Aylık Arşiv: Şubat 2012

Sen depresyona girmek için yaratılmadın!

Seni kimse anlamıyor mu? En yakınların, annen, baban, arkadaşların bile mi? Hatta daha fazlası da var değil mi? Sen kendini bile anlayamıyorsun çok zaman, yanılıyor muyum? Ne olmak istiyorsun, nasıl yaşıyorsun, nereye gidiyorsun, hiç bilmiyorsun. Yoruldun mu bu sorularla uğraşmaktan? Yorulduysan otur ve tadını çıkar, çünkü senin bu hâline “depresyon” diyorlar, ama sen bunun için yaratılmadın.

Depresyon Nedir?

Depresyon, kitabî çok sayıda tanımının yanında en yalın hâliyle anlaşılamamaktır; hem de en başta kişinin kendisi tarafından. Depresif kişi her şeyden ve herkesten önce bizzat kendisi tarafından anlaşılamaz, kendisine yabancılaşır, kendisine küser, kendisinden soğur, kendisinden bıkar, Alan Ehlenberg’in o harikulade tanımıyla kendisinden yorulur. Çünkü en basit sebebiyle sevdiği, olmak istediği kişi kendisi değildir.

Carl Rogers’ın terminolojisini kullanırsak depresif kişi ideal benliği gerçek benliğinden uzağa düşmüş kişidir. İşte bu yüzden depresyonu anlamak için önce benliği, benlik algısını, gerçek benlik/ideal benlik tanımlarını ve bunların birbirlerine dönük yakınlık ya da uzaklıklarının depresyonla ilişkisini anlamak lazımdır.

Benlik ve Depresyon

Benlik; kişinin kendini bildiği andan itibaren, çevresi ile etkileşimi yoluyla oluşur ve birey çevresini, bu oluşan benlik kavramına uydurarak algılar; benlik kavramına uygun yaşantıları benliğe özümser (sembolize eder), uygun düşmeyenleri ya yadsır ya da benlik kavramına uyacak biçimde değiştirir.

Benlik Algısı ise kişinin kendi hakkında neye inandığı ve ne bildiğine dayanır. O kişinin kendi hakkındaki belirli görüşleri, duyguları, arzuları, yetenek ve sınırlılıkları, ilgi ve ilgisizlikleri ile hakim davranış biçimlerine ilişkin algılaması ve yorumudur. Bu yorum, şu andaki görüşlerinin yanında gelecekle ilgili umut ve beklentilerini de içerir. Yani bir bakıma benlik algısı kişinin ideal benliği ile gerçek benliğinin bir bütün olarak kişi tarafından görülmesi ve bilinmesidir. Bu noktada ideal ve gerçek benliğin tanımlarının yapılmasında resmin bütününün görülmesi açısından fayda vardır.

Rogers’ın benlik kuramında ideal benlik; bireyin ulaşmak istediği ve sahip olduğu takdirde kendini çok değerli bulacağı benlik kavramını ifade eder. Yani bireyin “benim için neler değerlidir?”, “hayattan neler istiyorum?” sorularının cevapları ile erişilmek istenen düzey; gerçekleştirilmek istenen istek, özlem ve emelleri gösteren ideal benliği oluşturur. Gerçek benlik ise bireyin sahip olduğu zihinsel ve fiziksel özelliklerinin farkında olmasıdır. Yani bireyin “ben neyim”, “ben neler yapabilirim” sorularının cevapları gerçek benliği oluşturur.

Rogers’a göre kişide ortaya çıkan uyumsuzluk, ideal benlik ile gerçek benlik arasındaki farkın büyüklüğünden kaynaklanmaktadır. Farktaki artış benlik yapısını bozmakta ve kaygıya yol açmaktadır. Gerçek benlik ile ideal benlik arasındaki fark arttıkça uyumsuzluk düzeyinde de bir artış gözlenmektedir. Rogers, kendini kabullenmenin iyi düzeyde zihinsel sağlıkla eşdeğer olduğunu, uyum problemlerinin çoğunun ise kendini kabullenme duygusunun eksikliğinden kaynaklandığını belirtmiştir.

Depresyon neden bugün daha yaygın?

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre dünya çapında sayısı 340 milyonu geçen depresyon hastasının varlığı ve depresyonun ülkemiz dâhil olmak üzere bütün dünyada bir virüs salgını gibi yayılması diğer bütün etkenlerin yanı sıra kanaatimizce büyük oranda gerçek benlik-ideal benlik uzaklaşmasından kaynaklanmaktadır.

Bu noktada problemin iki sebeple ortaya çıktığını söyleyebiliriz:
Birinci olarak en ücra köydeki insanın dünyanın en büyük iş, sanat, kültür merkezlerinden haberdar olmasını ve iletişim kurmasını sağlayan kitle iletişim araçları ve özellikle internet birçok faydasının yanı sıra insanların kendilerini bilgisayar ya da televizyon ekranlarından gördükleri ve dertsiz, tasasız masal dünyasında yaşıyor gibi düşündükleri insanlarla kıyaslamalarına sebep olmaktadır. Hiç şüphesiz bu kıyaslama bir öykünmeyi de beraberinde getirmekte ve bireyler ideal benliklerini gördükleri ideal dünyalar üzerinden tanımlamak istemektedirler. Her insanın yaşadığı dönem, mekân, şartlar ve yeteneklerin farklı olmasının yanı sıra ekranlardan gösterilen hayatların da büyük oranda sahici olmaması tanımlanan ideal benliğin doğru temeller üzerine oturmamasıyla ve dolayısıyla gerçek benliğin ideal benliğe ulaşamayacağı şekilde var olmasıyla sonuçlanmaktadır. Bunun sonucunda da bulunduğu yerden nerede olursa olsun ve nereye gelirse gelsin mutlu olamayan, mevcut imkânlarına ve şartlarına sevinemeyen ve yetinemeyen kitleler oluşmaya başlamıştır. Nitekim “daha fazlasını iste” sloganı 7’sinden 77’sine dünya çapında milyarlarca insanın zihnine kazınmış bir yaşam felsefesi haline gelmiştir. Daha fazlasını isteme, daha fazlasına sahip olma ve bunun için hep daha çok para kazanmak durumunda kalmanın meydana getirdiği sıkıntılar dünyada çok sayıda insan için hastalık hâline gelmiş ve bu hastalık literatürde “affluenza” olarak adlandırılmıştır. Tüketim kültürü eleştirmenleri tarafından üretilen ve kullanılan bir terim olan ve refah (affluence) ve grip (influenza) kelimelerinin birleşiminden oluşan “affluenza” kısaca para ve servetle sağlıksız bir ilişki kurmaktır. Para ve servet arzusu veya sahibi olma sonucu oluşan veya şiddetlenen biriktirme bağımlılığı, karakter eksiklikleri, psikolojik yaralar, nevrozlar ve davranış problemleri ile kendini gösteren, bireysel anlamda sosyo-ekonomik fark olmaksızın bir insanın parayla sağlıksız ve işlevsiz bir ilişki kurmasıdır. Kişinin hayatında paranın devamlı tasa ya da hedef/ideal olduğu davranışlar şeklinde kendini gösterir.

Depresyon-affluenza ilişkisine bu çerçeveden baktığımızda affluenzanın belirtilerinin depresyondan çok da farklı olmaması birbirleriyle ne kadar içiçe olduğuna işaret etmesi bakımından önemli bir göstergedir.

Affluenza’nın Belirtileri

• Bireysel ve profesyonel verimin azalması
• Gelecek motivasyonunun düşmesi
• Zevkleri erteleyememe veya asabiyete dayanamama
• Yanlış salahiyet duygusu
• Düşük özbenlik
• Düşük özdeğer
• Özgüvenin azalması
• Dış etkenlerle çok uğraşma
• İçe çekme
• Hayatta kalma utancı\suçu
• Ani varlık sendromu
• Ani yokluk sendromu
• İşkoliklik
• Bağımlılıklar

“Affluenza”nın psikolojik dinamikleri, onun sadece zengin hastalığı olarak tanımlandığı popüler ve basit tanımından daha karışık ve daha zararlıdır. Her sosyo-ekonomik seviyeden insanlar paranın bütün problemlerini çözeceğine dair inanca fazla değer veriyorlar. Bu yüzden para ilişkili zorlukların inkârı toplum tarafından destekleniyor. “Affluenza”dan acı çeken çok sayıda insan bu nedenle yardım istemeye tereddüt ediyor.
İkinci olarak da “ânı yaşa” sözü modern dünyanın mottolarından olduğu için istenilen hiçbir şey için beklemeye, çalışmaya, uğraşmaya, mücadele etmeye kimsenin sabrı kalmamıştır. İdeal benlik için konumlandırılan her şey şu an ve hemen olmalıdır. Hiçbir şekilde gerçekle bağdaşmayacak bu düşünce de insanı kendisinden uzaklaştıran bir diğer önemli etkendir. Söz konusu iki problemin en somut hâlini son günlerin en popüler şarkılarında bulabiliriz.

Hem vazgeçip hem seçtiklerimle
Yepyeni bir dünya kursam
Hem isteyipte hem yapmadığım
Hayallerim gerçek olsa
Evli olup bekar kalsam
Çalışmadan zengin olsam
Çok yiyerek zayıflasam
Sevgilimden ayrılmadan
Her gün yeni aşk yaşasam
Gizli olsa herkes bilse
İstemeden seçtiklerim
Ne işim var burada benim
Ben aslında caz severim
Çok yaşasam yaşlanmasam
Estetiksiz güzel olsam
Olgunlaşıp çocuk kalsam
Ben yine her gün kaybolsam
Kandan korkan bi doktor olsam
Aşkımı alıp dağlara çıksam
Dünya çirkin düzelir sansam
Her şey benim, peki sen kimsin?
Sıkıldı ruhum yeni bir şey bulun
Sözleri sattım sonra geri aldım
Bedenim büyüdü ben çocuk kaldım*

Meselenin bir diğer boyutu ideal benlik gerçek benlik uzaklaşmasının neticesinde hissedilen yalnızlık ve depresif duygu durumundan kurtulmaya yönelik olarak tanımlanan her özelliğin ve çözümün başkalarından bekleniyor olmasıdır. Çünkü kendini ulaşamayacağı yerlere konumlandıran birey ile kendini hayal kırıklığına uğratan öz benliği arasında oluşan küslük, bireyin kendi kendisine toparlanmasını ve ayağa kalkmasını mümkün kılmamaktadır. Nitekim “kimseye etmem şikayet, ağlarım ben hâlime”den “dipteyim, sondayım, depresyondayım, yalvarırım gel de kurtar”a giden yolda yıllarla beraber değişen algı kendini şarkılarda açıkça göstermektedir.

Çözüm ne?

Sonuç olarak modern dünyada ve de ülkemizde bir virüs salgını gibi her geçen gün yaygınlaşan ve herkese bulaşan depresyon diğer bütün etkenlerin yanında büyük oranda kişinin kendinden uzaklaşmasından, ideal benliği ile gerçek benliği arasında bir uçurum oluşmasından kaynaklanmaktadır. Bu durumu ortaya çıkartan sebep ise insanların sanal dünyaların sanal heyecanlarını gerçek olarak kodlamaları ve bunun sonucunda ideal benliklerini söz konusu çerçeveye koymalarıdır. Neticede gerçek benlikleri hemen o çerçeveye giremediği için gerçek benliklerine küser ve depresyona girerler. Hiç şüphesiz bir çok problemde olduğu gibi bu problemde de çözüm insanın kendisini artısıyla, eksisiyle; doğrusuyla, yanlışıyla gerçekten tanımasından, istek ve arzularını gerçekçi ve sağlıklı bir çerçeveye oturtturmasından, kanaat, şükür ve sabır kavramlarını da sözlüklerden çıkarıp hayatının tam ortasına koymasından geçmektedir.

Depresyonun İlacı: Hayya Alel Felah!

Mustafa Merter Kimdir?

Mustafa Merter, dünyada “transpersonel” diye adlandırılan, Türkçeye “benötesi” ya da “maneviyatçı” diye çevrilebilecek bir psikiyatri okulunun Türkiye’deki temsilcisi. Psikoterapi alanında Zürih’te Jung’çu ve Varoluş Analizi ekollerinden etkilendi, daha sonra I.Yalom grup terapisi metodunu benimsedi. Son 10 senedir varolan tecrübesini Benötesi/transpersonal psikoterapisi alanına aktardı. Özellikle tasavvufi açıdan benötesi psikolojisini anlamaya gayret etti. Bu alanda uluslar arası araştırmalardan feyz alarak bir sentez oluşturmaya çalıştı. 2005 yılında İstanbul Üsküdar’da Türkiye Benötesi Psikolojisi Derneğini kurdu. Büyük bir aşk ve şevkle çalışmalarına devam etmektedir.

İnsanların depresyona girmesi başka başkadır. Ağır ve hafif depresyonlar vardır. Bir de Victor Frankl’ın Neojenik depresyon dediği depresyon çeşidi vardır, yani ruhun depresyonu. Neojenik depresyon maneviyat yaşayamamanın, aşkınlığı yaşayamamanın, aynı katta kalmanın sıkıntısıdır. Bu depresyon çok yoğun bir gerilim getirir insana. Sanki kafese tıkılmış gibi hissedersiniz. Böyle olduğunda insan ya kendisini uyuşturuyor, ya hazlarla avutuyor, farklı cinsel eğilimlere giriyor ya da tehlikeli sporlar yapıyor. Peki, bahsettiğimiz maneviyatın, aşkınlığın bizcesi nedir? Felahtır. Minarelerden her gün beş defa söylenen “Hayye alel felah”tır. Ne demek bu? Yarıp geç demek! Neyi yarıp geç? Bu ontolojik konumu yarıp geç. Sen bunun için yaratılmadın! Yar ve geç. Ne oluyor yarıp geçtiğin zaman? O zaman güzel hâlleri yaşamaya başlıyoruz. Huzur, sekine, selam, rıza…

Razı ol tadını çıkar diyebilir miyiz yani?

Eyvallah.. Yani bu hâlleri yaşayamazsa insan kabz üstüne çöküyor. Reca ve itminan gidiyor, insan dar bir alana sıkışıp kalıyor. İşte o dar alanda sıkışmış insan çok büyük bir trajedi yaşıyor.

Gelişim Sırasında Depresyon Kaçınılmaz

Konuşan: Fahri Sarrafoğlu
Yrd. Doç. Dr. Hasan Kaplan
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Din Psikolojisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi

Depresyon konusunda ülkemizde altını çizmemiz gereken en büyük problem mevcut eğitim sistemi ya da kültürüdür. İlk okuldan itibaren başlayan sınavlar, gençlerden beklenen “sınav” başarısı, ya da başarının ezberden başka hiçbir şeyi ölçemeyen “testlere” indirgenmesi depresyonun en büyük sebeplerinden biridir… Gençlerimiz büyük bir stres altındadır, aileler, öğretmenler, dershaneler, okullar, herkes onlardan bu sınavlarda başarı beklemektedir. Ama her bir bireyin kişisel farklılıkları, değişik ilgi alanları dikkate alınmamaktadır. Çoklu zeka denen konsept ülkemizde henüz iyi anlaşılmamıştır. Gençlerimiz sınavlar, hazırlık kursları ve dergileri, dershane ve özel eğitim gibi sektörler tarafından kuşatılmış durumdadır. Anne baba olarak siz anlayışlı olup hassas davransanız da çevre paralel hareket etmiyor ve çocuklarımız bu baskıdan kurtulamıyor. İşte bu durum depresyona sebep olmaktadır…

Büyüme ve olgunlaşmayla ilgili depresyon kaçınılmazdır. Bireylerin pişmesi için bu durumlar normaldir… Hatta gerekir… Ailelerin ve yetişkinlerin bu konuda anlayışlı, sabırlı ve destekçi olması gerekir. Bu dönemlerde gençlere zaman tanınmalı, radikal kararlar da verseler, saygılı olunmalı, kılık kıyafet konusunda anlayışlı yaklaşılmalı, tahkir edici yorumlardan ve tutumlardan kaçınılmalı. Onların yerine karar vermekten kaçınılmalı, kararı onların vermesine yardımcı olunmalı. Bu durumun bir geçiş süreci olduğunu hatırlamalıyız… Bu durumlarda gençlerle zıtlaşmadan, mümkünse çevresel faktörler üzerinden ‘yardımcı’ olmaya çalışılmalı. Gençlerin kendi kimliğini oluşturması için anne ve babadan farklı tercihler yapması zaman zaman zıtlaşması da gerekir. Bu olumlu bir işarettir. Bu durumu yanlış okumak ve onlara baskı yapmak da gençleri depresyona sürükleyebilir… Büyüme ve olgunlaşma dışında suni sebeplerden yani eğitim (sınav) ve kültürel (moda) sebeplerden oluşan depresyonla ciddi ve köklü mücadele gerekiyor.

Bir Miktar Stres İnsanı Canlı Tutar

Konuşan: Fahri Sarrafoğlu
Psikiyatrist Dr. Nihat Kaya kimdir?
Uzmanlık tezini “İntihar” üzerine yapan Dr. Nihat Kaya Bakırköy’de, Telefonla İntihara Müdahale Merkezi’nin ( 182-Umut Işığı ) kuruluşunda aktif görev aldı ve çalıştı… “Çocuk Eğitiminde Dayağın Yeri” ve “Çocuk Psikolojisi” üzerine değişik araştırmaları var.

Stresten tamamen kurtulmak mümkün değil, bir miktar stres insanı canlı ve dinamik tutar. Beden ve ruh bütünlüğünü bozmayacak düzeyde olması gerekir. Kişi bir zorlayıcı durumla karşılaşmadan yakınmaya, stres yapmaya başlıyor ve kendisini geriyorsa sorun var demektir. Stresi aza indirmek için olaylara bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor. Akılcı düşünmek, ortam ve şartları iyi analiz etmek ve duruma göre çareler üretmek iyi bir yöntemdir. Değiştiremeyeceğimiz konularda boşu boşuna çaba sarf etmek bizi germekten başka bir işe yaramaz. Yapabiliyorsak düzenli yürüyüşler stresi aza indirir. Melisa, papatya çayı içmek, çayı kahveyi kolayı azaltmak iyi bir çözümdür. Rahatlatıcı, dinlendirici müzikler dinlemek, pozitif insanlarla birlikte olmak da stresle mücadelede iyi bir yoldur.

Eskiden bir genç, demirden bir çember oyuncağı yokken belki mutsuzdu, bugün ise İ Phone’u olmadığı için mutsuzdur… Gençlik dönemi, duygu ve düşüncelerin değiştiği, farklılıkların oluştuğu bir dönemdir. Yerleşik değerlerle çatışmalar ve kendi “değerlerini” ortaya koyma sürecidir. Her dönem gençlerde bir aykırılık, isyan eğilimleri vardır. Farklı olmak için; saç şekillerini, kıyafetlerini değişik yapabilirler. Arkadaş seçimlerinde aileye ters düşebilirler. Alkole ve uyuşturucu maddeye meyledebilirler.. Bu dönemde, ailenin gençle zıtlaşmadan, konuşup, paylaşarak sorunlara yaklaşması elzemdir. Yasaklar ve tehditlerle, cezalarla genci kendimizden soğutur ve uzaklaştırırız. Gençlere kendilerini gerçekleştirecekleri alanlar yaratmalıyız. Spor sanat, kültür imkânları her mahalleye yayılmalıdır.

Depresyon hafifse kişi kendi kendine atlatma şansına sahiptir

Depresyon hafifse kişi kendi kendine atlatma şansına sahiptir. Orta ve ağır derecede ise mutlaka psikiyatrisin görmesi ve tedavi etmesi gerekir. Doğal yollardan neler yapılacağını ise www.depam.com sitemizde detaylı bulabilip, okuyabiliriz.

Doğru nefes almıyoruz!

Doğru nefes almak yaratılış gereğidir ve ona programlıyız. Ama yoğun stres ve kaygılar altında nefes alışımız kesik kesik ve sık sık olabilmektedir. Böyle durumdaysak, burnumuzdan nefes almaya gayret edip, derinlere çekip, ağzımızdan üfleyerek vermeliyiz. Günde 10 kez ve bir ay boyunca bu egzersizi yaparsak nefesimiz tekrar rayına girer. Derin nefes alıp, 10’a kadar sayıp öyle üflemeliyiz. Üfleme süresi, aldığımız nefes süresinin iki katı olmalı…

Depresyon Davetçisi: “Daha Fazlasını İste!”

Psikolojik Danışman Maruf Beçene

Depresyon dünyada yaygınlığı en fazla olan bir hastalıktır. Gün geçtikçe etki alanı genişlemekte ve çocuk genç yaşlı demeden gelişimin her döneminde varlığını hissettirmektedir. 2020 yılında depresyonun dünyada yeti yitimine neden olan en büyük ikinci hastalık olacağı tahmin ediliyor.

Gençlik Dönemi Depresyonları

Ergenlik dönemi depresyonlarında iştahsızlık ya da aşırı iştahlı olma, içe kapanma, sosyal hayatta tıkanma, akademik etkinliklerde verim kaybı (okul başarısızlığı) kilo kaybı ya da kilo alımı, özgüvensizlik, özkıyım düşünceleri ve madde kullanımı başlıca depresyon belirtileri olarak zikredilebilir. Ergenlik veya gençlik dönemi depresyonları daha kırılgandır. Kişi depresyon etkisi olan olay ve yaşantılardan daha çok etkilenir. Depresyonun ürettiği sonuçlar yaşamı daha belirgin bir şekilde etkiler. Gençler depresyonun etkisinden kurtulmak için madde kullanımı, abartılı alışverişe yönelme, okuldan uzaklaşma vb davranışlar sergileyebilirler.

Nasıl Başa Çıkacağız?

Depresyona neden olan faktörlerin etkisini aza indirgemek için ailelerin bu konu hakkında bilinçlenmesi oldukça önemlidir. Diğer yandan gençlik dönemi depresyonlarıyla başa çıkmak için erken teşhis oldukça önemlidir. Bu konuda bireye destek sunmanın yanında ebeveynlere yönelik aile destek programlarının düzenlenmesi hayati önem arz eder. Çocuğunun depresyonda olduğunu düşünen aile ilk adım olarak medikal tanılama için çocuk psikiyatrisi hekimiyle görüşmeli. Yapılacak tetkiklere göre ortaya çıkan hekim yönergesine mutlak surette riayet edilmelidir. Bununla beraber psikoterapi desteği ihmal edilmemelidir. Özetle ilaç + psikoterapi en yaygın başa çıkma yöntemidir.

Aradığımız Kıvam: Yetinmek, Rızâ Hâli

İnsanoğlu, direnci yüksek bir organizmaya sahip olduğu gibi, direnci çok kolay kırılabilen de bir varlıktır. Deyim yerindeyse direncimizi kırmaya dönük saldırılar her geçen gün çeşitleniyor. Depresyonu tetikleyecek yeni gerekçeler, yeni yaşam formları üretiliyor. Tatminsiz bir birey, tüketen birey olmaya müsaittir. Üretilmek istenen tatminsiz toplum ve buna bağlı tüketen bireyler oluşturma anlayışı mutsuzluğa kapı aralıyor. Daha açık bir ifadeyle, modern anlayışın ürettiği yaşam formları bireyi depresyon kuşatması altına alarak, önce gergin bir ruh hâli oluşturup daha sonra onu bir arayış içine sürüklüyor. Bireyde tatmin olma gereksinimi doğuyor. Var olana rıza göstermek, kanaatkar bir tutum içine girmek bireyler için doyurucu olmamaya başlıyor. Mutsuz bir haleti ruhiye ile birey tüketmenin, farklılaşmanın, gerçekçi olmayan hedeflerin ortasında buluyor kendini. Bir düşünürün mutlulukla ilgili şöyle bir tanımı var: “Mutsuzluk; sahip olduklarımız ile olmak istediklerimiz arasındaki mesafedir.” Mutsuzluğu yani melankolik ruh halimizi etkileyen, sahip olduklarımız ile olmak istediğimiz arasındaki mesafe gittikçe genişliyor ya da genişletiliyor. Modern algı, kentleşme, kitle iletişim araçları ve gerçekçi olmayan modellemeler; sürekli bir “yetinmemelisin daha fazlasını iste” dayatması içinde gençliğin depresyon potansiyeline katkı sunuyor. Dayatılan bu anlayış kimi zaman alışveriş merkezlerinde çılgınca bir tüketime dönüşüyor, kimi zaman hayatın en kırılgan ve naif yıllarında her biri birer heyula gibi olan sınavlarda başarı kaygısına dönüşürken kimi zaman da bunlara karşı direnci kırılmış bir mağlup psikolojisiyle yaşama sırt dönmüş olarak karşımıza çıkmaktadır.

Rızâ: Depresyona Bire Bir

Uzman Psikolojik Danışman Hüseyin Şahin

Genç insan çevresinde “model insanlar” olduğu taktirde sağlıklı bir “özdeşim” kurabilecek ve başta ailesinden başlamak üzere, içinde yaşadığı topluma doğru gittikçe yayılacak şekilde herkes ile ve her yerde uyum içinde yaşayabilecektir. Bu ise ruhen sağlıklı bir insan olmanın temel göstergelerindendir.

Fakat, çoğunlukla gençler çevrelerinde özdeşim kurabilecekleri “doğru rol modellerini” göremedikleri için; yer yüzünün her coğrafyasında var olan düzensizliklerin, çelişkilerin, tutarsızlıkların, adaletsizliğin ve parçalanmış kimliklerin bir sonucu olarak mutsuzluk yaşamakta, isyan etmekte ve tek kelime ile “çileden çıkabilmekte”dir.

Böylesine bir karmaşa içerisinde kişiliklere yön veren risk etkenleri; medya, uyuşturucu, şiddet, internet, seks tüccarları, parayı ilahlaştırmış olan “mr. baylar ve ms bayanlar” gençleri psikolojik tabir ile “depresyona girmeye” mecbur bırakmaktadır.

Kültürümüzde çok önemli bir dinamik olan, her acıya ve her güçlüğe tam bir teslimiyet içinde “rıza göstermek” şuurundan uzak kalarak hayata tutunmaya çalışan gençler; sendelemekte, tökezlemekte, tükenmişlik duygusu içinde tam bir ”çaresizlik sarmalı içine” girmektedir. İşte, onun bu hâli “depresyon” olarak adlandırılmaktadır. Bundan kurtuluşunun çaresi ise, depresyon oluşturan kaynakları ortadan kaldırmak, bunun mümkün olmadığı durumlarda ise etkilerini azaltarak, kontrol altına almaktır. Bunların sonrasında ise tam bir kararlılık ve içtenlikle “Düzenlerin Düzenleyicisi Olan”a rıza göstermektir.

Sahip oldukları gücü fark eden anne-babalar, insanlığa ve kimliklerine karşı sorumluluklarının gereği olarak ”insanlığın temel değerlerini öğretmeyi” ve yaşatmayı “var oluşlarının amacı” olarak görebilen aydınlar ve sanatçılar, yönetim yetkisini ellerinde bulunduran yöneticiler ve toplumun eğitim sistemini dizayn eden sayın bürokratlar; gençlerin ve gençliğin her sorununda sorumluluk sahibidirler ve bu sorumluluklarının gereklerini yapmaya da mecburdurlar.

Bu sorumlulukların yerine getirilmesi neticesinde gençler umutsuzluktan, karamsarlıktan, çaresizlik ve yalnızlık duygularından uzak durabilecektir. Özetle; depresyondan uzak kalarak, ”sağlıklı, başarılı ve mutlu bir insan” olacaklar ve sahip oldukları dinamizmi tüm insanlığın yararına olacak şekilde harekete geçirmeyi başaracaklar. Bu da “rıza” ikliminde gerçekleşecektir. Zaten, duyarlı her anne-babanın ve sorumluluk sahibi yetişkinlerin gençlerden temel beklentisi de bu değil midir?. .

İnsan, İçinden Gelen Dürtüleri Erteleyebildiği Ölçüde İnsandır!

Konuşan: Abdullah Yalnız
Prof. Dr. Erol Göka Kimdir?

Çok sayıda psikiyatri uzmanı ve doçenti yetiştirmiş; onlarca aile hekimi ve nöroloji uzmanının yetişmesine katkıda bulunmuş olan Erol Göka, ülkemizde psikiyatrik hizmetlerin çağdaş biçimlerde örgütlenebilmesi çalışmalarına etkin olarak katılmaktadır. Psikiyatrinin birçok alanında yapılan bilimsel çalışmalarda yer almasına rağmen ilgisi, daha çok psikiyatrinin sosyal bilimlerle ve felsefe ile kesişim noktalarında yoğunlaşmıştır.

“Prozac Toplumu” denilen hiçbir ızdırabın, acının, sıkıntının olmayacağı, ütopik bir toplum tasarımı yapılıyor. Bu mümkün müdür? Daha doğrusu böyle bir durum, biz insanların yüce hedeflerinden biri mi olmalıdır?

Maalesef modernler böyle bir yanılgı içinde. “Ağrısız acısız sünnet” gibi bir hayat tasavvur ediyorlar. Modernler, geleneksel toplumun hikmetinden mahrumlar, hayat bilgisinden sınıfta kalıyorlar. Kemal Sayar ve benim gibi insanlar, modern takıntıları olan meslektaşlarımıza varoluşun nasıl bir şey olduğunu, varoluşsal sorunların hastalık demek olmadığını anlatmaya çabalıyoruz.

Gençlerdeki kronik mutsuzluk hâlinin, ruhsal karmaşaların ve psikolojik sıkıntıların çoğalmasında; Freud’un vurgu yaptığı cinsellik dürtüsünün rolü büyük müdür? Bir modern zaman vakası olan, “ertelenmiş cinsellik” ne gibi problemler doğuruyor?

İnsan, içinden gelen dürtüleri, öfkeyi, cinsel arzuyu erteleyebildiği ölçüde insandır. Önemli olan ertelemek değil, ideallerin olmaması, içimizdeki yaşam enerjisinin bir hedefe yöneltilememesi…

Özellikle vahyi referans alan gençler âşık olma, sevme-sevilme ama flört etmeme arasında sıkışıp kalmış durumda… Gemsiz yaşayan bir kısım gençlik, özgür bir flört dönemi geçiriyor ve cinsel deneyim yaşıyorken, dindar gençler bunu yapmak istemiyor. Fakat sosyolojik çitler (diploma, ev, meslek gibi) nedeniyle meşru birliktelik yani evlenmek de pek mümkün olmuyor. Bu cenderede ne yapılabilir?

Bence dindar gençlerin en büyük problemi bu. Her fırsatta insanlara bunu anlatmaya çalışıyorum. İnsanlığın her döneminde gençler vardı ama “gençlik” tamamen modernliğe özgü. Geleneksel toplumlarda gençlik dönemi yoktu. İnsan akıl baliğ olduğunda toplumun bir üyesi de oluyor, evlenip bir iş kurabiliyordu. Şimdi akıl baliğ olduktan sonra yaşamının en az 10 yılı işsiz ve eşsiz, muhtemelen tahsil hayatını sürdürmek zorunda kalan bir zümre var. Bu genç insanlar için birçok proje geliştirmek, hiçbir şey yapamıyorsak bu insanları anlamak zorundayız. Gençlere ise diyecek bir şeyim yok. Onlara yaşattığımız güçlükler nedeniyle özür diliyorum yetişkinler adına ve sabır diyorum biraz daha sabır…

Genç dergi


Başörtüsü Modelleri

‘Tesettür, kadını daha cazip hale getirmek için değil, onu mahremi dışındakilere cazip olmaktan korumak içindir.’’

Müslüman hanımın başındaki başörtüsü, bedenini örten kıyafeti tesettür içindir. Tesettür ise korunmaya yöneliktir. Müslüman kadından tesettüre bürünmesi istenmesi, gözlerden korunmaya sağlamaya yöneliktir. Gözlere açılan bir tesettür için tesettür deyimini kullanmak yerinde bir deyim olmayacaktır. Bu zaviyeden bakıldığında, Müslüman kadının başındaki baştan daha cazip bir başörtüsü, başı örtmüş olsa da maksadı tahakkuk ettirmiş olmaz. Müslüman kadının dış kıyafetinin ziynete dönüşmesi, moda ürünü olarak kullanılması İslam’ın tesettürü emretmesindeki maksatlar açısından nasıl benimsenebilir?

Başörtüsü kadar, Müslüman hanımların diğer dış kıyafetleri için de aynı şeyleri sorgulayabiliriz. Bedeni teşhir eden dar veya ince bir kıyafet, ‘bak bana!’ diyen renkler, dikkat çeken yürüyüş ve oturuş tarzları, ağır parfüm tesettürü yabancılaştıran etkenlerdir.

Namazı, eğilip kalkma haline getiren anlayışı neden reddediyoruz? Çünkü namaz, eğilip kalkmaktan çok, bir anlayışın ve kulluğun simgesidir. O anlayış, hayata yansımıyor olduktan sonra, seccade başında namaz hareketlerinin tekrarlanmasını yeterli bulmuyoruz; böyle bir namazın sahibini de kınıyoruz. Aynı şey bayanın tesettürü için de geçerlidir. Eğer tesettür, bayanı daha cazip hale getirebilmek içinse söylenebilecek bir söz yoktur. Hayır, tesettür bayanı mahreminin dışındakiler için cazip olmaktan korumak içinse o zaman neyin tesettür olduğunu iyi tahlil etmemiz gerekmektedir. Zira tesettür, Müslüman kadının önünde mubahlardan bir mubah değildir. Bilakis ibadettir. İbadet ise şeklini kulun belirlediği eylemin adı değildir. Nasıl namazı biz, yaşadığımız çağın şartlarına göre şekillendiremiyorsak, namaz gibi bir farz olan tesettürü de zihniyetimizi şekillendiren anlayışların etkisinde bırakamayız.

Çarşaf Ve Tesettür

Tesettürün, ibadet olduğunu kabul etmekle, yöresel olduğunu kabul etmek arasındaki açı oldukça geniştir. Tesettür ne Arap kültürüdür ne de Osmanlı kültürüdür. Tesettür, İslam’ın kadın için takdir ettiği tarzın adıdır. Ve tesettürün amacı, avreti gözlerin cazibesi olmaktan uzaklaştırmaktır. Şu veya bu nedenle tesettür bu ana çizginin dışına taştığında, dönülmesi gereken yanlış bir yola girilmiş olmaktadır.

Tesettürün ilk bakışta çarşaf adlı kıyafeti hatırlatması da doğru değildir. Çarşaf, Kur’an’ın beyan ettiği kıyafete en yakın kıyafet olabilir. Bizden önceki neslin anlayışı da bu tarzda olmuştur. Ancak çarşaf bile, tesettürdeki maksat kollanmadığında ‘İslami’ olma özelliğinden uzaklaşabilmektedir. Bir Müslüman hanımın üzerindeki çarşaf, hafifi bir rüzgârda bedenini şekillendirecek kadar ince ve desteksiz giyilmiş ise o kıyafetin adının çarşaf olması, renginin siyahlığı, Allah’ın emrini ne kadar tahakkuk ettirecektir? Renklere ve şekillere takılmadan maksadı yakalamak zorundayız. Nasıl, namaz diyip geçiştiremiyor, onun ayrıntılarını da dikkate aldığımızda ‘namaz’ ibadetinin hakkını verebiliyorsak, emirlerden bir emir olan tesettürün de aynı dikkate tabi olarak uygulanması gerekmektedir.

Bugün geldiğimiz noktada Müslüman kadınların kıyafetlerini, farz bir ibadeti eda etme anlayışının dışına taşırıp, zevklerini ve ihtiraslarını tatmin edecekleri bir anlayışla belirliyor olmaları esef vericidir. Bir yandan başörtüsü için yıllara yayılmış bir mücadele verilirken diğer yandan bizzat başörtüsünün, başı örten ama sefih zihniyeti teşhir eden seviyeye düşmesi, emirlerle zevkler arasındaki farkı yakalayamadığımızı göstermektedir. Başörtüsü, başka bir başörtüsü ile örtülmesi gerekecek halde olmamalıdır. Kıyafete kıyafet giydirmek durumunda kalmamalıyız. Başlar kapanır, kafalar dışarı açılırsa kaybeden biz oluruz. İslam şekilci bir din değildir elbette; kalplerdeki idrak önemlidir. Renklere ve santimlere de kilitlenmiyor dinimiz; ihlâs ve samimiyet yeterlidir. Ama Müslüman kadınların üzerlerine giydikleri ‘tesettür kıyafetleri’ yabancıların kıyafetlerinden daha cazip, daha kamaştırıcı ise neyi örtüp neyi açtığımızı, neyi alıp neyi kaybettiğimizi muhasebe etmemiz gerekiyor demektir.

Başta Ne Var Altta Ne Var?

Müslüman hanımın başını örtme arzusu, onun Allah’tan korkup başını örten bir Müslüman, Allah korkusunu sadece başın örtülmesi ile daraltırsa, o korkunun kendisinden beklenen korku olmadığı ortaya çıkar. Zira başı örtülü bir kadının, baş dışındaki bedenine uygun gördüğü kıyafet, baştaki örtüyü yalanlar mahiyette ise bu bir çelişki olur. Müslüman kadınların, kaliteli giyinmeleri, kıyafetlerine özenmeleri en tabi haklarındandır. Hatta Müslüman bir kadın becerebildiği ve imkânları dâhilinde olan en güzeli, en çekiciyi giyinmelidir; bedenini ve Allah’ın ona verdiği güzelliği köhneleştirmemelidir. Fakat bu, onun nikâhlı eşine karşı olmalıdır. Mahremi olmayanları onun bedeni ve güzelliği hakkında bilgi sahibi olması ne kadar tesettür mefhumu ile bağdaşabilir? Kadınlarımızın bu ince çizgiyi ayırmaları git gide zorlaşmaktadır.

Tesettür Allah yolunda cihaddır. Kadınların kendi çaplarında, bütün asırlarda ifa ettikleri en büyük cihad uygulamalarından biridir. Onların tesettürleri sadece onları temsil etmiyor. Bütün Müslümanların, yeryüzünde İslam adına yapmak istedikleri şeylerin özünü ihtiva eden bir eylem onların tesettüre bürünmeleri ile tezahür eder. Erkek mücahitlerin, kadınların tesettürleri uğruna cihad etmeleri neyi ifade ederse, Müslüman kadınların da tesettüre sahip olmaları o ifadenin içini doldurma olarak yerini alır. Bu nedenle, Müslüman kadınların başlarının açılması veya tesettürden uzaklaşmaları bir sorun olarak düşündürdüğü gibi, başörtüsünün farzı eda etmekten çok zevkleri tatmin etmeye dönüşmesi de düşündürür.

Müslüman kadının tesettürü konusunda karşımıza farklı modeller çıkmaktadır:

Birinci model: Anneden babadan görülen şekliyle kullanılan başörtüsü veya tesettür vardır. Bu tesettürde ibadet heyecanı yoktur. Allah rızası da gözetilmemektedir. Yöresellik, ekonomik şartlar, aile baskısı, vücut tipi gibi nedenler kıyafet tercihini etkilemiştir. Güneşten korunmak, tarlada çalışırken topraktan, tozdan kaçınmak için başa konmuş bir örtü, giyilmiş bir şalvar, dinle bağlantılı bir kavramı ifade etmektedir. Şüphesiz böyle bir kıyafetin şekli benzemiş olsa bile İslamiliğini iddia edemeyiz. Hıristiyan rahibeleri de benzer kıyafetler giymiş olabiliyorlar. Ne onlar ne de bunlar için çizilecek daire İslam dairesidir. Yine namaz örneğinden hareket ederek yapacağımız bir benzetme meseleyi daha iyi anlamamıza yardım edecektir: Bir spor hareketinin namazdaki secdeye benzemesi, o hareketin secde anlamını taşımasını ne kadar temin edebilir?

İkinci model: Ahir zaman tesettürü: İmam Müslim’in Sahih’inde rivayet ettiği (Libas,34; 5547) bir hadiste Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem bu ahir zaman tesettürünü haber vermiştir. Bizzat hadiste bu kıyafet sahipleri için ‘Giyinmiş Çıplaklar!’ denmektedir. Giyinmiş çıplakların nasıl olabileceğini yaşadığımız bu asırda çok açık bir şekilde gördük. Söz konusu bu hadisi şerifte Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, giyinmiş çıplaklar dediği kadınların, yürüyüşleri, kıyafetleri ile erkeklerin dikkatlerini üzerlerine çekeceklerini haber vermektedir. Mucizevî hadislerden biri olarak gördüğümüz bu hadiste, bu tür kadınların oluşturacağı tehlikeye işaret edilmiş olmaktadır. (Hadisi şerif oldukça yaygındır. İbni Hibban, Mavsıli, Beyhaki, Ahmed, İmam Malik gibi meşhurlar tarafından da rivayet edilmektedir.)

Mevlit törenlerinde, kandil gecelerinde başa konan göstermelik tüller herhalde başörtüsü olarak benimsenmiş bezler değildir. Ya da yaz kurslarına giden genç kızların, annelerinin başörtülerini, eteklerini kullanıp, komik bir şekilde camilere gitmeleri de tesettür değildir. İstanbul’da saçının telini göstermediği halde, hacc için bulunduğu Mekke veya Medine’de kendisini kardeşlerinin arasında güvende hissedip, entarisiyle dolaşan hacı teyzelerin ev kıyafetleriyle dolaştıkları Mekke sokaklarındaki tavırları da tartışılır anlayışları yansıtır.

Çay bahçelerinde, ebeveynlerin rızası, hatta bilgisi olmadan okuldan edindiği arkadaşlarıyla muhabbet eden genç kızların başlarındaki bezin adı da ‘başörtüsü’ değildir. Ona illa bir ad verilecekse onun adı ‘ahir zaman tesettürü’ olabilir. Kudüs topraklarındaki kargaşa da odur.

Bazı Müslüman yazarçizerlerin, Müslüman kadınları Paris menşeli tesettüre davet etmeleri ise, olsa olsa tuz olur biber olur yaramıza.

Üçüncü model: Allah rızası gözetilerek başa konan veya bedene giydirilen kıyafettir. Bu kıyafet kalitelidir, temizdir, vakurdur. Ama gösteriş için değildir, teşhir etmez, gözleri davet etmez. Bedenin tamamını örter. Kıyafetin kendisi bir ziynet değildir; onu da bir kıyafetle örtmeye gerek bırakmaz. Bedene yapışık değildir. Çizgileri belirtecek kadar ince değildir. İlk bakışta küfrün simgelerinin anımsatacak nitelikte değildir. Erkeklere mahsus bir kıyafet değildir.

Bu model kıyafetin sahibi kadının seccadesi vardır, tesettürü vardır. Tesettürü seccadesidir, seccadesi tesettürdür. Ayıplayanların ayıplamasına aldırmaz, çağı ve çağdaşı taklit etmez. Vakurdur, kibirli değildir. Ciddidir; ciddiyeti gereği kıyafetini tartışmaz.

Bu modelin sahipleri, evlendikleri gün için farklı bir kıyafet düşünmezler. ‘Evlilik bir defadır!’ gibi bir safsataya kapılmaz. Zaten evlilik bir defa olduğu için, o imtihanı kazanmam lazım, diye düşünürler.

Onların başörtüleri, dış kıyafetleri bu ümmetin onurudur; onlar ümmetin sokaklarında yürüyen mücahidedirler. Allah onlardan razı olsun.

Nureddin Yıldız


Okuduğun Kitabı Söyle, Sana Kim Olduğunu ve Neye İnandığını Söyleyeyim!

“Bu kadar uzun başlık mı olur? Okumakta bile zorlanıyor insan” diyenler varsa, aşağıdaki yazının adını onlar koysunlar. Daha kısa bir başlık seçebilirler. Yardımcı olayım. Bu yazının başlığı, şunlardan biri de olabilirdi:
“Oku” diye Başlayan Kitabın “Okumam” Diyen Bağlıları Olamaz!”
“Hayır! Siz okumayan Kitap’sızlardan Olamazsınız.”
“Sahi, Senin (Devamlı Okuyup Hükümlerine Uyduğun) Kitabın Ne?
“Okumamanın Mâzereti Değil, Bahanesi Bile Olamaz”
“Midenizin Açlığını Gıda ile Giderirsiniz, ya Kafanızın Açlığı?”
“Ya okuyacaksın, ya Canına Okuyacaklar”
“Ya Okursun, ya Oku Yersin”

Nüfusu 7 milyon civarında olan Azerbaycan’da kitaplar ortalama 100.000 tirajla basılırken; 75 milyonluk Türkiye’de 1.000 veya 2.000 olarak basılır. Gelişmiş kabul edilen ülkelerde kişi başına kitaba harcanan para, yılda ortalama 100 ABD doları iken, Türkiye’de 10 doların altındadır. Amerika’da 72 bin, Almanya’da 65 bin, İngiltere’de 48 bin, Fransa’da 39 bin, Brezilya’da 13 bin, Türkiye’de ise sadece 6 bin 31 çeşit kitap basılıyor. Japonya’da yılda basılan toplam kitap miktarı 4 milyar 200 milyon. Türkiye’de ise yalnızca 23 milyon. Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa’da 7, Türkiye’de ise yılda 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor. Türkiye’de her 100 kişiden sadece 4 kişi kitap okuyor. Birleşmiş Milletler İnsanî Gelişim Raporu’nda, kitap okuma oranında Malezya, Libya ve Ermenistan gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke arasında Türkiye, 86. sırada. Türkiye’de yüksek öğrenim görenlerin oranı 1965’e göre 14 kat arttı. Ama yüksek öğrenim mezunlarının kitap okuma oranı 1965’in de altında kaldı.

Türkiye’de dergi okuma oranı: % 4, kitap okuma oranı: % 4,5, gazete okuma oranı: % 22, radyo dinleme oranı: % 25, televizyon izleme oranı: % 94. Türkiye’de yaşayan insanlar, her akşam ortalama 4 saat televizyon karşısında. Bu saatlerin toplamı ayda 15 iş gününe tekabül eder (bir iş günü sekiz saat hesabıyla). Sanki hayatı yaşamıyor, sadece seyrediyor insanımız. Üstelik seyrettiği hayatla yaşadığı hayat arasında, yaşadığı ile yaşaması gereken hayat arasında hiçbir bağlantı yok. Televizyonda izlenen aileler, müslümana yabancı, İslâm kültürüne ve inancına tümüyle uzak. Tv. Programları, tümüyle zamanı kemiriyorlar; zamanı, imanı ve ahlâkı…

Okunan kitaplar içinde Kur’ân-ı Kerim’in oranını merak edip araştıran bile çıkmamış. Elbette müslümana yakışacak oranda olduğu söylenemez. Bu kadar az kitap okunan ülkede, kitap okuyanların ne tür kitap ve dergi okudukları da, çok satanlar listelerinden ve hangi kitapların kaç baskı yaptığından belli oluyor. Hayatında onlarca kitap okuyanlar, hâlâ Kur’an meali ve tefsiri okuyacak zaman bulamıyorlar. Okul kitaplarından veya sınavlara hazırlıklardan başını kaldıramayanlar, Ahmed’in, Mehmed’in, hatta John’un, Mary’nin kitabını okumaya fırsat bulanlar, Allah’ın kitabını okuma ihtiyacı hissetmiyorlarsa, bu insanlara ne denir? “Kitapsız” diye bir kelime var, dilimizde, hakaret olarak kullanılan. Allah’ın kitabını hayatın merkezine koymayan, hayat kitabı edinmeyen, onu okumayan, hayatına geçirmeyen, onsuz yaşayan insanlar için kullanılır bu ifade. Şimdi tam günümüz insanını tanıtıyor bu kelime. Bu tür insanlar, âhirette: “Kitabın ne?” sorusuna, büyük ihtimalle “filan gazete, filan tv. kanalı, falanın romanı, filanın nutku” gibi cevaplar verecekler istemeseler de.

Okuma:
Okuma, yazılı bir metnin harflerini tanıyarak ne yazıldığını anlamak, kıraat etmek, tilâvet etmek; yazılı bir metnin muhtevâsını kavramak ve öğrenmek demektir. Okumanın hayatımızdaki yerini ve önemini bilmeyen yoktur. Ama günümüzde ekonomik problemler, kapitalist düzenin çalışma şartları, televizyon, bilgisayar gibi teknolojik ve eğlenceye dayalı araçlar, boş vakitlerin okuyarak değerlendirilmesine engel olmaktadır. Okumayı bilmek yetmemekte, okumaktan zevk almamız da gerekmektedir. Gerekli gördüğümüz yerleri not alarak, tartıp tartışarak, düşünüp üreterek tekrarlayıp yankılaştırarak, benimseyip sindirerek, genişletip tazeleyerek, gözleyip örnekleştirerek, hayatta nasıl bir yer aldığını ve nasıl uygulanacağını değerlendirerek okumalıyız. Açlık yemekle giderildiği gibi, bilgisizlik de okumakla giderilir. Okumak bir gâye değil, bir araçtır. Niçin okuduğumuzu, okuduktan sonra bizde nasıl değişiklik olması gerektiğini değerlendirmemiz gerekir. Bir kitabı okuduktan sonra, eskisinden daha akıllı, daha şuurlu hareket edebilmeliyiz.

Okuma eylemi, çok kapsamlı ve oldukça karmaşık bir eylemdir. İstenilen sonucu elde edebilmek için göz ve beyin arasında, hatta beyinle gönül arasında dikkatli bir işbirliği gerekir. Yani sayfada yazılı olan harflerin anlattığı fikirlerin tamamen kavranması şarttır. Aynı şekilde, okuma amaçlarımız da farklılık gösterir. Değişik okuma tekniklerine ve hızlı okumaya âşina olmak çok önemlidir. İlgili yazının uzunluğu, zorluğu ve konusuna göre doğru tekniğin seçilmesi gerekmektedir. Okumada kullanılan başlıca üç teknik; taramak, gözden geçirmek ve detaylı okumaktır. İyi okumak, anlayarak okumak demektir. Okurken bütün akıl, bilgi birikimi ve hayal gücü harekete geçirilmelidir. Gözlerin kelimeler üzerinde dolaşması yetmez. Durulması ve düşünülmesi gereken yerler vardır. Altı çizilmesi, notlar alınması gereken cümleler bulunabilir. Bütün benliği vererek açık bir zihinle okumanın gereği, fikir veren ciddi kitaplarda daha fazla ortaya çıkar.

Kitap, size istediğiniz zaman ders vermeye hazır bir öğretmendir. Büyük insanlarla oturup sohbet etmenin, onlarla konuşmanın yolu “okumak”tır. Bir kitabı dikkatle okumak, onun yazarıyla saatlerce sohbet etmek demektir. Kitaplar; insanlar, ülkeler ve asırlar arasında bilgi alışverişini sağlayan araçlardır. Değerli kitaplar, insana düşünmeyi de öğretir. Okumak, anlama yeteneğini geliştirir, duyguları güzelleştirir, sezgi gücünü arttırır, olayları ve insanları anlamada, problemleri çözmede yol gösterir. Mesleğinde, bulunduğu konumda yükselmek, başarılı olmak isteyenlerin yapması gereken en önemli işlerden biri okumak olmalıdır.

Sadece kitap değildir okunması gereken. İnsan, tüm eşyayı, tüm varlığı, tüm olayları, hayatı ve öteki hayatı, duyguları, her şeyi okumalı, okuyabilmelidir. Eşyanın dilinden anlayacak şekilde, yabancı ve yerli dile sahip olmalıdır. “Oku!” emrinin yöneldiği şey, tek bir şey değildir. Ama, okunacakların içinde kitap, kitapların içinde de “O Kitab” baş sırayı alır.

Günümüz genci, karnı tostla, beyni testle doldurulmuş robotlara benziyor. Düşünmeyen, üretmeyen; sadece kendini programlayan sahibi konumundaki devletin istediği gibi hareket(sizlik) eden bir makineye dönüşüyor. Okumayı tavsiye ederken, Peygamberimiz’in “faydasız ilimden Allah’a sığındığını” unutmayalım. Günümüz cahilî okullarında faydasız da olsa “ilim” öğretiliyor diyen varsa, ispat edemeyecektir iddiasını. İlim vahiydir, Allah’tan gelmedir, Kur’an’dır, mutlak hakikattir, özü bilmektir, doğruyu doğru tanımaktır. Rabbini bilmek, sonra haddini ve kendini bilmektir ilim. Eşeğin sırtında kitap taşıması gibi zihinde ne işe yarayacağı bilinmeyen bilgiler taşımak değildir ilim. Câhiliyye toplumlarında, vahyi kabul etmeyen câhilî eğitim sistemleri, vahyi ilim kaynaklarının, bilgi vasıtalarının içine katmazlar. Bundan dolayı bilim, câhiliyye düzenlerinde bir put haline dönüşmüştür. Her şeyi tümüyle bilen Allah’ı bilime karıştırmak istemeyenler, hiç uzlaşmaması gereken bilimle câhilliği (câhiliyyeyi) bir arada barındırma şerefini(!) kazanabilmişlerdir.

Kur’an’a göre yaratılış amacı, Allah’a kulluktur. Allah’a kulluk, bir tavrı ve bir tutumu ifade eder. Tutumlar, durup dururken oluşmaz. Bir bilgi birikimine, bir gözleme, bir araştırmaya ve bunların sonunda duygusal bir eğilime, en sonunda da irâdî bir eyleme dayanırlar. Bir tutumun oluşmasında sosyal psikoloji açısından üç temel ögeye ihtiyaç vardır:
1- Bilişsel (zihinsel) öge, 2- Duygusal öge, 3- Davranışsal öge. Kur’an eğitiminin boyutları da bu üç temel ögeden oluşmaktadır: Bilgi boyutu, duygu boyutu ve amel (icrâ) boyutu. Buna zihnî, kalbî ve amelî boyut da diyebiliriz. Bu üç öge, ne kadar güçlü ve dengeli ise inanç veya kulluk o kadar güçlü; ne kadar zayıf ve dengesiz ise o kadar zayıftır. Hepsini ayrı ayrı, ama birbirleriyle dengeli biçimde beslemek, güçlendirmek gerekir. Kur’an’ın en üstün insan tanımı, bilgili (39/Zümer, 9), cihad ehli (4/Nisâ, 95) muttakî/takvâ sahibi (49/Hucurât, 13) kişidir. Bilgisiz, duygusuz ve amelsiz bir kul, İslâm’da ne kadar hoş karşılanmazsa; bilgili, duygulu ve güzel davranışlara sahip bir kul da o kadar hüsn-i kabul görür. Bilgisiz bir ibâdet ne kadar anlamsızsa, duygusuz bir ibâdet de kupkurudur. Yaşanmayan bir dini düşünmek bile mümkün değildir. Bütün inanç sistemlerinde şu veya bu oranda bu üçlü anlayışa rastlamak mümkündür. İlim olmadan ideal anlamda müslüman olmak mümkün değildir. Cehâlete alternatif olarak gelen bir dinin mensupları câhil olamazlar. Olurlarsa perişan olurlar ve onlar adına faturayı din öder. Bunun hesabı ve vebâli ise çok ağırdır.

İslâm kadar okumaya, ilme önem veren başka bir din ve sistem yoktur. Her kötülüğün, hatta küfür ve şirkin baş sebebi, bilgisizlik ve cehalettir. Küfrün ne demek olduğunu ve hangi kötülüklere yol açtığını bilen bir kimse kâfir olmaz. Şirkin ne olduğunu bilen, başka bir şeyi Allah’a ortak koşmaz, Allah’tan başkasına kulluk yapmaz. Bunun içindir ki Kur’an, ilimsizlikten şiddetle sakındırır: “Sakın ha câhillerden olma!” (6/En’âm, 35) “Kulları içerisinde Allah’tan ancak âlimler korkar.” (35/Fâtır, 28) Kur’an’da ilim övülmüş, bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağı açıkça belirtilmiştir: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (39/Zümer, 9) İslâm; ilmin, âlimin ve ilimle uğraşanların değerini yükseltmiştir. “Allah, içinizden iman edenlerle, kendilerine ilim verilenlerin değerini yükseltir.” (58/Mücâdele, 15)

Câhilî düzenlerin câhilî kurumlarında okumayı biz tevhid penceresinden baktığımızda “okumak” olarak görmemiz mümkün değildir. Asr-ı saâdette “ilim” sözü, Yüce Allah’ı, Kitabını ve kulların fiillerinin hükümlerini kapsayan ilme verilen bir isimdi. Yazılı metni okumak denilince akla sadece “Kur’an” geliyordu. Fakat zamanla insanlar özellikle ilim kelimesini istismar ederek diledikleri mânâya kullanmaya başladılar. İlim, iman etmeyi ve müslümanca yaşamayı gerektirdiği halde, bugünkü okullar, okuma biçimleri ve bilim, câhiliyyenin iskeletine kan pompalıyor. Bilim adına, okuma adına insanların âhiretleri mahvedildiği gibi, dünyaları da perişan ediliyor. Eşkıya, terörist, satanist, ateist, ataist… bilim kurumlarından yetişiyor; bilimsel maskeler takılarak dine, mutlak hakikate hücum ediliyor. Okuyan insan, okumuş kimse çoğunlukla, ne dünyasını ihyâ edebiliyor, ne âhiretini. Faydasız da değil, gençlerin okuduklarının çoğu zararlı.

Bilim, artık salt ideoloji olma boyutundan çıkıp bir put haline gelmiş durumdadır. Bilim, hayatta tek mürşit ve kılavuz kabul edilir, tek ölçüt olarak alınırken, “din” nazar-ı itibara alınmamış, hatta topyekün reddedilmiş oluyor. Zira bunların âmentüsüne göre tek doğru, bilimin bize getirdikleridir. Dinin getirdiği, Allah’ın gönderdiği, peygamberlerin yolu onları hiç mi hiç ilgilendirmez; çünkü bunlar laboratuarlarda deneylerle doğrulukları kanıtlanan bilimsel gerçekler değildir. Böyle bilimsel bir yaklaşımda âhiret hayatının, cennetin, meleklerin, Allah’a kulluğun yeri yoktur. Bir sosyal realitedir ki, bilimin kucağında yetişmiş küfür çok daha etkinleşip azmanlaşıyor. Bilgi ile donanmış küfür, tahribatını çok boyutlu ve yaygın olarak yürütme avantajına da sahip bulunuyor. O yüzden İslâm, “câhil” unvânını hiç bilmeyen bilgisize değil; yanlış bilene, İslâm’la ilgili “ilm”e sahip olmayan ve vahyi kabul etmeyene veriyor. Bunun için mutlak bilgisizlik ve hatta ilkellik, bilgili şerre nazaran daha az zararlıdır denilebilir.

Mideyi nasıl aburcubur gıdalarla doldurmak zararlı ise, zihnin gıdası olan kitaplar için de aynı durum sözkonusudur. Beynin ve gönlün hastalanması, midenin hastalığından elbette çok daha kötüdür. Hazmedilmeyen gıdalar nasıl hastalıklara sebep oluyorsa, özümsenip hazmedilmeyen kitap ve okuma da kafanın ve gönlün hastalanmasına sebep olabilir. Bilgi, sindirildiği zaman hayata dönüşür. Bir kısmı düşünceyi, bir kısmı duyguyu, bir kısmı da eylemi besler. Beslemeyen bilgi, kendisinden Allah’a sığınılması gereken faydasız bilgidir. Gıda zehirlenmesi gibi bilgi zehirlenmesi de olabilir. Bazı kitapların sadece tadına bakılır, kimi kitaplar vardır yutulur, çok azı da vardır ki, çiğnenip hazmedilir, tadı damağında kalır insanın. Bir türlü doymak bilmez insan, acıktıkça yer, yedikçe acıkır, yedikçe aç olduğunu hatırlar. Hatta kitabı yiyip bitirir, bir daha başlar yemeye; bu sefer gıda ile birlikte zevk için, tattığı tadı sürdürmek için yer durur.

Bilgiyi ölçme ve değerlendirmenin, bilgiyi elde etmek kadar, belki daha fazla önemi olduğunu unutmamalıyız. Elimize geçen her kitabı okumak, bazen ciddi zararlara sebep olabilir. Her kitabı değil, bizim için faydalı olacağına inandığımız güzel kitapları seçerek okumalıyız. Faydalıdan ziyade, en faydalı olanları seçmek ya da güvenilen bir büyüğün tavsiye ettiği kitaplardan, program dâhilinde okumak en güzelidir.

Elektronik ve dijital yazıların, çağdaş insanı olanca kuşatmasına rağmen, kitabın önemi devam edecektir. Kitaplar, bilginin en sâdık taşıyıcıları olmayı sürdürecektir. Kitaba alternatif olarak çıkartılan bilgi taşıma araçlarının hayli baştan çıkarıcı câzibesi bile kitabı tahtından etmeyi başaramamıştır. Her alanda ve her şeyde olduğu gibi, doğruyu, iyiyi, güzeli kitap konusunda aramak, okurların başta gelen görevidir.

Ciddi kitapları ve özellikle Kur’an’ı bütün dimağımızı, bütünü ruhumuzu ve şuurumuzu vererek okumalıyız. Okuduklarımız üzerinde düşünmeli ve hayatımıza daha iyi yön verebilmeliyiz.

Unutmayalım, bütün kitaplar bir Kitab’ı daha iyi anlamak için olmalı, ya da bütün kitapları bir tarafa koyarak Allah’ın Kitabı Kur’an’ı, hayata tatbik edip hâkim kılmak için, canlı Kur’an olmak gâyesiyle okumalıyız.

Her geçen gün bizi yaşlılığa, yaşlılık da ölüme yaklaştırdığına göre her insan aslında ölümünü bekleyen bir idam mahkûmu mudur? Tabii ki bir Müslüman olarak bunlara verebilecek cevabımız vardır. Ama kaçımız inandığımız dinimiz hakkında bir Hıristiyan veya ateistin sorularına cevap verebiliriz? Yani kaçımız inandığımız Allah’ın tek ilâh olduğunu, tâğutları nasıl inkâr edeceğimizi, inandığımız peygamberin hayata sunduklarını… anlatabiliriz? Evet, insan inandığını iddia ettiği herhangi bir düşünceye neden inandığını açıkça ortaya koyabilmelidir. Zira günümüzde Müslüman olduğunu söyleyen birçok kişi kendi dini hakkında çok az şey bilmektedir. Öyleyse bir gencin dünyayı tanımak için inandığı dinin güzelliklerini anlatan kitapları okumasından doğal ne olabilir?

Türkiye’de 5139 genç üzerinde yapılan araştırmaya göre gençlerin %69’u adını hatırlamayacakları kadar uzun zamandır kitap okumadıklarını söylemişlerdir.

Komünist Rusya’nın kurucusu Lenin, Sibirya sürgününde Marks’ın kitabını Sibirya’nın dondurucu soğuğunda tam 1000 kez okurken, biz Allah’ın kitabını metin ve meal olarak kaç defa okuduğumuzu ve okuduklarımızı ne ölçüde hayata geçirebildiğimizi sorgulama ihtiyacı duyuyor muyuz?

Daha rahat bir hayat için meslek eğitimi veya kurumsal eğitimi gerçekleştirme gayretindeki bir kimse, acaba âhiret âleminde kendine çok faydası dokunacak ilimleri öğrenmede ne kadar isteklidir? Her muvahhid mü’minin bu konuda mutlaka kendini hesaba çekmesi gerekmektedir. Madem insan orada hesap verecektir; öyle ise “İslâm’a ters eğitim kurumlarına, diplomaya, faydasız bilime verdiğin önem ve isteği naklî ilimlere, dinini öğrenmeye neden göstermedin?” sorgusuna muhâtap olmaktan nasıl kurtulacaktır? Bunun çözümü de okumaktır. Okumak, doğru okumak, doğruyu okumak… Doğru yaşamak, doğruyu tebliğ edip dosdoğru dini hâkim kılmaya çalışmak…

Faydalı kitap okuyan bir insanın ufku genişleyeceğinden, bağnazlıktan uzak ve müsamahalı olacağı da şüphesizdir. Kitap ömrü uzatmanın en iyi ilacıdır. Kim ki kitap sever ve okur, onun yaşayışı dolu, zengin ve uzun olur. Zira insanın baş düşmanı boşluk ve tembelliktir ki; bu da stresleri doğurur. Streslerse insanın ölüm alarmlarıdır. Bundan kurtulmanın yolu kitap okumaktır.

Okumak zihni sadece bilgi malzemesiyle doldurur; okuduğumuzu bize mal eden düşünmedir. İyi de, bu ülkede düşünen adamın kendini hapse, heykelini tımarhanenin bahçesine koymayı düzen temel görev kabul etmiş. İnsanlar okuyup düşünmesin diye, nasıl uyutucular ve uyuşturucular ortaya konmuş; bin bir çeşit oyun, hile düzenlenmiş; sporlar, müzikler, eğlenceler, sanatlar câzip hale getirilmiş. Yeter ki okumasın insan. Bütün bu tuzaklara karşı hâlâ okuyan ve düşünen insan varsa, eh artık onu okuduğuna bin pişman edip “oku, oku; budur sonu!” dedirtecek şekilde cezalandırmasın da ne yapsın devlet. Okuyacaksa vatandaş, işte resmî okullar; orada okusun. Barkot numarası almamış öyle yasak kitaplar filan okuyup devlete kafa tutmak; yok öyle şey! Nasıl demokrasi, devletin uygun gördüğü partilere ve uygun gördüğü adaylara oy verip uygun gördüğü düzeni sürdürmek demeye geliyorsa; aynen devletin uygun gördüğü okullarda, devletin uygun gördüğü kitapları, uygun gördüğü amaç için okusun insan eğer okuyacaksa. Hem kitap okuyup da ne olacak? Al işte TV., filmler, dizi dizi diziler, oyunlar, eğlenceler, müzikler, futbollar… İş ve çalışma şartları… Bir de kalkmış genç kızlar başörtüsüyle okumak istiyor; Atatürk çarpsın onları e mi? O çarpamıyorsa, onun kurduğu devlet de mi çarpamaz?

Böyle devlete böyle halk dedirtecek şekilde, halkını da kendisi gibi Kitapsız hale getirmiş düzen. “Okumak karın mı doyurur?” der halk. Karın doyurmayan şeyin kıymeti yoktur kapitalistleşen, dünyevîleşen insan için. Kitap okuyup düşünmek, derine dalmak demektir, etliye sütlüye karışmak, suya sabuna dokunmak ve tabii kendini tehlikeye atmak demektir halka göre.

Kitabımız Kur’an’ın “kitab” la ilgili ifâdelerinden vahiy, kâinat ve insan adlı âyetler topluluğu anlaşılır (Bk. 43/Zuhruf, 2, 4; 13/Ra’d, 3, 39; 41/Fussilet, 53; 51/Zâriyât, 20-21).

Yani, Kur’an’a göre insanın önüne, okunmak üzere konan üç temel kitap vardır: Vahy kitabı (Kur’an), Kâinat kitabı ve insanın bizzat kendisi. Kur’an, diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini kolaylaştıran bir nurdur (ışık). Evren ve insan adlı kitapların gerektiği şekilde okunabilmesi için, bizzat Allah, vahy kitabı aracılığıyla insana yardımcı olmak için devreye girmektedir. Kur’an, bu üç kitabın belirli pasaj ve parçalarını “âyet” olarak anmaktadır. Kur’an, bir âyetler topluluğu olduğu gibi, kâinat ve insan da âyetler topluluğudur (51/Zâriyât, 20-21; 41/Fussılet, 53).

Ne vahy kitabı, insan ve eşyaya âit ilimler olmaksızın hakkıyla çözülebilir; ne de eşya ve insan, vahy kitabı olmadan lâyıkıyla anlaşılabilir. İnsan âyetini iyi anlayabilmek için Kur’an ve kâinat âyetleriyle irtibat zorunludur. Evreni, tabiatı ve içinde bulunduğumuz dünya âyetlerini doğru anlayabilmek için de diğer iki âyet mecmuası olan Kur’an ve insan âyetlerinin anlaşılmasına ve yardımına kesin ihtiyaç olacaktır. Yine Kur’an âyetlerinin doğru anlaşılıp mükemmel tefsir edilmesi için de, diğer âyetlerden (İnsan, kâinat ve Kur’an’ın diğer âyetleri -Kur’an bütünlüğü-) bağımsız ve kopuk olarak ele alınmaması gerekir. Bize düşen, Allah’ın âyetlerini birbirinden koparmadan bir bütünlük içinde, birini anlamak için diğer âyetlerin tefsirine mürâcaatla değerlendirmek, anlamak, âyetlerin gölgesinde yaşamak ve tüm âyetleri insanlara sunabilmektir.

Vahyin son kitabının insanlık dünyasına inen ilk kelimesi “oku!” emriyle başlamaktadır. Yani iman, hayat ve tebliğ adamının ilk işi okumaktır. Ama neyi okuyacaktır insan? Kur’an’ın ilk âyetinde “oku!” dendiğine ve okunacak Kur’an, henüz inmeye daha yeni başladığına göre, neyin okunması istenmektedir? Yeni vahyolunan Kitap’tan önce ve onunla birlikte âyetler topluluğu olan kâinat kitabı ve insan adlı kitaplar okunacaktır. Vahiy kitabı, yani genel anlamda bütün peygamberlere gelmiş bulunan vahiy, özel anlamda da Kur’an, diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini kolaylaştıran bir ışıktır. O halde evren ve insan adlı kitapların gerektiği şekilde okunabilmesi için, Yaratıcı Kudret, vahiy kitabı aracılığı ile insana yardımcı olmak için devreye girmektedir. Zaten istisnâsız bütün ilimler, bu üç kitabın âyetlerinin izahından başka bir şey değildir. Ama, ya mutlak doğrunun kılavuzluğuyla doğru izahı veya eksik ya da çarpıtılmış, yozlaştırılmış, ideoloji ve hevâların kara gölgesi sinmiş şekilde. İnsan ve evren adlı kitaplar da O Kitab’ı daha iyi anlamak ve hayata geçirmek için okunmalı ki, ibâdet ve nur olsun, hayırlı ilim olsun.

Bize yakışan, Kur’an, hayatımıza yeniden ilk günkü berraklığıyla şimdi ve tek tek bize iniyor gibi; heyecanla, coşkuyla, ilk müslümanlar gibi ona yönelmek, dirilmek için ilk emirden itibaren o sese kulak vermektir: “Oku, yaratan Rabbinin adıyla.” (96/Alak, 1). Ve tüm âyetleri teker teker okumaya başlamak, O’nun ismi ve izniyle, O’nu yücelterek, okunması gerektiği gibi; Kur’an’ı, kâinatı ve kendimizi… Gerisi kendiliğinden gelecek, bizi öldürmeye gelenler bizde dirilecektir.

Bir teklif: “Nasılsın, ne yapıyorsun?” yerine: “Ne okuyorsun?” diye soralım. Kime? Tüm muhataplarımıza. Ne zaman? Her karşılaştığımızda. Tavsiye edeceğimiz kitap isimleri ve hatta hemen hediye edeceğimiz kitaplar olmalı yanımızda. Misafirlerimize çikolata yerine kitap tutalım. Çay yerine dergi ikram edelim. Okumayanları kınayalım. Okumayanların canına okuyan bir dünyada yaşadığımızı onlara hatırlatalım. Okumayanların dünyası gibi âhiretlerinin de karanlık olacağını belirtelim.

Ahmed Kalkan
Vuslart dergisi


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 40 other followers