar: “Bir tek istisnası var: İslam. Dünyayı süpüren radikal kayıtsızlık seline karşı yegâne tehdit.

Aile bağlarını güçlendirerek müthiş bir toplumsal güç meydana getirebilecek, toplumu en küçük halinden; çekirdekten başlayarak ıslah edecek; inşa edecek, insanın insana hürmetini, sevgi ve saygı bağlarını güçlendirerek insanı eşref-i mahlûkat yapabilecek olan ancak İslam’dır. Sırtımızı döndüğümüz, küçümsediğimiz, uzaklaştığımız medeniyetimizde, bir madalyon gibi boynumuzda taşımamız gereken değerlerimizle yeniden tanışarak, Ali Şeriati’nin ifadesiyle özümüze dönerek aile içi muhabbetimizi, aile bağlarımızı yeniden sorgulamamız gerekiyor. Annemizin, babamızın, ebeveynlerimizin gönlünü alarak, onları incitmeyerek –Kur’an’ın ifadesiyle onlara “öf” bile demeyerek– aile içi muhabbetimizi tekrar dirilterek, aile sohbetleriyle şahsiyetimizi inşa ederek, aile bağlarını güçlendirebilecek, işte o zaman dünyaya şefkati, merhameti, fedakârlığı medeniyetin dinamikleri halinde insanlığın yol haritasını sunabileceğiz.

Yunus Emre Tozal
Kur’ani hayat dergisi