Hz. Muhammed (sav)’in Ailesi ve Yakın Akrabaları ile İlişkileri


Hz. Peygamber’in sosyal hayatın düzenlenmesi hususunda Kur’ân kaynaklı bazı ilkeler ortaya koyduğu görülür. Müslümanların birbirleriyle kardeş oldukları, insanların birbirlerine karşı iyilik ve yardımda bulunmaları ve zulme karşı hep birlikte cephe almaları gibi prensipler bu ilkelerden birkaç tanesidir. Bunlardan ayrı olarak sosyal hayatın düzenlenmesine yönelik bizzat Hz. Peygamber’in tatbikî olarak ortaya koyup bütün Müslümanları teşvik ettiği bir çok uygulama örnekleri de vardır. Zayıf-güçlü, zengin-fakir ayırımı gözetmeksizin tüm Müslümanlara eşitlikle muamele edilmesi, Medine’de Ensar ve Muhacirler’in birbirlerine destek olma açısından İslam kardeşliğinin yanında daha somut bir kardeşlik müessesesinin kurulması, yardımlaşma ve hediyeleşme ile selamı yaygınlaştırma teşvikleri bütün bu uygulama örneklerinden birkaçı durumundadır. Alınan bütün bu tedbirler ve ortaya konulan ilkeler hep genel anlamda uyumlu ve barış içerisinde yaşayan bir toplumu oluşturmak gayesine matuftur.

Diğer taraftan kişinin yakın çevresi olarak ifade ettiğimiz ailesi ve yakın akrabalarla ilişkileri de bu çerçevede önemli bir yere sahiptir. Cahiliye Arap toplumunda asabiyet ruhunun ortaya çıkmasına neden olan kabile taassubu, insanların aynı kabile ve kol içerisinde birbirleriyle olan yakın akrabalıkların oluşturduğu bir durumdu. Ancak bu, o dönemde olduğu gibi daha önceki yıllarda da önemli kabilevi savaşlara ve çekişmelere neden olmuştu. İşte Hz. Peygamber’in kabile içi ve yakın akrabalar arası ilişkilerde ortaya koyduğu örnek yaşam, o dönem kabile taasubundan kaynaklanan iç çekişmeleri bir kenara koyduğu gibi, aile ve akrabalarla olan ilişkileri daha makul ve meşru çerçeveye oturtmuştur.

Rasûlullah’ın aile ve yakın akrabaları ile ilişkilerini Ehl-i Beyt’i ile ilişkileri şeklinde de ifade etmemiz mümkündür. Zira, gerek Kur’ân ve hadis temeline dayanan deliller, gerekse Ehl-i Beyt tabirinin Arap dili içerisindeki kelime anlamı bu iki unsuru da içerisine aldığını ortaya koymaktadır. Dar anlamıyla Rasûlullah’ın eşleri, çocukları, Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i içerisine alan bu tabirin, geniş anlamda Müslüman olan tüm yakın akrabalarını da içerisine aldığı kabul edilmektedir.

Eşleri ile İlişkileri

Hz. Peygamber’in Hz. Hatice ile başlayan evlilik hayatı, onun vefatından sonra yaptığı diğer evliliklerle devam etmiştir. Rasûlullah vefat ettiğinde bunlardan dokuz eşinin sağ olduğu bildirilmiştir.

Rasûlullah’ın hanımlarının altısı Kureyşlidir. Bunlar Hz. Hatice, Hz. Aise, Hz. Hafsa, Hz. Ümmü Habibe, Hz. Ümmü Seleme ve Hz. Sevde’dir. Kureyş dışındaki Araplardan olanlar ise Hz. Zeyneb bint Cahş, Hz. Meymune bint Haris, Hz. Zeyneb bint Huzeyme, Hz. Cüveyriye bint Haris ve Arap olmayanlar ise Benû Nadir kabilesinden Safiyye bint Huyey, Mariye el-Kıptiyye’dir. Hz. Peygamber’in hayatında vefat eden iki eşi ise, Hz. Hatice ve Hz. Zeyneb bint Huzeyme’dir.

Hz. Peygamber’in aile hayatı, getirmiş olduğu İslami prensipler çerçevesinde şekillenmiş, teorik olarak bildirdiği ilkelerin pratik olarak hayata tatbikini ümmetine göstermiştir. Onun aile hayatında dünya ve ahiret huzurunu elde etmek için ümmetine yaptığı şu tavsiye, aile hayatında huzur ve saadetin temelini belirleyen bir prensip görünümündedir: “Sizin en hayırlınız, ehline karşı en hayırlı olanınızdır. Ben eşlerine karşı en hayırlı olanınızım. Sizlerden hanımlarına iyi davrananınız en iyiniz; onlara kötü muamele edeniniz ise en kötünüzdür.”

Hz. Peygamber’in İbrahim hariç çocuklarının tümü Hz. Hatice’den dünyaya gelmişlerdir. Bunlar Kasım, Abdullah, Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma’dır. Hz. Peygamber’in diğer oğlu İbrahim ise Mukavkıs tarafından kendisine hediye olarak gönderilen Mariye’den dünyaya gelmiştir. Erkek çocukları küçük yaşlarda iken vefat etmelerine karşılık kız çocukları büyümüşler ve evlenmişlerdir.

Rasûlullah’ın evlilikleri birçok farklı durum ve yönleri ihtiva etmesi nedeniyle Müslümanlara her noktada örnek olma özelliğine sahiptir. Hz. Hatice ile olan evliliği tek eşlilik örneği ve yaşantısını bize sunarken, diğer evlilikleri ise, farklı hanımlarının farklı kişisel özellikleri karşısındaki tutumunu ortaya koyması açısından bir zenginliği ortaya çıkarmıştır.

Bu noktada ilk olarak ifade edebileceğimiz unsur eşlerin birbirleriyle olan ilişkilerinde doğruluk ve sadakat prensibine bağlı olmalarıdır. Huzurlu bir aile yaşantısının vazgeçilmez bir unsuru olan doğruluk ve sadakat konusunda Hz. Peygamber’le eşleri arasında cereyan eden sayısız örnek bulmamız mümkündür. Rasûlullah ile ticari faaliyetlerle başlayan ilişkileri evlilikle neticelenen Hz. Hatice’nin O’na gösterdiği sadakat örneği bu konuda ilk zikredilebilecek bir örnek olmaktadır. Hz. Hatice, gerek nübüvvetten önce gerekse nübüvvetten sonra maddi ve manevi desteğini hiçbir zaman ondan esirgememiştir. Kendisine ilk vahiy geldiğinde korkan ve endişelenen Hz. Peygamber, durumu Hz. Hatice’ye anlatmıştı. Hz. Hatice ise O’nun hasletlerini sıralayarak: “Hayır vallahi Allah kesinlikle Seni utandırmayacaktır.” diyerek, O’na gelenin melek, kendisinin de Peygamber olduğunu bildirerek O’nu teskin etmişti.

Rasûlullah ile hanımları arasındaki sadakatin diğer bir örneğini de, Hz. Peygamber’in kendisinden dünyalık şeyler isteyen eşlerini vahyin emriyle, Allah ve Rasûlü ile dünya nimetlerini tercih noktasında serbest bırakması, onların da Allah’ı, Rasûlü’nü ve ahiret hayatını tercih etmeleridir.

Rasûlullah’ın aile hayatında eşlerinin O’na gösterdiği sadakate karşılık, Hz. Peygamber’in de onların haklarına riayet ettiğini görüyoruz. Asıl itibariyle aile içerisinde eşlerin karşılıklı olarak birbirlerinin haklarına riayet etmeleri Kur’ân-ı Kerim’de zikredilen bir prensip olarak karşımıza çıkmaktadır: “…Erkeklerin kadınlar üzerinde bulunan hakları gibi kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır…” ifadesi bu konuya işaret etmektedir. Bu hususla ilgili olarak Rasûlullah’ın bir sefere çıkacağı zaman eşleri arasında kura atması ve sırayla eşlerini yanında götürmesi, yine, her eşi için bir gün ve gece tahsis etmesi onların haklarına gösterdiği titizliğin örnekleri olmaktadır. Hz. Aişe’ye olan sevgisinin daha fazla olduğu, birçok rivayete yansıyan bir konu olmakla birlikte bu durum eşleri arasında bir eşitsizliğe ve muamele farklılığına neden olmamıştır. Nitekim hayatında gösterdiği uygulamalarla Müslümanlara örnek olarak sunduğu bu hususu Veda Hutbesi’ndeki temel ilkeler çerçevesinde de zikrederek konunun önemine işaret etmiştir; “Ey insanlar, sizin kadınlar üzerinde birtakım haklarınız vardır. Onlar sizin haklarınıza riayet etmelidirler. Onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Onlara karşı iyi davranınız. Eşlerinize şefkatle muamele ediniz. Siz onları Allah’ın ahdi ile aldınız. Onlar size Allah’ın ahdi ile helal olmuştur…

Bir defasında kadınların kocaları üzerindeki haklarının neler olduğunu soran bir sahabiye Rasûlullah: “Yediğiniz ölçüde yedirmek, giydiğiniz seviyede giydirmek, yüzlerine vurmamak, onu çirkin görmemek.” diye cevap vermiştir.

Hz. Peygamber’in tüm hanımları da bir eş ve bir peygamber olarak Rasûlullah’ın haklarına riayet etmişler, peygamberliğinden kaynaklanan hususiyetlerinin korunmasında gerekli titizliği göstermişlerdir. Bir defasında Hudeybiye anlaşmasının devam etmesini istemek üzere Mekke müşriklerinin reisi durumunda olan Ebû Süfyan Medine’ye gelmişti. İnsanların kendisine rağbet etmemesi üzerine kızı Ümmü Habibe’nin evine giderek ondan yardım istemeyi düşünmüştü. Kızının yanına girdiğinde Rasûlullah’ın sedirinin üzerine oturmak istemiş, ancak Ümmü Habibe buna müsade etmemişti. Bunun üzerine Ebû Süfyan: “Ey kızım, beni mi yataktan kıskanıyorsun yoksa yatağı mı benden?” diye sorunca O: “Sen müşriksin ve necissin, Rasûlullah’ın yatağına oturamazsın.” diyerek bu konudaki hassasiyetini göstermiştir.

Aile hayatındaki huzuru sağlayan diğer bir önemli husus da, eşlerin birbirlerine karşı gösterecekleri sevgi ve saygı unsurudur. Rasûlullah’ın birçok hadisine yansıyan bu unsur, O’nun pratik hayatında da gösterdiği husus olmuştur. Bir hadisinde: “Müminlerin iman bakımından en mükemmeli huyu en iyi olanıdır. Hayırlınız kadınlarına karşı hayırlı olanlardır.” buyurmaktadır. Yine, “Bir kimse hanımına kin beslemesin, onun bir huyunu beğenmezse bir başka huyunu beğenir.”, “Size hanımlarınıza iyi davranmanızı tavsiye ediyorum…” örneklerinde ifadesini bulan bu emirler hep eşler arasındaki sevgi ve saygıyı temin etmek içindir. Hz. Peygamber, Hz. Hatice’nin saygısı ve fedakarlığını, onun sağlığında olduğu gibi vefatından sonra da unutmamış, her fırsatta sevgi ve saygı ile anmıştır. Yine onun hatırasını andığı bir günde Hz. Aişe: “O yaşlı kadını ne anıp duruyorsun? Allah onun yerine Sana daha iyisini verdi.” deyince, Rasûlullah buna kızmış ve: “Allah, Bana ondan daha hayırlısını vermedi. O, hiç kimsenin kabul etmediği bir zamanda Bana iman etti, herkesin Beni yalanladığı bir zamanda o Beni tasdik etti, kimsenin Bana bir şey vermediği esnada, o malını Benim için kullandı ve kimsenin çocuk vermediği bir dönemde o Bana çocuk verdi.” diye cevap vermiştir. Diğer taraftan, kendisine en sevgili kim olduğu sorusuna “Aişe“, erkeklerden de “Onun babası” şeklinde cevap vermesi, Rasûlullah’ın eşlerine duyduğu sevgi ve saygıyı gösteren bir unsur olmaktadır.

Rasûlullah’ın aile fertleriyle ilişkilerinde hoşgörü ve fedakarlık örneklerinin yanı sıra sevinç ve üzüntüde birlik ve destek olma unsurlarının da önemli bir yer tuttuğunu görürüz. Onların meşru istek ve hareketlerini hoşgörüyle karşılamış ve bu konuda onlara yardımcı olmuştur. Mescidin avlusunda kılıçlarla gösteri yapan Habeşli ekibin gösterisini izlemek isteyen Hz. Aişe’nin bu isteğini kabul etmiş ve gösteri sonuna kadar beklemek suretiyle ona yardımcı olmuştur.

Hayber’in fethinden sonra Hz. Peygamber’in evlendiği Safiyye Medine’ye geldiğinde, Hz. Aişe onu görmeye gitmişti. Döndüğü zaman Rasûlullah onu nasıl bulduğunu sorunca Hz. Aişe: “Bir Yahudi kızı gibi” diye cevap vermişti. Hz. Aişe’nin kişisel birtakım nedenlerle ve onun güzelliği karşısında verdiği bu cevaba Rasûlullah kızmamış ancak: “Öyle deme ey Aişe, o İslam’ı kabul etti ve onun İslam’ı ne güzeldir.” diyerek onun düşüncesini tashih etmiştir.

Hz. Peygamber’in aile fertleri sıkıntılar karşısında O’nun en büyük yardımcıları olmuşlardır. Aile hayatındaki dayanışmanın en güzel örneklerini onların hayatlarında bulmamız mümkündür. Hudeybiye müsalahasının yapıldığı yıl Müslümanlar umre için niyetlenmişler, ihrama girerek kurban kesmek için hazırlık yapmışlardı. Bütün bu hazırlıklara rağmen müşrikler Müslümanları Mekke’ye sokmamışlar ve Hz. Peygamber’le bir anlaşma yapmışlardı. Anlaşma Müslümanların aleyhine birtakım maddeler ihtiva etmesinin yanında o sene umre yapmalarına izin vermiyordu. Anlaşma imzalanıp bitince Müslümanlar çok üzülmüşler ve bunu kabul etmekte zorlanmışlardı. Hz. Peygamber: “Kalkın, kurbanlarınızı kesin, traş olun ve ihramdan çıkın.” demesine ve bunu üç defa tekrar etmesine rağmen kimse bunu yapmıyordu. Bu duruma çok üzülen Rasûlullah (sav), o anda yanında olan hanımı Ümmü Seleme’nin yanına girerek durumu ona anlattı. Bunun üzerine Ümmü Seleme: “Ya Rasûlallah, dışarı çık, kimse ile konuşmadan kurbanını kes, sonra birini çağırarak traş ol ve ihramdan çık.” dedi. Hz. Peygamber de onun dediği gibi yaparak ihramdan çıktı. Hz. Peygamber’in yaptığını gören ashab da isteksiz bir şekilde de olsa kurbanlarını keserek ihramdan çıktılar. Bu hadise göstermektedir ki, Ümmü Seleme, Müslümanların üzüntülerinden ve müşriklere olan nefretlerinden dolayı Rasûlullah (sav)’ın emrine itaat etmedikleri, Rasûlullah’ın da bu duruma çok üzülüp çaresiz kaldığı bir esnada bir tavsiyede bulunmuş, bu tavsiyesiyle hem Müslümanların Hz. Peygamber’in sözünü tutmalarını, hem de Rasûlullah’ın üzüntüsünün sona ermesini sağlamıştır.

Hz. Peygamber’in ailesinde öne çıkan diğer bir özellik de, birtakım maddi sıkıntılar karşısında gösterilen sabır ve kanaatleridir. Rasûlllah (sav)’ın hanımlarının bazıları fakir insanlar iken diğer bazıları da zengin aile çocukları idiler. Ancak bunların hepsi, Allah Rasûlü’ne eş olmaya karşılık bütün bu dünyevi zinet ve varlıktan feragat ederek büyük bir sabır örneği göstermişlerdir. Hz. Aişe’den nakledilen bir rivayette o: “Biz, Al-i Muhammed bir ay durur ve (bir yemek pişirmek için) o süre içerisinde bir ateş dahi yakmazdık. Evde bulunan yiyecek sadece kuru hurma ve su idi.” demektedir. Yine diğer bir rivayette onun: “Al-i Muhammed Allah’a kavuşuncaya dek üç gün arka arkaya buğday ekmeğinden doya doya yememişlerdir.” ifadesi bu noktada feragat ve sabrı göstermektedir.

Hz. Peygamber’in, zengin ve lüks bir hayattan daha ziyade fakir ve sahip olduğu rızka şükreden bir hayatta olmayı arzu ettiğini bildiren daha birçok rivayeti görmemiz mümkündür. O’nun: “Ey Allahım Bana fakir bir insan hayatı ver, Beni fakir olarak öldür ve fakirlerle haşret.” diye dua etmesinden sonra, bunun nedenini soran Hz. Aişe’ye: “Çünkü onlar cennete zenginlerden kırk yıl önce girecekler. Ey Aişe, fakir bir insanı geri çevirme, verebileceğinin hepsini ver. Yarım hurma olsa bile…” diye cevap vermiştir.

Bir hadisinde Rasûlullah (sav): “Erkek ailesinin çobanıdır ve aile efradından sorumludur. Kadın kocasının evinin çobanıdır ve onlardan sorumludur.” buyurduktan sonra: “Hepiniz çobansınız ve güttüklerinizden sorumlusunuz.” diyerek çerçeveyi en geniş şekliyle göstermiştir. Bu, aile içerisinde edeb, ahlak, fazilet ve bilgi açısından eğitime işaret etmektedir.

Çocukları ile İlişkileri

Hz. Peygamber’in çocuklarıyla ilişkilerinde de bu tür eğitim unsurunu çokça görmemiz mümkündür. İslami terbiye altında onları yetiştirmiş, evliliklerinden sonra da onlarla ilgilenmeye devam etmiştir. Bu ilgi onların birtakım maddi ihtiyaçları açısından olduğu kadar manevi ihtiyaçları açısından da gerekmiştir. Bu konuda kendi çocukları ile daha sonra evlendiği hanımların önceki evliliklerinden olan çocukları arasında bir fark olmamıştır. Onlara da aynı sevgi ve şefkati göstermiş, zaman zaman da gerekli uyarılarla onları eğitmiştir. Bir defasında Hz. Peygamber Ümmü Seleme’nin önceki eşi Ebû Seleme’den olan oğlu Ömer’in yemek yerken tabağın her tarafından yediğini görünce onu: “Oğul, besmele çek, sağ elinle ye ve hep önünden ye.” diyerek ikaz etmiştir. Medine döneminde kızı Fatıma ile damadı Ali’nin evlerine, her gün sabah namazına kalktığı zaman uğrayıp onları namaza kaldırması da onun çocuklarının evliliklerinden sonra bile eğitimlerine gösterdiği itinayı ortaya koymaktadır.

Hz. Peygamber yüklenmiş olduğu risalet görevinden ayrı olarak beşer olma özelliği içerisinde bir baba olarak çocuklarının sevinçleriyle sevinmiş, üzüntüleriyle üzülmüştür. Büyük kızı Zeyneb’in kocası Ebu’l-As, Bedir harbinde müşrikler safında savaşa katılmış ve Müslümanlara esir düşmüştü. Fidye karşılığında esirlerin serbest bırakılması esnasında Ebu’l-As da hanımının bir gerdanlığını vermek suretiyle serbest kalmak istemişti. Hz. Peygamber, Hz. Hatice’nin evlilik hediyesi olarak kızına verdiği bu gerdanlığı görünce çok üzülmüş ve ashabına: “İsterseniz bunu alır, isterseniz geri verirsiniz.” demişti. Rasûlullah’ın çok üzüldüğünü gören ashabı da bunu hemen kendisine iade etmişlerdi. Daha sonraki süreçte Hz. Peygamber Ebu’l-As’dan kızını Medine’ye getirmesini istemiş, o da verdiği söz üzerine Zeyneb’i Rasûlullah’a getirmişti. Kızının kendi yanına gelmesine çok sevinen Rasûlullah, bu konuda Ebu’l-As’ı takdir etmiştir. Aynı şekilde Hz. Osman ile evlenen kızı Rukiyye’nin kocası ile Habeşistan’a hicret ettikten sonra, Rasûlullah, uzun süre ondan haber alamaması nedeniyle üzülmüş, bir kadının onları gördüğünü ve iyi olduklarını haber vermesi üzerine de sevinmişti. Yine diğer kızı Ümmü Gülsüm’ün kabri başında gözyaşı dökmesi hep sevinç ve üzüntülerin tarih kaynaklarına yansıyan görüntüleri olmaktadır. Diğer kızı Fatıma ve damadı Ali ile birlikte torunları Hasan ve Hüseyin hakkındaki bu tür birçok örneği tarih ve hadis kaynaklarında görmek mümkündür.

Genel olarak ifade etmek gerekirse Rasûlullah’ın aile hayatı, taşıdığı özellikler nedeniyle maddi planda olduğu kadar manevi planda da örnek konumundadır, O’nun aile hayatında uyguladığı ilkeler her dönemde önemini kaybetmeden varlığını sürdürmektedir. İnsan toplumlarının en küçük ünitesi olan aile hayatının mutlu ve huzurlu olması, toplumun huzurunu sağlayacağı gerçeği en güzel örnekleriyle Rasûlullah’ın aile hayatında görülmektedir.

Yakın Akrabaları İle İlişkileri

Sosyal yapı içerisindeki ilişkilerin diğer bir boyutu da akrabalarla ilişkilerdir. Bu aile içi ilişkilere bağlı olarak gelişen ve ona nispetle daha geniş bir çerçeveyi içine alan yapıya sahiptir. Hz. Peygamber’in, nübüvvet öncesi dönemi için de geçerli olmak üzere Arap toplumu içerisindeki saygın yeri bilinen bir gerçektir. Bu saygınlık, O’nun içinde yaşadığı ve mensup olduğu Kureyş kabilesi ile iyi ilişkilerine dayalı bir husustu. Bütün bu iyi ilişkilerin yanında yakın akrabaları olan amcaları, dayıları ve teyzeleri ile de karşılıklı sevgiye dayanan iyi ilişkiler sözkonusu idi. Biz, bu fikri destekleyen birtakım bilgileri, nakledilen rivayetlerin satır aralarından çıkarmaktayız. Burada örnek olarak zikredebileceğimiz bir rivayet, ilk vahyin geldiği anda endişeye kapılan Hz. Peygamber’i Hz. Hatice’nin teskin edici konuşmasını nakleden rivayettir. Hz. Hatice, korkan ve endişeye kapılan Hz. Peygamber’e: “Hayır, vallahi Allah Seni utandırmayacaktır. Sen hakkı sahibine verirsin, zayıflara yardım edersin ve akrabalarını ziyaret edersin.” diyerek teselli vermişti.

Rasûlullah’ın akrabaları ile yardımlaşma ve dayanışmasının bir örneğini de, amcazadesi olan Hz. Ali’yi yanına alarak yanında yetiştirmesi olmuştur. Bunu nakleden tarihî rivayetlerde, Hz. Peygamber’in amcası Ebû Talib’in çok evlada sahip olduğu, bunun yanında maddi sıkıntı içerisinde bulunduğu, onun durumunu hafifletmek isteyen Hz. Peygamber’in de, Hz. Ali’yi alarak yanında yetiştirdiği ifade edilmektedir. Aynı şekilde Abbas’ın da, kardeşi Ebû Talib’in diğer bir oğlunu yanına alarak onun durumuna yardımcı olduğu da rivayetlerde geçen bir husustur.

Hz. Peygamber’in nübüvvetten önce akrabalarıyla olan bu iyi ilişkilerinin nübüvvetten sonra, onları İslam’a davet etmek şeklinde devam ettiği görülür. Bu hususta O, davetini tüm insanlara yöneltmeden önce ilk olarak yakın akrabalarından başlamıştır. “Sen, en yakın hısımlarını uyar.” âyeti nazil olunca Rasûlullah, Mekke’de Safa tepesine çıkmış ve Kureyş kabilesi kollarının ileri gelenlerini çağırarak onlara İslam’ı tebliğ etmişti. Çünkü İbn Abbas’dan nakledildiğine göre Rasûlullah, Kureyş’te orta nesebde idi ve tüm kollarla akrabalığı vardı. Bu nedenle tebliğine ilk olarak onlardan başlamış, bu tebliğine karşılık onlardan herhangi bir şey talep etmemişti. Bu hususta O, onlardan sadece aralarındaki iyi akrabalık ilişkilerini gözetmek suretiyle kendisine zulmetmemelerini istemiştir.

Hz. Peygamber, nübüvvetle başlayan İslami tebliğ sürecinde Allah’a iman eden ve kendisine inanan yakın akrabalarının desteğini her zaman yanında görmüştür. Davetin ilk ve zor yıllarında amcası Ebû Talib, müşriklerin baskı ve zulümlerine karşı O’nu muhafaza etmiştir. Yine diğer bir amcası Hz. Hamza, O’na verdiği destekle Uhud harbinde şehid düşmüştür. Diğer amcası Abbas ise, daha sonraki dönemlerde O’na iman ederek, hayatı boyunca Hz. Peygamber’in yanında olmuştur.

Hz. Peygamber’in yakın akrabalarıyla maddi ve manevi dayanışma örneklerinin yanında, akrabalarla ilişkilerin kesilmemesi noktasında ilke bazında Müslümanlara yaptığı bazı tavsiyeler de dikkatimizi çekmektedir. Kendisini cennete sokacak bir amel söylemesini isteyen bir kimseye: “Kendisine hiçbir şeyi ortak koşmayarak Allah’a ibadet edersin, namazı kılar, zekatı verirsin, hısımlara bağlılığı ve ilgiyi devam ettirirsin.” şeklinde tavsiyede bulunmuştur. Akrabalarıyla ilişkiyi kesenlerin cehenneme gideceği ikazı ve bu ilişkiyi devam ettirenlerin rızkının bollaşacağı müjdesi de bu konuda zikredebileceğimiz diğer örneklerdir. Akrabalarla ilişkinin çerçevesi hakkında bilgi verdiğini düşündüğümüz bir rivayeti de burada zikretmemiz uygun olacaktır. Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Akrabasının yaptığı iyiliğe aynıyla karşılık veren onları koruyup gözetmiş sayılmaz. Akrabayı koruyup gözeten kişi kendisiyle ilgiyi kestikleri zaman bile onlara iyilik etmeye devam edendir.” Rasûlullah’ın, iman etmeyen akrabalarla bile ilişkiyi kesmemeye yönelik ikazı da bu konuda önemli bir noktaya işaret etmektedir.

Diğer bazı rivayetlerde Hz. Peygamber’in yakın akrabası için “Ehl-i Beytim” tabirini kullandığını ve onları birtakım olumsuz hareketlere karşı muhafaza ettiğini görüyoruz. Hz. Peygamber’in amcası Abbas b. Abdulmuttalib şöyle demiştir: “Kureyş’ten bir grup kendi aralarında konuşurlarken biz onlara rastlayınca konuşmalarını keserlerdi. Biz bu durumu Rasûlullah (sav)’a anlattık. Bunun üzerine O: ‘Birbirleriyle konuşurlarken benim Ehl-i Beytimden bir adamı görünce konuşmalarını kesenlerin bu durumu nedir? Allah’a yemin ederim ki, Allah için ve bana yakınlıkları sebebiyle Ehl-i Beytim’i sevmedikçe kişinin kalbine iman girmez’ dedi.”

Müslim’in naklettiği bir rivayette Hz. Peygamber, yine “Ehl-i Beytim” olarak isimlendirdiği yakın akrabaları hususunda Müslümanların dikkatini çekmiş ve onların haklarına riayet etmeyi emretmiştir. Zeyd b. Erkam’ın rivayet ettiği ve “Sekaleyn” hadisi olarak meşhur olan bu rivayet, Hz. Peygamber’in akrabaları hususunda Müslümanlara tavsiyesini ihtiva ettiği gibi yakın akrabalarının tümünün onun Ehl-i Beyt’i içerisine girdiğini de ifade etmektedir. Uzun rivayetin konumuzu ilgilendiren bölümünde şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar, dikkat edin, Ben de sizin gibi bir beşerim. Rabbimin size göndermiş olduğu bir elçiyim. Size iki önemli şey bırakıyorum. Onların birincisi kendisinde hidayet ve nur olan Kur’ân’dır. Allah’ın kitabını alıp ona sımsıkı sarılınız. Ona gerekli ihtimamı gösterip emir ve nehiylerine uyunuz.” Sonra şöyle devam etti: “Ve… Ehl-i Beytim. Ehl-i Beytim hakkında size Allah’ı hatırlatırım.” diyerek bunu üç defa tekrar etmiştir. Rivayetin devamında Ehl-i Beyt’in kimler olduğu sorulan Zeyd b. Erkam, onların âl-i Ali, âl-i Akil, âl-i Cafer ve âl-i Abbas, yani Rasûlullah’ın tüm yakın akrabaları olduğunu bildirmiştir. Rasûlullah, bu rivayette olduğu gibi nakledilen diğer bazı rivayetlerde de, akrabaları hususunda Müslümanlara çeşitli hatırlatmalarda bulunmuş, Müslümanlar da Hz. Peygamber’e gösterdikleri saygı ve sevginin bir benzerini onlara göstermiştir. Diğer taraftan Hz. Peygamber’in akrabalarının zekat alması haram kılınmış Kur’ân-ı Kerim’in işaretiyle de onlara ganimetten hisse tahsis edilmiştir. Hz. Peygamber akrabalarına tahsis edilen ganimetin 1/5’inin 1/5’ini dağıtırken, Benû Haşim ve Benû Muttalib’e hisse vermiş, Benû Ümeyye’yi bu tahsisata dahil etmemiştir. Bu uygulama bize İslami tebliğ sürecinde bir çok zulmü Rasûlullah’a ve Müslümanlara reva gören Benû Umeyye’nin bu durumunu Hz. Peygamber’in unutmadığını ve onları bu çerçeve içerisine dahil etmediğini göstermektedir.

Akrabalarının memnuniyeti Hz. Peygamber’i sevindirmiş, onların üzüntüsü ise üzmüştür. Bir defasında Hz. Peygamber ashabıyla mescidde otururlarken Hz. Ali oraya gelmiş ve bir müddet oturacak yer aramıştı. Hz. Peygamber ona bir yer açılmasını ister bir şekilde ashabının yüzüne bakarken, Rasûlullah’ın hemen sağında oturan Hz. Ebû Bekir durumu sezmiş ve biraz yan tarafa yanaşarak: “Buraya ey Ebâ Hasen” diyerek onu çağırmıştı. Bu duruma son derece memnun olan Hz. Peygamber, Hz. Ebû Bekir’e: “Ya Ebâ Bekir, faziletli kişilerin faziletini ancak faziletli olanlar bilir.” diyerek onu taltif etmişti.

Sonuç olarak ifade etmemiz gerekirse, Hz. Peygamber aile içi ve akrabalarla ilişkiler konusunda gerekli hassasiyeti göstermiş, ilk olarak eğitme ve bilgilendirme merhalesinden sonra sevgi ve saygı ile muamele etmiştir. Rasûlullah’ın her konuda olduğu gibi bu yaşantısı da Müslümanlar tarafından örnek alınmış, aile içi ve akrabalar arasında iyi ilişkilere dayalı olarak huzurlu bir toplum oluşturulmaya çalışılmıştır.

Doç. Dr. M. Bahaüddin Varol
Sonpeygamber.info

About these ads

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s