Günlük Arşivler: Haziran 11th, 2008

Bir zamanlar beyaz gelinliğinin kefeni olduğu hatırlatılarak baba ocağından yeni yuvasına uğurlanırdı gelinlerimiz. Bir hayatı paylaşmak üzere yola çıkılırken ölüm ve ötesine uzanan bir ufuk sahibi olmanın geleneğimize yansıyan yüzüydü belki de bu seremoni. Şimdilerde ise her şeyin gündelik hesap sığlığına çekildiği ve aile kurmak gibi uzun soluklu bir koşunun bile kısa sürede sonlandırılmasının tercih edildiği zamanlardayız.
Hem yerel hem küresel ölçekte boşanma ile ilgili istatistiklere bakılırsa, aile kurumunun ciddi yaralar aldığını görüyoruz. Gerçi istatistik, tabiatı gereği, rakamlar yüzdeler üzerinden konuşmayı ve anlam çıkarmayı öngörür. Tarımdan elde edilen yıllık mahsul, birkaç yılın hava hareketlerine dair veriler veya ithalat ve ihracat gibi hemen her alanda istatistik çalışmaları yapılır. Ancak söz konusu insan ve aile olunca, rakamlar daha farklı ve derinden konuşuyor sanki. Bu konuşmalara iyi kulak verenler, rakamlardan yükselen çatırdamaları, kadın ve çocuk ağlamalarını, gittikçe yükselen feryatları, kavgaları ve belki şiddeti, mahkeme salonlarının uğultusunu, kararın son noktasını koyan yargıç kürsüsüne indirilen tokmağın sesini ve bunca gürültünün arasında dağılıp giden hayallerin, umutların sessiz çığlıklarını duyabilirler.

Boşanmalar, sonuçları itibarıyla, hem insanları hem toplumu olumsuz yönde etkilemekte. Sadece bizde değil, Batı ülkelerinde de boşanma istatistiklerinin giderek kabarması dikkat çekici, gerçekten. O halde, bazı soruları sormak durumundayız. Hayat yolculuğu sırasında insanlar böylesine zor ve sevimsiz bir kararı alma noktasına nasıl geliyorlar? Modern zamanların vaaz ettiği hayat anlayışı ile aile kurumuna yaklaşımımız arasında bir sebep-sonuç ilişkisinden ne ölçüde söz edebiliriz?

AB istatistik kurumu olan Eurostat verilerine göre, Belçikalılar %75 oranla boşanma şampiyonu. Onu %70 ile Estonya, %67 ile Çek Cumhuriyeti takip ediyor. Listedeki son üç ülke ise %15.4 ile İtalya, %12.9 ile İrlanda, %12.8 ile Kıbrıs Rum Kesimi. Bu ülkelerin liste sonunda yer almasında Katolik inancının etkisi olduğu düşünülebilir. Tüm AB ülkeleri ortalaması alındığında ise % 40 gibi bir boşanma oranıyla karşılaşıyoruz.

Aslında, Batı’nın kendi dinamikleri içinde düşünüldüğünde, bu yüksek boşanma oranları o kadar şaşırtıcı gelmiyor. Çünkü Batı aklının inşa ettiği modern hayat, ufku bu dünya ile sınırlı olan birey üzerine kurulu. Tüketim kültürünün hâkim olduğu bir toplumda, çarkların dönmesi için hep genç, güzel ve güçlü kalmayı isteyen, kendini gerçekleştirme yolunda engel tanımayan, hayat tarzı ve kullandığı markalarla kendisine bir anlam dünyası kuran atomize bireyler var olmalı. Bu anlayışa göre aile, özgürlüğü kısıtlayan demode bir kurumdan başka bir şey değildir.

Batı’da 1950 ve 60’larda yaşanan “cinsel devrim”in aile algısı üzerinde ciddi etkileri oldu. Özgürlük adına geleneğin her türüne baş kaldırılan bu süreçte, aile kurumu epey sarsıldı. Önceleri bir hak arayışı olarak başlayan ama 70’lerden sonra radikalleşen feminist hareketin de etkisiyle aile kurumu, kadınların ezildiği ve sömürüldüğü bir kurum olarak ilan edildi. Bu yüzden, aile kurumunun sonlandırılması gerektiği sık sık vurgulandı. Yine biyoteknoloji alanında sağlanan gelişmelerle tüp bebek, klonlama, laboratuar koşullarında yarı insan-yarı robot canlıların üretilmesi çabaları, ailenin “gereksiz” bir kurum olarak görülmesine yol açtı.1

Oysa aile, insanın yaratılış fıtratını koruyan ve neslin sıhhat içinde devamını güvence altına alan vazgeçilmez bir kurumdur. Bu kuruma hor bakış, Batı’yı bugün sadece yüksek boşanma oranlarıyla karşı karşıya getirmedi. Aynı zamanda, tek ebeveynli aile, kiralık anneler, üstün özellikli donörlerin tercih edildiği sperm bankası uygulamaları, eşcinsellerin evlat edinme talepleri gibi sonu felaketle bitecek bir sürecin de kapılarını araladı. Zarardan dönmek adına BM’in 1994 yılını “Aile Yılı” olarak ilan etmesi, bu çerçevede sadece sembolik bir değer taşımaktadır. Esas mesele, her şeyden önce zihniyetin düzeltilmesidir. Bu sakat zihniyetle Batı toplumunun tamir edilemez noktalara sürüklenmesi kaçınılmazdır. Nitekim, İngiltere’de nikâhsız birlikte yaşama ve evlilik dışı doğumların getirdiği sorunlara çözüm olmak üzere “bekârlara boşanma hakkı” gibi bir hukuki düzenleme yapılması öngörülüyor bugünlerde. Buna göre nikahsız birlikte yaşayan çiftler, ayrıldıkları zaman birbirlerinden hak talep edebilecekler! Bir başka Avrupa ülkesinde de evlilik dışı doğan ve istenmeyen bebeklerin kimseye görünmeden bırakılabileceği kilise veya sivil kurumlara ait özel bölmelerin yapılması gündeme getirildi. Herhalde, Batı toplumunun bataklıkla uğraşmayıp sadece sivrisineklere bir çözüm aramakla meşgul olduğu bu örneklerde görülebiliyor.

ABD’ye gelince, orada da durum çok iç açıcı değil. Bu ülkede nüfusun %30’undan fazlası, evlilik dışı ilişkilerde dünyaya geliyor. Bir o kadarı da parçalanmış ailelere mensup çocuklardan meydana geliyor. Stanford Üniversitesi’nde araştırmacı ve Home Alone America kitabının yazarı olan Mary Eberstadt’a göre, Amerikan toplumunda boşanmaların maliyeti önümüzdeki 20 yıl içinde çok daha belirgin hale gelecek. Tek ebeveynli ailelerde yetişen çocuklar alkol, uyuşturucu, okulu terk ve şiddet gibi hareketlere daha fazla yönelecek. Eberstadt, çocukların en sağlıklı kendi evlerinde ve öz anne babalarıyla yaşayabileceğini ifade ettiği raporunda, toplumun mevcut gidişata seyirci kaldığını ifade ediyor: “Herkes bu gerçeklerin farkında ama ya göz ardı ediyor ya da üstünü örtüyor. Çünkü gerçekler her yaştan insanın özellikle de çocuk-anne ayrılığını ısrarla savunan feministlerin konforlarını kaçırıyor. Yetişkinlerin özgürlüğü adına çocuklar üzerinden yürütülen uygulamaların faturasını maalesef çocuklar ödüyor.” 2

Batı’da durum bu iken, Türkiye’de nasıl peki? Ülkemizde de boşanma oranları yıldan yıla artış gösteriyor. Mesela ATO’nun yayınladığı bir çalışmada 1998-99 yılları arasında boşanmalarda %6’lık bir artış söz konusu iken, bu rakam 2000 yılında %7, 2001 yılında %14, 2003 yılında ise %21 olarak karşımıza çıkıyor. Patlama olarak nitelenen 2003 yılı boşanmalarında İstanbul, İzmir, Ankara gibi illerimiz ilk sıralarda yer alıyorlar. Ekonomik krizlerin, hiç kuşkusuz, bu boşanma oranlarında büyük etkisi oldu. Pembe hayalleri olan insanlar, yaşanılan ekonomik kriz sonrasında, müthiş bir hayal kırıklığı yaşadılar. Aileler, bu hayal kırıklığına manevi dayanıklılıkları, akraba bağları ve toplumsal destek ölçüsünde direnç gösterebildi. Bunların yetersiz kaldığı durumlarda hayata tutunamama duygusu, boşanmaları körükledi.

Ayrıca, istatistikler ülkemizin Batı bölgelerinde, özellikle sahil şeridinde boşanma oranlarının daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor. Mesela, 1997 yılında İstanbul’da 5 bin 988, İzmir’de 3 bin 267, Ankara’da 2 bin 247 boşanma gerçekleşirken; Konya ve Erzurum’da ise 97 çift yollarını ayırmış. Rakamlar Doğu’ya gittikçe daha da düşüyor. Mesela aynı yıl, Hakkâri’de 3, Bayburt’ta 4, Bitlis ve Şırnak’ta 5’er çift boşanmış. Buradan hareketle, geleneksel kodların hâlâ baskın olduğu Orta ve Doğu bölgelerimizde boşanma oranlarının düşük seyrettiği söylenebilir.

Boşanma oranlarının neredeyse evlenme oranlarına eşitlenmeye başladığı Batı toplumlarına göre aile yapımız hâlâ sağlam görünse de, önümüzde hazin bir tablo olduğunu da inkar edemeyiz. Özellikle hızlı kentleşme, aile yapımız ve çalışma hayatındaki rol paylaşımında yaşanan değişiklikler, 1980 sonrası hızlanan tüketim kültürü, Batı kültürünün taklit edilmesinden doğan şaşkınlık ve iki arada bir derede kalmışlık, bu hazin tabloyu oluşturdu maalesef. Fakat hepsinden önemlisi, asıl, hayatın her boyutu gibi evliliği de ubudiyet kavramı dâhilinde değerlendiren bir medeniyetin mensupları olma kimliğimiz her geçen gün kan kaybettiği için bu noktadayız. Popüler insanlar üzerinden gayrimeşru ilişkilerin “seviyeli birliktelik” olarak sunulmasından, dillere dolanan şarkı sözlerine, dizilerde ön plana çıkarılan çarpık aile yapılanmalarından, aile mahremiyetinin ayaklar altına alındığı ve insanların seyirlik malzeme olmayı gönüllü kabullendikleri programlara şöyle bir göz attığımızda, bu konuda, ne denli ciddi bir yozlaşma süreci içinde olduğumuz görülecektir.

Oysa, insanı insan kılan en önemli vasfı, sorumlu bir varlık olmasıdır. İşte, evlilik, akitle bağlanma ve karşılıklı hak ve sorumluluklar yüklenme açısından bu özelliğimize hitap etmektedir. Modern zamanların özgürlüğüne ve haklarına düşkün, ama sorumluluklarına bir o kadar kayıtsız olan insanına, bahsettiğimiz bu çerçeve anlamsız ve sevimsiz görünüyor. Aynı şekilde, vefa, sadakat, sabır, fedakârlık, tahammül ve tevekkül de bu modern zihniyette kendisine yer edinemiyor. Aile kurmanın, anne baba olmanın anlam dünyalarında net bir karşılığı bulunmayan bireyler, bencil isteklerini merkeze alarak hayatlarını tek başlarına sürdürmeyi tercih ediyorlar. Bir şekilde yuva kurmuş olanlar ise evliliğin yürümediğini düşündükleri ilk anda boşanmayı üzerlerindeki yükü atma fırsatı biliyorlar. Oysa Arapça bir kelime olan “aile”nin etimolojik kökeni “karşılıklı birbirine muhtaç olan, birbirine dayanan ve güvenen” anlamı taşıyor. Buna göre ailenin temelinde dayanışma, güven, ilgi, yardım ve fedakârlık var. Aile tüm bireyler için bir güvenlik ve özgürlük ortamıdır.3

Yine de sevgi, saygı ve güven bağının çokça zedelendiği, aile yuvasının bir huzur ortamı olmaktan çok mutsuzluk ve şiddet üreten bir yer haline geldiği durumlarda boşanmaya ruhsat elbette vardır. Ancak daha evliliğe adım atarken “yürümezse boşanırız” şeklinde bir düşünceyle hareket etmenin “kendini gerçekleştiren kehanet” olma tehlikesini taşıdığını kim inkar edebilir? Tüm aile fertlerinin bedel ödediği bu süreçte en ağır fatura çocuklara kesiliyor ne yazık ki. Uzmanlar, zararın en aza indirgenmesi yolunda eşlerin tutum ve davranışlarına dikkat etmeleri ve olaya duygulardan ziyade akılla yaklaşmalarını salık veriyorlar.4

Neticede dinî ve ahlakî referansları göz ardı ederek yapacağımız hayata dair okumaların hangi çağda olursak olalım bizi eksik ve sorun üretmeye açık yapılanmalara götüreceği aşikar. Boşanma istatistiklerine bir de bu gözle bakıldığında, asıl ihtiyaç duyduğumuz şeyin külli bir zihniyet yapılanması olduğu açıkça görülebilir. Bizi yoktan var eden ve dünya hayatında imtihana tabi tutan Rabbimiz acaba evlilikten ne anlamamızı murad ediyor? Biz O’nun muradını anlama ve gerçekleştirme yolunda ne kadar çaba gösteriyoruz?

Hayatı evlilik dahil bütün boyutlarıyla kuşatan bir değerler sistemi olan İslam’ın ilk emrine tabi olup şu ayeti yeniden okumakla işe başlayabiliriz:
“Onun ayetlerinden biri de, içinizden, kendisinde huzur ve sükuna kavuşacağınız eşler yaratması ve aranıza sevgiyi ve şefkati yerleştirmesidir. Bunda, kuşkusuz düşünen insanlar için dersler vardır.” ( Rum, 21)

Kaynaklar
1- Emanetten Mülke (s.39-56), Nazife Şişman
2- www. mercatornet.com/artic les/how_the_west_might_find_god_again (interview)
3- Tavsiyeler-2 (s.7), Mustafa İslamoğlu
4- Kadın Psikolojisi (s.243), Prof. Dr. Nevzat Tarhan

Ayten Yadigar

Rusya’da komünizm ve Stalin’in heykelleri yıkıldı. İngiltere’de IRA terörü sona erdi. Amerika’da zenci beyaz ayrımı halledildi. İki Almanya, Berlin Duvarı’nın yıkılmasını takiben birleşti. Yugoslavya dağıldı, zor da olsa Bosna Hersek bağımsızlığını ilân etti. Doğu Bloku çöktü. Polonya ve diğerleri AB’ye üye oldular ya da olma yolundalar. Bunun gibi, dünyada daha pekçok olmaz denilen değişiklik yaşandı, pekçok sorun ya çözüldü ya çözüm yoluna girdi.

Bir tek, bizdeki başörtüsü sorunu çözülemedi!..

Öyle ki örtünün yerinden milim kımıldaması, bir anda kitleleri, sosyeteyi, sosyeteleşmiş aydın takımını ve kurumları yerinden hoplatmaya yetiyor. Meksika dalgalanması gibi hepsi bir başka yere savruluyor. Gösteriler, iddianameler… Ortalık bir anda toz duman… Her türlü hesaplaşma—buna sınıfsal hesaplaşmalar dahil—örtünün kadın başı üzerinde kapladığı milimetrekare üzerinden yürütülüyor. Sanki baş değil, başkumandanlık muharebe meydanı!

Bari ortaya atılan iddialar bir mantık süzgecinden geçirilerek ifade edilse… Şimdi de, bir özgürlük lafıdır, gidiyor. Sanki bir taraf, bütünüyle özgürlüğüne kavuşmuş da, diğer taraf esaret altında inim inim inliyor. Bu ifadenin örtülü bayanlar kısmını daha sonra ele almak üzere, şimdi özgür olduğu iddia edilen bayanların durumuna yakından bir bakalım.

Saygıdeğer tarihçi İlber Ortaylı, 2004 yılında Ufuk Kitapları arasından çıkan Osmanlı Barışı kitabında bakın nasıl bir tespitte bulunuyor:

“Akşam karanlığında yorgun ve sinirli olarak işinden dönen ve kreşten aldığı çocuğu kucağında taşıyan küçük memûre, kendinden sonra birahaneden çıkarak eve gelen kocasıyla şiddetli bir kavgaya tutuşuyor. Bu manzaralar, ezberci ve nakilci sosyal bilimcilerin çekirdek aile, modern aile ve ‘özgür’ kadın, ‘özgür ve saygıya dayalı aile içi ilişkiler’ sloganlarına ne kadar uyuyor? Topluma, ne olduğu tarif edilemeyen modernleşme kavramına dayalı garip ve karakûşî kıstaslar öneriliyor.”

Özgürlük aynasında kadın ve işgücü

Sloganik ve klişe modernlik ve özgürlük kavramlarını böyle eleştiren Ortaylı’nın örneğinde yer verdiği ‘kadının işgücüne katılması,’ hakikaten, özgürlük tartışmalarında sıkça gündeme getirilen temsillerden biri. İddiaya göre, kadın iş hayatına atılarak iktisadi bağımsızlığına kavuşmakta, bu da ona erkeğe (babasına, eşine vs.) karşı özgür bir konum sağlamaktadır. Oysa, bu iddia da son derece naif bir bakış açısına dayanmakta ve ‘kapitalizm’ ile ‘iş gücü’ arasında mevcut bulunan ilişki ve bu ilişkinin ardındaki örtük niyetleri gözlerden saklamaktadır. Maurice Dobb, Kapitalizmin Gelişiminde Çalışmalar kitabında, bu konuda açık bir bilgi sunuyor bize:

“Kapitalist sistemde işgücü de, öteki metalar gibi bir metadır, alınır satılır. Fiyatı ise ücretidir. Ücreti belirleyen, piyasadaki başka malların fiyatlarını düzenleyen genel yasalardan farklı bir şey değildir. İşte kapitalist bir toplumda, kadının da üretim sürecinde yer almasının nedeni, bu genel yasalardır. Kapitalist, işgücüne, işçinin geçimini sağlayabileceği ve yeniden-üretim giderlerini karşılayabileceği bir ücret, asgari ücret verir. Bu yetmediğinden, kadınlar ve çocuklar da çalışmak zorundadır.

İkincisi, çocuk ve kadına kapitalist daha az para verir. Kapitalistlerin kadın emeğini kullanmalarının en büyük nedeni, kadınların erkeklerden daha az ücretle çalışmalarıdır.”

Dobb’un söylediklerinden anlaşılan şu ki, kadın işgücü, genel olarak işgücünün değerini düşürmekte ve çalışan sayısının ve ucuz işgücünün fazlalaşmasıyla, toplumun alt kesimlerine özgürlük değil, tam tersine ‘çok çalışıp az kazanma’ gibi yeni bir esaret biçimi dayatmaktadır. Şu halde, kadının işgücüne katılmasında, iktisadi ilkeler bakımından, kadının özgürleşmesi gibi bir hedefin gözetildiğini söylemek ya da sonuç olarak bunu netice verdiğini söylemek, kuyruklu bir yalandır.

Açık kadının ‘özgürlüğü’

Gelgelelim, iktisadi sistem, üretim aşamasında değil belki ama tüketim aşamasında kadının en azından ‘açık giyinme’ özgürlüğünün yanında fanatikçe yer alır. Ama bu da yine bizzat kadın özgürlüğü gibi bir ‘müspet amaç’ gütmekten uzaktır. Dilaver Demirağ bu durumu şu şekilde izah ediyor:

“Örtü, bir moda ve marka olarak sistemin taşıyıcısı değildir, dahası dekolte değildir, çünkü boynu ve göğüs bölgesini örter. Oysa moda, kadın bedenini stilize ederken onu erotikleştirir. Gösteri unsuru kılarak, onun erkeksi bakışın egemenliğine sunar ve gövdeyi pornografikleştirir.”

Kozmetik ve moda sektörlerinin ihtiyaç duyduğu şey de, tam olarak budur. Kürşat Kızıltuğ’a göre, “Bu sektörler, insan ilişkileri piyasasına bir meta olarak sokulan bedeni, daha fazla alıcı bulması için estetize etmeyi kendilerine iş edinmişlerdir. Ancak bir kez dış görünüş merkeze oturduğunda, insan ilişkilerini de bu dış görünüş belirlemeye başlar.”

Tüm bunları bir arada düşündüğümüzde, ‘özgür açık kadın’ imgesinin de, aslında sisteme su taşımak üzere kurgulanmış bir imge olduğunu farkederiz. Gövdenin pornografikleşmesiyle kendisine yaşam alanı bulan moda ve kozmetik, esas itibariyle, kadının moda yoluyla kendi dış görünüşüne esir olacağı ve bu esareti topluma yayacağı bir hayat biçimini getirmektedir. Dilaver Demirağ’ın ‘dış görünüş ideolojisi’ olarak adlandırdığı bu hayat biçimi, uzun ve geniş görüşmelerin yerine, anlık ve kısa karşılaşmaların yaşandığı metropollerde bir anlam ifade edebilir ama insanların genel mutluluk ve refahına gerçek anlamda bir katkısı olacağını iddia etmek son derece zordur.

“Bedenle kapatılan kadın ruhu”

Aslında açık giyimi özendiren modayı takip etmek, kadınların (ve ailelerin) bütçesine getirdiği maddi külfetin yanı sıra, psikolojik açıdan da oldukça sorunlu bir sürece ön ayak olmaktadır. Senai Demirci, açık giyimli bir kadın ile ona bakanlar arasında kadının aleyhine nasıl bir süreç yaşandığını oldukça çarpıcı bir dille şöyle ifade ediyor:

“Kalabalıkta özellikle o dikkat çekiyor. Yakası açık bırakılmış, kolları kısa tutulmuş, eteğinin ucu hayli yukarıdan kesilmiş, beli iyice daraltılmış elbisesi değil dikkat çeken. Elbiseden taşan beden parçaları… O elbiseyi özenerek seçmiş olmalı. ‘Üzerinde güzel duracak’ demiş olmalılar. Ama hoyrat bakışlar, elbiseyi değil, elbiseden arta kalan kısımları süzüyor.

Bakılsın diye oradaydı bedeniyle. Bakıldıkça varolacağına inandırılmıştı. Bir tür bakılma açlığı ile donanmış olmalıydı. Farkında olmadan, diğer gözlerin ‘nesne’si haline getirilmişti. Öyle bir nesne ki, üzerine bakış düşmediğinde karanlıkta kalıyordu.

Onu o çıplaklığa özendiren tüketim mekanizmalarıyla paketlenmiş, onu açıklık içinde utanmaktan alıkoyan ısrarlı teşviklere sarılmış bir cesedi sürüklüyor ardı sıra. Kadın bedeninin özellikle sivriltilmiş bir kaç detayına indirgenmiş bir kişilik sergisine icbar edilmiş, zorlanmış, itilmiş oluyor. Özel bir insan olarak yaratılmış, yüzü özel, duyguları biricik, kalbi bi’tane, varlığı müstesna bir kadını, ‘her kadın gibi’ eyleyen, ‘herhangi bir kadın’ gibi ‘den den’leştiren, sıradan bir serinin modüler parçası kılan sürecin ucuna yerleşiyor: Kalça hareketleri kadar var olan bir kadın. Göğüs dekoltesi kadar öne çıkan bir kadın.”

Demirci, şu haldeki kadının ne kadar galip gibi dursa da mağlup olduğunu; mağdur ediyor görünse de kendisinin de mağdur edildiğini ifade ettikten sonra tesettürsüzlüğü şu şekilde tanımlıyor:

“Tesettürsüzlük, kadının dişiliğini kişiliğinin önüne geçiren her haldir. Saçları kapatmaktan fazlası: Kadın ruhunun bedenle kapatılmasıdır.”

Demirci’nin son cümlesi, şuursuzca özgürlük türküsü söyleyenlerin, temelde kadının ruhuna mı yoksa bedenine mi özgürlük istedikleri noktasında inceden bir işaretleme yapması bakımından da önemli gözükmektedir. Hakikaten, kadın özgürlüğü iddiasıyla ortaya atılanların her nedense daima işe kadının bedeninden başlamak istemeleri, son derece ilginçtir. Oysa kadın bedeninin öne çıkarılması, onu otomatik olarak ‘şehvet ve haz çemberi’nin içine dahil etmekte; şahsiyet, ruh, aile, akraba ilişkileri gibi pekçok çemberin ise dışına savurmaktadır.

Kadın özgürlüğü, nasıl çarpıtılıyor?

Nitekim, kadının bedeniyle öne çıkarıldığı her düzlemde, anne olarak kadının aşağılanmasına rastlanıyor oluşu basit bir tesadüf değildir. Sırf çocuğuna ve eşine bağlılığını çağrıştırıyor diye anneliğin bir tür esaret olarak yorumlanması, kadını yozlaştırmaya çalışanların başvurduğu yaygın ifade biçimlerinden biridir. Anneliğin kadın ruhuna ne kadar uygun olduğu, onun şefkat yönünü beslediği, ruhunu olgunlaştırdığı.. gibi olumlu yönler elbette bu söylem içinde kendine hiçbir şekilde yer bulamamaktadır.

Öte yandan, özgürlük-esaret söyleminde dikkat çeken önemli noktalardan birisi, özgürlüğün neredeyse ‘mutlak özgürlük’ olarak yorumlanmasıdır. Neredeyse bir insanın ebeveyn-çocuk, karı-koca, akraba ve komşuluk bağlarının tamamı, o insanı esaret altına alan bağlarmış gibi yorumlanmak isteniyor. Özellikle akademik çevreden başlayarak toplumun sosyete tabakasına ve diğer tabakalarına doğru yansıyan bu özgürlük yaklaşımının oluşmasında, Fransız düşünür Michel Foucault’nun önemli bir payı olduğu kuşku götürmez bir gerçektir. Foucault’nun Büyük Gözaltı ve Deliliğin Tarihi gibi çalışmaları sonucunda, akademik çevrelerde, iktidar sahiplerinin daima güçsüzler karşısında bir hiyerarşi oluşturma çabasına giriştikleri ve daima onları ezdikleri yönünde bir algılama oluştu. Siyasi mücadelelerden beslenen bu algılama, sanki aile, akraba ilişkileri gibi bütün hiyerarşik yapılarda aslolan buymuş gibi sorgusuzca genelleştirildi.

Oysa mesela psikoloji alanında, çağın önemli psikologları, insan hayatını evrelerine ayırırken, çocukluk dönemini ‘bağımlılık,’ gençlik dönemini ‘bağımsızlık,’ yetişkinlik dönemini ise ‘karşılıklı bağımlılık’ olarak yorumlamaktadırlar. Elbette ilk dönemdeki bağımlılık zorunlu iken, yetişkinlikteki bağımlılık gönül rızasına dayalıdır. Gelgelelim, sosyoloji ve tarih menşeli akademik çevreler, ısrarla bu gerçekleri ya bilmeyerek ya da bilerek ıskalayarak, gençlik döneminin bağımsızlık arayışını, tüm insan ömrüne genelleştirmekte, bu arada kadının da evlenme yoluyla ‘karşılıklı bağımlı’ olmasına karşı çıkmak suretiyle güya özgürlüğü savunduklarını iddia etmektedirler.

Halbuki bu tarz bir özgürlük arayışı ve anlayışı, yüzyıllar öncesinde, Robinson Cruso romanıyla gündeme gelmiş, tartışılmış ve yalnız bir adada elde edilecek bir özgürlüğün hiçbir değer taşımadığı sonucuna varılmıştır. Bu noktada tarihi tekerrür ettirmenin kimseye faydası olmadığı gibi, bu özgürlük anlayışıyla günümüzde önümüze çıkan yalnızlıktan depresyona girmiş, ilaç kullanmadan vakit geçiremez olmuş ruhsal açıdan hasta insan sayısındaki artış; ve buna paralel olarak, sosyal izolasyonun had safhaya çıktığı toplumlar, bizi bu konuda konuşurken daha dikkatli olmaya sevk etmelidir. Özgürlük, kişinin giderek kendisini yalnızlaştırması ve hayatını bir başkasıyla paylaşmasının engeli haline geliyorsa, bu özgürlük sadece bir mahrumiyettir.

İslâm ve örtü

Abdurrahman Kasapoğlu, Kadın, Modernizm ve Örtünme kitabında, “örtü ve giysilerdeki kayıtsızlığın cinsel dürtünün kayıtsızlığını gerektirdiğini” ifade ettikten sonra ekler: “İslâm, hiçbir şeyi tesadüfe bırakmayan kamil bir dindir. Kadınların bazısı bedenlerini bazısından farklı derecede örtmesi, kadın erkek ilişkisinde kural koyamamayı sonuç verecekti.”

Aynı çalışmada yazar, “İslâm’da giyimin asıl rolünü, biyolojiyi teoloji ile aşmak” olarak ifade eder ve devamında şunları söyler: “İslâm’da maneviyat hiçbir zaman maddiyatın karşısında yer almaz. İnsanı maneviyata ulaşmak için maddi gerçekliğini yok etmek zorunda bırakmaz. İslam maddiyata yol gösterir, kontrol eder. Dinin gayesi cismi bütünüyle unutturmak, insanı dünyadan uzaklaştırmak değildir. İslâm, insanın itidalini korumasını sağlar. Kendini sadece tenden ibaret kabul edip, cisimden faydalanmaktan başka bir şey düşünmeyenlerden olmaması için ölçü koyar.

Cinsel güdü, insanın içgüdülerinden, vücudun etkinliklerinden biridir. İslam her maddi realiteyi inkar etmediği gibi, cinsel güdüyü de görmezlikten gelmemiştir. Bu güdüden yararlanmayı dindarlığa aykırı saymamıştır. İslamın cinsel güdüye ilişkin bütün sınırlama ve yasaklamaları, cinsel güdüyü yersiz tahriklerden korumak içindir. İşte İslâm, bu noktada kadın erkek ilişkilerine giyime kural getirmektedir.

Tesettür kuralıyla erkeğin hayatın bütün alanlarında karşılaştığı her yabancı kadından cinsel zevk almasına engel olur. Cinsel zevklerin aile içerisinde ve meşru evlilik çerçevesinde doyuma ulaştırılması toplumun sağlığını korur, aile bireyleri arasındaki ilişkileri, eşler arasındaki samimiyeti sağlamlaştırır. Kadının erkek karşısındaki değerini yüceltir. Cinsel zevklerini aile içinde doyuran kişi, toplum içerisinde yalnız iş ve faaliyetlerle meşgul olur. Batıda ise iş hayatıyla cinsel zevkler birbirine karışır.”

Seyyid Kutup da, Fizilal’il Kur’an isimli tefsir çalışmasında cinsel içgüdünün ancak aile içinde ve ailenin fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için, iki insanın uzun yıllar boyunca birarada kalmalarına yardımcı olması bakımından gerekli olduğunu şu sözlerle belirtir:

“İslâm, bir bedeni diğerinden ayırmayan, bir aile ve bir yuva kurmayı düşünmeyen kaba bedensel arzunun tatmin olması ile birlikte son bulan bir hayatı kurmayı hedefleyen hayvansal eğilimlere savaş açar. İslâm, cinsel hayatı yüce insani duygulara dayandırmak ister. Bununla iki bedeni, iki nefsi, iki kalbi, iki ruhu daha kapsamlı bir ifadeyle iki insanı buluşturur, kaynaştırır. Bu iki insanı birbirine bağlayan ortak hayatları, ortak istekleri, ortak acıları ve ortak gelecekleridir. Bu iki insan beklenen nesilde buluşurlar, birbirlerinden ayrılmayan anne-babanın himayesindeki ortak yuvada yetişen yeni kuşakla bütünleşirler.

Sonuç olarak, İslâm kadın ve erkeğin biyolojik ve ruhsal yapılarına uygun bir düzen önermektedir. Celâl yönü ağır basan erkek ile cemâl yönü ağır basan kadının aile yuvası içinde muhtemel yeni nesil ile buluşturulması, esasında, İslâm’ın ancak masallarda karşımıza çıkan bir ‘aşk hikâyesi’ni, şu gözümüzün önündeki dünya sahnesinde gerçekleştirmek istemesinden kaynaklanmaktadır. Örtü, bu aşk hikâyesinin yaban ve hoyrat gözler tarafından ihtiraslı ve hırslı bir şekilde yok edilmek istenmesinin önüne konulmuş bir perdedir sadece. Ve o örtüye uzanan eller, her şey bir tarafa, en başta kendi ‘özgürlük iddialarının’ tersine, cebrî hareket ederek, niyetlerinin özgürlükle ilgili olmadığını ortaya koymaktadırlar.

Ömer Baldık