Aylık Arşivler: Temmuz 2008

Gün boyu yoğun bir iş temposu yaşayan Ahmet Bey’in, akşam saatlerinde yetişmek için acele ettiği önemli bir toplantısı vardı. Toplantı saati yaklaşmıştı. Ahmet Bey, hazırlığını yapıp yola çıktığında trafiğin oldukça yoğun olduğunu gördü. Her şey hazırlanmış, salondakiler onun konuşmasını bekliyordu! Böyle önemli bir toplantıya geç kalırsa ne olacaktı? Davetlilere karşı mahcup düşmeyecek miydi? Bunları düşünürken yol bir türlü açılmıyor, trafik ilerlemiyordu. Dakikalar geçmesine rağmen, durumda bir değişiklik yoktu. Bu sırada midesinin şiddetli şekilde ağrımaya başladığını fark eden Ahmet Bey, yolculuğun ilerleyen zamanlarında sırtının ter içinde kaldığını, el ve ayaklarının kıpır kıpır olduğunu, ensesinden kafasına doğru bir ağrının yayıldığını hissetti. Ahmet Bey’i, fizyolojisini bozacak kadar tesiri altına alan şey neydi?

‘Gerginlik, huzursuzluk, endişe, baskı, tehlike’ gibi mânâları hâvî stres, kişinin içinde bulunduğu menfî ruh hâlini yansıtan bir tâbirdir. Stres ile kaygı genellikle bir arada bulunur. Herhangi bir konuda tedirginlik ve endişe hissetmek, stresi artırır. Hissedilen baskı artmaya başladığında, akut ve kronik dönemde bazı belirtiler ortaya çıkar. Kişi baskı altına girdiğini hemen fark etmeyebilir.

Ahmet Bey misâlinde, her şey yolunda giderken âniden sıra dışı, tehlikeli bir durum ortaya çıkmıştır. Gün içinde yaşanan yoğun iş temposunun getirdiği strese, ‘toplantıya geç kalma’, ‘işlerin aksaması’, ‘insanlara karşı mahcup olma’, ‘başarısız olma’ endişeleri de eklenince tehlikeli bir durum gelişmiştir. Kronik baskı ve bunun üzerine binen akut stres, ciddi problemlere de yol açabilir. Ahmet Bey’in başlangıçta yoğunluk sebebiyle ortaya çıktığını düşündüğü bu hâdise, ‘toplantıyı kaçırma’ düşüncesiyle birleşince büyümüştür. Beynin vazifeli olduğu tehlike sinyalinin başlatılması, vücudun sempatik sisteminin harekete geçirilmesini sağlar. Kan şekeri artırılarak, korunma veya kaçma cevabı üretilir.

Sempatik uyarılma ve faaliyet sırasında kana, kalb atışlarının ve kan dolaşımının artırılmasında vazifeli adrenalin, noradrenalin, glukagon gibi hormonların salınması emredilir. Bunu mide salgısının artırılması, terleme, nefes alıp vermede hızlanma ve hareket sisteminin uyarılması takip gelir. Kadîr-i Zü’l-Celâl’in mükemmel bir şekilde yarattığı bu sistem sayesinde, vücut gereken cevabı vermeye teknik olarak hazırdır. Ancak bu tehlike hissi uzadığında kaslar güçsüzleşir, kasılmaya başlar; baş ağrısı, yorgunluk, irkilme, tedirginlik, huzursuzluk ve gerilim artarak devam eder.

Sürekli ‘tehlike içinde olma hissi’, vücudu gerilime iterek bazı organlara zarar verir. Stres altındaki kişilerde bilhassa baş ağrısı, kas gerginliği, çabuk yorulma, bitkinlik ve hâlsizlik gibi emarelerin yanısıra bağışıklık sistemi ile kalb-damar hastalıkları da ortaya çıkabilir. Stresin azaltılması, bu yüzden mide asidinin aşırı salgılanmasına bağlı ülserlerin tedavisinde mühimdir. Ayrıca sindirim sistemi problemleri, mantar gibi değişik enfeksiyon hastalıkları da vücudun baskı altında kalmasıyla artış gösterir. Kişinin tehlikeden korunması için bazı organları fazla çalıştırılırken, rahatlık döneminde gerekli olan bazı sistemleri de dinlenmeye alınır.

Aşırı tahammülsüzlük, çabuk sinirlenme, âni tepkiler verme, öfke kontrolünde güçlük, aşırı uyuma veya uyku bozuklukları, bunalma hissi, ölüm korkusu gibi psikolojik durumların yanısıra, çarpıntı, ellerin sürekli terlemesi, baş dönmesi, baş ve mide ağrısı, gaz şikâyetleri, hazımsızlık, nefes alıp vermede sıkıntı, göz kararması, hipertansiyon, iştahsızlık veya aşırı iştah, bulantı, kusma gibi fizikî emareler de aşırı endişe ve stresin neticeleridir. Ayrıca âni kalb krizleri, gerilim ve huzursuzluğun sebep olduğu hipertansiyon ve felçler, âni bayılmalar aşırı stres ve endişe neticesi karşılaşılabilecek önemli problemlerdendir.

‘Keskin sirke küpüne zarar’ atasözünü burada hatırlamakta fayda var. Gerilim, endişe, tedirginlik ve stres gibi hoş olmayan durumların uzun süre devam etmesi mutsuzluk, karamsarlık, her şeyin tehlikeli ve kötü olduğu hissinin kişide kalıcı hâle gelmesine sebep olabilir. Uzun gerilim dönemlerinin sebep olduğu uzun mutsuzluk dönemleri beraberinde kaygı problemini getirir. Vücudun genel sistemlerine tesir eden problemlerin ortaya çıktığı kaygı ve mutsuzlukta, immün sistemde, dolaşım, sinir, sindirim ve üreme sistemlerinde bazı fonksiyonel problemler görülebilir.

Kaygı ve mutsuzluğun zihne tesirleri
İnsan psikolojisine menfî tesir eden tedirginlik, kaygı ve üzüntü gibi durumlar detaylı şekilde incelenmektedir. Depresyondaki kişiler buna misâl verilebilir. Depresyon, kişide yoğun üzüntüye sebep olan bir hastalıktır. Depresyondaki kişiler sık sık unutkanlıktan yakınırlar. Bunun sebebi, zihnin hatırlama ve kavrama fonksiyonlarının bu dönemde yavaşlamasıdır. Kişi her gün bir defada okuyup anladığı köşe yazısını depresyona girdikten sonra ancak birkaç defa okumakla anlayabilir. Ayrıca yemeği ocakta, eşyalarını gittiği yerlerde unutma, her zaman hatırladığı telefon numaralarını hatırlayamama depresyondaki kişilerde sık görülen durumlardır. Bu kişilere, hatırlamak, öğrenmek, dikkatini toplamak, bir şeyler söylemek, konuşmak çok zor ve yorucu gelir.

Aynı şekilde kaygı da, kişinin hatırlama ve yorumlama sürecine menfî yönde tesir eder. Bu duruma, panik ve aşırı kaygı hâlindeki birinin söyleyeceği her şeyi unutması, tahtaya kalkan aşırı heyecanlı bir talebenin bildiği şeyleri dahi söyleyememesi misâl verilebilir. Yukarıdaki hikâyecikte belirli bir süreç içinde yaşadıkları anlatılan Ahmet Bey’in, toplantıya yetişse bile, bu kadar stres altında iken verimli bir toplantı yapması hayli zordur. Zihnî faaliyetler; anlama, konsantrasyon, kaydetme (hafızaya alma), kaydedilen bilgiyi çağırma (hatırlama) ve kullanma, yeni ve eski bilgileri bir araya getirip netice çıkarma, plânlama, organize olma şeklinde sıralanabilir. Beyin hücreleri (neuron) arasında irtibat ve haberleşme için yerleştirilmiş onlarca sinir iletim molekülü (neurotransmitter) vardır. Dopamin, serotonin ve noradrenalin bunlara misâl verilebilir. Bugünkü bilgilere göre bunlar, ALLAH’ın beynin işleyişine vesile olmaya yönelik vazifelendirdiği harika moleküllerdir. Akılsız ve şuursuz moleküllerin böyle önemli vazifeleri kendi kendilerine yapmalarının mümkün olmadığını biliyoruz. Maalesef pozitivist anlayışa sahip bazı uzmanlar, üzüntü ve kaygı durumlarında bu sinir ileticilerinin miktar ve dağılımının değiştiğini görünce, kişinin zihnî faaliyetlerinin bozulmasını tamamen bu moleküllere bağlamaktadır. Hâlbuki bu maddelerin eksikliği veya fazlalığı gibi hususları sadece organik sebeplere bağlamak yerine, kalbî, ruhî, nefsî ve diğer birçok mânevî lâtifeyle birlikte değerlendirmek insanı anlama açısından daha faydalı olacak ve rahatsızlıkların tedavisine yönelik müspet neticeler verecektir. Son zamanlarda dikkatler leptin adı verilen maddeye çevrilmiş, stres durumunda yağ hücrelerinden daha fazla salınan bu maddenin iştaha tesir ettiği görülmüştür. Tıbbî bilgiler arttıkça, insanın bütün hücrelerinde muazzam bir yaratılış mu’cizesinin her an tecelli ettiği görülmektedir. Mikro seviyedeki bu şuursuz varlıkların kendi başlarına, bir Hakîm-i Ezelî olmadan hareket etmeleri düşünülemez.

İmtihanlarda stres yaşayan kişilerde değişik fizikî ve ruhî şikâyetler, kaygı belirtileri olabilmektedir. Bilhassa mâneviyata açık kişilerde telkin, konuşma, teselli ve tevekkülle stresin azaltılması, endişe ve sıkıntıların giderilmesi mümkündür. Öğrenme ve eğitim sürecinde aşırı kaygı ve stres taşıyan faaliyetlerin beyne menfî tesiri vardır. Şiddet ihtiva eden oyunlar ve gerilime yol açan tv programları beynin öğrenmeye hazır hâle gelmesini engeller. Şiddet sahneleri ile dolu bir oyun oynadıktan veya program seyrettikten sonra müdafaa ve mücadele konumuna girmiş olan sinir sisteminin, öğrenmenin olacağı daha rahat bir vaziyete geçmesi uzun zaman alır. Bu sebepten ders çalışmadan hemen önce ve sonra bu tür faaliyetlerin kısıtlanması gerekir. Kaygı ve baskı altındaki öğrenme ortamları, ders çalışma süreçleri, uzun dönemde başarıya menfî tesir eder. Bu tür durumlarda, problem kendini göstermeden tedbir almaya çalışmak gerekir.

Bu tür hislerin Rabb’imiz tarafından insanlara verilmesinin bir hikmetinin olduğu düşünüldüğünde, hafif seviyedeki gerilimin insanı çalışmaya sevk edici, vazife ve mesuliyetlerin yerine getirilmesinde teşvik edici olduğu söylenebilir. Kişinin vicdanın sesini dinlemesinde, haram ve helâle dikkat etmesinde, ahlâkî kaidelere uymasında, hassasiyetinden ve vazife şuurundan doğan belli bir miktar gerilim önemlidir. Ancak stresin genellikle menfî mânâlar taşıdığı düşünüldüğünde, bunun bir stres olmadığı, vicdanî muhasebe neticesi ortaya çıkan bir hassasiyet olduğu ortadadır.

İbadetlerin hikmetlerinden biri
Kılınan namazların, alınan abdestlerin, insanın mânevî yanına dönük desteğin, sıkıntıyı paylaşmanın, istişarenin, tevekkül ve hizmet düşüncesi ile yapılan işlerin, dünya işlerine aşırı ehemmiyet vermemenin, stresten korunmada büyük faydaları vardır. Fânîliği ve âcizliği kabullenerek hayata bakış açısını kulluk şuuruyla şekillendirmek, stres ve kaygıdan uzak kalmada rahatlatıcı tesirler sağlar. Dua ve inancın kişinin mânevî dünyasına getirdiği huzur, fizikî yapısına da müspet tesir eder.

Fıtrata zıt yönlendirmeler ve aşırı şekilde telkin edilen ferdiyetçik günümüz insanının stresini artırmaktadır. Hayatın bir imtihan olduğu hakikatinden hareketle dünyada karşılaşılan bazı zorlukları kader veçhesinden değerlendirmek faydalıdır. Yalnızlıktan mümkün olduğunca uzak durarak insanlarla diyalog hâlinde bulunmak, kişiyi hayli rahatlatacaktır. Ancak bazı insanlar yapı olarak stres ve kaygıya müsaittir. Rekabetçi, aceleci, sabırsız ve öfkeli kişiler, mükemmeliyetçi mizaca sahip olanlar, kaygı bozukluğu ve psikolojik travma yaşayanlar buna misâl verilebilir. Bu kişilerin biyolojik yapılarından mütevellit sıkıntılarını psikolojik olarak tedavi ettirirken, mânevî dinamiklerinin takviye edilmesi mühimdir.

Günümüz insanının ciddi problemlerinden biri hâline gelen kaygı ve stresin içtimaî yönü de bulunmaktadır. Gerek basın ve yayın yoluyla gerekse sosyo-ekonomik problemler sebebiyle devamlı kaygı ve stresin pompalandığı bir içtimaî yapıda, kişilerin psikolojik durumu daha kolay bozulur ve toplumun dinamiklerini temelinden sarsan bir süreç yaşanır. Günümüzde yaşanan bu tür içtimaî problemleri sebep ve neticeleriyle değerlendirdiğimizde, insanlığın mânevî dinamiklere olan ihtiyacını bir kez daha net şekilde görmekteyiz.

Dr. Hasan Aydınlı

Soru
Bazı ilahi ve ezgiler var ki sanki bazen dünyevi bir müzikmiş gibi. İlahi ve ezgi dinlemede ölçü ne olmalıdır ?

Cevabımız

Değerli Kardeşimiz;

Musikî hususunda umumî ölçümüz şu ifadeler olmalıdır:

“Şeriatça bazı savtlar (dinî bakımdan bazı sesler) helâl, bazılar ıharam kılınmıştır. Evet, ulvî hüzünleri, RAbbanî aşkları iras eden (hatırlatan) sesler helâldir. Yetimane hüzünleri, nefsanî şehevâtı tahrik eden sesler haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.”1

Musikîde iki ses kullanılır: insan sesi ve âlet sesi. Bir eser icra edilirken ya tek başına insan sesi veya müzik âletleri kullanılır; çok kere de her ikisinden birden istifade edilir. Her üç halde de insanın hoşuna giden, onun zevk duyduğu ve tesirinde kaldığı ölçülü, belli bir makamda ses çıkarılır. Bu sesler mahiyetine, mevzuuna ve tesirine göre değerlendirilir. Ya insanın ruhuna tesir eder, onda ulvî, dinî, hamâsî hislerin canlanmasına sebep olur; ya da dinlediği bir musikî parçası, nefsine ve süflî hislere hitap ederek yüce hislerin körelmesine sebebiyet verir. Yukarıdaki ifadelerde de açıkça görüldüğü gibi, meşru olan, dinlenilmesinde bir mahzur bulunmayan ses, insana ulvî hüzünleri, yani dünyanın fâniliğini, ölümün her an gelebileceğini, insanın bir gün gelip toprak olacağını, Allah korkusunu hatırlatmalı veya ilâhî aşkı, Allah sevgisini, dünya üzerinde Cenab-ı Hakkın güzel sanat eserlerindeki yüce isimlerinin ve sıfatlarının tecellîlerini hatıra getirmeli. Bu hisleri tahrik eden her türlü sesi dinlemek helâl ve caizdir. Fakat yetimane hüzünleri; insana ümitsizlik veren, sevdiği kimselerden ve nimetlerden ayrılmanın ıztırabını hatırlatan, insanı bedbinliğe, karamsarlığa iten; insanın şehevanî hislerine hitap eden, dinlediği zaman nefsin hoşuna giden sesler ise haramdır, dinlemek caiz değildir.

Bu iki sınıfa girmeyen birtakım sesler de vardır ki, insandan insana değişir. Meselâ aynı musikî parçasını dinleyen iki kişiden birisi nefsânî bir his duyarken, diğeri ondan daha ulvî bir mânâ çıkarmaktadır. Meselâ “İncecikten bir kar yağar, tozar elif elif diye/Deli gönül abdal olmuş, gezer elif elif diye” parçasını bir musikî eşliğinde dinleyen iki kişiden birisi “elif”ten Allah’ı hatırlayıp, ilâhî aşkı düşünürken, öbürü zahirî mânâsına bakarak “elif”ten bir kadını hatırlar, mecâzî bir aşk düşünür.

Bir başka misâl: Yunus’un, “Aşkın aldı benden beni/ Bana Seni gerek Seni/Ben yanarım dünü gün/Bana Seni gerek Seni/Aşkın şarâbından içem/Mecnûn olup dağa düşem/Sensin dünü gün endîşem/Bana Seni gerek Seni” şiiri bugün hem ilâhî olarak, hem de türkü olarak söylenmektedir. Şimdi biri burada geçen “aşk”tan ilâhî aşkı düşünürken, diğeri zâhirî mânâsına bakarak mecâzî bir aşkı hatırlar.

İmam Gazalî Hazretleri ise musikîyi, haram, mekruh ve mubah olhmak üzere üç ana başlık altında inceleyerek şöyle der:

Dünya arzusu ve şehvet hisleri ile dolup taşan kimseler için yalnızca bu duyguları tahrik eden sesler haramdır.

Vakitlerinin çoğunu buna veren, meşguliyeti âdet haline getiren kimse için mekruhtur.

Allah sevgisi ile dolup taşan, duyduğu güzel ses kendisinde yalnızca güzel sıfatları tahrik eden kimse için müstehaptır.

İmam Gazalî daha sonra, musikîyi haram kılan şeyin kendisi değil, sonradan ârız olan bazı sebepler olduğunu ifade eder, bunu da şöyle tasnif eder:
Şarkı söyleyen kadın olur, dinleyen de kadın sesinin şehvetini tahrik edeceğinden korkarsa dinlemek haramdır. Burada haram hükmü müzikten değil, kadının sesinden gelmektedir.

Şarkı ve türkünün güftesi bozuk, İslâm inancına ve ahlâkına aykırı ise, bunu müzikli veya müziksiz söylemek ve dinlemek haramdır.
Gençliği icabı şehevî duyguların mahkûmu olan bir kimse aşırı derecede müziğe düşer, vaktinin çoğunu bu yolda geçirirse sefih olur.

1. İşaratü’l-İ’câz, s. 78; Sözler, s. 382, 687-688.
2. İhyâ, 2: 279-81.

Mehmed Paksu, Helal – Haram
Selam ve dua ile…
Sorularla İslamiyet Editör

Toplum olarak sabrı sadece fakirlere yakıştırıyoruz.  Zihnimizin arkalarında bir yerlerde, bir ‘başarısızlık öyküsü’nün ardından gelen kaçınılmaz sonuç gibi düşünüyoruz onu. Peki sabır gerçekten sadece fakirlere yakışan ‘tembelâne’ bir değer mi; yoksa üstün bir imanî fazilet mi?

Genel olarak baktığınızda, medyada sabır kavramının en çok futbol haberleri içinde yer aldığını görürsünüz. Her teknik direktör, çalıştırdığı takımın mağlubiyet aldığı maçlardan sonra taraftarlara ‘sabır’ çağrısında bulunur. Onlara, “Biraz sabırlı olun, yakında hezimetler sona erecek” türü mesajlar verip ortalığı yatıştırmaya çalışır. Bu haberlerden anlaşılan, adına ‘taraftar’ denen kitlenin çok sabırsız olduğudur. Başarı onlar için hemen ve derhal elde edilmesi gereken bir şeydir. Hem de kendilerinin doğrudan herhangi bir katkı sağlamadıkları bir konuda.

Sabrın medyada geçtiği diğer temalar da, aynı şekilde sabırdan çok, sabırsızlıkla ilişkilidir. Gerek cam ekranda gerekse üçüncü sayfa haberlerinde başına gelen acı bir olay ya da haberini aldığı bir ölüm olayını sabırsızlıkla, yırtınıp dövünmeyle, feleği ve kaderi suçlamakla karşılayanlara, bol miktarda rastlanır.

Sabrın olumlu bir değer gibi gözüktüğü temalar ise, istisnaîdir. Vücudunda bir sakatlığı olduğu halde sabır ve azimle bir şeyleri başarabilen ya da yapabilenler ile ilgili haberler bu türdendir meselâ. Ama bu haberler de kişinin sakatlığına odaklanılıp “vah vah!” tipi yazıklanmalar eşliğinde takip edildiğinden, sabrın fazileti yine çok kere öne çıkmaz.

Bir de, gerçekte hırs olduğu halde sabırmış gibi ifade edilen ve öyle sunulan haber tipi vardır. Ki bunun en meşhur örneği, şöhreti yakalamış bir ünlünün hayat hikâyesinin ele alındığı haberlerdir. Bunlarda söze, “Ben bu yere gelene kadar çok sabrettim” diye başlanır ve sonra “İşte şimdi de sabrımın, çalışmamın ve azmimin meyvesini topluyorum” diye devam edilir.

Böylesi bir ‘sabır’ içinde, Allahualem, sabrın özüyle taban tabana zıt biçimde ne kadar kişilikten feragât, vicdanî törpülenme, değer erezyonu ve dönem dönem intiharın eşiğine gelme olduğunu buradan kestirmemiz ya da iddia etmemiz doğru olmaz. Ama eğer bunlardan biri ya da birkaçı işin içindeyse, bu çeşit bir ‘sabrın,’ hakikî sabır ile uzaktan el sallamışlığı bile olmadığını hemen şimdi belirtmekte fayda var.

Popüler kültürün ötesinde sabrın derin toplumsal hafıza içinde diğer bir algılanışı ise, onun fakirlikle özdeşleştirilmesidir. Bu özdeşliğin kurulmasında fakirliğin bir ‘başarısızlık öyküsü’ olduğu kanaati baskın bir rol oynar. Fakir kimseler zengin olma başarısını ‘gösteremedikleri’ için hallerini kabul eder ve zorunlu olarak sabır gösterirler. Algı bu şekildedir. Burada da yine, sabrın durağan, mecburî, ümitsizce bir kabulleniş ile ilişkilendirildiği görülür.

Bu sabır algıları, öte taraftan, bize onun zihinlerde ‘tembelâne bir değer’ olarak kodlandığını da düşündürtür. “Sen sabretmeye devam et, kazanırsın belki!” “Atı alan Üsküdar’ı geçti; sen hâlâ…” gibi alay yollu ve sitemkâr ifadeler; veya “Sabreden derviş muradına ermiş” atasözünün “Sabreden derviş muradına eremeden …” biçimine sokulması, toplumsal hafızanın belli bir bölümünde sabrın pasiflik, acz, atalet, tembellik ve neticesi hiç de ümitvar olmayan ‘aptalca bir tutum’a özdeş tutulduğunu gösterir.

Popüler kültürün sabır algısı ve kullanım tipleri aşağı yukarı bu minvalde iken, bu coğrafyada özellikle mihnete karşı tabiat hâlini almış güçlü bir ‘sabır geleneği’nin olduğu da bir vakıadır.

Buna en iyi delil, kentsel yaşamın onca zorlayıcılığına rağmen, hâlâ suç ve intihar oranlarının diğer ülkelerin büyük metropollerine göre düşük düzeyde seyretmesidir. Bir ekonomik kriz sonrası Arjantin ve Şili’de insanlar süpermarketleri ve mağazaları yağmalarken, benzer şartların yaşanmasına rağmen bizde böylesi olaylar ciddi boyutta görülmemiştir. Bu, bize, fakir insanlarımızın bir şekilde hâllerine rıza göstermeye devam ettiklerini gösterir. Tabii, bunda, ağır aksak da olsa hâlâ işleyen geleneksel yapımızın rolünü de inkâr edemeyiz.

Özetlemek gerekirse; sabır bizde hiç olmayan, hiç bilinmeyen bir şey elbette değildir. Fakat popüler kültürün sığ çerçevesi içinde orijinalliği yitmiş ve sahte anlamlardan dokunmuş bir örtüyle üzeri örtülmüştür.

Tespit bu olunca, ne yapılacağı da kendiliğinden ortaya çıkıyor: kavramın aslî manalarına kavuşturulması.

Hemen endişe etmeyin; bu iş için günlerce kütüphanelere kapanıp kaynak araştırması yapılmasına gerek yok. Kaynaklar belli çünkü. Söz konusu olan İslâmî bir kavram olunca, ilk başvurulacak kaynak, anlamları çağlara yenik düşmeyen, bilâkis çağlara yeni bir tazelik katan Kur’ân-ı Kerim’den başkası değildir. Bir ‘deniz feneri’ gibi her çağda şaşırdıklarında mü’minlerin ona bakarak yollarını buldukları Kur’ân-ı Kerim, sabır konusunda da bize çok temel bilgiler sunar. Yeter ki, bir dalgıç gibi onun ‘anlam denizi’nden kendi payımıza düşeni almaya niyet edelim. İhlâs ve donanım nispetinde elbette avucumuza bir şeyler bırakılır.

Şahsen dalgıçlığımın çok iyi olduğunu iddia edemem, ama ben kendi adıma böyle bir işe teşebbüs ettiğimde, sabır kavramının Kur’ân-ı Kerim’de özellikle peygamber kıssaları içinde yer aldığına şahit oldum. Ve sabrın, bu kıssaların her birinde, ortak anlamların yanı sıra, kendine has farklı bir anlam ile de öne çıkarılmış olduğunu farkettim.

Bakalım, siz de aynı düşüncede olacak mısınız?

Sabır ümitsiz olmaz

Popüler kültürün sabrı ümitsizliğin bir sonucu olarak göstermesine bedel, Kur’ân-ı Kerim’de geçen Yunus kıssasında Yunus aleyhisselâmın gösterdiği sabırsızlığın yerilmesi bize sabrın ancak ümitle birlikte olabileceğini söyler.

Meşhur kıssasında, Ninova halkına tebliğ göreviyle gönderilen Yunus aleyhisselâm halkın olumsuz tavır ve davranışları karşısında yılgınlık göstermiş ve onların doğru yola gelmeyeceklerini düşünerek ümitsizliğe düşmüştür. Bu ümitsizlik aynı zamanda onu sabırsızlığa da sürüklediği için Rabbinin hükmünü beklemeden kavmini terkeden Yunus aleyhisselâm, hem bir dizi musibete maruz kalmış hem de Kur’ân-ı Kerim’de geçen “Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi Yunus gibi olma” (Kalem, 48) ilâhî ikazının konusu olmuştur.

İşte bu Kur’ânî irşadın da gösterdiği gibi, ‘ümitsizlik’ ya da diğer tabiriyle ‘yeis’ ancak sabırsızlığı sonuç verir. Sabırla beklemek için ümitli olmak gerekir. Ninova halkının olumsuz tutumları karşısında eğer Yunus aleyhisselâm Allah’ın hükmünü beklemiş olsaydı, her şey daha farklı olabilecek ve kendisi de böyle bir itâba maruz kalmayacaktı.

Kur’ân-ı Kerim’de sabrın ancak ümit ile mümkün olduğunun etkileyici bir örneği de, ‘Yusuf kıssası’ olarak bilinen kıssa içinde Yakup aleyhisselâmın tutumunda somut hale gelir.

Bilindiği gibi, Yakup aleyhisselâm çocukları içinde Yusuf’u daha çok sevmekte, bu da diğer çocuklarını kıskançlığa sevketmektedir. O kadar ki, kardeşleri Yusuf’a bir kötülük yapmayı bile göze almışlardır. Bir gün bu kötü niyetleri gizleyerek Yakup aleyhisselâma kardeşleri Yusuf ile kıra gitmek istediklerini söylerler. Onların kötü niyetleri olabileceğinden kuşku duyan Yakup aleyhisselâm, arzu etmese de, izin vermek durumunda kalır. Ve gerçekten kardeşleri, Yusuf’a kötülük yaparlar ve onu bir kuyuya atarlar. Döndüklerinde ise babalarına üzerinde sahte bir kan olan kardeşlerinin gömleğini gösterirler. (Yusuf, 18)

İşte, Yakup aleyhisselâmın karşılaştığı katlanılması neredeyse imkânsız olan durum budur.

İmkânsızdır; çünkü Yakup aleyhisselâm canı ciğeri gibi sevdiği Yusufunu yitirmiş, derin bir evlât acısı çekmektedir. Üstelik, kardeşlerinin uydurduğu mazaretin doğru olmadığını, Yusuf’a onların kötülük yaptığını da bilmektedir. ‘Sebepler dairesi’nden bakıldığında, ortada Yusuf’un akibeti hususunda ümitli olmasını gerektirecek hiçbir sebep yoktur. Aksine, öfkelenmesini, isyân etmesini, kadere feleğe sövmesini gerektirecek çok sebep vardır. Kaynaklardan anlaşıldığı kadarıyla, olayı takiben Yakup aleyhisselâm çocuklarını evlâtlıktan reddetmediği gibi, üzerlerine de yürümemiştir.

İnanılması güç ama böylesine zor bir anda Yakup aleyhisselâm bir baba olarak sadece tek bir cümle sarfetmiştir: “… Artık bana düşen hakkıyla sabretmektir. Anlattığınız karşısında bana yardım edecek olan, ancak Allah’tır.” (Yusuf, 18)

Günümüz insanına “Sabır küpümüsün mübarek!” dedirtecek bu hâl, sabrın desteğini ancak ümit gibi pozitif bir duygudan aldığını açıkça ortaya koyduğu gibi, bu ümidin öyle alelâde bir ümid olmadığını da bize haykırır. Yakup aleyhisselâm ne “Yusuf çok güçlüdür, kardeşleri ona zarar veremez” düşüncesinde olduğu için ümitlidir; ne de oğullarının kendisine bir şaka yaptığını, biraz sonra Yusuf’u güzel giysiler içinde kendisine geri getireceklerini düşündüğü için…

Onun ümidi, çok daha başkadır.

Onun ümidi, kaderin ve mülkün sahibi olan Allah’ın her işi hikmet ve adalet çerçevesinde yapacağı, hiçbir hakkı zayi etmeyeceği, ne kadar acı da olsa kendi icraatına sabredecek bir mü’mini mükâfatlandıracağı inancından kaynaklanmaktadır.

O Allah ki, tüm esbab sükut etmiş gözükse dahi Yunus aleyhisselâmı nasıl koca bir balığın karnından kurtarmışsa; sebepler dairesinde hiçbir ümit ışığı gözükmediği halde Yusuf’u da bir gün babası Yakup aleyhisselâma elbette kavuşturabilir. Yakup aleyhisselâm için, tek başına, Yusuf’un öldüğüne dair kesin bir delilin olmaması, onun ümitsizliğe düşmemesi için yeterli bir sebeptir. Yusuf’un kurtulması için diğer sebepleri Adil-i Hakîm nasıl olsa bir araya getirebilir.

İşte Yakup aleyhisselâmın yüksek imanı, yüksek sabrı ve ümidinin kaynağı…

Sabır hükme rızadır

Yakup aleyhisselâmın şahsında sabrın “Allah’ın inayeti ve yardımından ümit kesmemek” demek olduğu anlaşıldığı gibi, İbrahim kıssası içinde İsmail aleyhisselâmın sergilediği akıllara durgunluk veren tutumdan da “sabrın Allah’ın hükmüne kesin bir rıza göstermek” olduğu anlaşılır.

Malum olduğu üzre, Hz. İbrahim daha önceden verdiği bir söz yüzünden, rüyasında oğlu Hz. İsmail’in boğazını kestiğini görür. İlk gördüğünde, sanki görmemiş olmayı diler gibi, üstünde durmaz. Fakat aynı rüyayı tekrar tekrar görünce, rüyanın sadık olduğunu anlar ve hükmünün yerine getirilmesi gerektiğine karar verir. Durumu, oğlu İsmail’e açtığında, onun tepkisi gerçekten müthiştir: “Emrolunduğun işi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulursun.” (Saffat, 102)

Doğrusu merak ediyorum, acaba içimizden herhangi biri Hz. İsmail’in yerinde olsaydı nasıl tepki gösterirdi? Onun gibi mi davranırdı yoksa “Gencecik yaşımda bana bu reva mı?” “Benim yerime bir koyun kessek olmaz mı?” “Keşke peygamber yerine bir çobanın çocuğu olsaydım!” diye şikâyet mi ederdi? Kimbilir belki de, boğaz ile bıçağın buluşmaması için bundan çok daha fazlasını yapardık!

Hakikaten Hz. İsmail’in sabrı çok zor ve farklı bir sabırdır. Bu sabrın önemli bir farkı da, Hz. İsmail’in doğrudan cana mal olacak bir ilâhî hükme boyun eğeceğinin sözünü vermiş olmasıdır. Bu boyutuyla da, Kur’ân-ı Kerim’de geçen diğer sabır kıssalarından farklı bir şey söyler bize.

O da, sabrın ‘olay-eksenli’ olmadığıdır. Sabrı, biz, gündelik hayatın yol açtığı zihinsel kirlenmeye maruz kalan kişiler olarak, ancak başa gelen acı bir ‘olay’dan sonra gündeme gelir diye düşünüyoruz. Halbuki, kıssadan anlaşıldığına göre, bir olay meydana gelse de gelmese de, yani olaydan bağımsız olarak, sabır her daim gündemde olması gereken bir tutumdur. Çünkü sabır olay-eksenli değil, ‘hüküm-eksenli’dir. Gerçekleşsin yahut gerçekleşmemiş olsun, Allah’ın belli bir konuda hüküm verdiği andan itibaren kul sabır göstermekle yükümlüdür. Olayın öncesi ya da sonrası, sabrın özüne ilişkili değildir. Olsa olsa sabırlı olma vaktine işaret eder. Bu haliyle de bir perde, bir vesiledir.

Zaten son tahlilde ‘olay’ dediğimiz vukuat da, Allah’ın meydana gelmiş bir ‘hükmü’ değil midir?

Ömer Baldık

“Yeter” sözünün telâffuzunu güçleştiren asıl neden, bizim almaya programlanmış olmamızdır. Tüketim uygarlığı, insanı, sürekli olarak almaya, yutmaya, öğütmeye, tüketmeye teşvik eder ve bunları bir hayat amacı olarak önümüze koyar. Bu uygarlığın temelinde yatan felsefe, ne pahasına olursa olsun büyümektir. Büyüdükçe büyümeyi amaçlayan insanlar, kurumlar veya topluluklar ise, “Yeter” diyebilme şanslarını daha işin başında kaybetmişlerdir. Onların bir yeterlilik ve doyum hissini yakalayabilmek için tek bir çareleri vardır: hayatlarını bu çürük zeminden kurtarıp daha başka ve sağlam bir zemin üzerinde yeni baştan kurmak. Yoksa, “almaya” programlanmış bir hayat tarzının şurasını veya burasını yamayıp rötuşlayarak onu verimli ve tatmin edici bir hâle getirmek mümkün değildir.
Aslında insanın manevî yapısı, almaya değil, vermeye göre düzenlenmiştir. Vermeyi esas alan bir hayat tarzını benimsediğinizde, bütün taşlar yerine oturmaya başlar. Bunun apaçık kanıtlarını, her iki taraftaki sayısız örneklerinde gözleyebilirsiniz. Taraflardan birinde sürekli açlık, huzursuzluk ve çevreyle uyumsuzluk, diğerinde ise doyum, haz ve çevreyle uyum vardır. Sade hayat gönüllülerinden Janice L. Krouskop, babasının kendisine şu şekilde öğüt verdiğini anlatır: “Bu dünyada bir alanlar, bir de verenler vardır. Alanlar belki daha çok yiyebilir; fakat verenler daha rahat uyur.”

Bilimsel araştırmalar, verenlerin sadece rahat uyumakla kalmayıp, aynı zamanda daha da uzun yaşadıklarına dair ipuçları vermektedir. Ann Arbor’daki Michigan Üniversitesinden psikolog Stephanie L. Brown ve arkadaşlarının 1987’den itibaren beş yıl süreyle 423 yaşlı çift üzerinde yürüttüğü araştırma, açık bir farkla yardımseverler lehinde sonuç vermiştir. Bu araştırma sırasında yaşlılardan 134’ü ölmüş; ölenler arasındaki yardımseverlerin sayısının, başkalarına hiç yardım etmeyenlerin yarısını ancak bulduğu gözlenmiştir.1 Araştırma, henüz ortaya çok net birşeyler koymasa bile, en azından, sağlık ve mutluluğun, insanın manevî yapısıyla çok yakından ilgili olduğunu gösteriyor.

Bizim manevî yapımız, sadece karnımızın doymasına ve fiziksel ihtiyaçlarımızın karşılanmasına bağlı olmayan pek çok unsuru içermekte, oldukça zengin bir duygular âlemini barındırmaktadır. Şefkat, merhamet, muhabbet gibi kavramlar bu manevî âlemin temelinde yer alırlar. Bu duyguların sınırsız bir doyum kapasitesi vardır; çünkü maddenin sınırlamaları bu âlemde sözkonusu değildir. Gözümüz ne kadar aç olsa midemizin kapasitesini aşamayız; ancak kalp ve ruhun kapasiteleri, doydukça genişleyen ve genişledikçe hazzı artan bir özelliğe sahiptir. Bu hazzı yakalayan, yine doymak bilmez; fakat bu bir tatminsizlik değil, tekrar tekrar yaşanan ve kolayca tanımlanamayan bir tatmindir. Cömertliğiyle ünlü iş adamlarımızdan Osman Alptekin, “Vermeye doyamıyorum” derken, doyumsuzluğunu değil, doyumdaki sınırsızlığını ilân ediyordu. Ancak bu manevî tatmin sofrasından nasip alabilmek için, insanın herşeyden önce iştahını ve manevî sindirim sistemlerini buna göre ayarlaması ve eğitmesi gerekir. İnsanın manevî gelişimini esas alan terbiye sistemlerinin, özellikle dinlerin “vermek” üzerinde bu kadar önemle durmalarının nedeni budur.

Burada, tüketim uygarlığının değer sistemiyle bütün bağları koparmak zorunda bulunduğumuzu görmeliyiz. Çünkü, “vermek” kavramıyla açılan kapıda, daha ilk adımda bizi karşılayan şefkat, merhamet, muhabbet gibi duyguları geliştirmek ve tatmin etmek bir yana dursun, onlara hayat hakkı tanımak bile bu uygarlığın tahammül edebileceği birşey değildir. O felsefede birbirinin yardımına koşan, başkalarının iyiliği için kendisini zarara sokan insanlar için yer yoktur. Eğer yardıma muhtaç bir insan varsa, orada yolunacak bir kaz var demektir. Faiz sistemi bu yamyamlığın bir tercümesidir. Sıkıntıya düşen insana, tüketim uygarlığı yardım elini uzatacak yerde para satar ve onun sırtından yeni bir kazanç sağlar. Amaç, mümkün olduğu kadar çok kişiyi borç tuzağına düşürmek; alacağını tahsil ederken de mümkün olduğu kadar çok para toplamaktır. O yüzden, aldığınız bir krediyi vaktinden önce ödemeye kalkarsanız ceza yersiniz! Ödemeyi geciktirirseniz, bu defa da birkaç ay geçmeden borcunuz inanılmaz rakamlara yükselir. Böyle bir kredi kartı mağduru, bankasına başvurduğunda kendisine “Bir tefeciden para alıp borcunuzu kapatın” şeklinde akıl verildiğini anlatıyor.2 Vasatî bir Amerikan vatandaşı, 2000 yılı itibarıyla cebinde dokuz kredi kartı taşıyor ve bunlardan birinin borcunu diğeriyle kapatarak durumu idare etmeye çalışıyordu. Aynı yıl, bankalar Amerikan vatandaşlarının adreslerine 3 milyar 300 milyon kredi kartı teklifi içeren reklam malzemesi daha gönderdiler! Hane başına 30 kart teklifi anlamına gelen bu kampanya, herbir Amerikan hane halkını 30 bin dolar borca sokma amacını taşıyordu.3 Ülkemiz de aynı yolda, 2002 yılı itibarıyla 15 milyonu aşan kredi kartı ve bir milyon kart mağduru sayısıyla, kendi çapında, pek de mütevazi sayılmayacak adımlarla ilerliyor.4 Bu çizgiyi on, yirmi, otuz, elli, yüz sene sonralarına doğru uzattığınız zaman, tüketim toplumunun nasıl bir kompozisyon arz edeceğini tasavvur edebilen var mı?

Faziletin başladığı yer

Kredi kartları, borç ve faiz konuları bir bütün içinde ayrıntı gibi görünse de, bir sistemi ve bir zihniyeti bütün açıklığıyla ortaya koyan, tüketim uygarlığının insana hangi gözle baktığı konusunda kimsede en küçük bir şüphe bırakmayan nirengi noktalarıdır. Buna karşılık, faziletleri parlatan ve insanî değerleri ortaya çıkaran sistem ve zihniyetler de aynı referans noktalarında değerini açığa vurur. Vermek ve almak kavramları, böylece, iki uygarlık arasında geniş bir savaş alanı oluşturur ki, burada bir taraf vahşetini, diğer taraf faziletini bütün netliğiyle ortaya koyar. İşte, Batılı uygar insanın hemen cebine birkaç kredi kartı sokuşturuvereceği kimselere karşı çeşitli kutsal kaynakların öğütlediği davranışlara birkaç örnek:

Borçlu sıkıntıda ise, kolaylığa ulaşıncaya kadar ona süre tanıyın. O borcu bağışlamak ise, bir bilseniz, sizin için daha da hayırlıdır. — Kur’ân, 2:280.

Sevdiğiniz şeylerden vermedikçe hayra erişmiş olmazsınız. — Kur’ân, 3:92.

Sizden birine ölüm gelip de “Rabbim, ne olurdu ecelimi yakın bir zamana tehir etseydin de sadaka verip salihlerden olaydım,” demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden hayırda harcayın. — Kur’ân, 63:10.

Cimrilik ve iman, bir kulun kalbinde bir araya gelmez. — Hadis-i şerif.

Hiçbir gün yoktur ki yeryüzüne iki melek inip de onlardan biri: “Yâ Rab, infak edene halef ver (bağışlayana, bağışladığı şeyin yerine yenisini ver)” diye, diğeri de: “Yâ Rab, imsak edene (bağışlamayıp elinde tutana) telef ver” diye dua etmesin. — Hadis-i şerif.

Eğer bir Hıristiyan kendisini geçindirecek paraya sahip olur, ama kardeşini ihtiyaçta görüp de ona yardım etmezse, onda Tanrının sevgisi nasıl yerleşebilir? —Yuhanna’nın Birinci Mektubu, 3:17.

Gizlice veren kimse Mûsâ’dan büyüktür. — Talmud.

Tek bir mumla binlerce mum yakılır; yine de mumun ömrü kısalmaz.— Buda.

Bunlar gibi, sayfalarca uzayacak, hattâ kitaplar doldurabilecek öğütlerden hiçbirini tüketim uygarlığının kaynaklarında bulamazsınız. Eğer bulmak mümkün olsaydı, dünya, bugünkü kan ve sömürü dünyasından çok farklı bir dünya olur; birbirlerinin kötülüğünden korunmak, insanların bu dünyadaki başlıca gailesi hâline gelmezdi. Bereket versin, tüketim uygarlığı, herşeyi kendisine benzetmeyi de başaramamıştır. Başarsaydı, bu dünya pek çok şeyden yoksun hâle gelirdi. Meselâ şiirsiz veya müziksiz bir dünyaya razı olur muydunuz? Tüketim uygarlığını bir hayat tarzı olarak benimsiyorsanız, buna katlanmak zorundasınız demektir. Çünkü insanları sanat eseri vücuda getirmeye ve var olan eserleri takdir etmeye sevk eden yetenekler, tüketim toprağında neşvünema bulamaz. Bunun tersi de aynı ölçüde geçerlidir. İnsanî değerlerin inkişafına elverişli zeminlerde de hırs, cimrilik, bencillik gibi duygular teneffüs etmekte zorlanırlar ve, bir süre sonra, insanın manevî gelişiminin önünde bir engel olmaktan çıkarlar. Ne kadar dolaşırsak dolaşalım, sonunda herşeyin, insanın ağzından çıkacak bir kelimeye bağlı olduğu noktaya geliyoruz: “Yeter.” Ve bu söz de, insanın bakışının, almaya değil, vermeye odaklandığı oranda kolaylıkla söylenebiliyor.

Zekâtın ruhu

Bütünüyle vermeye odaklanmış bir bakış açısı, semavî dinlerin terbiyesi altında kazanılabilecek çok yüksek bir mertebeyi ifade etmektedir ki, Kur’ân, Mü’minûn Sûresinde, kurtuluşa erenlerin özelliklerini sayarken buna bilhassa dikkat çekmiş ve “Onlar ancak zekât için çalışırlar” (23:4) tanımını getirmiştir. Burada, atlanmaması gereken bir vurgu vardır. İnsan bir yandan zekât verecek yeterliliğe yükselmek için teşvik edilirken, bir yandan da, çalışmasının asıl amacı olarak, ona, yığıp biriktirmek, yiyip şişmek, yutup büyümek değil, kazandıklarını başkalarının hizmetine sunmak gibi bir hedef gösterilmektedir. Bu, aynı zamanda, insan için asıl doyumun böyle bir hayat amacında bulunduğuna da bir işarettir. Burada, zekât kavramı üzerine biraz eğilmemiz gerekiyor.

Zekât, çoğumuzun zihninde, malın kırkta birini yoksula vermek şeklindeki bir ibadet türü olarak canlanır. Bu tanım yanlış değilse de bir hayli eksiktir. Zekâtı yılda bir defa malın fazlasından yapılacak bir bağıştan ibaret görürsek, birçok şeyi kaçırmış oluruz. Oysa zekât ve bu anlamı destekleyen diğer kelimeler, Kur’ân’ın düzinelerce âyetinde iman ve namazla beraber sayılan ve dine rengini veren bir anlayışı, bir yaşama biçimini ifade etmektedir. Bu yaşama biçimi, sahip olduğu herşeyi Allah’tan bilen, sonra da, Allah’tan gelmiş olan her türlü nimetin bir kısmını Allah’ın kullarına aktarmayı görev telâkki eden bir imana dayanır. Din, yapısının gereği, bu konuda sadece bir alt sınır koyarak daha ötesini insanın kendisine bırakmış ve böylece onun önüne bir gelişme yolu açmış, bu yolda da insanları birbiriyle yarışmaya teşvik etmiştir.

Burada bir yarış söz konusu olmakla birlikte, bu, amaç ve istikametinden başka, sonuç itibarıyla da, tüketim uygarlığının yarışlarından çok farklı bir yarıştır. Tüketim toplumunda en iyi insan, en çok malı olan ve en çok tüketen insandır. Bu dünyada böyle bir tanıma uyan iki kişi bulunmaz; bir mahalle çapında bile ele alınacak olsa, bu yarışın sadece bir galibi olacak, diğerleri onun karşısında parmak ısırmaktan öteye pek birşey yapamayacaklardır. Yine de, insanlar, kazanamayacaklarını bile bile, komşularından ve sosyal çevrelerinden geri kalmamak için bu yarışta nefes tüketir dururlar. Onun için, The Color of Money (Paranın Rengi) kitabının yazarı Fast Eddy, servet yarışını, aynen silâh yarışı gibi akîm ve tahripçi bir yarış olarak nitelemektedir.

Fazilet yarışında ise bütün dünya ahalisine yetecek kadar çeşitlilik içinde zenginlikler vardır. Birisinin belli bir yüksekliğe erişmesi, başkalarının önünü tıkamaz. Her an herkes her seviyede bir kazancı beraberce yaşayabilir. Burada yarış, sınırlı bir ömür içinde, önündeki fırsatları en verimli bir şekilde değerlendirerek mümkün olan en yüksek gelişim düzeyine erişme anlamını taşımaktadır. Her dakika sayılır, her kuruş kazanç hanesine yazılır. Zekât, bu sınırlı sermayeyi en yüksek verimle kullanarak nemalandırmayı amaçlayan ve sonuçta insanı sürekli iyilik üreten bir hayır makinesi haline getiren bir sistemdir. Prof. Dr. Ahmet Tabakoğlu, senesini doldurmuş olan malın kırkta birini bağışlamaya dair kuralın bir emniyet süpabı olarak konduğunu, varlık sahibi bir Müslümanın ise bundan çok önce zaten vermeye başlamış olacağını söylemektedir:

İslâm tarihinde zekât veremeyen zenginler ortaya çıkmıştır. Mallarını devamlı dağıttıkları için, malın üzerinden bir sene geçmesi söz konusu olmuyor; sürekli infak hâlindeler. Öyle sanıyorum ki, zekât bir emniyet süpabıdır. İnfak etmeyen insanlar, sonunda zekât vermekle yükümlü tutuluyorlar. [İnfak edenlere gelince] infak ettiği için sürekli mal dönüyor; zekât vermenin şartı olan, “üzerinden bir yıl geçmesi” tahakkuk etmiyor. Eğer tahakkuk ederse onlar zekât vereceklerdir. İnsanlar sürekli olarak mal biriktirecek, bir sene sonra zekât verecek—öyle bir hedefin olduğunu sanmıyorum ben. Ama yine bütün bunlara rağmen yine birikim varsa, onların zekâtını vereceksin.5

Son asrın önemli din bilginlerinden Mahir İz, zekât konusuna getirdiği yorum ve uygulama ile pek çok insana örnek olmuştur. Bir memur maaşına talim eden ve belki de hayatı boyunca zekât vermeyi aklından bile geçirmeyecek olan nice kişiler onun yol göstermesiyle zekât vermenin hazzını ve doyumunu yakalamış, bereketini yaşamıştır. Merhum Mahir İz, öğrencilerine, memuriyete başlar başlamaz maaşlarının yüzde 2,5’unu zekâta ayırmalarını tembih eder, “Memleketimizde pek çok muhtaç insan var; onların, siz zekât verecek duruma gelinceye kadar beklemeye tahammülü yoktur. Üstelik siz memur adamsınız; nisap sahibi olmayı beklerseniz, hayatınız boyunca zekât veremezsiniz” derdi. Bu öğütü tutanlar, maaşları ne kadar yetersiz de olsa, kırkta bir gibi bir miktarı ayırmakta fazla zorlanmazlar, bu arada vermenin haz ve doyumunu da yaşamış, hattâ bu hazza tiryaki olmuş bulunurlardı. Mahir Hocanın kendisi ise, öğretmenlik (daha sonra emeklilik) aylığını alır almaz mutemetten başlayıp odacıya, çaycıya, öğrencilerine maaşının yüzde 2,5’unu dağıttıktan başka, mahallenin bekçisini, çöpçüsünü, postacısını da sürekli kollar, ayrıca gazetelerde haberini okuduğu muhtaç insanlara havale ile birşeyler gönderirdi. Hocanın yakınında bulunup da onun lütuf ve ikramlarına mazhar olmamış kimse yoktu.

Bir emekli maaşı ve birkaç kitap ile makalenin telif ücretinden ibaret bir gelirle bu kadar insana hayır dağıttıktan sonra kalan para ile zengin gibi yaşamanın nasıl mümkün olabileceğini anlayabilmek için hesap makinesine sarılıyor veya ekonomi kitaplarını karıştırıyorsanız, cevabı yanlış yerde arıyorsunuz demektir. Bu, zekâtın kuyumcu dükkânı içinde gerçekleşen ve “malını altına çevirip fakire vermekten, sonra onu bozdurmak için fakiri tekrar kuyumcuya göndermekten” ibaret bir operasyon olduğunu zanneden kafalarla anlaşılacak bir iş değildir. Konuya bu açılardan yaklaşmak, yanlış anahtarla kapı açmaya çabalamak olur. Bu durumu anlayabilmek için, önce, insanın vermek için yaratılmış olduğunu ve hayatının ancak bu sayede bir anlam kazanacağını dikkate almak gerekir. Hayatın bu en önemli sırrını yakalayan ve yeteneklerini bu hedefe doğru seferber edenler, bu topraklar üzerinde, sadaka taşları ve kuş sarayları gibi o kadar çok eser bırakmışlardır ki, sadece bu eserlere bakmak bile, insan denen aziz varlığın niçin yaratıldığını ve niçin bu kadar çok çeşitli yeteneklere ve ruh zenginliğine sahip kılındığını açıklamak için fazlasıyla yeter.

İki uygarlığın meyveleri

Bu zenginlikler, “sade hayat” adını verdiğimiz olguya tüketim uygarlığı tarafından değil de, bizim asırlardır sahip olduğumuz ve geliştirdiğimiz değerler açısından bakıldığında görülebilen cephede yer almaktadır. Çünkü, daha önce de değindiğimiz gibi, sade hayatın bir dış yüzü, bir de iç yüzü vardır; dış yüzündeki sadeliğin amacı, iç taraftaki bu muhteşem zenginliği yakalamaktan başka birşey değildir. Bu zenginlik yakalandıktan sonra, insanın hayır için üreteceği formüllerin ardı, arkası kesilmez ki, zekât gibi emirler ve semavî dinlerin teşvikleri, böyle bir üretimi tetiklemek amacını güderler. Tanımadığı mahallelerin bakkallarını dolaşıp tanımadığı fakirlerin borçlarını sildirmekten tutun, göçmen kuşlar için vakıf kurmaya kadar, hayalin varabileceği en ücra köşelere kadar uzanan hayır icadları, bu tetiklemenin sonucunda vücut bulmuştur ve insanların nazarının almaya değil, vermeye odaklandığı zaman bir toplumu ne hâle çevirebileceğini gösteren gerçek hayat hikâyeleri olarak bu ülkede yaşanmıştır. Eğer tüketim ekonomisinin dâhilerinden birine saçını başını yoldurmak istiyorsanız, saydıklarımızın arasından herhangi birini, meselâ sadaka taşlarını önüne koyun ve şu problemi madde madde çözmesini isteyin:

1. İnsanlar, kimden geldiği belli olmayacak şekilde, âkıbetinden de kendisinin asla haberdar olmayacağı bir biçimde, “en değerli varlıkları” olan paralarını bir taş içine nasıl bırakıp giderler?

2. Bir kısım insanların akıllarını peynir ekmekle yediklerini kabul etsek bile, onların bıraktıkları para, gerçekten muhtaç olan insanın eline geçinceye kadar o taşın üstünde nasıl kalır?

3. Fakir, o paradan ihtiyaç miktarını alıp geri kalanını başka muhtaçlar için taş üzerinde terk ederken onun elini kim tutar da fazlasını almaktan men eder?

4. Böyle bir âdet, zengini ve fakiriyle bütün bir topluma mal olacak bir şekilde yaygınlaşma fırsatını nasıl bulur?

Ağaçları gösteren, meyveleridir. Her iki uygarlığın da verdiği meyveleri karşılaştırdığımızda, bunlardan birinin fakiri, diğerinin zengininden daha zengin gibi görünüyor. Yirmi beş saatlik bir elektrik kesintisinin, New York’ta yağmalanmadık dükkân bırakmadığını hatırlayalım. Bir gecelik karanlığı bile toplumsal bir yağmalama eylemi için fırsata dönüştüren bir uygarlığın, fakirini bir yana bırakın, zengini bile bir gece vakti bir sadaka taşıyla başbaşa kaldığında, orada başkaları için de birşeyler bırakmayı aklından geçirir miydi dersiniz?

İşte o medeniyetin fakiri, işte bu medeniyetin zengini.

Siz hangisinin yerinde olmak isterdiniz?

Kaynaklar

1 “İyilik Yap, Çok Yaşa,” Özgür ve Bilge, Mart 2003. Science News, vol. 164, no. 4, July 26, 2003 [www.sciencenews.org].

2 “Bir Kredi Kartının Hikâyesi: Tefeciyi Aratanlar Varmış!” Özgür ve Bilge, Mart 2002.

3 “Digging Your Way out of Debt,” US News and World Report, 19 March 2001.

4 “Bir Milyon Kredi Kartı Mağduru Var,” Özgür ve Bilge, Ocak 2003.

5 Kenan Demirtaş, “Müslümanın Malı Zekâtı Beklemez,” Özgür ve Bilge, Aralık 2002.

Ümit Şimşek

Farkında mısın?
Bize ait cümleler kurmaktan,
Ne kadar da aciz kaldık son günlerde,
Bırak, seni seviyorum demeyi,
Bir günaydını bile çok görür olduk birbirimize,
Tükenen, tükenen sevgimiz mi,
Yoksa,yoksa dilimiz mi varmıyor?
Ne sen bana iyi misin,diyorsun,
Ne ben sana bir günaydın.
Bıçak açmıyor ağzımızı, farkında mısın?

Yavan kelimelere başvurmamız sebepsiz değil,
Saçlarını bile taramıyorsun eskisi gibi,
Benimse içimden gelmiyor tıraş olmak,
Eskiden, daha zili çalmadan açardın kapıyı,
Kokunu ta aşağılardan duydum, derdin,
Özledim derdim,
Kısar gözlerini ya sen,ya sen,dedin,
Öylece sarılıp kalırdık kapı eşiğinde.

Of, off,
Kaç gecedir koltuğun bir kenarında uyuyup kalıyorum,
Romatizmalarım da öyle arttı ki üstelik,
Adeta kar yağıyor sol omzuma,
Sana ilaçlarımın yerini korkudan soramıyorum,
Ya cevap vermezsen,
Ya git kendin al dersen,
Korkuyorum işte, sevginin tükendiğini bilmekten korkuyorum.

Dün ilk defa kahvaltı etmişsin beni kaldırmadan,
İlk defa çayı dün, soğuk ve şekersiz içtim,
Kaç zamandır adımla seslenmiyorsun bana,
Adım ürkütüyor seni,
Sen ayrı odadan kalkıyorsun,
Ben ta uçtaki odadan
Bir suçlu gibi öne eğip başımızı
Öylece geçiyoruz birbirimizin yanından,
Bir tabloyu oluşturan iki unsur gibiyiz,
Senin vurdumduymazlığını,
Benim aksiliğim tamanlıyor,
Yok, yok bu böyle olmayacak,
Ya sen aç kıza telefon, ya ben,
Bu böyle olmayacak,
İstersen oğlanları sen ara,seni onlar daha bir severler,
Kısaca, kısaca ya ben gideceğim, ya sen,
Belki de bir zaman ayrı kalırsak,
Kim bilir, belki de özleriz birbirimizi,
Bugünleri hiç düşünmeden;
O hoyrat, o pervasız harcadığımız
Aşkımıza nasıl muhtacım nasıl,bilemezsin,
Olsun bi müddet yemeği dışarıda yerim,
İlaçlarımı masanın üstüne geceden dizerim,
Parmağıma ip bağlarım falan,
Ya da istersen ben gideyim, gideyim de nereye?

Of, off,
Galiba yaşlanmamalı insan,
Yoksa, yoksa suç erkek olmakta mı?
Ne yaparım bi başıma ben,
Yok, yok sen git kıza istersen.
Dün o filmi seyrederken ağladığını gördüm,
Sanma ki fark etmedim,
Sanki ikimizin son dönemi,
Ne kadar açığa vursak ta öfkemizi,
Gem vuramazsak da alışkanlıklarımıza,
Demek ki bazı şeylerin çok geç anlaşılıyormuş önemi,
Bir ara gözüm takıldı, saçlarına karışmış aklara,
Benim ise kış çoktan oturmuştu şu çökük şakaklara.

Hatırlar mısın?
İlk yemeğe çıktığımız günü?
Nasıl da elim ayağıma dolaşmıştı hani,
Hatırlar mısın?
Bu berbat halime bimecal kalırcasına güldüğünü,
Şimdi ise bak, yüreğimiz bimecal,
Dağbaşı yalnızlıklarına mahküm ettik birbirimizi,
Ne zaman biter bu suskunluğumuz, bilmem,
Ya, bir ölüm anı çığlılığıyla,
Sahi, sahi ben ölürsem ağlar mısın?

Bana, bana hiç sorma,
Düşünmek bile acıtıyor içimi,
Cam kesiği ağrılara gark oluyorum,
Hem benim bildiğim galiba,
Galiba ‘‘önce erkekler ölür”,
O zaman da sen kalacaksın yapayalnız,
Ne yapar ne edersin bu koca şehirde?
Kim getirir her sabah o çok sevdiğin fırın ekmeğini,
Kim sular bahçeyi,
Kim budar yediverenleri
Ve kim bırakır,
Sen daha uyanmadan yastığına en güzel gülleri?

Zor değil mi?
Yaşamın en zor tarafı işte,
Kolay değil alışkanlıklardan bir an için vazgeçmek,
Zaten, zaten benim tek alışkanlığım da sensin,
Yok, yok senden vazgeçemem,
Zaten benim bildiğim; ”ilk erkekler özür diler”,
Daha bir yakışıyor gibi seni seviyorum demek erkeğe,
Yok, yok bu sabah kalkınca,
İlk işim sana sarılıp ve hiç yüksünmeden
Ve kırılganlığı bir yana atıp,
Seni seviyorum demeliyim,
Seni seviyorum,
Seni seviyorum,
Günaydın, günaydın,
Günaydın birtanem…

Mehmet Çetin

Öğrenmenin yaşı yoktur, ancak her şey, her yaşta öğretilemez ve öğrenilemez. Çocuğun her yaşının öğretimi birbirinden farklıdır. Dokuz aylık bir bebeğe tuvaletini haber vermeyi öğretmeye kalkmak, kargaya saz çalmayı öğretmeye kalkmakla eşanlamlıdır. Yine dört yaşındaki bir çocuktan misafirlere yetik adam gibi nezaketli ve kibar davranmasını beklemek de aynıdır. Bu ve buna benzer öğretilebilecek her şeyi çocuğun öğrenebileceği yaşta öğretmek demiri tavında dövmek demektir.

Çocuğun, mümkün olduğunca çok ve çeşitli öğrenme araçlarından yararlanması sağlanmalıdır. Bunlar okuma, deney, gözlem, duyu, sezgi ve hepsinden önemlisi yaşamadır.

Kitap hâlâ bilginin en sadık taşıyıcısıdır. Bir çocuk daha bir-iki yaşlarında kitapla tanıştırılmalıdır. Bu yaşta bir çocuğun kitap okuyamayacağını ve onun kitabı eline alır almaz yırtacağını ya da ağzına götüreceğini herkes bilir. Siz de ona işinize yaramayan kitap ve dergiler verirsiniz. Onun kitabı yırtması, kâğıdı keşfidir. Oyuncakları arasında kitaplar bulunan bir çocuk, kitaba daha küçük yaşlardan âşina olacaktır.

Anne-babasını hiç kitap okurken görmeyen çocuklara kitap okuma alışkanlığını kazandırmak, anne-babasını kitap okurken gören çocuklara göre çok daha zordur. O hâlde, çocuğa okuma zevki aşılamanın en kestirme yolu öncelikle anne-babanın kitaplı olmasıdır.

Dört yaşından itibaren çocuklar resimli kitap ve dergilere ilgi duyarlar. Ayrıca çocuğa ilgisini çekecek kitaplar okumak da çocukta okuma ve öğrenme arzusunu kamçılayacaktır. Bu yaştaki bir çocuğun elinden tutup kitapçılara, kitap fuarlarına ve kütüphanelere götürmek, onda kitaba karşı bir sevgi ve ilgi uyandıracaktır.

İlkokul çağına geldiğinde çocuğa mutlaka küçük bir kütüphane kurması telkin ve temin edilmelidir. Çocuğun mümkünse bilgisayarla tanışması sağlanmalı ve yaşı geldiğinde internet gibi bilgi ağlarından, cinsellik ve şiddet gibi menfî durumlara karşı önlemler alınarak yararlanması sağlanmalıdır. ABD’de 1995 yılında ilkokul çağındaki çocuklarını örgün eğitime vermeyip evde eğiten ailelerin sayısı beş yüz bindir. Bu rakam 1997’de bir milyon iki yüz bine çıkmıştır. Aileler, katı ideolojik sistemlerin elinde oyuncak hâline getirilen, aklı ve yüreği dağlanan çocuklarına alternatif öğrenim yolları bulmak ve bu konuda birbirleriyle dayanışmak zorundadırlar.

Özel öğrenim kurumları hiç kuşkusuz alternatif yöntemlerden sadece biridir. Ne ki, son yıllarda bu işi yapanların bir çoğunun çocuk eğitim ve öğretimini değil de ekonomiyi önceleyen tutum ve davranışları, çocuklarına iyi bir öğretim vermek isteyen aileleri zora sokmakta ve kimi zaman aileler çocuklarını özel bir öğretim kurumunda okutabilmek için maddî-manevî bir çok ıstıraba katlanmak zorunda kalmaktadırlar. Bizce ailenin malî dengelerini bozma pahasına çocuklarını özel bir eğitim kurumuna veren aileler doğru yapmamaktadırlar. Kaldı ki, bu sözümona fedakârlığın, ilerde çocuk için başkakıncına dönüşmesi ihtimali de vardır. Bu durumda, olayın menfî boyutu müspet boyutunu geçecektir.

Çocuklarını özel eğitim kurumlarında okutan ailelerin dikkat etmeleri gereken bir diğer husus da, bu tür okullardaki arkadaş ve çevre ortamının çocuğun insanî çevreyle uyumunu bozacak denli bir ‘kast’ sistemine dönüşmesidir. Çocuğun kendisinin ‘üstün kasta’ ait olduğu vehmine kapılması, onda, ilerde davranışlarına yansıması kaçınılmaz olan ahlâkî sapmalara ve tavır bozukluklarına neden olacaktır.

Çocuğunuza mutlaka bilgiyi seçerek öğrenmesini ve öğrendikten sonra ayıklayarak kullanmasını ve içselleştirmesini öğretmelisiniz. O bilmeli ki, kitapta yazıyor olması bir şeyin doğruluğunun mutlak ölçütü değildir ve kitaplar pirince ya da karpuza benzerler. Her kitabın taşını ayıklamak ya da kabuğunu soymak, onu okuyanın feraset ve basiretine kalmış bir şeydir.

Çocuğunuzun bazı şeyleri yaşayarak öğrenmesi için ona fırsat veriniz. Çünkü, kimi zaman ‘kırk öğütten bir serence hayırlıdır.’ Telâfi edilebilir hatalar yapmasına izin vermeniz, onu da, sizi de rahatlatacak bir tecrübeye dönüşecektir.

Çocuğunuzun elinden tutarak ara ara kabirleri ziyaret edip onunla geçmişi, kaybettiğiniz büyüklerinizi konuşunuz. Bu onun, hayatın öteki yüzü olan ölüme yabancılaşmasının önüne geçecek ve ilerde kronik ölüm korkusuna düşmeyecektir.

Çocuğunuzu kötü örneklerden korumanın yolu, ona iyi örnekleri tanıtmaktır. Bunun en kestirme yöntemi, ona iyi örneklerin hayatını anlatan bir kitap koleksiyonu yapmak ve bunları okumasını sağlamaktır. Elbette bu en kestirme yol olmakla birlikte, en etkin yol değildir. En etkin yol, ona iyi örnekler tanıtmak ve onlara yakın tutmaktır, fakat bu her zaman mümkün olmayabilir.
On üç-on yedi yaş arasındaki ilk gençlik çağında çocuklar çok şey öğrendiklerini sanırlar ve çoğunlukla anne-babalarının hiçbir şey bilmediklerini düşünürler. Tıpkı Mark Twain’ın dediği gibi: “On altı yaşındayken babamın dünyanın en bilgisiz, en aptal adamı olduğunu düşünürdüm. Yirmi bir yaşına geldiğim zaman, bizim ihtiyarın beş yıl içerisinde bu kadar çok şey öğrenebilmiş olmasına şaştım kaldım.”

Mustafa İslamoğlu

Izdırabım çöl sıcaklığında içimi yakmakta,
Haykırışım sessizlik senfonisinde bir yer bulmakta.
Ellerim boşlukta sallanırken günahsız,
adımların nefes nefese peşinden koşmakta.
Heyûla, çepeçevre sararken benliğimi,
ümitlerim beyaz güvercinlerle kanat çırpmakta.
Nağmelerim hiçliğe sarılmışken ümitvâr,
hiçlik kendince  bîzâr cümleler kurmakta.
Söyle, söyle bu mudur aynadaki suretin?
saçların darmadağın, pejmurdedir hâletin.
Yakışmıyor sana hiç küsmeler,
yakışmıyor etrafına yaydığın,
gözlerindeki alacakaranlık hüzmeler.

Ey lâl eylül!

Demek sen de ihanet hançerini vurmaktasın bağrıma,
sırdaşlığın, yoldaşlığın yakıştı mı şanına.
Düşen her yaprakta silmekteydin yaşımı,
herkes çekip giderken uzaklara sen okşardın başımı.
Doğumum oldun, beni sardın bağrına,
sakladın, vermedin başımda uluyan çirkin yüzlü bir kula.
Sen düşlerimdeki gerçek kahramandın,
yalnızlığımı paylaştığım, içimi döktüğüm her andın.
Ağladığım, sızladığım, anıları sakladığım bir zamandın,
kim ne derse desin,
sen insan bozuntularının yanında vefakar bir insandın.

Ey lâl eylül!

Susma, herkes sussa, herşey sussa sen susma.
Bağır, hakaret et, incit beni ama susma.
Susmak yakışmaz sana.
Sen sessizliğimin sesiydin,
sen kimsesizlerin kimsesiydin,
bağrı yanıkların,
vurgun yemiş aşıkların kalpleriydin, gönülleriydin.
Susma yoksa aşıklar ebkem olur,
susma aşklar öksüz kalır,
susma yangınlar bitmesin.
Susma eylül kanatma yaramı
susma, kırma, kopartma kalan yanımı,
yangına çevirme, yakma sevda masalımı.
Ak gönlüme, coş, koş…
ama susma eylül,
susma ki susasın sana canlar,
kana kana içsin hasretinle yananlar.

Ey lâl eylül!

sen de mi aşıksın?
sende mi bir eylül arıyorsun?
sen de mi eylüle susayanlarla susuyorsun?
sen de mi eylülde susanlarla susuyorsun?

Ey lâl eylül!

Bırak bu sefer dilin olayım,
Beni kucakladığın gibi ben seni kucaklayayım
Yeter ki sen susma, çehreni asma.
Haykır, kov, üz beni…
Ama susma.

İlyas Uçar

Utanmıyorsan, dilediğini yap!” ikazını, bütün büyükler tekrarlamışlardır. Çünkü insanın en güzel süsü, utancından dolayı, yüzünün kızarmasıdır.

Efendimiz de (sav); “Hayâ imandandır” buyurmuştur.
İnsan, utanma duygusunu doğuştan getirir ama imanla korur ve geliştirir.

Bütün güzellikler gibi, utanmanın, iffetin, hayânın da kaynağı imandır ve bu sebeple de kadın erkek herkesin asıl değeri, doğru bir biçimde Allah’a ve ahirete inanmaktadır.
İslam imanı, bütün mensuplarını iffete ve edebe çağırır.

Allah tarafından her an görüldüğünü ve gözetildiğini bilen bir insan, yaptıklarından hesap vereceğini de bildiği için elbette ki kendisi için çizilmiş sınırlara uyar; nerede durması gerektiğini, nerede serbest olduğunu hep hesaba katar. Çünkü dünya hayatının sonunda kurulacak olan en büyük mahkemede, her halinden dolayı sorgulanacak ve en küçük iyiliğinin de, en küçük kötülüğünün de karşılığını mutlaka görecektir.

“O, Allah’ın kendisini gördüğünü bilmez mi?” (Alak; 14)
“Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde her şeyi görüp gözetendir.” (Nisa; 1)
“Nerede olursanız, O sizinle beraberdir.” (Hadid; 4)

Görürcesine bir Allah imanı ve Allah tarafından görüldüğüne kesin olarak inanmak, iffetli olmayı doğurur. Böyle bir mü’min, sürekli Cenab-ı Hakk’ın nazarına muhatap olması itibariyle hayâda, iffette, edepte derinleşir, kesintisiz bir temkin üzere yaşar.

Güzeller Güzeli (sav) şöyle buyurur: “Allah’a karşı olabildiğince hayâlı davranın! Allah’a karşı gerektiği ölçüde hayâlı olan, kafasını ve kafasının içindekileri, midesini ve midesindekileri kontrol altına alsın. Ölüm ve çürümeyi de hatırından uzak tutmasın. Ahireti dileyen, dünyanın sûrî güzelliklerini bırakır… İşte, kim böyle davranırsa, o Allah’tan hakkıyla hayâ etmiş sayılır.”

Ayıplanan şeye düşme korkusuyla, insanda hâsıl olan değişim, durum ve tavır, hayâdır.
İnsan bu duygusuyla, kötülüklerden ve çirkinliklerden uzak durur.

Tabii ki hayâ, kadın erkek her mümin içindir. Ancak yapı ve yaratılışları gereği, kadınlara daha da yakışan bir güzelliktir. Ebu Said el-Hudri der ki: “Resulullah (sav) çadırdaki bakire kızdan daha çok hayâ sahibi idi. Hoş olmayan bir şey görmüşse, biz bunu yüzünden hemen anlardık.” (Kütüb-i Sitte, c.17, s.609–611)

Efendimiz, hayâyı ahlakımızın özü olarak tarif etmiştir: “Her dinin kendine has bir ahlakı vardır. İslam’ın ahlakı ise hayâdır.”

Hayâ, sadece kadınlara mahsus değildir. Mesela Hz. Osman (ra), hayâ timsali olarak tanınmış bir mübarek zat idi.

Hayânın en önemli sonucu, fevkalade iffetli, edepli ve namuslu olmaktır.

Kutsal’ın olmadığı yerde, utanmak; utanmanın olmadığı yerde de, iffet, edep, hayâ barınamıyor. Laikçi bir bakış açısından, sağlam bir ahlak, edep, hayâ, iffet anlayışı doğmuyor.

İşte bu yüzden, ülkemizdeki din eğitiminin perişanlığına bakarak, rahmetli Necip Fazıl, bundan yarım asır önce, “Bu gidişle, utanmaktan utanan bir nesil gelecek!” demişti.

Vehbi Vakkasoğlu