Yazar Arşivi: Minikkelebek

Din kimseye uyarlanamaz

Dinimizin en mühim inceliklerinden biri, bütün zaman ve mekânlar için sabit oluşudur. İslam’ı şu zamana veya bu mekâna göre anlama imkânımız yoktur. Yerde de uzayda da İslam İslam’dır. İslam, şekil almak için gelmemiştir, onun karakteri şekil vermektir. Dinimizi şahıslar üzerinden de izleyemeyiz, zamanlar ve mekânlarla da izleyemeyiz. ‘Filan çağda İslam’ deme hakkımız yoktur. Medine’deki ve İstanbul’daki İslam’dan da söz edilemez. Söz edilse de bu söz, İslam’ın dışında kalanların sözü olur. İslâm, içine girmiş olanlara böyle bir söz söyleme hakkı vermez. Medine’deki İslam İstanbul’daki İslam olmadıkça İstanbul’da İslam yok demektir. Hicretin birinci senesindeki İslam ve Müslüman karakteri, kıyamete kadar makbul Müslüman karakteridir.

İslam’ı bütün zamanlar ve mekânlarda değişmez olarak görürken biz, bu görüşümüzü namaz üzerinden örneklendirebildiğimiz gibi, insan hayatını kuşatan her değer üzerinden de düşünmeliyiz. Hicretin birinci senesindeki namaz ne ise hicretin iki bininci senesinde de namaz odur deriz. Aynı şekilde hicretin birinci senesinde siyasete nasıl bakıldı ise iki bininci senesinde de öyle bakılmalıdır. Allah’ın koyduğunu kulların kaldırması ya da değiştirmesi asla kabul edilemez. Namazda ilk var oluş incelikleri aranırken insanı etkisi altında tutan diğer hususlarda, mesela siyasette veya ekonomide, sosyal ilişki kurallarında bir yenilenme iddiası konamaz ortaya. İslam, indiği gibidir; Müslüman da ilk Müslümanlar gibidir.

İslam’ın emirlerinden sadece biri olan, mesela namaza ilave yapma olarak gerçekleşecek bir tutumu ‘bid’at’ olarak gören dinimiz, o tutumu ‘dinden reddedilmiş’ olmakla bize tanıtmaktadır. Din, olduğu gibi kabullenildiğinde ve uygulandığında Allah’ın muradı tahakkuk eder. İnsanlar müdahale ettiğinde o din, önceki dinlerin akıbetine doğru çekilmiş olur. Emirlerinden bir tek emirde bunu uyguladığımızda karşılaştığımız sonuç budur.

İslâm’ın genelini etkileyecek tutumlar açısından baktığımızda ise karşımıza daha hassas bir tablo çıkmaktadır. Müslüman’ın hayata bakışını, Allah’a kulluğunu ve yeryüzünü imar idrakini değiştirecek düşünceler bir bid’at ağırlığında bile ele alınmadığı zaman, İslam, onu tepeden kuşatacak bir beşer etkisi altına alınmış olmaktadır. On dört asır sonra veya yirmi asır sonra bile İslam, Allah Teâlâ’nın onu koruyan kimliği ile bunu kabul etmeyecektir. Şu veya bu kişi ve grupların dinimizi böyle bir kaygan zemine çekmeleri kişiler bazında sonuç verebilir ama İslam bir bütün olarak Allah’ın himayesindedir. Önceki asırların fitne dalgalarına kapılmadığı gibi hiçbir zaman da kapılmayacaktır. İslam’ı modern çağın anlayışına göre şekillendirme gayretleri, o fitneye alet olanların günü birlik menfaatlerinden başka bir kazanç getirmeyecektir.

Müslümanlar arasında yaygınlaştırılmak istenen Müslüman/kâfir yakınlaşması, küfrü sıradan bir tercih sonucu gibi görme anlayışı, beraberinde cihat ruhunun gömülmesini de getirmiştir. Kâfir de makul bir tercihin sahibi olarak yaşadığına göre, onu makul tercihinden ötürü kınamak bile kimsenin hakkı olmamalıdır diye konuşabilmektedirler. Allah’ın kitabındaki şiddetli tenkitler ve tehditler ise bir çeşit yorumla geçiştirilebilmektedir. Bu anlayış beraberinde ‘İslam Toprağı’ yerine ‘Yaşadığın Toprak’ felsefesini güçlendirmektedir.

Ayrıntılara girildiğinde de, genelde kadın üzerinden bu düşünce örneklendirilmiş ve kadının acilen kurtarılması gerektiği fikri kadından önce erkeklere aşılanmıştır. Kadınlar bir hak arama yürüyüşüne geçmeden erkekler, kadın müdafii olarak İslam’ın yeni bir şekil alması için uğraşmışlardır.

Gerek kadın konusu ve gerekse diğer ayrıntıların tamamında ana gaye, İslâm’a çağa uygun bir şekil verme arzusudur. İslâm’ın çağa uygulanmış şekli ise onların kafasında saklı duran, mevcut Hıristiyanlığa benzetmekten başka bir şey değildir. En zararsız ve keyfe dokunmaz din şekli, mevcut Hıristiyanlıktır. Siyasetin güdümünde ve zenginin beğenisinde bir din onlar için idealdir hatta gereklidir de…

Nureddin Yıldız
Milat Gazetesi


Efendim…

Yokluğunda seni özledik.

Sana değen rüzgarı, seni örten bulutu özledik. Özlemeyi, özlenilmeyi, sevmeyi, sevilmeyi, sevindirmeyi, sevindirilmeyi özledik Efendim.

Aşkı, gözyaşını, müsamahayı, ahlakı, adabı, ihsanı, irfanı, iz’anı, feraseti, basireti, şecaati, celadeti, adaleti, meveddeti, muhabbeti özledik.

İzzeti, hikmeti, fıtratı, şefkati, hürmeti, devleti özledik.

Senden sonra tefrika meşrebimiz, taklit mezhebimiz, cehalet mektebimiz, atalet fıtratımız, hamakat şöhretimiz, ihanet sıfatımız, küffar velinimetimiz oldu.

Efendim,
Sen kendini ‘abduhu ve rasuluhu: O’nun kulu ve elçisi’ olarak takdim etmiştin. Sana iman eden bazıları sana hürmet adı altında seni kulluktan ‘kurtarıp’ melekleştirerek hayattan dışladılar. Bu ifrata karşı başka bazıları da tefrite sapıp seni ‘güzel örnek’ olmaktan çıkarıp bir ‘postacı’, bir ‘ara kablosu’ seviyesinde görerek hayattan dışladılar.

Bunların hepsi sana iman ediyordu. Ama seni hayatımızdan çıkarmanın ızdırabını çektirdiler bize. Bu işi, göğe çekerek ya da yere sokarak yapmaları sonuçta hiçbir şeyi değiştirmedi.

Allah seni ‘güzel örnek’ olarak gösterdi. Sen, Kur’an’ın konuşanı, yürüyeni, hareket edeniydin. Tıpkı bir annede spermin insana, bir ağaçta suyun meyvaya, bir arıda tozun bala, bir tavukta darının yumurtaya, bir koyunda samanın süte dönüşmesi gibi, ayetler sende hayata dönüşüyordu.

Allah ısrarla seni örnek gösterirken, birileri ısrarla ‘kitab’ı, kitapları örnek göstermekte direndiler. Öylesi işlerine geliyordu, cansız bir nesneyi örnek edinmekle, canlı bir insanı örnek edinmek aynı olur muydu?

Efendim,
Kitapsızlıktan değil, ‘peygambersizlikten’ kırıldık. Yokluğumuz peygamber yokluğu. Seni hatırlatan, seni andıran insanların hasretim çekiyoruz. Çocuklarımız peygamberi sorunca ‘evladım onun ahlakı tıpkı falancanın ahlakı gibiydi’ diyeceğimiz insanlar yok denecek kadar az.

İnsanlık destanıyla yaşıt olan vahiy sürecinde birçok kitapsız peygamber gelmişti de, bir tek ‘peygambersiz kitap’ gelmemişti. Sayemizde yaşlı dünya ona da şahid oldu efendim. Peygambersiz Kitab’a, Muhammed aleyhisselamsız Kur’an’a da şahid oldu. Şimdi Kur’an mahzun efendim , Kur’an öksüz. Seninle Kur’an’ın arasını ayırdık, etle tırnağın, toprakla tohumun, anayla evladın arasını ayırır gibi.

Gel de bir bak Efendim, bu mazlum ümmetin hali pür melaline. Bıraktığın din tanınmaz hale geldi. Bıraktığın sitenin harabelerinde baykuşlar tünedi.

Gün geçmez ki ümmetin coğrafyasından feryat yükselmesin, oluk oluk kan akmasın.

Bir olarak bıraktığın ümmetin kaç parçaya ayrıldığının sayısını onu parçalayanlar dahi unuttu.

Bıraktığın kutlu mirası hovarda mirasyediler gibi parçalayarak paylaştık Efendim. Nebevi mirasın irfani ve ahlaki boyutuna bir hizip, ilmi ve fikrî boyutuna bir başka hizip, siyasî ve hareketi boyutuna ise daha başka bir hizip sahip çıktı. Yüzyıllardır tüm bu hizipler ellerindeki parçanın ‘bütünün kendisi’ olduğunu iddia etmekle ömür tükettiler. ‘Her hizip ellerindeki parçayla övünüp durdu.’ Hepimiz hakikatin merkezine kendimizi oturtup ‘hak benim’ dedik.

Oysa ki Efendim, bazen parçalanan hakikat hakikat olmaktan çıkar. Ait olduğu bütün içerisinde anlamlı olan bir parça o bütünden ayrılınca anlamsızlaşabilir. Bunu farkedemedik Efendim .

Efendim,
İsrailoğulları, peygamberlerini katlediyorlardı. Biz de senin güzel hatıratını, emanetini, adını ve sünnetini katlettik. Seni katlettik Efendim.

Kimilerimiz için sen hiç ölmedin, o ender bahtiyarlar seni hep içlerinde, işlerinde, hayatlarında, düşüncelerinde, duygularında, eylemlerinde, evlerinde yaşattılar.

Kimilerimiz içinde sen hiç doğmadın. Onlar hep senden mahrum yaşadılar. Şol mahiler ki derya içreydiler, deryayı bilmediler.

Varlığının kaç bahara bedel olduğunu bilmeyenler yokluğunun ıstırabını nasıl duysunlar Efendim?

Seni çok seviyoruz, seni çok özlüyoruz.

Bize kırgın mısın Efendim ?

Mustafa İslamoğlu


Kutlu Doğumla Avunmak

Soru

Hocam, kutlu doğum adına bir çok etkinlikler yapılıyor. Bazı kesimler kutlu doğumun bid’at olduğunu, bazıları da olmadığını savunuyor. Bu konudaki görüşlerinizi biraz ayrıntılı bir şekilde iletirseniz sevinirim. Allah’ın selamı hak yol üzerinde olanların üstüne olsun…

Cevap

Selamünaleyküm.

‘KUTLU DOĞUM’ ismiyle bir ibadet olabileceğini iddia edenler, bu dinden kesinlikle hiçbir şey bilmiyor demektir. Meselâ bizim imanımızda ‘ON GECE’ diye Kur’an’ın öne çıkardığı bir mevsim vardır. Kullar kendi aralarında ibadet mevsimi niteliğinde bir hafta ilan edemezler. Bunu ne iddia eden olur ne de savunan…

Şu denebilir:
Bulunduğumuz şartlarda, insanların dünyevileşmeye kapılıp gittikleri bir ortamda bari bir hafta farklı bir isim altında bir şeyler anlatabilmek üzere, Anadolu deyimiyle ‘domuzdan kıl koparalım’ mantığı ile böyle bir hafta ihdas edilmiştir.

Böyle bir mantık tartışılabilir ve bunu BİD’AT olarak adlandırmakta sakınca yoktur. Çünkü bunun ashabı kiramda, örnek nesillerde herhangi bir uygulaması yoktur. Bu tür uygulamaları ilk defa Fatimîler’in ihdas ettiği tahmin edilmektedir. Onların da örnek olmakla alakaları yoktur. Neticede bu bir bid’attır. Bu bid’atın kabul edilip edilmeyeceği hususu ise ilim adamlarınca tartışılabilir ve tartışılmalıdır da. Ne bid’at diyenler, karşılarındakileri sapıklıkla itham etmelidirler, ne de bu haftanın arkasında duranlar, karşılarındakileri dinden çıkmış gibi görmelidirler! Neticede ortada, geçmişimizde örneği olmayan garip bir zaman yaşıyoruz. Ne kendimizi dine teslim edebiliyor ne de kendimizi ondan soyutlayabiliyoruz.

Çok garip bir zamandayız. Birileri gerçekten bu isimle bir şeyler yapabileceklerini, insanları Sünnet’e çekebileceklerini zannediyorlarsa bırakalım içtihatlarını uygulasınlar. Onların yaptığını beğenmeyenler de ne yapılmasını gerekli görüyorlarsa onu yapsınlar. Doğrusu, laik olması Müslümanlar tarafından da yavaş yavaş gerekli görülmeye ve ‘ne güzel olmuş!’ şeklinde yorumlanmaya başlanan bir devlette, o devletin en hassas kurumlarından biri olan Diyanet’in, bu gibi haftalardan ve benzeri programlardan başka bir şey yapabileceğini de zannetmiyoruz. Uçuk bir beklenti içinde olmanın gereği yoktur.

Bütün bu tespitlere rağmen, artık gülünç duruma gelen bazı işleri de hiçbir şekilde kabul edemeyiz tabii ki:

- Hırıstiyanlardaki hafta anlayışını yansıtan bir hafta algısını, böyle bir benzeşmeyi kabul edemeyiz. Yani Peygamberimizin, senenin bir haftasına sıkıştırılmasını reddederiz. O’nun namına yapılacak asıl işin, O’nun Sünnet’ini izlemek olduğunu haykırırız; program yapmanın Sünnet’i yaşatmak için yeterli olmayacağını ilan ederiz.

- Bu hafta içindeki programların, kişileri sekülerleştirmenin bir yolu olarak kullanılmasına da ciddi itirazlarımız vardır. Neden Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin kadınlara karşı nezaketi, hümanist anlamda yorumlanabilecek ve yönlendirilebilecek sözleri tek gaye gibi öne çıkarılmaktadır? Onun hiç mi cihadı yoktur? Meselâ namazla ilgili hadislerinden neden ‘cici’ olanlar seçilip öne çıkarılmaktadır? Madem onun haftasıdır, ona ait ne varsa elenmeden anlatılmalıdır.

- Bu haftaya yüklenen kutsiyetin, hafta üzerinden büyük bir ekonomik pazarı da beraberinde getirdiğini kimse inkâr edemez. Görünürde çiçekler, kitaplar hediye edilmektedir ama bu hediyelerin etrafında iki sömürü söz konusudur. Bu sömürülerin birincisi isim sömürüsüdür. Yıl boyu hiçbir iş beceremeyenler bu haftada, bir konferansla bir çiçekle iş becerme becerisi kazanabilmektedirler. Tabela kurumu niteliğindeki pek çok kurum, bu hafta sayesinde faal duruma geçmektedir. Buna Diyanet’e bağlı pek çok kurum da dahil edilebilir. İkinci sömürü de tahmin edilebileceği gibi malî konularla alakalıdır. Şüphesiz bu sömürü iddiasını genelleştirme hakkımız yoktur. Tertemiz bir duygu selinde yüzen de vardır, sömüren de… Burada sözü edilen şey genel görüntüdür.

- Bir gün, hafta sonu kiliseye gidip rahatlayan Hıristiyanlar gibi ‘Kutlu Doğum Haftası’ diye bir haftanın etkinliklerine katılarak Müslümanlığına dair görevlerini yapmakla teselli bulan insanlar çıkarsa ortaya, o zaman bu haftayı ihdas edenler de, ona katılanlar da dinlerinin katilleri olarak anılacaklardır. Tıpkı Kur’an’ın yerine konacak kadar büyük bir cürete neden olan mevlidi ihdas edenlerin şimdi sebep oldukları ve akıbetine katlanacakları durum gibidir bu.

- Bütün bunlara ilave olarak şunu da yazmamız gerekiyor:
Her şeyi bir noktaya kadar anladığımızı kabul edelim de Müslümanlar, Peygamberlerini anmak için at yarışından buz pistinde kaymaya kadar yaptıkları şeyleri bir sevgi işareti olarak peygamberlerine ne yüzle takdim edecekler acaba? Ömrü cihat meydanlarında ve devesinin üstünde geçen bir Peygamber böyle anılır mı? Tiyatro bile olsa bu kadar âfâki bir tiyatro olur mu?

Neden kendimizi şeytanın oyuncağı yapalım, neden?

Nureddin Yıldız
Fetvameclisi.com


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 40 other followers