05.15.08

İnsan Ve Kainat; Küçük Kainat Ve Büyük İnsan

Yazı kategorisi: Abdurrahim Karakoç, İnsanı tanımak 5:43 pm yazan: Minik Kelebek

Bir tarafta atomlarla yazılan hücreler, hücrelerden dokunan organlar, bunların birlikte çalışmalarıyla ortaya çıkan insan bedeni.

Öte yanda bakterilerle kaynaşan toprak, oksijen ve hidrojenin birlikteliğiyle meydana gelen su mucizesi, denizler, nehirler.

Tâ uzaklarda yıldızlarla bezenmiş gök yüzü, güneş ve ay…

Atomundan güneşine kadar her şey aynı hedefe yönelmiş durumda. Bütün çalışmalar, bütün ittifaklar kâinatın meyvesi olan insan için; insan ruhu için…

O ruh, bedende misafir kaldığı gibi, kâinatta da misafir; biri evi, diğeri şehri gibi. Bedenle kâinat arasında böylesine sıkı bir irtibat var… İkisi de insanın hizmetinde. İkisinin de bütün özellikleri ona göre ayarlanmış.. Şekilleri, büyüklükleri, mesafeleri hep o misafiri en güzel şekilde barındırmak için.

İnsan ve kâinat… Biri ağaca diğeri meyveye benzetiliyor…

İnsan için küçük âlem, âlem için de büyük insan tabiri kullanılmış.

Kâinat-insan ilişkisinin en önemli göstergesi bütün varlık âleminin nur-u Muhammedîden yaratılmış olması.

O nurdan safha safha yaratılan bu muhteşem kâinat, ihtiva ettiği bütün âlemleriyle insan mahiyetinde temsil edilmiş bulunuyor. İnsanın hafızası levh-i mahfuzdan haber verdiği gibi, insandaki demir elementi de âlemdeki demir madenini temsil ediyor. Ruh ve bedenden verdiğimiz bu iki örneğe yenileri eklenebilir.

“İnsan şu kâinatın hakaiklerine bir vâhid-i kıyasîdir, bir fihristedir, bir mikyastır ve bir mizandır. Meselâ, kâinatta Levh-i Mahfuzun gayet kat’î bir delil-i vücudu ve bir nümunesi, insandaki kuvve-i hafızadır. Ve âlem-i misalin vücuduna kat’î delil ve nümune, kuvve-i hayaliyedir.” (Lem’alar)

Gözle güneş, gıdalarla mide, hava ile akciğer arasındaki yakın ilgiye dikkat ettiğimizde, meyvenin dala takılı olması gibi insanın da kâinat ağacına adeta bitişik olduğunu hisseder gibi oluruz. Yer çekimiyle arza bağlı olmamız da bunun ayrı bir göstergesi…

İnsan-kâinat ilişkisini unutmak insana hem fikir hem de şükür kapısını kapatan büyük bir engeldir. Böyle bir insan, kendini bu muhteşem âlemden adeta tecrit eder de, onun yerine makama, paraya, alkışlara, şöhrete, desinler sevdasına bağlanır, , demesinler endişesine kapılır. Bunlar çok küçük şeyler olduğu için, onlara bağlanan insan da manen çok küçülür, bücür kalır, gelişme göstermez.

Halbuki, kendisini kâinat ağacının başında durmuş, yüzü ebedî âleme dönük ve ebedî saadete aday olarak gören insan, kâinatı çok gerilerde bırakan ulvî hedefleriyle çok yüce bir makama çıkar.

Nur Külliyatında, “iyyake na’büdü…” “ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” ayetleri tefsir edilirken önemli bir noktaya dikkat çekilir:

İnsan tek başına da namaz kılsa, yine “ben” değil de “biz” diye hitap ediyor. “Kimler namına ‘biz’ demektedir?” sorusuna cevap olarak üç ayrı cemaat nazara sunulur:

Birisi o müminle birlikte namaz kılan yer yüzü mescidindeki büyük cemaat.

Diğeri, insanın her organı, her hücresi kendisine verilen görevleri yerine getirmekle rabbine ibadet halindedir. İnsan “yalnız sana ibadet ederiz” derken kendisinde mevcut bu cemaati de kast etmektedir.

Ve üçüncü cemaat: İnsan meyvesi veren şu kâinat ağacının tümü de görevinin başındadır ve bir ibadet üzeredir. O halde insan, kâinatı ve içindeki her şeyi niyet ederek de “iyyake na’büdü” diyebilir.

Demek oluyor ki, insan kâinat ağacının bir meyvesi olarak ağacının tüm ibadetlerini rabbine takdim edebilecek bir kabiliyette yaratılmıştır.

Bu görevi yerine getirenler büyük insanlardır. Böyle muhteşem bir cemaatin önüne geçmek, onlarla birlikte küllî bir ibadet yapmak büyük bir makam, ulvî bir mazhariyettir.

Bunların hiçbirini dikkate almadan yaşayan ve yüzünün herhangi bir köşesindeki küçük bir makam, yahut cüz’i bir servetle oyalanan insan, ömür sermayesini zayi etmiş bir zavallıdan başkası değildir.

İnsanın kâinattan çok daha büyük bir varlık olduğunu ders veren bir ayet-i kerime:

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi; (onun hakkını yerine getirmedi.) Çünkü insan çok zalim ve çok cahildir.” ( Ahzap, 72)

İman, marifet ve muhabbet vadisinde kâinatta hiçbir varlığa nasip olmayan istidat insan ruhuna takılmıştır. Ayette geçen emaneti yüklenmekten diğer varlıkların çekinmelerinin mahiyeti ne olursa olsan, bizim ayetten alacağımız en önemli bir ders şudur:

İnsan, göklerin, yerin, dağların yüklenmekten çekindiği bir yükü yüklenen değerli ve şerefli bir varlık. Bu büyük insan, küçük sularda boğulmamalı, küçük hesaplarda yok olmamalı ve kendini küçültmemeli. Aksi halde, “çok zalim” ve “çok cahil” olur. Ve bu ulvî mahiyet, bir başka ayette haber verildiği gibi, hayvandan çok daha aşağılara düşer.

İnsan- kâinat ilişkisinin bazı yönlerine kısaca değinelim:

Kâinat bir kitaba benzetiliyor. Bu âlem, İlâhî kudret ve irade ile varlık sahasına çıkmış, ilim ve hikmet dolu muhteşem bir kitap gibi. En mükemmel okuyucusu ise “insan”.

Bu güzel teşbih bize şu dersi veriyor:

“Kâinat insan içindir, insan kâinat için değil.”

Bir başka teşbih:

“Kâinat bir saray insan ise misafir.”

Misafirhanenin her şeyi misafir içindir ve ona göre ayarlanmıştır. Güneş göz için yaratılmıştır, göz güneş için değil. Bütün yiyecekler mide içindir, mide onlar için değil. Bütün tatlar dile hitap etmektedir, dil onlara değil. Sesler de kulağın rızkı gibidir, insan seslere muhtaçtır, sesler insana değil.

Bedenden geçip ruh âlemimize şöyle bir nazar edelim:

Kâinat kitabının mana ile kaynaşan varlıkları insan aklına hitap etmekte ve onu düşünmeye sevk etmekteler. O halde o manalar aklın rızkı gibidirler.

Bütün güzellikler kalbimizi muhabbetle coşturur. Onlardaki bu cemaller kalbe hitap etmektedir. Onlar da ruhun birer rızkı hükmündedirler.

Kâinat bir tarla, insan ise onda ahireti namına ekip biçen bir çiftçi gibi.

“Dünya ahiretin mezrasıdır.” (Hadis için bkz. Aclûnî, Ebu’l-Fida İsmail b. Muhammed, Keşfu’l-Hafa, Beyrut, 1351, I/412.)

Bu hadis-i şerifte olduğu gibi birçok ayet-i kerimede de “dünya” kelimesi, arz küresi manasına değil, ahiretten bu tarafa olan her şey, yani topyekûn kâinat manasına kullanılmaktadır.

Dünya hayatının tümü bir tarla gibidir. İnsan her duyu organıyla, aklıyla, hayaliyle, her bir hissiyle bu tarlaya farklı şeyler ekmekte ve bunların her birinden ayrı neticeler, farklı meyveler almaktadır.

Gözünü varlıkların yüzlerinde ibretle gezdiren bir kişi cennet namına mahsuller almaktadır. Bir başkası da gözlerini haramlar üzerinde dolaştırmakta, her haram nazardan ayrı bir azap devşirmektedir.

Diğer organları da aynı şekilde düşünebiliriz. Her birisi yaratılış gayesine uygun sahalarda dolaştığında sahibine ebedî saadet mahsulleri aldırmakta, aksi halde onu ebedî felaketlere sürüklemektedir.

Bu ekim ve mahsul alma işlemi, belki daha ileri seviyesiyle ruh âlemimiz için de söz konusudur. “Doğru veya yanlış düşünme, Allah namına yahut nefis hesabına sevme, faydalı yahut zararlı şeyleri hayal etme, hafızasına müspet yahut menfi bilgiler doldurma” gibi nice yönleriyle insanın ruhu, kalp âlemi ve his dünyası da ya cennet yahut cehennem mahsulleri vermektedir.

İnsan bütün bu mahsulleri kâinat içinde ve ondan yardım alarak verir.

Güneş olmasa, helal yahut haram neye bakabileceğiz?

Hava olmasa, doğru veya yanlış neyi konuşabileceğiz?

İnsan ve onu kuşatan şu muhteşem kâinat arasındaki bir başka ilgiden de kısaca söz edelim.

Tilki gibi kurnaz, serçe kadar ürkek, pars gibi parçalayıcı, bülbül gibi şakıyan, arı gibi bal veren, yılan gibi zehirleyen insanlar bulunduğu gibi, şu kâinattaki çok farklı özellikleri kendi ruh âlemlerinde yansıtan kişiler de mevcuttur.

Bazılarını görürsünüz, huyu pamuk gibi yumuşaktır, kalbi merhametle doludur; bazıları ise başkalarına karşı taş gibi sert ve hissizdir.

Bazıları insanların içi âlemini karartırken, bazıları insanlık âlemini güneş gibi aydınlatırlar.

Kış gibi soğuk ve donuk tiplere de rastlarsınız, bahar gibi gülen, yaz gibi sıcak kişilere de.

Necip Fazıl’ın şu mısraları bu gerçeği güzel ifade eder:

Boşuna gezmişim yok tabiatta,
İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

Kâinatta seyrettiğimiz, yüksek-alçak, büyük-küçük, âli- adi, parlak-sönük, uzak-yakın gibi nispetler âleminin küçük bir örneğini de insanların toplum hayatında görmemiz mümkün.

Kısacası, kâinat her şeyiyle insana göre ayarlanmış, ona hitap eden, onun ihtiyaçlarına cevap veren “büyük insan”…

İnsan ise, kâinat sarayında yaşayan, her yönüyle onunla temas halinde bulunan ve ondaki çoğu özelliklerin küçük bir örneğini benliğinde taşıyan “küçük kâinat”…

Bunlardan birini diğerinden koparamaz, ayrı düşünemezsiniz.

Prof. Dr. Alaadin Başar

İbadete İhtiyacı Olan, Biziz!

Yazı kategorisi: Abdurrahim Karakoç 5:42 pm yazan: Minik Kelebek

Peygamber Efendimiz (asm.) “Dünya ahiretin tarlasıdır.” buyuruyor. Bu dünya tarlasında kim ne ekerse Allah ona o cinsten mahsul veriyor. İnsanlar bu dünyada imanlarıyla, salih amelleriyle, güzel ahlaklarıyla manevi çiçekler ektikleri gibi, küfürleriyle, isyanlarıyla, kötü ahlaklarıyla da yine manevi dikenler ekmiş oluyorlar. Her iki tür ekimin de mahsulleri ahirette kendini gösterecek. Bu mahsullerin kârı da, zararı da insanlar için.

Bir sohbette şöyle bir örnek verilmişti:

Bütün insanlar gözlerini açsa ve gündüz nimetinden faydalansalar güneşin ışığında bir artma olmayacağı gibi, bütün insanlar güneşe göz kapasalar onun ışığında bir azalma olmaz.

Bu örnek, “İslamiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz.” cümlelerinin açıklaması yapılırken söylenmişti.

İman, irfan, ibadet, takva, güzel ahlak da öyle değil mi? Onlara kavuşan kişiler bir şeref kazanırlar, üstün insan olurlar. Bütün insanlar bunlardan mahrum olarak yaşasalar bu manevi değerler aslî kıymetlerinden hiçbir şey kaybetmezler.

Bir ilim dalını bütün insanlar takdir etseler, yahut inkâr etseler, o ilmin aslî değerinde ne bir artma olur ne de azalma.

İnsan ilme muhtaçtır; ilmin ise insana ihtiyacı yoktur. Herkes cahil de kalsa ilmin üstün mertebesinde bir değişme olmaz; onun aydınlığı cehaletin karanlığından daima üstündür.

İlim tahsil eden kişi böylece bir mertebe kazanır. Bu, öncelikle ruh ve kalb dairesinde gerçekleşir. Alim insan, üstün insan olur. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9) ayetinde bu gerçek net biçimde ders verilir.

Bilgili olmanın dünya işlerinde de faydası görülür. Bir konuda bilgisi ve ihtisası olan kişi hak ettiği makama getirilir; diğer insanlardan daha fazla ücret alabilir.

İbadet de bir yönüyle ilim gibidir. İbadete kul muhtaçtır. İbadet edilsin veya edilmesin onun değeri ne ise odur. Bunda bir artma veya azalma düşünülemez.

İbadet bir manasıyla itaat demektir, bir diğer manasıyla şükür.

İbadet insanın yaratılışı gereğidir ve ibadeti emreden ayetler bir bakıma “insanı fıtratına uymaya” bir davettir.

Gözün yaratılışında görme vardır, ona görmenin emredilmesi ne ise, insana ibadetin emredilmesi de onun gibidir. Şu farkla ki, bu ikincisinde insan iradesi devreye girer. Dünya imtihanının bir gereği olarak, insanoğlu kendi fıtratına uygun hareket edip etmemekte serbest bırakılmıştır.

İnsan fıtratı ibadeti nasıl emrediyor? Bu noktada Nur Risalelerinden şu tespiti aktarmak isterim.

“Fıtrat-ı beşeriyede cemale karşı bir muhabbet ve kemale karşı perestiş etmek ve ihsana karşı sevmek.” Lem’alar

Güzelliği sevmek insanın yaratılışında var. Gördüğümüz güzel bir manzarayı sevmemiz için aklımızı yorup, sonra karar vererek sevmeye başlamamız gerekmiyor, kalbimiz hemen sevgi ile ona meyleder.

Mükemmel bir esere hayranlık duymak da böyledir. O da yaratılışın bir gereğidir. Eseri kimin yaptığını dahi sormadan öncelikle ona hayran olur, daha sonra sanatkârı hakkında bilgi ediniriz.

Yapılan bir ikrama, bir insana karşı teşekkür etmek, minnet duygusu beslemek de yine fıtratın bir gereğidir.

O halde, bütün sıfatları sonsuz kemalde, bütün isimleri güzel ve bütün icraatları nimet ve ihsan dolu olan Rabbimize ibadet etmemiz yaratılışımızda var.

Gözün yaratılışında görme vardır, demiştik. Göz bu görevi yaptığında hemen karşılığını görür; baktığı eşyanın görüntüsü onda tecelli eder. Dağa bakmışsa onun görüntüsünü içine alır, güneşe bakmışsa güneşe kavuşur.

O halde, ibadet görevini yerine getiren insan da bir şeyler kazanacaktır. İşte bu kazanç Allah kelamında şöylece nazara verilir:

“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine vasıl olasınız (erersiniz).” (Bakarai, 21)

Ayetin başında, ibadetin illeti, yani “Niçin ibadet ediyoruz?” sorusunun cevabı şöyle verilmiş oluyor:

“O sizin Rabbiniz olduğu için.”

Kulluk, kulun görevidir. İnsan, kendisini bir damla sudan bugünkü mükemmel hale getiren, gözünü görecek, kulağını işitecek, ağzını konuşacak… şekilde terbiye eden Rabbine şükürle, ibadetle mükelleftir.

Ayetin devamında bu fıtri görevi yerine getirenlerin mükâfatı,“takva mertebesine nail olmak” şeklinde belirlenir.

Takva üçe ayrılıyor:

-Şirkten takva: Allah’a ortak koşmaktan sakınmak.

-Masiyetten takva: Günahlardan kaçınmak.

-Masivadan takva: Allah’tan gayrı her şeyi kalbinden uzak tutmak. (Sevgisini de korkusunu da Allah’a has kılmak. Mahlukları ancak O’nun namına sevmek.)

Takva konusu Fatiha’yı hemen takip eden Bakara Suresinin ikinci ayetinde şöyle nazara verilir:

“Kendisinde hiçbir şekilde şüphe olmayan o kitap (Kur’an), muttakiler (takva sahipleri) için bir hidayet kaynağı ve yol göstericidir.”

Bir sonraki ayette takva sahiplerinin sıfatları şöylece sıralanır:

-Onlar gabya inanırlar,
-Namaz kılarlar,
-Kendilerine verdiğimiz mallardan zekât verirler.

Takva mertebesine ermek, imanın kuvvetlenmesini, namaz ve zekât gibi ibadetlerin daha mükemmel şekilde yerine getirilmesini netice veriyor. Böyle bir mümin, “Allah’ın kendisinden razı olduğu kul” olma mertebesine erişir. Rıza mertebesi ise bütün derecelerin üstündedir.

Bu şerefe nail olmak, başlı başına bir mükâfattır. Ama iş bununla kalmaz. Allah, razı olduğu bu kullarını ebedî saadet diyarında, sonsuz nimetlerine kavuşturur.

Takva sahipleriyle ilgili bir başka ayet-i kerimede bu bahtiyar zatların sıfatları şöylece sıralanır:

-Onlar bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar,
-(Kızdıkları zaman) öfkelerini tutarlar ve insanları affederler….
-Bir kötülük işlediklerinde, yahut nefislerine zulmettiklerinde hemen Allah’ı hatırlarlar ve günahlarına tövbe ederler….
-İşledikleri kötülüklerinde bilerek ısrar etmezler.
(Âl-i İmrân, 134-5)

Bütün bunlar kâmil müminin vasıflarıdır. Demek oluyor ki, ibadetin meyvesi takva, takvanın karşılığı da böyle üstün bir mertebeye erişmektir.

Bir kulun takva ile manen yükselmesi ve yücelmesi Rabbini razı eder. Ancak şu da unutulmamalıdır ki, Allah her şeyden müstağnidir, hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. İnsanın bu yükselişi kendisi için bir kemaldir, bir menfaattir. Allah, onun yükselmesine muhtaç olmadığı gibi alçalmasından da, (hâşâ), bir zarar görecek değildir. Her iki halde de sonuç kula aittir; zarar da menfaat de onun içindir.

“Herkesin kazandığı ya kendi lehine, yahut kendi aleyhinedir.” (Bakara, 286)

Bu nokta üzerinde biraz durmak gerekiyor. Bir hadis-i kutsîde şöyle buyrulur:
“Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeye muhabbet ettim (bilinmek istedim) ve mahlukatı yarattım.” (Acluni, II, 132)

Allah vardı ve hiçbir şey yoktu. Allah’ın bir ismi Samed, yani her şey O’na muhtaç, O ise hiçbir şeye muhtaç değil.

Bugün gördüğümüz her şey, yıldızından güneşine, dağından denizine kadar hep yoklukta idiler. Onları Allah var etti.

Ve Allah, onların var olmalarına muhtaç değil.

Daha sonra canlıları yarattı. Onlara göz verdi, kulak verdi.

Ve Allah, onların görmelerine ve işitmelerine muhtaç değil.

Sonra insanları yarattı, onlara akıl verdi, kalp verdi. Bu varlık alemindeki harikaları düşünme ve onları yaratana iman etme kabiliyeti lütfetti.

Ve Allah, aklın anlamasına da kalbin inanmasına da muhtaç değil.

Kısacası, Allah, yarattığı mahlukların ne kendilerine ne de yaptıkları işlere muhtaç değildir. Çünkü, onları da yaratan O, işlerini de.

Konuyu bazı örneklerle biraz daha açalım:

Güneşi o yarattığı gibi ışığı da O yaratmıştır. O halde, Allah ne güneşe muhtaçtır, ne de onun ışık vermesine.

Ağacı o yarattığı gibi meyveyi de O yaratmıştır. O halde, Allah ne ağaca muhtaçtır, ne de onun meyvesine.

Mideyi O yarattığı gibi ondaki hazım faaliyetini de O yaratmıştır. O halde, Allah ne mideye muhtaçtır, ne de onun hazmetmesine.

Madde alemindeki bu üç örneği, ruh ve mana iklimine de taşıyabiliriz.

Aklı Allah yarattığı gibi anlamayı da o yaratmıştır. O halde, Allah ne aklın varlığına muhtaçtır, ne de onun anlamasına.

Kalbi Allah yarattığı gibi ondaki inanma kabiliyetini de O yaratmıştır. O halde, Allah ne kalbin varlığına muhtaçtır, ne de onun inanmasına.

Allah kalbin inanmasına muhtaç olmadığı gibi o inancın amel alemine dökülmesi demek olan ibadete de muhtaç değildir.

Allah’ın kemali sonsuzdur. Sonsuz için ne artış düşünülebilir, ne de azalış. Bütün insanlar kâmil müminler olsalar Allah’ın kemalinde bir artış olmayacağı gibi, bütün insanlar birer Firavun kesilseler Onun kemalinde bir azalma düşünülemez.

Kazanan da insandır, kaybeden de. Allah hakkında bu kelimeler konuşulamaz.

Düşünme ve iman etme, insan ruhunun en büyük ihtiyaçlarıdır. İnsan, bunlarla gerçek insan oluyor ve kemalini buluyor. Aksi halde, bitkiler ve hayvanlarla ortak bir hayat sürüyor. O büyük sermayesini bu küçük işlere harcamakla nefsine zulmediyor, zarar ediyor, küçülüyor ve Kur’anın ifadesiyle “hayvan gibi, hatta ondan daha aşağı” bir dereceye iniyor.

Allah, onun bu düşüşünden bir zarar görmediği gibi, onun yükselişine de muhtaç değil; her ikisi de kulun kendisi için.

Prof. Dr. Alaaddin Başar

02.01.08

İncitme

Yazı kategorisi: Abdurrahim Karakoç tagged 5:06 pm yazan: Minik Kelebek

Gölgesinde otur amma,
Yaprak senden incinmesin.
Temizlen de gir mezara,
Toprak senden incinmesin…

Yollar uzun, yollar ince
Yol kısalır aşk gelince
Yat kurban ol İsmail’ce
Bıçak senden incinmesin…

Burdayım de ararlarsa,
Doğru söyle sorarlarsa.
Tabutuna sararlarsa,
Bayrak senden incinmesin…

İl göçsün göçtüğün vakit,
Yol yansın geçtiğin vakit,
Suyundan içtiğin vakit,
Irmak senden incinmesin…

Toz konmasın sakın sana,
Hakkı geçer halkın sana,
Gücenmesin yakın sana,
Uzak senden incinmesin…

Abdurrahim Karakoç

Azınlık

Yazı kategorisi: Abdurrahim Karakoç tagged 5:06 pm yazan: Minik Kelebek

Satıcı simsarlar verdi el ele
“Bölünmez” ülkeye girdi azınlık..
Her yana dal-budak saldı mesele
Postunu divana serdi azınlık..

Kaboğlu fitneyi doldurdu kaba
Gösterdi olağan dışı bir çaba
Oran baskın çıktı, dedik merhaba
Ortamı sinsice gerdi azınlık..

Yazmadı tarihler böyle hinliği
Şaşırttı şeytanı kurul cinliği
Bu kasap mantığı, bu pişkinliği
“Al kurtul” ödülü, gördü azınlık..

Düşündüm, kimlerle yarıştı aklım
Nihayet öfkemle barıştı aklım
Okudum raporu, karıştı aklım
Saydım beş kişinin dördü azınlık..

Avrupa yurdumu bölmek istiyor
En az beş parçada görmek istiyor
Tez günde mezara gömmek istiyor
Amacı, gayesi, derdi azınlık..

Doymadılar yiyip içtikleriyle
Onulmaz yaralar açtıklarıyla
Devşirme güruhtan seçtikleriyle
Jokerleri öne sürdü azınlık..

Haçlı Avrupa’sı düğmeye bastı
Yerli uşakları fikrini kustu
Gözcüler uyudu, sözcüler sustu
Yuların ipini kırdı azınlık..

Papaz kilisede tezgâhı kurmuş
Anahtar satarak milyarlar vurmuş
Diyalog esnafı selâma durmuş
Muradı maksada erdi azınlık..

Kayboldu hamamın tarağı, tası
Bitmedi irtica paranoyası
“Ekümenlik Patrik” oyunun as’ı
Hatayı, Mardin’i sardı azınlık..

AB yollarına düşer gideriz
Gelme deseler de koşar gideriz
Bir garip âlemde yaşar gideriz
Bekliyor kapıda ferdî azınlık..

Kimliğin Türk, dinin İslâm, orda kal
Yazılan raporu oku, ibret al
Ey sahibi devlet, söyle, bu ne hâl? !
Diyorlar ki “Türk’ü-Kürdü azınlık”…

Abdurrahim Karakoç

Biraz da kitaplar seni okusun

Yazı kategorisi: Abdurrahim Karakoç tagged 5:05 pm yazan: Minik Kelebek

Canlı bir kitapsın, yazarı Mevlâ
Açık dur, kitaplar seni okusun.
Yüzünde şavklansın nazarı Mevlâ
Eğilsin mehtaplar seni okusun.

Kasırga ol, döne döne zikir et
Her nefese on bin misli şükür et
Şüphe burgacında Hakk’ı fikir et
Uyansın girdaplar seni okusun.

Erisin geceler gündüze gel ki
Kalmasın tek engel bir düze gel ki
Secdede Rabb’inle yüz yüze gel ki
Minberler, mihraplar seni okusun.

‘Ezel’in, ‘ebed’in şifresi sende
‘Menfi’nin, ‘müsbet’in şifresi sende
Çözülsen de olur, çözülmesen de
Sorular, cevaplar seni okusun.

Aşktan, estetikten, ahenkten yana
Şiir, resim, müzik imrensin sana
Camiler, sebiller gelsin lisana
Hayırlar, sevaplar seni okusun.

Bedenin coğrafya, tarihtir dünün
Ayrı ayrı sayfa saatin, günün
Dört kapısı açık dursun gönlünün
Alimler, erbaplar seni okusun.

Nefret boşta kalsın, aşk ile dol da
Işık, kılavuz ol gittiğin yolda
Kur’an’dan feyz alan bir mektup ol da
Yazdığın kitaplar seni okusun.

Abdurrahim Karakoç

Neyin eksilir?

Yazı kategorisi: Abdurrahim Karakoç tagged 5:04 pm yazan: Minik Kelebek

Belin kırılacak eğilme yazık!
Şöyle dik durursan neyin eksilir?
İnkâr tarlasına çakılan kazık
Takvada erirsen neyin eksilir?

Gecikme, sen senden kaçıver biraz
Doğru ne, yalan ne seçiver biraz
Yumma gözlerini, açıver biraz
Gerçeği görürsen neyin eksilir?

Putperesttin, ya ki puttun ne oldu
Farz et ki dünyayı yuttun ne oldu
Gaddarlara alkış tuttun ne oldu
Mağduru korursan neyin eksilir?

Çok dolaştın gel-git bölgelerinde
Gözükmedin tevhit bölgelerinde
Hep kurudun ifrit gölgelerinde
Işıkta kurusan neyin eksilir?

Değildir bu zaman ricat zamanı
Eğlenme, kaçıyor necat zamanı
Vermen gerekeni hacet zamanı
Talibe verirsen neyin eksilir?

Muhalif rüzgârlar savurur taş, kum
Dalma rehavete değişir durum
Kestirme yollarda çoktur uçurum
Düz yolda yürürsen neyin eksilir?

Değmedi eline gül desteleri
Çıkmadı ağzından aşk besteleri
Benliğe saplanmış keresteleri
Birliğe sürürsen neyin eksilir?
 
Abdurrahim Karakoç

Bulacak yere bakmalı

Yazı kategorisi: Abdurrahim Karakoç tagged 5:03 pm yazan: Minik Kelebek

İman kaynağımdır, tevhid havuzum
İslâm’ın dışında arama beni.
Muhammed’ül-Emin tek kılavuzum
Putların peşinde arama beni.

‘Hak kelâm’ duyduğum, kitap Kur’an’dır
Başka yok! Uyduğum kitap Kur’an’dır.
Dolduğum,doyduğum kitap Kur’an’dır
Beşerin ‘boş’unda arama beni.

Evet sözü verdim Bezm-i Elest’te
Şüphem yok, ayrılmam en son nefeste
Şeytannın yaptığı süslü kafeste
Papağan kuşunda arama beni.

Veli’ye, âlime hürmet ehliyim
Vahdetten yanayım, ülfet ehliyim
Tek kıble tanırım, sünnet ehliyim
Kerbela taşında arama beni.

Türk doğmuşum, Türküm… kime ne bundan
Her mü’min kardeşim, severim candan
İman baharını kovup zamandan
Zemheri kışında arama beni.

Abdurrahim Karakoç

Çarpık çağ

Yazı kategorisi: Abdurrahim Karakoç tagged 4:58 pm yazan: Minik Kelebek

Doğru mu yanlış mı karar sizlerin
Biz aklın durduğu çağda yaşadık
Ben dinsizim diyen beyinsizlerin
Din dersi verdiği çağda yaşadık.

Baylar çalım sattı, bayanlar etin;
Ar duvarı çürük, darbeler çetin.
Modern putçuluğun şirkin zilletin
Kemale erdiği çağda yaşadık.

Bazan kör kilitler vuruldu dile
Bazan armağanlar kazandı hile
Homo’nun, komo’nun deyyusun bile
İtibar gördüğü çağda yaşadık.

Yabancısı olduk ilin obanın;
Müdür ekmeğini çaldı çobanın
Resmi dairede devlet babanın
İpe un serdiği çağda yaşadık.

Önümüz çileydi arkamız cefa
Bir gün semtimize basmadı sefa
Mürşidin müridin günde beş defa
Günaha girdiği çağda yaşadık.

Kimi hak adalet gördü düşünde
Kimi devlet kuşu buldu başında
Vatanseverin vatan dışında
Hasretlik sürdüğü çağda yaşadık.

Göz yumup izine düştük batının
Tuttuk kuyruğundan haçlı atının
Pamuk yumağının tüyün tütünün
Nice baş yardığı çağda yaşadık

Neler yıkmadık ki son olsun diye
Harcadık günleri gün olsun diye
Asker kaçağının şan olsun diye
Askeri vurduğu çağda yaşadık.

Dilendik savurduk doları markı
Döndükçe aşındı düzenin çarkı
Şalvarı, kasketi, gömleği, börkü;
İhtiras sardığı çağda yaşadık.

Başörtüsü yasak,Türk olmak günah;
Sabır ver sabır ver Ey Gadir Allah
Bulaşık basının her gün her sabah
İslamı Yerdiği çağda yaşadık.

Görün halimizi biz insanların
Tutsağı olmuşuz sui zanların
Her zaman her yerde müslümanların
Müslüman kırdığı çağda yaşadık.
   
Abdurrahim Karakoç

01.22.08

Ey can…

Yazı kategorisi: Abdurrahim Karakoç, Şiirler tagged , 5:59 pm yazan: Minik Kelebek

Ben sabit şeyleri sevmem ey can,
Sen
Eğer beni dinlersen,
Çağlayan ırmak ol…
Ve gönül gönderine çekilmiş,
Nazlı nazlı dalgalanan
Bayrak ol…

Ben karanlığı hiç sevmem ey can,
Vaktin her saatinde
Her zaman
Ağaran şafak ol…
Güneş ışıklarıyla ürperen çiçek
Seher yeliyle ırgalanan
Yaprak ol…

Ben bulanıklığı sevmem ey can,
Sen
Yayla pınarlarından akan
Sulardan berrak ol…
Göl olma, gölet olma, baraj olma,
Kaynak ol…

Ben uykuları da sevmem ey can,
Uykulardan uzak ol…
Kış günü karları yarıp çıkan
Beyaz bir gül
Mavi bir zambak ol…

Ben zaafları da sevmem ey can,
Hakikatleri sarıp-sarmalayan
Zaaflardan ırak ol…
Geri dur, geri dur ey can,
Nefret sarayındaki sultanlıktan,
İlim ocağında çırak ol…

Sana tavsiyemdir ey can,
Zalimlerin boynunda süslü kravat olacağına,
Var bir garip ölünün üstünde
Kefen ol…
Kimsesiz gelinlerin yüzünde
Duvak ol…

Abdurrahim Karakoç