Günlük Arşivler: Haziran 9th, 2008

Evden kaçan çocuklar üzerinde yapılan araştırmalarda, zihinsel özürlüleri hariç, hemen hepsinin aileleriyle sorunları olduğu görülmektedir. Ailede şiddetli geçimsizlik, işsizlik, fakirlik, dayak, eğitimsizlik gibi olumsuzluklar, öncelikle çocukları etkilemektedir. Çocuklar sıcak aile ortamından, sevgiden, ilgiden ve şefkâtten mahrum olarak büyümektedirler. Bu çocuklar kendi ayakları üzerinde duracak yaşa geldikleri zaman sıkıcı aile ortamından, dayaktan, kötü muameleden ve sefaletten kurtulma hayalleri kurarlar. İlk fırsatta ellerine biraz para geçince—bu para genellikle evden çaldıkları paradır—iyi bir iş bulmak, ses veya sinema sanatçısı olmak, kısa yoldan şöhrete kavuşmak ümidiyle evden kaçarlar.

Bazı çocuklar, ailenin maddî durumu iyi olduğu halde, anne ve babanın sevgisini denemek için evden kaçarlar. Ancak fazla uzağa gitmeyi göze alamazlar. Genellikle evin bodrumuna, bir akraba veya arkadaş evine sığınır; kısa zamanda geri dönerler. Anne babanın affedemeyeceği bir suç işlediklerinde, karneleri zayıf geldiğinde, dayak korkusuyla eve gelmeyip geceyi sokakta geçiren çocuklar da vardır.

Eğer sık sık evden kaçan bir çocuğunuz varsa, bir yerlerde yanlış yapıyorsunuz demektir. Yaptığınız yanlışların farkında olmadığınız için çocuğunuzun evden kaçmasına engel olamıyorsunuz. Bu durumda bir çocuk psikiyatrından veya uzman bir psikologdan yardım almanız gerekir. Psikiyatr, çocuk ve aile üzerinde yaptığı araştırma sonunda yanlış tutum ve davranışlarınızı ortaya çıkaracak, çocuğa nasıl davranmanız gerektiğini anlatacak, bir süre bunları denemenizi ve sonuçlarını gelip anlatmanızı isteyecek, deneme sonunda yeni tavsiyelerde bulunacaktır.

Sebepleri bilindiği taktirde evden kaçma probleminin çözümü kolaylaşır. Evden kaçan çocuğun terapisi, yukarıda açıkladığımız gibi, anne babanın tutumunu değiştirmeye ve aile ortamını yaşanır hale getirmeye yönelik olacaktır.

Evden Kaçmayı Önleyici Yaklaşımlar

Psikolojide ve koruyucu hekimlikte esas olan hastalık ortaya çıkmadan önce hastalığa yol açan sebepleri ortadan kaldırmaktır. Bu prensibi evden kaçma olayına uygulayacak olursak, amaç çocuk evden kaçtıktan sonra onu eve bağlama çareleri aramak değil, evden kaçmasına yol açan tutum ve davranışlardan kaçınmak olmalıdır.

Aile içinde kendisini mutlu ve değerli hisseden bir çocuk evden kaçmayı düşünmez. Çocuğumuzu eğitirken onun kendisini mutlu ve değerli hissetmesi için anne baba olarak üzerimize düşen sorumlulukları şöyle özetleyebiliriz:

• Çocuğun ruhsal ve sosyal gelişimi için sevgi, ilgi ve güven duygusu çok önemlidir. Maddî ihtiyaçların yerine getirilmesi çocuğun kendisini mutlu hissetmesine yetmez. Evet, aile için fakirlik gerçekten zor bir sınavdır. Ancak çocuğun ruhsal ihtiyacı olan sevgi ve ilgi, maddî imkânla ilgili değildir. Nice fakir aileler vardır ki çocuklarını sevgi ve ilgi ile büyütmekte, maddî imkânsızlıklara rağmen onları okutmaya ve ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmaktadır. Çocuklar bu sıcak aile ortamında kendilerini mutlu hissetmekte, evden kaçmayı akıllarından bile geçirmemektedir. Yine öyle aileler vardır ki geniş maddî imkânlarına rağmen, anne baba sorumluluğunu yerine getirmez, çocuklarından ruhsal ihtiyaçları olan sevgiyi ve ilgiyi esirger, onlara zaman ayırmazlar. Bu anne babalar, çocukların maddî ihtiyaçlarını karşılamakla ve yatılı özel okullarda okutmakla görevlerini yaptıklarını zannediyorlar. Yanıldıklarını anladıkları zaman iş işten geçmiş oluyor. Zira çocuklar anne babalarından bulamadıkları sevgi ve ilgiyi arkadaş çevresinden, eğlence dünyasından veya uyuşturucudan sağlamaya çalışır, aileden gittikçe uzaklaşırlar.

• Çocuklar küçük yaşlardan itibaren anne babalarına duygularını, düşüncelerini, sevinçlerini, hayallerini, korkularını, endişelerini ve sıkıntılarını çekinmeden açabilmelidir. Onları yargılamadan, suçlamadan dinlemeli, kendimizi çocukların yerine koyarak anlamaya çalışmalıyız. Böyle yaptığımız zaman çekinmeden bize her türlü sıkıntılarını açacak, bizim şefkatli kollarımızda kendilerini güçlü hissedeceklerdir.

• Her konuda çocuklarımıza karşı adil ve tutarlı olmalıyız. Koyduğumuz kurallar onların bağımsızlık çabalarını engelleyici, uygulaması zor kurallar olmamalıdır. Onlara aile içinde yapabileceği basit işler vererek öz güvenlerini güçlendirmeliyiz. Aileyi ilgilendiren ortak kararlarda onlara da söz vermeli, kendilerini değerli hissetmelerini sağlamalıyız. Yetenek ve becerileri konusunda gerçekçi olmalı, onlardan yapamayacakları şeyler istememeliyiz.

• Çocukların bizi taklit ederek kişilik kazandıklarını unutmayalım. Çalışkanlıkta, dürüstlükte, yardımlaşmada, iş bölümünde onlara iyi örnek olmalıyız. Bizleri izleyerek başarının tembellikten ve kolaycılıktan değil; çok çalışmaktan, sabırdan ve dürüstlükten geçtiğini öğreneceklerdir.

• Çalarak, yolsuzluk yaparak, görevini kötüye kullanarak zengin olan insanların toplum tarafından saygı görmediğini, haram yoldan servet yapanların sonlarının kötü bittiğini örnekler vererek anlatmalıyız. Çocuklar bu örneklerden lüks içinde yaşayarak değil, sıcak aile ortamında karşılıklı sevgi ve saygı içersinde insanca yaşayarak mutlu olunacağı sonucunu çıkaracaklardır.

• Gazete haberlerinden ve televizyon programlarından faydalanarak kolay yoldan şarkıcı ve artist olmak için evden kaçan gençleri bekleyen tehlikeler konusunda çocuklarımızı bilgilendirmeliyiz. Böylece evden kaçarak, kolay yoldan sanatçı olunamayacağını öğreneceklerdir.

• Dayak ve baskı ancak cahil anne babaların başvurduğu eğitim araçlarıdır. Disiplin dayak ve baskı ile değil, kurallarla sağlanır. Çocuklarımız kuralları çiğnediğinde karşılıklı konuşarak ve onların da fikirlerini alarak çözüm üretmeliyiz.

• Özellikle ergenliğe geçiş sürecinde çocuklarımıza karşı sabırlı ve hoşgörülü olmalı, onların yeni bir kimlik ve bağımsız kişilik kazanma çabalarını anlayışla karşılamalıyız. Çocuklarımız bu fırtınalı ve zor dönemi bizim yardımımız, anlayışlı ve sabırlı davranmamız sonucunda atlatabileceklerdir. Evden kaçmaların çoğu ergenlik dönemine rastlaması tesadüf değildir.

• Evde adam yerine konan, görüşleri ve duyguları önemsenen, kendisine ait bir odası ve eşyaları olan, boş zamanında müzik ve sporla ilgilenen, ailesi ile birlikte sinema, tiyatro, düğün, nişan gibi sosyal etkinliklere katılan çocuklar ve gençler alternatif heyecanlar arama ihtiyacı duymayacaklardır. Çocuğun hayatında arkadaşın önemi büyüktür. “Ya kötü arkadaş seçerse” endişesi ile çocuklarımızın arkadaş seçimine müdahale etmek doğru değildir. Evinde mutlu olan çocuklar kötü arkadaş seçmezler. Yani hiçbir çocuk kötü arkadaş kurbanı olmaz. Çünkü çocuklar arkadaş seçerken ailelerinden aldıkları eğitim ve terbiyeye uygun arkadaşlar arar ve bulur. Çocuk çeteleri üzerinde yapılan araştırmalar, çeteye mensup çocukların hemen hepsinin aileleriyle problemleri olduğunu göstermektedir.

• Çocuklarımız arasında ayırım yapmamaya, onları birbiriyle ve başka çocuklarla kıyaslamamaya, kardeş kıskançlığına yol açacak davranışlardan kaçınmaya özen göstermeliyiz. Kardeşleriyle ve başkalarıyla kıyaslanan çocuklarda, onlara yetişemediği ve onlar gibi olamadığı için kıskançlık ve düşmanlık duyguları açığa çıkar. Onlar yüzünden ailede istenmediğini, sevilmediğini ve değer verilmediğini düşünür.

• Çocuk ailede bulamadığı yakınlığı arkadaş çevresinde arar, grup içersinde yer edinmek için kolayca grup liderinin güdümüne girer. Liderden aldığı güç ve telkin ile anne ve babasına karşı gelir. Anne baba da onu uslandırmak ve itaate zorlamak için dayağa başvurur. O genç için aile ocağı önemini yitirir ve sıkı bir yer olur. Kendi hayatını yaşamak için evi terkeder.

• Çocuklar anne babayı kavga ederken gördükleri zaman, ailenin bir gün dağılacağından korkar, geleceğe ait ümitlerini yitirirler. Eşler mümkün mertebe çocukların yanında tartışmamalı, birbirine ağır sözler söylememeli, boşama ile tehdit etmemelidir.

Mutsuzluk kadar mutluluk da bulaşıcıdır. Mutlu çocuklar ancak mutlu ailelerde yetişir. Sevgi, saygı, şefkât, yardımlaşma ve iş birliği gibi sosyal değerler ancak anne ve babadan görerek ve yaşayarak kazanılır.

Ali Çankırılı

Ayşe, arkadaşlarıyla bahçede evcilik oynuyordu. Ona anne rolü vermişlerdi. Hüseyin’i de baba seçmişlerdi. Kerem, Mustafa, Ceren ve Meltem de çocukları olmuştu. Oyun sırasında Hüseyin: “Güzel yemekler pişirdiği için karımı öpmek istiyorum..” dedi. Ceren hemen araya girdi ve bağırdı:

“Olmaaaaz!” Bütün çocuklar şaşırmış, Ceren’e bakıyorlardı. Ceren tekrarladı:

“Olmaz!” Elini beline koydu, abla edasıyla açıkladı:

“Eğer Hüseyin Ayşe’yi öperse çocukları olur!…”

Ayşe korkup Hüseyin’den uzaklaştı. Bütün çocuklar çok şaşırdılar.

İlk itiraz Meltem’den geldi: “Hiç öpücükten çocuk olur mu?”

Kerem onu destekledi:

“Evet, çok saçma, öpücükten çocuk olmaz!”

Ceren kendini savundu:

“Siz büyüklerden iyi mi bileceksiniz? Annem öyle dedi…”

Çocukların soru dolu gözlerle kendisine baktığını görünce açıklama gereği duydu: “Bebeğimle oynarken, anne ben nerden geldim, yani nasıl oldum, diye sordum. O da, baban beni öptü sen oldun… dedi.”

Kerem tekrar söze karıştı:

“Ben de anneme nerden geldiğimi sormuştum. Seni hastahaneden aldık,” dedi.

Bütün konuşmaları sessizce dinleyen Mustafa, gülerek:

“Size daha komik bir şey söyleyeceğim…” dedi. Bütün çocuklar Mustafa’nın söyleyeceği komik şeyin ne olduğunu merak ediyorlardı. Meltem dayanamadı:

“Hadi, söylesene, neymiş o komik şey!”

Mustafa, bir süre daha bakışlarını çocukların üzerinde gezdirdikten sonra anlatmaya başladı:

“Bizim ana okuluna gelen bir çocuk var, adı Derya. Onun annesi de:

‘Seni leylek getirdi’ demiş.”

Hüseyin:

“Gerçekten çok komik!” dedi. Hep birlikte gülmeye başladılar.

Kerem:

“Aman, nasıl olduysak olduk işte, haydi oyunumuza devam edelim!” dedi.

Ayşe’nin kafası karışmıştı. Nereden geldiğini merak ediyordu. Düşünmeden edemiyordu:

“Bu söylenenler doğru değilse, doğrusu nedir? Ben nasıl oldum, nerden geldim?” Oyundan sonra, eve gidince annesine sormaya karar verdi.

Ayşe kapının ziline bastığında annesi Nuray hanım televizyonda “Sağlıklı Yaşam” programını izliyordu. Anne kapıyı açtıktan sonra kızına:

“Hoş geldin!” dedi ve programı izlemeye devam etmek için oturma odasına geçti. Ayşe de onu takip etti. Nuray hanım, kızının düşünceli olduğunu fark edip, sordu:

“Seni düşünceli gördüm, hayrola üzücü bir şey mi oldu?”

Ayşe annesinin televizyon izlemesine engel olmamak için:

“Merak etme, üzücü bir şey olmadı, sonra anlatırım” dedi. Nuray hanım, uzaktan kumanda ile televizyonu kapattı. “İzlediğim program senden daha önemli olamaz,’ dedi kızını öperken, ‘nedir seni düşündüren olay, merak ettim doğrusu.”

Ayşe, biraz düşündükten sonra sordu:

“Anne, dedi, öpücükten çocuk olur mu?” Nuray hanım beklemediği bu soru karşısında biraz şaşırdı. Komik bulmuş olacak ki gülmeye başladı:

“Ne demek istediğini anlamadım. Bu soru nerden aklına geldi?”

Ayşe kendince açıklama yapmaya çalıştı: “Evcilik oynuyorduk. Ben anne olmak istedim. Hüseyin de baba oldu. Kerem, Mustafa, Ceren ve Meltem de çocuklarımız oldular. Ben, yapmacıktan, yemek pişirdim. Sofrayı hazırladım. Hep birlikte yemek yiyecektik. Güzel yemekler pişirdiğim için Hüseyin beni öpmek istedi. Ceren, yani bizim yalancıktan kızımız, Hüseyin’in önüne dikildi:

‘Olmaaaz!’ diye bağırdı. Hüseyin beni öperse çocuğumuz olurmuş. Ceren annesine ‘ben nasıl oldum’ diye sormuş. O da:

‘Baban beni öptü sen oldun,’ demiş…”

Ayşe’yi dikkatle dinleyen Nuray hanım, kızını konuşmaya yüreklendirmek için, gülümsedi:

“Ceren’in annesi öyle demiş ha, çok ilginç… Başka neler konuştunuz?” Ayşe hatırlamaya çalıştı. “Kerem’in annesi de ‘seni hastahaneden aldık’ demiş. Mustafa’nın ana okulunda bir arkadaşı varmış, adı Derya. Onun annesi de ‘seni leylek getirdi’ demiş… Hepimiz buna çok güldük.”

Nuray hanım, kızının başını okşarken:

“Evet, gerçekten çok komik,” dedi. “Hiç insan yavrusunu leylek getirir mi?”

“Getirmez. Leyleğin, leylek yavrusu olur.”

“Evet, doğru söyledin, leylek annenin leylek yavrusu olur. Peki, sence öpücükten çocuk olur mu?”

“Bilmem, olmaz herhalde…”

“Çocuk olması için ne gerekir?”

“Bilmem….”

“Bir anne bir de baba olması gerekir, değil mi?”

“Evet.”

“Çocuktan anne baba olmaz. Anne baba olmak için büyümüş olmak gerekir. Siz daha büyümediğinize göre, sizin çocuğunuz olmaz.”

Ayşe yeni bir şey öğrenmiş olmanın sevinciyle gülümsedi. Kendi kendine: “Bunu nasıl da düşünemedim! Tabi ya, çocuklardan anne baba olmaz,” dedi.

Nuray hanım kızını bilgilendirmeye devam etti: “Büyümüş bir erkekle, büyümüş bir bayanın anne baba olabilmeleri, yani çocuk sahibi olabilmeleri için evlenmeleri gerekir.”

Anne ben nasıl oldum?

Ayşe, bir bebeğin nasıl dünyaya geldiğini hâlâ merak ediyordu. Annesine döndü:

“Hani anlatmıştım ya…” dedi. “Beraber evcilik oynadığımız arkadaşım var ya… Hülya teyzenin oğlu, Gülay ablanın kardeşi…”

“Kerem mi?”

“Evet, Kerem. Annesine ‘Ben nerden geldim?’ diye sormuş. Hülya teyze de: ‘Seni hastaneden getirdik,’ demiş ya… Bu doğru mu? Siz de beni hastaneden mi getirdiniz?”

“Anladığım kadarıyla sen bebeğin nerden ve nasıl geldiğini merak ediyor, doğrusunu öğrenmek istiyorsun…”

“Evet. Hem de çok merak ediyorum.”

“Daha önce konuştuklarımızı hatırlayacaksın. Bebek olması için bir baba bir de anne olması gerekir. Anne baba olabilmek için de büyümek ve evlenmek gerekir.”

“Bunları biliyorum. Ben bebeğin hastaneden gelip gelmediğini merak ediyorum…”

“Bebeğin hastaneden geldiği doğru olsa bile, hastaneye nerden geldiği önemli…”

“Evet, işte ben de tam bunu merak ediyordum.”

“Hatırlarsan, çocuklardan anne baba olamayacağını, anne baba olabilmek için büyümek gerektiğini anlatmıştım. Büyüyen, evlenen, aynı evde karı-koca olarak yaşamaya ve aynı yatakta yatmaya başlayan bir erkekle bir bayan çocuk sahibi olmak için dua ederler. Çünkü onların duasını kabul edecek ve bebeği yaratacak olan Allah’tır. Birinin duasının kabul olması yetmez. İki duanın da kabul olması gerekir. Allah ikisinin de duasını kabul edince, iki dua birleşir, annenin karnında özel bir yere, gözle görülemeyecek kadar minicik bir bebek olarak yerleşir. İki duanın birleşmesine “döllenme”, minik bebeğin anne karnında yerleştiği özel yere ‘döl yatağı’ veya ‘rahim’ adı verilir.”

“Çok ilginç!… Siz de babamla benim için dua ettiniz demek.”

“Evet. Dualarımızı kabul ettiği ve bize senin gibi güzel bir kız verdiği için Allah’a ne kadar teşekkür etsek azdır. ”

“Bir şeyi daha çok merak ediyorum…”

“Neymiş, o çok merak ettiğin şey, bakalım?”

“Dua ederken bebeğin kız olmasını mı istediniz?”

“Babanı bilmiyorum, ama ben kız veya erkek olsun diye dua etmedim; Allah’ım hayırlı bir çocuk ver!” dedim. Sanırım baban da böyle dua etmiştir. Demek hayırlı olduğun için Allah bize seni verdi.”

“‘Hayırlı’ ne demek, anneciğim?”

“Sağlıklı, akıllı, terbiyeli, güzel… demek.”

“Beni hayırlı yaptığın için çok teşekkür ederim, Allah’ım!”

Ali Çankırılı

Fırsat bulursam, okulların açıldığı ilk günü bir okula gider, okula yeni başlayan çocukları ve anne babalarını izlerim. Eğer dikkat etmişseniz, hemen her okulda anneler çoğunluktadır. Neden acaba? Babalar işe gitmek zorunda olduğu için mi? Ya da çocuk eğitimiyle daha çok anneler ilgilendiği için mi? Bu sorulara “evet” cevabı verilebilir ve belki bir bakıma doğrudur da. Ancak okul korkusunu açıklamaya yetmez. Siz hiç okulun ilk günü babalarıyla gelen çocukların ağladığını, huysuzluk yaptığını, babalarının elinden tutup bırakmadığını gördünüz mü? Ama korku dolu gözlerle annelerinin eteğine yapışıp bırakmayan, göz yaşları içinde “ne olur anneciğim beni bırakma” diye yalvaran çocukları çok görmüşsünüzdür.
Okul korkusu olan çocuklar genelde anneye bağımlı hale gelmiş, kendilerine güveni olmayan, anneleri yanında değilken kendilerini aciz ve yalnız hisseden, aşırı koruma ile büyütülmüş, kendi başlarına tuvalet ihtiyaçlarını dahi gideremeyen çocuklardır. Anneleri de bu çocukların tek başına yapamayacaklarını ve okula kolay alışamayacaklarını bildikleri için okulun ilk günü çocuklarından daha gergin ve heyecanlıdırlar. Aslında çocuklar daha okula gelmeden önce korku belirtileri göstermeye başlamıştır. Her çocuk, korunma içgüdüsüyle, yabancı şeylerden uzak durur, kendisini anne ve babasının yanında daha güvende hisseder. Ancak zamanla o şeye alıştıkça tehlikeli olmadığını anlar ve korkusu gittikçe azalır. Bu sebeple daha önce okulla hiç tanışmamış olan bir çocuğun ilk günlerde geçici tedirginlik yaşaması normal sayılmalı, okul korkusu ile karıştırılmamalıdır.

Okul korkusunun sebep ve belirtileri

Okul korkusu olan çocuklar bile bazen okula hevesle hazırlanır. Ayakkabı, forma, çanta, kitap gibi okul malzemesi almaya giderken sevinçlidir. Eve gelir gelmez okul kıyafetlerini giyer, çantalarını hazırlar, okula gider gibi bir odadan diğerine yürür. Anne baba onu böyle hevesli gördükçe sevinir. Ancak okul günü gelip çattığında işler değişir. “Okula gitmek istemiyorum,” diye tutturur. Aslında bu çocuklar okuldan değil, anneden ayrı kalmaktan korkmaktadır. Temel sorun anneye olan aşırı bağımlılıktır. Bu çocukların sabahları okula hazırlanması problem olur. Üstünü giyinmede, çantasını hazırlamada yavaş davranır. Kahvaltı yapmaya nazlanır. “Karnım ağrıyor, başım ağrıyor” diyerek hastalık bahaneleri uydurur. Okula gitmeye zorlandığı zaman duyduğu büyük sıkıntı yüzünden gerçekten karnı veya başı ağrıyabilir.

Bazen anne baba farkında olmadan, uyarma niyetiyle, okul hakkında olumsuz şeyler söyleyerek çocuğu korkuturlar: “Sakın biz gelmeden okulun kapısından dışarı çıkma. Yabancılarla konuşma. Kötü niyetli insanlar seni kaçırıp zarar verebilir. Tanımadığın biri elinden tutup götürmek isterse sesinin çıktığı kadar bağır.” Okulla tehdit edilen yaramaz çocuklar da okuldan korkabilir: “Seni ancak okul adam edebilir. Okulda yaramazlık yap da başına neler gelirmiş gör. Öğretmenden her gün dayak yersin.” Daha önce okulla hiç tanışmamış olan çocuklar bu sözlerin etkisinde kalarak okul korkusu geliştirebilir.

Kreş ve ana okuluna başlayan küçük çocuklarda daha ağır korkular görülebilir. Anne veya baba kreşe bırakır bırakmaz ağlamaya başlar. Annesi yanında iken oyun oynayabilir, ama bir gözü devamlı annesindedir. Anneyi yanında göremeyince paniğe kapılır. Ağlar, bağırır, teskin etmek için yanına gelen öğretmenlerden kaçar, eline verilen oyuncağı yere atar. Çocuğu kreşe veya ana okuluna alıştırmak için haftada iki yarım gün küçük ziyaretlerle başlamak daha doğru olur. Çocuk oyuna, buradaki arkadaşlarına ve öğretmenlere alıştıkça kreşi özlemeye ve istemeye başlar. Sonra haftalık gün sayısı yavaş yavaş artırılır. Süre uzadıkça çocuğun anneyi özlemesi, ara sıra ağlaması ve anneyi istemesi normal sayılır. Tecrübeli kreş ve ana okulu öğretmenleri çocuğun dikkatini oyuna çekmeyi ve anneden ayrı kalma sıkıntısını unutturmayı bilen kimselerdir. Kreş öğretmenleriyle ve danışmanla işbirliği yapılarak çocuğun kreşe veya ana okuluna alışması sağlanabilir.

Çocuğa nasıl davranılmalı?

Daha ilk günden hiç okul korkusu yaşamayan çocuklar vardır. Bazı çocuklar anne ve babanın olumlu desteği ile okul korkusunu çabuk atlatır. Kimi çocuklar da kırılgan ve hassas bir yapıya sahiptir. Yanında korkan ve ağlayan bir çocuk gördüğünde, korkulacak bir durum olduğunu hisseder, paniğe kapılır ve ağlamaya başlar. Okul korkusu ile ailenin tutumu arasında büyük bir paralellik olduğunu bilmemiz gerekir. Okul korkusunun sadece çocuktan kaynaklandığını düşünen bir anne baba olaya doğru yaklaşamaz. Çocuğu korkutarak, tehdit ederek, suçlayarak, alay ederek, aşağılayıcı sözler söyleyerek problemin çözümünü zorlaştırır.

İlkokula başlamadan önce kreş ve ana okuluna gitmiş olan çocuklarda okul korkusuna pek rastlanmaz. Çünkü okul atmosferine yabancı değildirler. Okulun pek korkulacak bir yer olmadığını, yeni arkadaşlarla ve öğretmenlerle tanışacaklarını düşünürler. Kreş ve ana okulu tecrübesi olmayan bir çocuğu okul günü gelmeden bilgilendirmek gerekir. Okullar açılmadan aylar önce artık okula başlama yaşının geldiğini, okulun nasıl bir yer olduğunu, burada okuma yazma öğreneceğini, okuma yazma bilmenin insana ne gibi faydalar sağladığını, öğretmenin anne ve babadan daha bilgili olduğunu ve ona yeni şeyler öğreteceğini, burada yeni arkadaşlar edineceğini, okulun bahçesinde oyunlar oynayacağını, kendi okul günlerinden tatlı hatıralar anlatarak çocuğa okulu sevdirmelidir. İkinci aşamada gideceği okulu göstermeli; sınıflarını, spor salonunu, kütüphanesini, laboratuarını, yemek salonunu gezdirmeli; açıklamalarda bulunmalıdır.

Anneye bağımlılıktan kaynaklanan ağır okul korkularını yenmede bir psikologdan yardım almakta fayda vardır. Psikolog, çocuğa öz güven kazandıracak terapiler yaparken anneye de tutumunu değiştirmesi için bir dizi tavsiyede bulunacaktır. Her çocuk, okul korkusunu doğrudan ifade edecek beceriye ve cesarete sahip değildir. Okula gitmemek için değişik bahaneler uydurur. Bu bahaneler çoğu zaman anne ve babanın zaafına uyar. Köpekle veya yabancılarla korkutulmuş bir çocuk, okul yolunda kendisine bir köpeğin saldırdığını veya yabancı birinin kendisini kaçırmaya çalıştığını söyleyerek okula gitmeme isteğini haklı göstermeye çalışır. Daha önce hastalık geçirmiş, sağlığı üzerinde titizlikle durulan bir çocuk karnı ağrıdığını veya üşüttüğünü söyleyerek sabah yataktan kalkmak istemez.

Anne babalar, okula gitmeme bahanelerinin arkasında muhtemel bir okul korkusu olduğunu düşünmeli, kendisini çocuğun yerine koyarak kaygı ve endişelerini anlamaya çalışmalıdır. Kesinlikle çocuğu suçlayıcı, alaya alıcı, başka çocuklarla kıyaslayıcı bir dil kullanmamalıdır. Bazı anne babalar, çocuğun okula gitmek istemeyişini şımarıklık, ilgi çekme, anne babayı kızdırma olarak yanlış yorumlayarak baskı uygulamakta ve çözümü zorlaştırmaktadır.

Eğer çocuk okula gitmemekte direniyor, okula götürdüğünüzde burada kalamıyorsa ve kendi çabalarınız da sonuç vermiyorsa; problemi aile, öğretmen ve psikolog üçgeni içinde çözülmesi gereken bir davranış bozukluğu olarak değerlendirmeniz gerekir.

Çocuğumu ana okuluna göndereyim mi?

Çocuğun sosyalleşmesinde ana okulunun büyük katkısı olacaktır. Çocuk orada arkadaş edinecek, oyun ihtiyacını giderecek, paylaşmayı, iş bölümünü ve kurallara göre hareket etmeyi öğrenecektir. Seçeceğiniz ana okulu güvenilir, iyi insanların elinde ve denetime açık bir okul olması gerekir. Önce çocuğunuzu vereceğiniz ana okulunu gidip kendiniz görün. İçiniz rahat ederse, ikinci seferde çocuğunuzla birlikte gidin, ona okulun her tarafını gezdirin. Öğrencileri oyun ve ders sırasında izlesin. Öğretmenleriyle ve idarecilerle tanıştırın, sonra çocuğunuza bu okula gelmeyi isteyip istemediğini sorun. Çocuğun okulu sevmesi ve istemesi çok önemli. Eğer ona danışmadan okula götürüp yazdırırsanız, çocuk kendisini sevmediğiniz veya yaramazlıklarından bıktığınız için evden uzaklaştırdığınızı zannedebilir.

Ali Çankırılı

Çocukların aşırı derecede sıkılgan, utangaç, içine kapanık, endişeli olduğunu, hep birşeylerin yanlış gideceğinden korktuğunu söyleyen ve bu konuda bizden yardım isteyen anne babaların sayısı az değildir. İletişim araçlarının hızla geliştiği bir çağda anne babalardan bu şikayetleri duymak oldukça düşündürücüdür. Bilgisayar ve uydu anteni en mütevazı köy evine dahi girmiş durumda. Saniyeler içinde bir tuşla dünyanın öbür ucundaki bir insanla hem de görüntülü olarak sohbet etmek artık zor değil.
Bilgiye ulaşmanın böylesine kolaylaşması büyükler açısından faydalı olabilir, ancak çocuklar için aynı şeyi söyleyemeyiz. Aile eğitiminden, anne baba ilgisinden mahrum çocukların bu kadar yoğun bilgi bombardımanı altında kalmaları gelişim psikolojisi açısından çok tehlikelidir. Gazete, dergi, televizyon, bilgisayar gibi iletişim araçlarıyla başbaşa bırakılan çocuklar, yeterli zihin olgunluğuna ulaşmadıkları için, aldıkları bilgiyi yorumlama, sebep-sonuç ilişkisi kurma, zararlıyı zararsızdan ayırma yeteneğine sahip değildir. Aldığı bilgilerin pek çoğunu anlayamadığından, ne işe yaradığını, nerede ve ne zaman kullanacağını bilemediğinden aklı çözümsüz kalan bir sürü problemle dolacak ve zihin bulanıklığı yaşayacaktır. İletişim araçları, çocuğa uygun programlar seçildiğinde, çocukla birlikte izlendiğinde ve gerekli yerlerde açıklamalar yapıldığında ancak faydalı olabilir.

Aile ve okul eğitiminin önemi

Amerika’da ‘host family’ (yabancı misafir kabul eden aile) uygulaması çok yaygındır. Yabancı öğrenciler ve araştırma görevlileri üniversitelerin ilan panolarına bakarak hafta sonunu yanında geçirecekleri bir aile seçerler. Telefon edip randevu alırlar. İlan panosunda her ailenin geniş bir tanıtımı yer alır. Bu panoda ailenin kaç çocuğu vardır, çocukların yaşları ve cinsiyetleri, baba ne iş yapar, anne ne iş yapar, aile nelerden hoşlanır gibi detaylı bilgiler bulmanız mümkün. Ben de böyle bir aileye hafta sonu misafir olmuştum. Gittiğim günün akşamı dört yaşındaki kızları için bir doğum günü partisi vereceklermiş. Evin mutfağında hummalı bir çalışma vardı. Baba, küçük kızına dönerek, “Martha, misafirimiz sıkılmışa benziyor, ona evi ve çevreyi gezdirir misin?” dedi. Kız, bana bakıp tebessüm ederek, “Yes sir, with pleasure” (Peki efendim, memnuniyetle) dedi. Elini bana uzattı, “Come on Mr. Ali, let’s start from the first floor,” (Gel Ali bey, önce birinci kattan başlayalım) dedi.

Amerikalı çocuklar, büyüklere amca, dayı, teyze, abla gibi akrabalık ifade eden kelimelerle hitap etmiyorlar. Bu kelimeleri sadece öz akrabaları için kullanıyorlar. Çocuk, yatak odaları dahil, üç katlı evin tamamını gezdirdi, açıklamalar yaptı. Sonra bahçeye indik. Karşımda sanki çocuk değil, yetişkin bir insan vardı. Komşu evleri tek tek eliyle işaret ediyor, ailelerin özelliklerinden bahsediyordu: “Şu evin sahibi bahçesine çok önem verir. Çimlere zararları dokunur korkusuyla çocukların bahçede gezmelerine izin vermez. Evin hanımı kocası gibi değildir, çok iyi kalplidir.” Bu arada kendisinden bahsetmeyi de ihmal etmiyordu. Ana okuluna gidiyormuş. Müziği çok seviyormuş. Şakacı, iyi bir müzik öğretmenleri varmış. Renkli oyun hamuruyla heykel yapmayı pek sevmezmiş. Resmi de iyi sayılmazmış, ama elinden geleni yapmaya çalışıyormuş.

Çocuğu çok sevmiştim. İçimden sarılıp öpmek geliyordu, ama yabancıların çocuk öpmesi pek hoş karşılanmadığı için buna cesaret edemedim. Bahçede dolaşırken, “Martha” dedim, “seni omuzuma alabilir miyim?” Güldü. “Bilmem,” dedi, “buna pek alışık değilim, ama hoşuma gider sanırım.” Omuzuma aldım. “Ooo, buradan herşey daha güzel görünüyor!” dedi ve ekledi: “Sen iyi bir insana benziyorsun, senden hoşlandım, istediğin zaman çekinmeden bize gelebilirsin.”

Martha’yı dinlerken aynı yaştaki Türk çocukları aklıma geldi. Aynı zekaya sahip oldukları halde maalesef aynı öz güvene ve aynı bağımsız kişiliğe sahip değiller. O yaştaki bir çocuğumuza ismini sorsanız, zor cevap alırsınız. Büyüklerle sohbet edecek cesarete ve sosyal beceriye sahip çocuk sayısı çok azdır. Peki, aradaki fark nedir? Amerikalı çocuklar bizim çocuklarımızdan daha mı zeki, daha mı yetenekli? Elbette hayır. Fark, aile ve okul eğitiminde.

Amerika’da ve Avrupa ülkelerinde uygulanan aile ve okul eğitiminde çocuk adam yerine konur. Duygularını serbestçe ifade etmesine fırsat verilir. Monolog değil, diyalog geçerlidir. Çocuklar da en az büyükler kadar konuşma ve cevap verme hakkına sahiptir. Bizde büyükler konuşur, küçükler dinler. Küçüklerin cevap vermeleri ayıp sayılır. Okulda da durum bundan farklı değildir; öğretmen anlatır, çocuklar dinler. Bolca ev ödevi ve ezber verilir. Çocuklar kitaptan soğutulur. Anne babalar çocuğun zeka çeşidine, yeteneklerine, elinden geleni yapıp yapmadığına dikkat etmeksizin her derste başarılı olmasını bekler. Okul başarısı herşeyden önemlidir. Zayıf aldığı an gözden düşer. Çocuklar zayıf almaktan ve yanlış yapmaktan korkar. Sınava iyi hazırlandığı ve çok çalıştığı halde kendine güveni yoktur, aklının bir köşesinde soruları bilememe ve zayıf alma korkusu vardır. Çünkü ailesinin beklediği notu alamadığında suçlanacak, aptal yerine konacak, sevilmeyecek, “Filancanın çocuğu iyi aldı, sen neden alamadın, çünkü yeterince çalışmadın” denilecek, azar işitecektir.

Onlar adına hep biz düşündüğümüz, onun adına biz karar verdiğimiz, sıkı bir koruma ve takip altına aldığımız için çocuklarımız ‘bağımlı bir kişilik’ kazanıyorlar. Bağımlı kişilikte çocuk kendi başına karar veremez, denemekten ve başarısız duruma düşmekten korkar. Karşılaştığı bir problemi sizin yardımınız olmadan çözemez. Martha örneğinde, baba sadece “Evi ve çevreyi gezdir” dedi, başka bir açıklamaya gerek duymadı. Çocuk kendisini anlatırken, “Müzikte iyiyim, ama resimde o kadar iyi değilim, renkli hamur çalışmalarını sevmiyorum” dedi. Zayıf ve kuvvetli yönlerinin farkındaydı. Çekinmeden, “Ben buyum” diyordu.

Bir konferansımda Martha örneğini verirken bir dinleyici kalktı: “Sen” dedi, “düpedüz Amerikan propagandası yapıyorsun. Gerçek Amerika senin anlattığın gibi değil. Gençliği alkol, uyuşturucu ve fuhuş bataklığında. Yaşlılar huzur evlerinde ölüme terkedilmiş. Aile mahremiyeti ve sadakati yok. Bunları neden anlatmıyorsun?” Güldüm. “Haklısınız” dedim, “bu da bir yaklaşım tarzı. Siz negatiflerini, ben pozitiflerini görüyorum. Siz bardağın yarısı boş diyorsunuz, ben yarısı dolu diyorum. İyilerini alalım, kötüleri onlara kalsın.”

Eğitimde tenkitçi ve suçlayıcı yaklaşım

Çoğu ailelerde mükemmellik saplantısı vardır. Kendileri mükemmel olmadıkları halde çocuklarının her konuda mükemmel olmasını isterler. Eğitirken suçlayıcı ve korkutucu bir yaklaşım içindedirler: “Koşma, düşersin. Kazağını giy, üşürsün. Çalışmazsan sınıfta kalırsın. Zayıf alırsan seni sevmem. Bir daha küfredersen ağzına biber sürerim. Çişini haber vermezsen pipini yakarım.” Böylesine korkuya ve olumsuzluğa dayalı bir eğitimde çocukların korkak, endişeli ve kendilerine güvensiz olmaları gayet normaldir.

Bebekler ilk aylarda tanıdık-yabancı ayırımı yapmazlar. Bir yaşından sonra yabancıları tanıdıklardan ayırmaya başlar, yabancıların kucağına gitmek istemezler. Çocukların dört-beş yaşına kadar kendilerinden büyük çocuklarla ve yabancılarla ilk tanışmada iletişime girmek istememeleri, çekingenlik ve utangaçlık göstermeleri normaldir. Bazı çocuklar daha sıcakkanlı, daha sosyaldirler. İlk tanışmada bile yabancılarla rahatça diyaloga girebilirler. Anne babaları utangaç ve çekingen olan çocukların da içe dönük, çekingen olmaları muhtemeldir. Çekingen, içe dönük çocukları oyun parkında daha kolay teşhis edebilirsiniz. Bir kenarda durur, oynayan çocukların içine karışmaz, salıncak veya kaydırakta sıraya girmezler. Salıncağa ve kaydırağa alışmaları kolay olmaz. Salıncağa binmekten ve kaymaktan korkarlar.

Duyguları bastırılan çocuklar

Ailede adam yerine konmayan, korku ve dayakla sindirilen, yanlış yaptıklarında alaya alınan, duygularını rahatça ifade etmelerine fırsat verilmeyen, başarıdan çok başarısızlıkları üzerinde durulan çocuklarda sosyal fobiye çok sık rastlıyoruz. Kişiliklerine sinen bu korku ve yanlış yapma ve işlerin ters gideceği endişesi kendileriyle birlikte büyümekte, yetişkin insan olduklarında da devam etmektedir.

Üniversitede okuyan bir delikanlı anlatıyor: “Urfa’nın bir köyünde, kalabalık bir ailede büyüdüm. Sekiz kardeştik. Ben sondan üçüncü çocuktum. Köyün zengini sayılırdık; koyun sürülerimiz ve tarlalarımız vardı. Babama ‘Bekir Ağa’ derlerdi. Çok sert bir adamdı. Irgatlar, çobanlar ondan çok korkarlardı. Annem ve biz de çok korkardık babamdan. En ufak bir yaramazlığımızda basardı dayağı. Onun yanında ağzımızı açıp bir kelime söyleyemezdik. Büyük konuşurken küçüğün cevap vermesi ve lafa karışması saygısızlık sayılırdı. Sadece babamdan ve annemden değil, ağabeylerimden de çok dayak yedim. Babam evde olmadığı zaman büyük ağabeyim otoriteyi eline alırdı. İki ağabeyim ve ablam, evli oldukları halde, babamın yanında çocuklarını sevemezlerdi. Büyüklerin yanında çocuk sevmek ayıp sayılırdı.

“Okula başladığım zaman da suskunluğum devam etti. Öğretmenden de çok korkardım. Şu anda üniversiteye gidiyorum, aynı suskunluk ve çekingenlik devam ediyor. Hocalar birşey sorduğunda ağzımı açıp cevap veremiyorum. Yanlış şeyler söylemekten, alaya alınmaktan korkuyorum. Yüzüm kızarıyor, başım dönüyor, ağzım kuruyor, bildiğim şeye de cevap veremiyorum. Beni döven, bir kere olsun sevgisini göstermeyen bir ağanın oğlu olacağıma, başımı okşayan bir çobanın oğlu olsaydım…”

Burada problem ailenin çok çocuklu olması değil, çocuk eğitiminde takınılan tavırdır. Aşırı baskı, adam yerine konmama, dayakla sindirme sonucu ortaya özgüvenden yoksun, silik kişilikli bir çocuk çıkmıştır.

Yüksek mevki ve makam sahibi oldukları halde çocuklarına yeterli zaman ayırmayan, onların ruh sağlığı için gerekli olan sevgiyi, ilgiyi, şefkati ve yakınlığı gösteremeyen anne babaların çocuklarında da sosyal fobiye sık rastlanmaktadır. Lise son sınıfta, üniversite sınavlarına hazırlanan, ancak deneme sınavlarında bir türlü yeterli puana ulaşamayan bir gencin babası bize soruyordu: “Benim çocuğum nasıl başarısız olur? Özel okula gönderiyorum. Her ihtiyacını karşılıyorum. Geri zekalı bir çocuk değil. Öğretmenleri, ‘İyi bir çocuk, efendi, terbiyeli; ama kendisini derse veremiyor, yeterince çalışmıyor’ diyorlar. Kendisine soruyorum, ‘Problemin ne ise söyle, yardımcı olayım’ diyorum; susuyor, cevap vermiyor. Yaptığımız bunca masraf, bunca emek boşa mı gidecek? Olamaz, bunu kabul edemem!”

Gençle konuştuğumuzda mesele anlaşıldı, ancak bunu babaya anlatmak çok zor oldu. Baba, büyük bir şirkette pazarlama müdürü. Anne bir bankada bölüm şefi. Genç, ailenin tek çocuğu, aynı mahallede oturan anneannesinin yanında büyümüş. Ancak hafta sonlarında anne ve babasıyla beraber olabiliyormuş. Anne baba çocuğun yanında çok sık tartışıyor, birbirlerine kırıcı sözler sarf ediyorlarmış. Baba, birkaç defa eşini boşamakla tehdit etmiş. Çocuk anne ve babasının ayrılacaklarından, kendisinin ortada kalacağından korkuyormuş.

Kavgalı, geçimsiz ve uyumsuz anne babaların çocuklarında güven duygusu gelişmez. Birbirlerine sevgi ve saygı gösteremeyen eşler çocuklarına da yeterli sevgi gösteremezler. Böyle bir ailede yetişen çocuklar, büyüdüklerinde ve anne baba olduklarında kendi çocuklarına da gerekli sevgiyi ve şefkati veremezler. Neden? Çünkü sevgi, şefkat ve saygı ancak mutlu bir ailede yaşanarak öğrenilir, sonradan kazanılması çok zordur.

Geçici korku ve endişeler

Her insan yabancı biriyle tanışırken, yüksek makam sahibi birinin yanına çıkarken, yeni bir işe başlarken heyecanlanır, korku duyar. Bu, normal ve geçici bir korkudur; sosyal fobi ile karıştırmamak gerekir. Yeni doğan bir bebekte geçici korkular daha yaygındır. Herşeyin yolunda gittiği sıcak ana rahminden çıkmıştır. Anneye bağımlılığı devam etmektedir, annesiz yaşayamaz. Annesini yanında göremediği zaman korkuya kapılır, ağlar. Bebek için gördüğü şey ‘var,’ görmediği şey ‘yok’tur. Annesini yanında görmeyince onu ‘yok’ sayar ve büyük bir korkuya kapılır. Annesini yanında görünce sakinleşir,

Doğumdan üç yaşına kadar anne-bebek beraberliği çok önemlidir. Bu beraberliğin çeşitli sebeplerle bozulması hâlinde çocukta güven duygusu gelişmemekte, buna paralel olarak içe dönük, endişeli, korkak bir kişilik kazanmaktadır.

Çocuklarda beş yaşına kadar ‘ayrılma endişesi bozukluğu’ adını verdiğimiz korkuya çok sık rastlamaktayız. Anneye aşırı düşkünlük, okula gitmede isteksizlik, annesine yapışıp bırakmama ve her yere onunla gitme isteği, baş ve karın ağrısı gibi fiziksel rahatsızlıklar ayrılma korkusunun tipik belirtileridir. Çalışan, uzun süre hasta yattığı için çocuğu ile ilgilenemeyen, eşi tarafından dövülen ve boşanmakla tehdit edilen annelerin çocuklarında ayrılma endişesi bozukluğuna sık rastlanmaktadır. Çocuklarında bu tür endişe belirtileri gören anneler onlara daha çok zaman ayırmalı, sevgilerini belli etmeli ve şefkat göstermelidir.

Ali Çankırılı

Okuyucularımdan sıkça e-mail (elektronik posta) alıyorum. Çocuk eğitimine gösterilen bu ilgi bizi sevindiriyor ve yazma cesareti veriyor. Son günlerde medyada tartışma konusu yapılan ‘çocuk pornosu ve cinsel taciz’ anne babaları iyice korkutmuş. Özellikle büyük şehirlerden yazan anneler, çocuklarını cinsel tacizden nasıl koruyacaklarını soruyorlar. İstanbul’dan yazan bir anne, çocuğunu cinsel taciz konusunda bilgilendirmek istediğini, ancak bunu nasıl yapacağını bilmediğini söylüyor ve kendisine yardımcı olmamızı istiyor. Bir baba, internet kafelerde gençlerin porno içerikli sitelere girdiğini, cd’ler izlediğini, belediyelerin ve ahlâk zabıtasının buraları denetlemesi gerektiğini yazıyor.
Bizimle yüzyüze görüşen öğrenci velilerinden de benzer sorular ve şikayetler geliyor. Medyada öğrencilerine cinsel tacizde bulunan öğretmenlerden bahsedilmesi, anne babalarda ciddi korkulara yol açmış. Bir kız öğrencinin annesi ağlayarak şöyle diyordu: “Evladımızı teslim ettiğimiz öğretmenler de bunu yaparsa, daha kime güveneceğiz?”

Çocuklar üzerinde en az anne baba kadar hakkı bulunan, fedakâr, saygıya lâyık, eli öpülesi binlerce öğretmenin görev aldığı koca bir eğitim camiasında üç-beş ruh hastasının bulunması öğretmenlerimize duyduğumuz güveni sarsmamalıdır. Her konuda olduğu gibi, bu konunun çözümü de yine aile eğitiminden ve terbiyesinden geçiyor. Çocuklarımıza sağlıklı bir cinsel eğitim verir, taciz konusunda bilgilendirir, kendisini nasıl koruyacağını öğretirsek korkmamıza gerek kalmaz. Ancak bunu yapabilmemiz için çocuğumuzla aramızda duygusal bir bağın kurulmuş olması gerekir. Eğer bu duygusal iletişim yoksa, çocuğumuz korkularını, endişelerini, sıkıntılarını bizimle rahatça paylaşmıyorsa; bir cinsel tacizle karşılaştığı zaman gelip bize olayı anlatma cesareti gösteremeyecektir.

Çocuklarıyla konuşup onları bilgilendirmek yerine porno sitelerini filtre eden programlar kullanan, internet kafeyi yasaklayan, evdeki bilgisayardan fax modemi söken anne babalar var. Onlara hak vermemek elde değil. Ancak yasak ve baskı ile böylesine ciddi bir problemin çözülemeyeceğini de hatırlatmadan edemeyeceğiz. Burada önemli olan çocuğun veya gencin sizin zorunuzla değil, kendi iradesi ile pornografiden uzak durması, evindeki bilgisayarı faydalı yönde kullanması.

Çocuklarımızı nasıl bilgilendireceğiz?

Çocuğun muhtemel cinsel tacizlere karşı kendisini koruyabilmesi için öncelikle sağlıklı bir cinsel bilgiye ihtiyacı vardır. Küçük yaşlarda cinsiyete ait soruları ertelendiği, kınandığı ve suçlandığı takdirde çocuğun zihninde cinsel merakın ayıp birşey olduğu kanaati doğacak, bu merakından dolayı suçluluk duygusuna kapılacak ve soru sormaktan vazgeçecektir. Haya dediğimiz fıtrî (doğal) utanma ile büyüklerin davranış ve sözleri ile telkin ettikleri yapay utanma farklı duygulardır. Kendisini değerli hisseden, insana saygı duyan bir çocuk bu değeri ve saygıyı zedeleyecek bir durumla karşılaştığı, meselâ çıplak görüldüğü zaman rahatsız olur. Bu rahatsızlık, değerini koruma hassasiyetinden kaynaklanan onurlu bir duygudur. Cinsel konularda soru soran bir çocuğa annesi “Ne kadar ayıp, böyle şeyleri sormaktan utanmıyor musun?” dediği zaman ona yaratılışa aykırı bir utanma ve suçluluk duygusu telkin etmiş olur. Çocuğun soruları ya gördüğü veya duyduğu, ancak anlamakta zorluk çektiği cinsel konularla ilgilidir. Eğer sorusunu anlayışla karşılar, söz ve davranışlarımızla memnuniyetsizlik göstermez, detaylara girmeden anlayacağı basit kelimelerle cevap verirsek; hem kafasındaki karışıklığı gidermiş, hem de benzer durumlarda tekrar soru sorma cesareti vermiş oluruz.

Çocuğumuzun cinselliğe ait sorularını cevaplandırırken, bütün vücudumuzun mükemmel yaratıldığını, cinsel organlarımızın da diğer organlarımız kadar gerekli ve değerli olduğunu anlatmalıyız. Cinsel organları sayesinde kızlık, erkeklik, annelik, babalık özellikleri kazanacaklarını bilen çocuklarda özgüven duygusu artar, kendilerini değerli hissederler.

Çocuğumuza cinsel organlarımızın bize özel, bize ait olduğunu, başkaları tarafından görülmesi uygun olmayacağı için örtündüğümüzü öğretmeliyiz. Cinsel bölgelerimize hakaret anlamı taşıyan sözlere küfür dendiğini, kızdığımız kimselere küfür etmememiz, edenleri de uyarmamız gerektiğini anlatmalıyız.

Çocukları cinsel taciz ve istismara karşı korumak için bilgilendirmek yetmez. Bizim de onun adına alacağımız önemli tedbirler var. Çocuğu bilgilendirirken abartmadan ve korkutmadan kaçınmalıyız. Eğer konuyu abartarak anlatırsak insanlara olan güvenini yitirebilir, kendisine gülümseyen veya şefkatle başını okşamak isteyen iyi niyetli birinden bile kuşkulanacak hâle gelir. Cinsel organlarımızın bize ait, özel yerler olduğunu bilen bir çocuğa cinsel tacizi anlatmak kolaydır.

Neler anlatmalıyız?

İstanbul’dan yazan bir anne, “Çocuğumu cinsel tacize karşı korumak için neler anlatacağımı bilmiyorum. Anlatacağım şeylerin onu derinden etkileyeceğini, ruh sağlığını bozacağını düşünüyorum. Böyle düşününce de anlatma cesaretim ve gücüm kalmıyor,” diyor. Annenin bu düşüncesi, konuya yetişkin gözüyle baktığı için, çocuk açısından doğru değildir. Çocuk henüz insanların kötü yanını görmemiştir, kalbi temiz, ruhu berraktır. Bizim kötü tecrübeler yoluyla kazandığımız peşin yargılardan uzaktır. Eğer vereceklerimizi onu korkutmadan ve konunun çirkinliklerine girmeden verebilirsek maksadımıza ulaşmış, onu gelecek tehlikelerden korumuş oluruz.

Korku, o kadar da korkulacak bir duygu değildir. Korku, hayatımızı ve sağlığımızı tehdit eden tehlikelere karşı korunmak için verilmiş gerekli bir duygudur. Bilgilerimiz arttıkça korkularımız da artar. “Cahil cesur olur,” sözü çok yerinde söylenmiş bir sözdür. Cahil adam, olaylar arasında sebep-sonuç ilişkisi kuramadığı için kendisini bekleyen tehlikeleri göremez, olaylara gözü kapalı girer. Bir anlık öfkesine yenik düşen nice insanlar, polis ve mahkeme yoluyla kolayca çözebilecekleri bir meselede cana kıyarak kâtil durumuna düşüyorlar. Yine sağlıklı bir cinsel eğitim almadığı için, nice insanlar var ki, şehvetlerine yenik düşerek gayrimeşru cinsel ilişkiye giriyorlar, yuvaların yıkılmasına, namus ve şereflerinin ayağa düşmesine sebep oluyorlar.

Çocuklarımızı okul öncesi dönemde (4-5 yaşlarında) cinsel taciz konusunda bilgilendirmemiz gerekir. Daha önce hem anlamaları zordur, hem de cinsel taciz riski çok düşüktür. Önce çocuklara cinsel organlarına ancak (temizlik, banyo, çamaşır değiştirmek için) anne ve babanın dokunabileceğini, başkalarının buna hakkı olmadığını anlatmalıyız.

Cinsel taciz ve istismar konusunda çocuğumuza vereceğimiz bilgileri şöyle sıralayabiliriz:

• Eğer başkaları, en yakın akrabalar bile, tenha yerlerde seni sever, okşar ve severken cinsel organlarına dokunursa buna izin verme, koşarak oradan uzaklaş. Başına böyle birşey gelirse, gelip bana anlat. Bu kişi yaptıklarını anlatmaman için seni korkutsa bile gelip bana anlatmalısın. Korkma, biz seni koruruz. “Kimseye söyleme” sözü de normal değildir. Eğer gelip bize anlatmazsan o kişi sana zarar vermeye devam eder.

• Her sevme ve okşama kötü niyetli değildir. Sen akıllı bir çocuksun, bunu anlayabilirsin. Eğer bizi kendi çocuğu gibi seven iyi kalpli insanlardan da şüphe edecek olursak onlara haksızlık etmiş oluruz.

• Çarşıda veya pazarda kaybolursan, yanında çocukları bulunan bir aileden yardım iste, seni polis karakoluna götürmelerini söyle. En yakındaki bir dükkana girip dükkan sahibinden de yardım isteyebilirsin. Dükkana girmeden önce içeride başka insanlar olup olmadığına bak, başka insanlar varsa gir.

• Uzak ve ıssız yerlerde, boş ve terkedilmiş evlerde, inşaatlarda, bodrumlarda oyun oynama. Bu gibi yerlerde yardım alamayacağın için kötü niyetli insanların işi kolaylaşır.

• Tek başına çocuk parklarına gitme. Bir yabancı sana şeker, çikolata gibi şeyler verirse alma. Hemen oradan uzaklaş.

• Kötü niyetli insanlar çocukları kandırmak için yalan hikayeler uydururlar. “Annen/baban seni çağırıyor, gel seni annene/babana götüreceğim,” derler. Onlara aldanıp peşlerinden gitme. Bazıları da yalancıktan yardım isterler. Meselâ, “Köpeğim kayboldu, bulmama yardımcı olur musun, beni şu adrese götürür müsün, şu paketi eve çıkarmama yardım eder misin?” derler.

• Yolda bir araba durur, “Beni şu adrese götürür müsün?” veya “Annen kaza geçirdi hastanede yatıyor, seni yanına götürmemi istedi” derse inanma, arabaya binme, hemen oradan uzaklaş.

• Evde yalnızken başkalarına kapı açma. Biz evde iken bile yabancılara kapıyı açma. Gelen, “Ben tüpçüyüm, ben sütçüyüm, ben tamirciyim” dese bile kapıyı açma.

• Bizden izinsiz arkadaş ve komşu evlerine gitme.

• Okuldan eve gelirken tenha yerlerden geçme, içinde yolcu bulunmayan servise veya dolmuşa binme.

Çocuklar bu anlattıklarınızın hepsini aklında tutamaz. Ara sıra sorular sorarak bilgisini tazeleyebilirsiniz. Meselâ, “Okuldan eve gelirken bir araba yanında dursa, annen kaza geçirdi, hastanede yatıyor, ben doktorum, seni yanına götürmemi istedi dese ne yaparsın?” şeklinde bir soru sorarak cevap vermesini isteyebilirsiniz.

Anne baba olarak bize düşen görevler

Cinsel tacizden ve istismardan korunmayı sadece çocuklardan beklemek problemi çözmeye yetmez. Anne baba olarak bizlerin de alacağı tedbirler ve yerine getirmesi gereken görevler var. Bunları da kısaca şöyle sıralayabiliriz:

• Çocukların okula gidiş-dönüş saatlerini, kimlerle arkadaşlık yaptıklarını, kimlerle nerelere gittiklerini ve ne zaman eve döneceklerini yakından takip etmemiz gerekir.

• Çocuk sapıkları daha çok av mekânı olarak tenha yerleri, çocuk parklarını, oyun ve eğlence salonlarını tercih ederler. Buralarda tek başına dolaşan, kontrolsüz, bilgisiz çocukları avlarına düşürürler. Bu sebeple çocuğun 24 saati anne babanın bilgisi ve kontrolü altında olmalıdır.

• Akrabalarımızdan, komşularımızdan, arkadaşlarımızdan biri veya büyük bir çocuk, çocuğumuza aşırı ilgi gösteriyor, çocuğumuz da bu ilgiden sıkılıyor ve rahatsızlık belirtileri gösteriyor ise sebebini araştırmalıyız.

• Çocuğa verilen hediyelerin nereden ve kimden geldiği araştırılmalı, sebebi bilinmeyen hediyelerden şüphe edilmelidir.

• Çocuğu spor ve müzik gibi özel bir etkinlik kursuna göndermeden önce kurumun ve ders verecek öğretmenin ciddiyeti ve güvenilirliği araştırılmalıdır.

• Çalışan anneler, çocuğunu teslim edeceği bakıcıyı veya kreşi çok iyi araştırmalı, teslim ettikten sonra da takip etmeli, çocuktan bakıcı veya kreş elemanları ile geçirdiği saatlerde neler yaptığı anlattırılmalıdır. Çocuk bakıcıdan korkuyor, onunla beraber olmak istemiyor veya kreşe gitmeyi reddediyorsa sebebi mutlaka araştırılmalıdır.

• Yatılı okullar da riskli alanlardır. Anne babadan uzak kalan çocuklar bütün sevgilerini bir arkadaş veya kendisinden büyük bir çocuk üzerinde yoğunlaştırabilir. Duygularını kontrol etmeyi bilmeyen, anne babası ile sıcak ilişkileri olmayan çocuklar, bu beraberliği sevdiği arkadaşına karşı cinsel istek duyacak kadar ileri götürebilir. Eğer bir çocuğun fazla arkadaşı yoksa, yani sadece bir arkadaşla yetiniyorsa ve her yerde o arkadaşıyla görülüyorsa bu beraberliğin arka planı araştırılmalıdır.

• Çocuğun internet kafelere alışmasına izin verilmemeli, gerekirse kendisine bir bilgisayar alınmalıdır. Bilgisayarda pornografik web sitelerine girmesi cyberpatrol, surfwatch, netnanny, cybersitter programlarından biri kullanılarak önlenebilir.

• Çocuğa hissettirmeden odası ve eşyaları aranmalı, pornografik yayınlar veya cd’ler bulunduğu zaman bunlara el koymadan, çocukla çatışmaya girmeden ve suçlayıcı sözler kullanmadan cinsel duygularını kontrol etmesi öğretilmelidir.

Sevimsiz bir konuyu işlemenin zorluğunu takdir edersiniz. Anne babalar çocuklarını cinsel konularda eğitirken aynı zorluğu yaşadıkları için beni daha iyi anlayacaklardır. Ancak çocuklarımızın ruh sağlığı ve geleceği adına her zorluğa katlanmamız gerekiyor. Bir meseleyi görmezden gelerek veya erteleyerek çözüme ulaştıramayız. Bu konuda iyimser olmanın da bir faydası yoktur. Elimizdeki cinsel taciz ve istismar vak’alarının çoğunda “Bu tür şeyler bizim ailemizde olmaz” diyen fazla iyimser anne babaların çocukları vardır.

Cinsel istismar konusunda en büyük bedeli, ihmalci ve iyimser anne babalar değil, bizzat çocuk ödemektedir. Böyle bir olayla karşılaşan anne babaların çoğu, deşifre olma (dile düşme) utancı ile, polise ve psikiyatra başvurmamakta, acısını kalbine gömerek olayı unutmaya çalışmaktadır. Anne babaların bunu yapmaya hakkı yoktur. İki sebeple hakkı yoktur. Birincisi, burada mağdur olan çocuktur, anne baba çocuk adına fedakârlık yapamaz. Cinsel istismara maruz kalan bir çocuk, istismarcının elinden kurtarılmaz ve psikiyatrik tedavi görmez ise, hasta bir kişilik kazanacak, sağlıklı bir evlilik yapamayacak, büyük ihtimalle alkol ve uyuşturucu batağına saplanacaktır. İkincisi, polise başvurulmaz, istismarcı yaptığının cezasını ödemez ise, eylemine devam edecek, başka çocukları da tuzağına düşürecektir.

Çocukların cinsel tacize maruz kalması toplumun ayıbıdır. Çünkü tacizciler ve istismarcılar bu toplumun içinden çıkmaktadır. Sağlıklı bir nesil yetiştirmek için aileler kadar eğitimciler de üzerine düşeni yapmalı, devlet de onlara yardımcı olmalıdır.

Ali Çankırılı

Anne veya baba’dan birinin kaybı veya boşanmaları sonunda meydana gelen düzensiz yapıya “dağılmış aile” diyoruz. Ailenin dağılması, bebeklik çağına rastlaması durumunda çocuk üzerindeki yıkımı daha fazla olmaktadır. Anne kucağında ve mutlu baba ocağında büyümek her çocuğun vazgeçilmez hakkıdır. Çeşitli sebeplerle bu haktan mahrum bırakılması çocuğun kişilik gelişimini, beden ve ruh sağlığını derinden etkiler.
Anneden, babadan veya her ikisinden ayrı büyüyen çocuklar üzerinde yapılan araştırmalarda, çok iyi bakılıp beslenseler dahi, yaşıtlarına oranla zihinsel ve bedensel yönden geri kaldıkları, hayata küsmüşçesine iç dünyalarına çekildikleri, bakıcılarıyla duygusal ilişkiye giremedikleri ve sevgi bağı kuramadıkları görülmektedir.

İlk beş yıl içinde boşanma sonucu anne veya babadan ayrı kalan çocuklarda, güven eksikliği sebebiyle, öğrenilmiş davranışlarda bile geriye dönüş başlamaktadır. Ailenin dağılması ile birlikte bu çocuklar altını ıslatmak, kekelemek, tikler oluşturmak ve kurallara uymamak gibi çeşitli davranış bozuklukları göstermekte, kreş hizmetlileriyle ve anaokulu öğretmenleriyle sağlıklı ilişkiler kuramamaktadır. Suçlu çocuklar üzerinde yapılan araştırmalar, bu çocukların genellikle parçalanmış ailelerden geldiğini göstermektedir.

Geçimsiz eşler ve arada kalan çocuklar

Ülkemizde son yıllarda, ekonomik sıkıntıların da etkisiyle, geçimsizlikler ve boşanmalar gittikçe artış göstermekte, aileler dağılmakta, bundan en fazla çocuklar zarar görmektedir. Genç evliler çocuk yapmaya karar vermeden önce birbirlerini sevdiklerinden ve evliliği başarı ile yürüteceklerinden emin olmalıdırlar. Daha evliliklerinin ilk aylarında anlaşamayan ve boşanmayı düşünen eşler kesinlikle çocuk yapmamalıdırlar.

Bazen büyüklerin tavsiye ve telkiniyle eşler çocuk sahibi olmaları halinde birbirine bağlanacaklarını ve geçimsizliğin sona ereceğini zannederler. Ancak birbirinin dilinden anlamayan iki insanı mutlu etmeye çocuğun da gücü yetmez. Bir hayal uğruna, düşünmeden dünyaya getirilen çocuk, güvensiz bir ortamda yetiştiğinden birtakım davranış bozuklukları gösterecek; eşler arasındaki geçimsizliğin dozu daha da artacaktır. Çoğu defa eşlerden biri, yanlış olduğunu bile bile, ötekini kötüleyerek çocuğu kendi tarafına çekmeye ve böylece güç kazanmaya çalışır. Eşler arasındaki bu rekabet kimi zaman çocuk sevme ve koruma yarışına dönüşür. Anne, çocuğunu kucağına alır, başını okşayarak şöyle der: “Eğer sen olmasaydın bu adamın kahrını bir gün bile çekmezdim.” Aslında çocuk bu sevginin göstermelik olduğunu bilir ve anneye olan güveni azalır.

Çoğu zaman eşler arasındaki çekişme çocuğun gözleri önünde gerçekleşir. Saatlerce süren karşılıklı suçlamalar, tehditler ve hakaretler çocuğu derinden üzer. Çocuğun tartışma konusu edildiği çekişmeler daha da tehlikelidir. Zira çocuk yanlış davranışlarından dolayı anne babanın kendisini sevmediklerini, bu yüzden tartıştıklarını düşünür, suçluluk duygusuna kapılır. Onları kavga ortamından uzaklaştırmak için türlü hikâyeler uydurur, yalandan hastalık belirtileri gösterir. Bazı geçimsiz eşler, karşı tarafı haksız çıkarmak için çocuğu hakem seçer. Bir tercih yapmak zorunda bırakılan çocuk huzursuz olur, ne diyeceğini bilemez. Sebebi ne olursa olsun, anne ve baba, çocuğun yanında tartışmamalı; onu taraf olmaya zorlamamalıdır.

Boşanan eşlerde olumsuz davranışlar

Geçimsizlik çekilmez bir hâl aldığı zaman eşler boşanmaktan başka çare bulamazlar. İstatistikler boşanmaların çoğunlukla çocuksuz veya tek çocuklu eşler arasında gerçekleştiğini göstermektedir. Boşanma kararı ile birlikte, pek tabîdir ki, çocuğun kimde kalacağı tartışması gündeme gelir. Mahkeme, çoğu zaman, küçük çocukların annede kalmasına karar verir. Eğer annede ruhsal ve ahlakî bir bozukluk yoksa doğru olanı da budur. Ancak bazı anneler, babaya çocuğunu görmeyi yasaklayarak bu avantajlarını intikam almak için kullanır; bununla da yetinmeyip babayı kötüler. Çocuk, babasını görmeyi arzuladığı halde, gerçek duygularını anneden saklar.

Bazen eşler aralarında anlaşarak kendi düzenlerini kuruncaya kadar, geçici bir süre için, çocuğu bir üçüncü kişiye (anneanneye veya babaanneye) bırakmayı tercih ederler. Düşük okul başarısı ve uyumsuz davranışları yüzünden bize getirilen bir erkek çocuğunu analiz ettiğimizde parçalanmış bir aileden geldiğini gördük. Çocuk babaannenin yanında kalıyordu. Baba yeni bir evlilik yapma hazırlığı içindeydi. Anne, geçimini temin etmek için, bir iş bulmuş çalışıyordu. Babaanne, çocuğa devamlı annesini kötülüyor, yabancı erkeklerle düşüp kalktığını söylüyordu. Çocuk bize getirildiğinde annesini öldürme planları kurmaktaydı.

Hırsızlık yapmaktan ve okul eşyasına zarar vermekten şikayetle öğretmeni tarafından getirilen bir kız çocuğunu incelediğimizde yine dramatik bir boşanma olayı ile karşılaştık. Baba, aile reisi olma sorumluluğunu yerine getirmeyen, kumara ve alkole düşkün biriydi. Ailenin ihtiyaçlarını karşılamadığı gibi, eve gece geç saatlerde dönüyor, alkolün de etkisiyle huzursuzluk çıkarıyor, karısını ve çocuğunu dövüyordu.

Böyle bir insanla aynı çatı altında yaşamak istemeyen anne, çocuğunu alarak baba evine sığınıyor ve kısa bir süre sonra boşanma davası açıyor. Ancak, kadının babası bu evliliğe baştan itibaren karşı olduğu için torununu bir türlü kabullenmek istemiyor. “Bu evliliğin yürümeyeceğini sana söylemiştim; ama sen beni dinlemeyip o serseri ile evlendin. Sen benim evladımsın, yanlış da yapsan, sana sahip çıkmak benim görevim. Ancak, bir sarhoşun çocuğuna bakmak zorunda değilim; onu evime getirmemeliydin” diyor. Sevgiye ve korunmaya en fazla ihtiyacı olduğu bir zamanda dedesi tarafından böyle dışlanan bir çocuğun ruh halini düşünün.

Çocuk boşanma olayını kabullenemez

Bir öğretmen arkadaşım anlatıyor: “İlköğretim üçüncü sınıfta, anne ve babası boşanmış bir öğrencim vardı. Çocuk annesinde kalıyordu. Babası iki haftada bir gün çocuğunu görmeye geliyor, dışarı çıkıyorlar, gün boyunca birlikte oluyorlardı. Anne baba okumuş, meslek sahibi, kültürlü insanlardı. İkisini de tanıyordum. Çocuğun yanında birbirlerine karşı gayet nazik davranıyorlardı. Ancak, çocuk, boşanma olayını bir türlü kabullenememişti. Anne ve babanın ayrı yaşadığını arkadaşlarından saklıyor, sürekli yalan hikâyeler uyduruyor, kendisini ne kadar çok sevdiklerini, birlikte gezmeye çıktıklarını ve çok eğlendiklerini anlatıyordu. Çizdiği resimlerde devamlı mutlu aile tabloları vardı. Kiminde anne ve baba birbirine sarılmış, kiminde çocuğu ortalarına almış gezmeye çıkmış olurlardı. Resmin altına sıklıkla şu cümleyi yazardı: Anneciğim, babacığım sizi çok seviyorum.”

Anne baba medenî bir şekilde ayrılsalar ve çocuğa birbirini kötülemeseler dahi; çocuğun boşanma olayını anlaması ve kabullenmesi çok zordur. Sevdiği iki insanın bir gün yine birleşeceklerini ve mutlu olacaklarını hayâl eder. Çocuğun uzun süre bu hayâl dünyasında yaşaması, gerçek dünyadan kopmasına ve kendi içine çekilmesine yol açabilir. İçine kapanan çocuk, diğer insanlarla başarılı ilişkiler kuramaz; sosyal yönden geri kalır. Hayâl dünyasına sığındığı ve orada kendisini mutlu hissettiği için dış dünyaya karşı ilgisi azalır. Dikkatini yoğun tutamaz, öğrenme ve akıl yürütme yeteneği zayıflar. Düşüncelerini ve duygularını ifade edemez. Okul başarısında devamlı düşme görülür.

Anne veya babadan ayrı yaşayan çocukları bekleyen başka bir tehlike daha vardır. Boşanan eşlerden biri veya her ikisi tekrar evlenmek isteyebilir. Bunu çocuğa anlatmak istediklerinde şiddetli bir tepki ile karşılaşırlar. Anne babanın tekrar bir araya geleceğini ve mutlu bir hayat süreceklerini hâyal eden çocuk, bu mutlu hayâlin yıkılmasına izin vermez. “Annem tekrar evlenmeye kalkarsa onu polise şikayet ederim” veya “evden kaçarım” diyen çocuk örnekleri az değildir.

Boşanan eşleri bekleyen yeni sıkıntılar

Geçimsiz evliliklerde eşler genellikle boşanmanın bir kurtuluş çaresi olacağını ve birbirinden kurtuldukları zaman sıkıntıların sona ereceğini düşünürler. Ancak istatistikler, özellikle çocuklu eşlerde, bu düşüncenin gerçekleşmediğini; boşanma ile birlikte başka sıkıntıların ortaya çıktığını göstermektedir. Bunların başında “çocuğun eğitim problemi” gelmektedir. Boşanma kararı ile birlikte “çocuğun kimde kalacağı” tartışması gündeme gelir. Bu konuda psikoloji ve gelenekler anneden yana tavır alır. Babadan fedakârlık yapması istenir. Çocuğun annede kalması belki problemi azaltır; ama tamamen çözmez. Bir çocuğun ruhsal ve sosyal yönden sağlıklı yetişmesi için anne kadar babaya da ihtiyacı vardır. Anne ne kadar çabalarsa çabalasın babanın yerini dolduramaz. Çocuğun cinsiyetine uygun sosyal bir kimlik kazanmasında babanın rolü büyüktür.

Boşanma sonunda annede kalan bir çocuk, babasını seviyorsa ve ailenin dağılmasında annesini kabahatli buluyorsa; huzursuzluk, hırçınlık, inatçılık ve saldırganlık gibi davranış bozuklukları göstererek annesini üzecektir. Eğer anne çocuğa babayı kötüleyerek kendisini haklı çıkarmaya çalışırsa durum daha da zorlaşır. Çocuğu ile birlikte bize danışmak için gelen bir anne yaşadığı sıkıntıyı ağlayarak şöyle dile getiriyordu: “Bu çocuğa ne oldu anlamıyorum. Uslu, söz dinleyen, terbiyeli, çalışkan bir çocuktu. Sanki o sevimli çocuk gitti, yerine sokak serserisi bir çocuk geldi. Beni kızdırmak ve çileden çıkarmak için ne gerekirse yapıyor. Ne güzel söz, ne nasihat ne de dayak bir işe yarıyor.”

Çocuklu eşler boşanmaya karar vermeden önce, bunun çocuk ruh sağlığı üzerinde derin izler bırakacağını bilmeleri ve buna göre hareket etmeleri gerekir. Boşanmanın sebebi ne olursa olsun birbirlerine karşı kin duymamalı, anne ve baba olduklarını unutmamalı, çocuğa karşı sorumluluklarının devam ettiğini kabul etmelidirler.

Çocuk üzerinde bırakacağı olumsuz etkileri en aza indirmek için anne ve baba boşanmanın ne demek olduğunu açık bir dille anlatmalı ve çocuğu buna hazırlamalıdır. Eğer mümkünse boşanmadan sonra haftanın yarısını annede, yarısını babada geçirmesine karar verilmeli; böylece anne ve baba modelinden yoksun büyümemesi sağlanmalıdır.

Eski eşler çocuğu kendi tarafına çekmek için abartılı bir sevme yarışına girmemeli; eğitimini disiplin ve terbiye ölçüleri içinde sürdürmelidir. En tehlikeli yarış, çocuk kozunu kullanarak birbirinden öç alma yarışıdır. Bazı anneler, öç almak için, babaya çocuğunu görmesini yasaklamakta, kimi zaman cinayetle sonuçlanan acı olaylara sebep olmaktadır.

Bize göre boşanmaların temel sebebi mantıksız evliliklerdir. Diğer bütün sebepler bahanedir. Gençler birbirini iyice tanımadan, birlikte yaşamanın getireceği sorumlulukları bilmeden evlenmeye karar vermemelidir. Eşler arasında denklik evliliğin temelidir. Görgüde, tahsilde, zekada, dünya görüşünde, fiziksel güzellikte, cinsellikte, evliliğe bakış açısında, aile yapısında, sosyal statüde ne kadar benzerlik varsa evliliğin temeli o kadar sağlam ve eşlerin anlaşması o kadar kolay olur.

Ali Çankırılı

Bana “Dünyanın en zor mesleği nedir?” diye sorsalardı, hiç düşünmeden “Üvey anneliktir” cevabını verirdim.
Halbuki sadece üvey anneler yoktur, üvey babalar da vardır. Neden üvey babalar değil de üvey anneler böylesine kötü bir şöhrete sahiptir? Çocuk edebiyatı, üvey çocuklarını döven, aç bırakan, işkence eden üvey anne tipleriyle doludur. Masallarda, hikayelerde ve filmlerde çocukların acımasız, kötü kalpli üvey annenin elinden çektiklerini okudukça ve izledikçe yüreğiniz burkulur, gözleriniz yaşarır. Her toplumda, az veya çok, üvey anneye karşı böyle soğuk bir önyargı vardır.

Üvey anneye karşı takınılan bu soğuk tutumun sebebi tamamen psikolojiktir. İnsanlar, kocasını kaybeden çocuklu bir kadın evlendiği zaman çocuklarına sahip çıkacağını, onları üvey babaya ezdirmeyeceğini düşünürler. Bu bir dereceye kadar doğrudur. Çünkü anne gün boyu çocuklarıyla beraberdir, üvey baba işi sebebiyle gününü dışarıda geçirir. Akşam eve geldiğinde eşi tarafından iyi karşılanır, karnı doyarsa fazla problem çıkarmaz.

Üvey anne için durum farklıdır. Çocuklu bir erkekle evlenmeye karar veren kadın, ister kız olsun ister dul olsun çok farketmez, daha baştan işinin zor olduğunu bilir. Babayı sevdiği ve çocuklara kanı ısındığı için bütün zorluklara katlanmaya, çocuklara iyi bir anne, babaya iyi bir eş olmaya niyetlidir. Ancak iyiniyet her zaman yeterli değildir. Çünkü doğurup büyütmediği, huyunu suyunu bilmediği, yabancı çocuklarla karşı karşıyadır.

Üvey çocuklar ya annelerini kaybetmişlerdir ya da boşanma sonucu anneden ayrı düşmüşlerdir. Her iki durumda da tedirgin ve güvensizdirler. Üvey anne, öz annenin bıraktığı yerden görevi sürdürmek zorundadır. İşe iyi dileklerle başlar. Çocuklara annelerinin yokluğunu hissettirmemek için kolları sıvar. Bunda, acıma duygusu kadar, kocasını memnun etme isteğinin de payı vardır.

İlk günlerde üvey anne sabırlı olmaya, kızmamaya çalışır. Çocukları yedirir, içirir, giydirir, onları sevindirecek işler yapar. Ancak çocuklardan beklediği yakınlaşmayı bulamaz. İçi burkulsa da belli etmez. Söz dinlemeyişlerine, yaramazlıklarına, dağınıklıklarına sabırla katlanır. Önceleri nazikçe ikaz eder, sorumluluklarını hatırlatır. Yine aldırmadıklarını görünce içinden ceza vermek gelir, ama vazgeçer. Yanlış birşey yapma korkusuyla öfkesini içine atar. Ancak o da bir insandır ve her insan gibi onun da bir katlanma sınırı vardır. Küçük uyarılarda bile çocukların başkaldırmaları üvey anneyi sertleşmeye zorlar. “Eğer böyle davranmaya devam ederseniz size ceza vermek zorunda kalırım!” der. Çocuklar zaten böyle bir çatışmaya hazırdır, genellikle büyük çocuk beklenen karşılığı verir: “Sen bize karışamazsın, sen bizim annemiz değilsin! Bize yaptıklarını babama söyleyeyim de gör!” Bu sözler karşısında üvey annenin bütün iyiniyetleri söner.

Çocukların üvey anneyi babaya şikayet etmeleri, ağlayıp sızlanarak duygu sömürüsü yapmaları, babayı taraflı olmaya zorlar. Üvey anneye, çocuklarına karşı iyi davranması için baskı yapar. Babanın işe karışması ile üvey annenin işi daha da zorlaşır. İyiniyetinin karşılığını alamadığı için sitem eder: “Ne yapsam senin çocuklarına yaranamıyorum, onlarla baş edemiyorum!” der. İşte üvey annenin kötü şöhreti bu noktadan sonra başlar.

Üvey anne gerçekçi olamlı

Üvey anne ne kadar iyiniyetli ve ne kadar fedakâr olursa olsun, kendisini üvey çocuklara sevdiremez. Bu onların nankör olduğu anlamına gelmez. Kendinizi o çocukların yerine koyarsanız, onları anlamanız kolaylaşır.

Her çocuk, baştan, annesinin yerini alan yabancı bir kadına karşı kızgınlık duyar. Annesinden ayrı kalmanın verdiği tedirginlik ve güvensizlik duyguları içinde üvey anneye yakınlaşamaz. En iyi davranışlarını bile şüpheyle karşılar. Üvey annenin sevgisini hissetse dahi karşılık veremez. Yabancı bir kadını sevmekle öz annesine karşı nankörlük ettiğini düşünür. Öte yandan bazı ihtiyaçlarını kendi başına karşılayamadığını, üvey anneye muhtaç olduğunu, bu yüzden ona katlanmak zorunda olduğunu, babanın bu ihtiyaçlarını karşılayamadığını bilir. Kendisini ortada bırakılmış gibi hisseder. Üvey anne tarafından eleştirilmeye, azarlanmaya katlanamaz. Odasına kapanır, gizliden gizliye ağlar. Babasını yabancı bir kadınla paylaşmak istemez. Üvey anneyi babaya yakın görünce kıskanır. İçten içe kin duyar. Babayla üvey anneyi birbirine düşürdüğü zaman sevinir.

Şimdi kendimizi bir de babanın yerine koyup, durumu onun açısından ele alalım. Evleneceği kadın veya kız için ne kadar araştırma yapmış olursa olsun, kalbinin bir köşesinde hep yeni eşinin çocukları sevip sevemeyeceğine dair bir kaygı vardır. Çoğu baba, çocuklarını üvey anneye ezdirmeme kararıyla ikinci evliliğe başlar. Bu yüzden üvey anne ile çocuklar arasındaki anlaşmazlıklarda tarafsız davranamaz. Ancak vicdanı yeni eşini incitmekten ve sevgisini kaybetmekten yana da değildir. İkilem içerisindedir. Çocukların tarafını tutsa eşi incinecek, eşinin tarafını tutsa çocukları incinecektir. Öz ve üvey çocukların birarada olduğu durumlarda anlaşmazlıklar daha karmaşık bir hâl alır. “Ayrım yaptın, yapmadın!” tartışmaları başlar. Eğer çocuklar boşanma sonucu anneden ayrı kalmışlar ise, öz anneyi görüp geldikten sonra daha tedirgin, daha şımarık, daha söz dinlemez olurlar.

Zor olmakla beraber, konu yine psikoloji bilgisi ile çözülebilir. Çocuklu bir erkekle evlenmeye karar veren bir kadın, yukarıda saydığımız sebeplerden dolayı, ne yapsa çocukların öz annesi gibi olamayacağını, onun yerini tutamayacağını bilmek durumundadır. Halk arasında bunu çok güzel anlatan bir deyiş var: “Üveyden öz olmaz, ipekten bez olmaz.” Bu gerçeği bilerek işe başlayan bir üvey annenin başarı şansı yüksektir. Ne yaparsa yapsın ilk başlarda çocuklar tarafından sıcak karşılanmayacağını bildiği için, çocukların tedirginliğini, güvensizliğini, hırçınlıklarını, nankörlük gibi görünen başkaldırılarını normal karşılar. Çünkü, çocukların bu davranışlarıyla üvey annenin iyiniyetini sınadıklarının bilir. Kendisini onların yerine koyar, duygularını anlamaya çalışır.

Çocukların duygularını anlamaya çalışın

Kendinizi çocukların yerine koyun, üvey annenin sizi yanına çağırıp şöyle dediğini düşünün: “Sizin yerinizde olsaydım, ben de öz annemi unutamaz, yabancı bir kadına anne diye sarılamazdım. Öz annenizin yerini tutamayacağımı biliyorum. Bana anne demek zorunda değilsiniz, sizden bunu istemeye hakkım yok. Teyze deyin, hala deyin, içinizden nasıl geliyorsa öyle çağırın. Babanızla evli olduğum için size karşı görevlerim var. Elimden geldiğince bunları yerine getirmeye çalışıyorum. Babanızın beni sevmesi size olan sevgisini azaltmaz. Babanızı elinizden aldığımı düşünmenizi istemem. Eş sevgisi ile evlat sevgisi farklı şeylerdir.”

Üvey anneyi dinledikten sonra çocuklar şöyle düşünecekler: “Bu kadın bizim duygularımızı anlıyor. Onu sevmediğimizi bildiği halde bizi suçlamıyor, bize karşı iyi davranıyor. Her türlü olumsuzluğumuza katlanıyor. Kötü bir insana benzemiyor. Galiba ona haksızlık ediyoruz.”

Bir doktor arkadaşımla birlikte yaşlı bir hastasını ziyarete gitmiştik. Genç bir bayan bizi kapıda karşıladı. Hastanın odasına girdiğimiz zaman, beş-altı yaşlarında bir erkek çocuğu sevinçle bağırdı: “Anneanne, doktor geldi!” Genç bayan, yarı uyur halde yatan yaşlı kadına yaklaştı, alnına bir öpücük kondurdu: “Anneciğim, bak, doktorun geldi. Haydi, aç gözlerini de seni muayene etsin.” Yaşlı kadın, gülümseyerek gözlerini açtı. İltifat etmek için, “Hanımefendi,” dedim, “çok vefalı bir kızınız var, onunla ne kadar övünseniz azdır.” Gözlerinde mutluluk ışığı vardı. “Evet beyefendi, çok haklısınız…” dedi. “O benim dünyadaki tek varlığımdır. O olmasaydı ne yapardım, bilemiyorum. Size birşey daha söyleyeyim, bu güzel bayan benim üvey kızımdır…” Çok şaşırmıştım. Genç bayan, yaşlı kadına sarıldı: “Benim güzel anacığım,” dedi, “öz annemde bulamadığım sevgiyi sende buldum. Bana karşı her zaman iyi bir anne oldun. Senin hakkını nasıl öderim?” Bu yaşlı kadın kesinlikle sabrının, şefkatinin ve karşılıksız sevmenin meyvesini topluyordu.

Yaşlı hasta ile yaptığımız sohbette, on sene önce kaybettiği kocası ile çok mutlu bir evlilikleri olduğunu, ancak çocukları olmadığı için gündüzleri kendisini yalnız ve amaçsız hissettiğini, kocasıyla konuşarak bir evlatlık almaya karar verdiklerini anlattı. “Bu güzel kızımı yuvadan aldığımızda pek küçüktü, beş aylık bir bebekti,” diye devam etti sözlerine. “Bize gösterilen onbeş-yirmi bebek arasından onu seçmiştik. Kucağıma aldığımda bana ilk gülümseyişini hiç unutamam. İçim birden ısınıverdi. O dünyanın en güzel bebeğiydi. Evimiz onunla şenlendi. Artık boş ve amaçsız değildim. Ancak, içimde hep ya annesi bir gün çıkıp geliverirse diye bir korku vardı. Çok şükür böyle birşey olmadı. Ama olsaydı da buna kendimi hazırlamıştım. Anlayacak yaşa geldiğinde kızıma herşeyi anlattım. Sevgimizin yalan üzerine kurulmasını istemedim. Bir gün nasıl olsa evlatlık alındığını öğrenecekti. Birbirimize karşı hiç yalan söylemedik; bunun çok faydasını gördüm.”

Üvey çocuk, eğitimi en zor çocuktur

Üvey çocuk ile evlatlık alınan çocuk, eğitilmesi ve disiplin altına alınması en zor çocuktur. Üvey anne, çocuğun eğitimini devraldığında yani annelik görevine başladığında çocukların yaşı ne kadar ileri ise eğitimi o kadar zorlaşmaktadır. Çünkü o zamana kadar çocuk, iyi veya kötü, bir kişilik kazanmış bulunmaktadır.

Genç bir üvey anne bize gönderdiği e-mail’de yaşadığı güçlükleri anlatıyor, kendisine yardımcı olmamızı istiyordu. Onüç ve ondört yaşlarında iki çocuklu dul bir beyle hayatını birleştirmeye karar vermiş. Evleneli üç-dört ay olmuş. Çocukların annesi vefat etmiş. Baba, eşini kaybettikten sonra evlendiği ikinci eşiyle çocuklar yüzünden anlaşamayarak boşanmış.

“İlk günlerde herşey yolunda gidiyordu” diyen üvey anne şöyle devam ediyordu: “Çocuklar kısa zamanda bana alışmış, ‘Seni çok seviyoruz, sen bize öbür üvey annemiz gibi kötü davranmıyorsun’ diyorlardı. Ancak çok geçmeden sevgimi kullanmaya başladıklarını fark ettim. Beni dinlemiyorlar, derslerine çalışmıyorlar, kafalarının dikine gidiyorlar, sıkıştıkça yalan söylüyorlar. Güzel sözden, nasihatten anlamıyorlar. Kızdığımı anlayınca, ‘Sen bizi dövmezsin ki’ diyorlar. Kocamı üzmemek için herşeyi içime atıyorum. Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilemiyorum. Neden bu çocuklar sevgiden, iyilikten, güzel sözden anlamıyorlar? Beni üzdüklerini bildikleri halde, neden sözümü dinlemiyorlar? Lütfen bana yardımcı olun, bir çıkış yolu gösterin.”

Üvey annenin işi gerçekten zordu. Kendi yetiştirmediği, huyunu suyunu bilmediği çocuklara nasıl davranacağını, onları nasıl eğiteceğini bilmiyordu. Çocuklar, ‘ön ergenlik’ dediğimiz kritik bir dönemden geçiyorlardı. Öz anne-babaların bile sağlıklı bir iletişim kurmakta zorlandığı bu fırtınalı dönemde üvey annenin çaresiz kalması gayet normaldi. Yazdığımız cevapta, üvey anneyi bekleyen güçlüklere dikkat çektikten sonra bunları en az zararla nasıl atlatabileceğini anlattık.

Üvey evlat edinmek isteyen veya çocuklu bir erkekle evlenmeye niyetlenen kadınların, kendilerini bekleyen bu gibi eğitim güçlüklerini peşinen kabul etmeleri gerekir. Bir üvey anne, kendisini bekleyen güçlükler hakkında ne kadar bilgi sahibi olursa, üvey çocuğa karşı davranışları ve beklentileri o kadar gerçekçi olur.

Ali Çankırılı

Öncelikle tırnak yeme davranışını parmak emme davranışından ayırmamız gerekir. Parmak emme belli bir yaşa kadar davranış bozukluğu olarak değerlendirilmezken, tırnak yeme hangi yaşta ortaya çıkarsa çıksın kesinlikle davranış bozukluğu olarak değerlendirilir.

Emme refleksi doğumdan itibaren başlar. Bebek yaşamak için emmek zorundadır. Annenin memesinden emdiği süt, hem yemek hem de içmek ihtiyacını karşılamaktadır. Bebek eline geçen her şeyi ağzına götürür. Zira emmek beslenmenin de ötesinde bir alışkanlık halini almıştır. Aylarca tek haz kaynağı olan bu alışkanlığını terk edip kaşıkla beslenmeye geçmesi kolay değildir. Bunun için zamana ihtiyacı vardır.

Bebeği 6. aydan önce memeden ayırmak doğru değildir. Ek besinlere geçiş yavaş ve az miktarda olmalı, ek besin bebek aç iken verilmelidir. Ek besinler bebeğin kolayca hazmedeceği, besleyici değeri yüksek, alerji yapmayan, kokusu ve tadı çekici olan besinlerden seçilmelidir. İlk olarak meyve sularından ve pürelerinden başlanabilir. Bir müddet sonra tatlandırılmış sebze çorbalarına geçilebilir. Çocuğu memeden kolay ayırmak için ek besinler kaşık veya bardakla verilmeli, kaşık ve bardak çocuğa tutturularak memeden ayrılmaya özendirilmelidir.

Araştırmalar anneye bağımlı çocukların memeden kolay kopamadığını göstermektedir. Bu çocukların memeden kesilmesi zor olmakta, memeye olan bağımlılığını parmak emerek devam ettirmektedir. Sevgi ve güven eksikliği olan, memeden erken koparılan, ek besine zorlanan çocuklarda da parmak emme davranışına sık rastlanmaktadır. Parmak emen çocuğa baskı yapmak, parmağına acı sürmek, eline eldiven geçirmek ve korkutmak çözüm getirmediği gibi, alışkanlığı daha da pekiştirir.

Anne baba parmak emmeyi fazla önemsememeli, çocuğu parmak emerken gördüğünde uyarmamalı, bunun zararlı ve kötü bir alışkanlık olduğunu söyleyerek çocuğun suçluluk duygusuna kapılmasına yol açmamalıdır. Bilakis, bunun kötü bir alışkanlık olmadığını, istediği taktirde bırakabileceğini, bunu yapacak güçte bir çocuk olduğunu söyleyerek cesaretlendirmek gerekir.

Beslenme saatlerini ilgi çekici hale getirmeli, sevmediği yemeği yemeye veya tabağındakini bitirmeye zorlamamalı, aç bırakmakla tehdit edilmemelidir. En doğru hareket çocukla konuşmak ve parmak emmenin altında yatan sebebi bulmaya çalışmaktır.

“Tırnak yeme” aslında tırnağı/tırnak etini dişiyle koparma veya kemirme eylemi için kullanılan bir terimdir. Gerçek anlamda kopardığı tırnağı yiyen çocuk sayısı pek azdır. Tırnak yeme çocuklar arasında, özellikle ergenliği geçişte, çok sık görülen bir davranış bozukluğudur. Yüz çocuktan 35’inde, yüz ergenin ise 45’inde tırnak yeme görüldüğünü söylersek durumun ciddiyeti daha iyi anlaşılacaktır. Yetişkinlik döneminde tırnak yemeyi devam ettiren bir çok insan vardır.

Sebepler

Tırnak yemeye zemin hazırlayan sosyal ve psikolojik sebepleri şu başlıklar altında toplayabiliriz:

1— Üzüntü ve sıkıntı

2— Gerilim ve kaygı

3— Öfke ve saldırganlık

4— Korku ve endişe

5— Kardeş kıskançlığı

6— Değersizlik ve güvensizlik duyguları

7— Aile huzursuzlukları ve iletişim problemleri

Çok sevdiği büyükannesini, dedesini, oyun arkadaşını veya köpeğini ölüm sebebiyle kaybeden çocuk üzüntüye kapılır ve can sıkıntısından tırnak yiyebilir. Aileden birinin hastalanması, babanın uzun süreli iş seyahatine çıkması, aileye yeni bir kardeşin katılması, çocuklar arasında ayırım yapılması, aşırı kuralcı ve baskıcı eğitim çocukta gerilim ve kaygı uyandırarak tırnak yemesine yol açabilir. Okulda arkadaşlarına, evde ailesine kendini doğru biçimde ifade edemeyen çocuk üzüntü ve sıkıntı duyar. Tırnak yiyerek sıkıntısını açığa vurur. Herhangi bir sebepten dolayı haksızlığa uğradığını düşünen bir çocuk haksızlığı yapan anneye, babaya veya öğretmene kızar, onlara karşı öfke duyar. Öfkesini açıkça dile getirme cesareti gösteremediği zaman tırnak yiyerek öfkesini kendine yöneltebilir.

Yaptığı yanlış davranışlardan dolayı öğretmeninden veya ailesinden korkan ve devamlı cezalandırılma endişesi taşıyan çocuk tırnak yiyebilir. Aile içinde yaşanan huzursuzluklar, kavgalar, boşanmalar, ayrılmalar çocukta gelecek endişesi ve tek başına kalma korkusu uyandırarak tırnak yemesine yol açabilir. Okul başarısızlığı, vücut sakatlığı, aileye evlatlık olarak katılma, zekâ geriliği gibi eksiklikler çocukta öz güven kaybına, kendini değersiz ve aşağı görmesine, bunun bir yansıması olarak tırnak yemesine sebep olabilir.

Parmak emme daha çok iki yaşından önce memeden ayrılmakta zorlanan, anneye bağımlı çocuklarda görülen bir davranıştır. Üzerinde durulmadığı ve çocuğun bağımsızlık girişimleri desteklendiği zaman kendiliğinden geçtiği görülmektedir. Üzerinde fazla durulduğu zaman çocuk bunu dikkat çekmek, anne ve babayı kendisi ile meşgul etmek için kullanmakta, dolaysıyla parmak emme alışkanlığı devam etmektedir.

Baskıcı ve otoriter ailelerde çocuğu bu alışkanlığından vazgeçirmek için çoğu anne babalar korkutma, eline vurma, ellerini bağlama, parmağına acı sürme, aşağılayıcı ve suçlayıcı ifadeler kullanma gibi sağlıksız ve sonuç getirmeyen yöntemlere baş vurmaktadır. Tırnak yemede de buna benzer engelleyici yöntemler kullanılmakta, gerçek sebep bulunup tedavi edilmediği için, alışkanlık daha da kökleşerek devam etmektedir.

Tedavi

• Üç-dört yaşlarına kadar ortaya çıkan tırnak yeme davranışlarında en etkili yöntem anne baba tarafından görmezlikten gelinmesidir. Daha sonra bu alışkanlık devam ederse, bir psikoloğun yardımı ile çocuğun uyumsuzluk sebepleri iyice araştırılıp ortaya çıkarılmalı ve çözüm getirilmelidir.

• Çocuğu azarlamak, korkutmak, ceza vermek gibi zorlayıcı yöntemlerin sonuç getirmediği, kimi zaman daha ağır duygusal problemlerin ortaya çıkmasına yol açtığı anne ve baba tarafından bilinmelidir.

• Çocuklar korku, tehdit, kaygı, kıskançlık ve güvensizlik doğuracak durumlardan uzak tutulmalıdır. Bu itibarla küçük çocuklara şiddet içerikli korku filmleri izlemelerine izin verilmemelidir.

• Tırnak yiyen çocuklara geceleri yatarken hafif eldivenler giydirmek, gece tırnaklarını yemek veya ısırmak istediğinde hatırlatıcı olması bakımından yararlı olabilir. Bu yöntem ağır bir psikolojik sebebe dayanmayan, daha çok dikkat çekmek için baş vurulan durumlarda işe yaramaktadır. Aynı sebeple parmak ve tırnağa acı fakat zararsız bir sıvı sürülebilir. Bu hem hatırlatıcı ve hem de tırnağını ağzına götürdüğü zaman acı ile birleştiğinde terk etmeye yardımcı olabilir.

• Çocuk ilgi çekmek veya anne babasını kızdırmak için parmağını ağzına götürdüğü zaman görmezden gelinmeli, o mekân terk edilerek çocuk yalnız bırakılmalı, çocuğa hissettirmeden uzaktan gözlenmelidir. Eğer yalnız kaldığında tırnak yemekten vazgeçmiş ise, alışkanlığın sebebi kesinlikle dikkat çekmek içindir. Çocuk tırnak yemek için parmağını ağzına götürdüğünde ilgisini başka tarafa çekmek de işe yarayabilir. Ancak ilgi çekilen şey, tırnak yemekten daha çekici ve işe yarar olmalıdır. “Gel seninle bir oyun oynayalım,” “Videoda güzel bir çizgi film izlemeye ne dersin?,” “Bana bir bardak su getirir misin?” gibi yönlendirmeler dikkatini başka tarafa çekmek için işe yarayabilir. Sinema veya televizyon izlerken mısır patlağı, kuru yemiş, sakız gibi ağzını meşgul edecek ve tırnak yemenin yerine geçecek şeyler de işe yarayabilir.

• Çocukları ara sıra başarılarından dolayı ödüllendirme bazı durumlarda yarar sağlayabilir. Ancak bunun kısıtlı ve uygun şekilde kullanılması gerekir. Aksi takdirde çocuk yeni ödüller almak için bunu kullanabilir.

• Kız çocuklarına düzgün kesilmiş bakımlı tırnakların onu daha güzel gösterdiğini söylemek, ağır psikolojik sıkıntılardan kaynaklanmayan durumlarda işe yarayabilir.

• Aslında en akılcı ve kalıcı çözüm, tırnak yemeye yol açan asıl problemi ortaya çıkarmak, çocuğun problemle yüzleşmesini sağlamak, bu davranışın çok kötü bir alışkanlık olmadığını, eğer isterse bırakabileceğini telkin ekmektir. Çocuk buna inandırıldığı zaman elinden gelen çabayı gösterecektir.

Anne babalar bir psikologdan profesyonel yardım alacak olurlarsa çocukla birlikte tırnak yeme problemini daha kolay aşacaklardır.

Ali Çankırılı

İnsanın kendini değerli hissetmesi, aile ve iş hayatında başarılı olması ve içinde yaşadığı toplumla iyi geçinmesi ruh sağlığı ile yakından ilgilidir. Ruh sağlığının temeli çocuklukta atılır. Çoğu anne babalar çocukların beden sağlığı ile ilgilendikleri kadar ruh sağlığıyla ilgilenmezler. Elbette bunu bilerek yapmazlar. Çünkü beden sağlığının bozulduğunu ateşinin yükselmesinden ve şikayetlerinden kolayca anlayabiliriz; fakat ruh sağlığının bozulduğunu anlamak zordur. Aslında her çocuk ruh sağlığının bozulduğunu bazı işaretlerle belli eder, ancak bu işaretleri çözme bilgisinden yoksun olduğumuz için işin ciddiyetini anlayamayız.
Okuduğumuz kitaplardan, eğitimcilerden, psikologlardan “ruh sağlığı” ifadesini sık duyarız, ama çok azımız bunun ne anlama geldiğini bilir. Ruh sağlığını açıklarken her yazar kendi tarzına göre farklı kelimeler kullanabilir. Ancak sonuçta hepsi aynı anlama gelir. Ruh sağlığını kısaca şöyle açıklayabiliriz: Yetişkin insanın veya çocuğun kendine, aile üyelerine, arkadaşlarına ve yabancılara karşı davranışlarında neler hissettiğini, zor durumlar karşısında nasıl davrandığını, geleneklere, görgü kurallarına, toplumun dinî ve ahlakî değerlerine nasıl baktığını, karşılaştığı olayları nasıl yorumladığını, zevklerini, eğilimlerini ve hayata bakış açısını belirleyen duygusal güçlere ruh sağlığı denir.

Çocukların davranışlarını izleyerek ruh sağlıklarının yerinde olduğunu anlamamız, bozulduğunu gösteren işaretleri çözmemizden daha kolaydır. Sevildiğinden emin olan, kendisini değerli hisseden, aile içinde duygularını çekinmeden dile getiren, kurallara uyan, sorumluluklarını yerine getiren, özgüven duygusu gelişmiş, paylaşmayı ve işbirliğini bilen, geçinilmesi kolay, arkadaşları tarafından aranan bir çocuğun ruh sağlığı yerinde demektir.

Her çocuk bazen canımızı sıkan ve bizi endişelendiren davranışlarda bulunabilir. Hemen telaşa kapılıp bunları ruh sağlığının bozulduğunu gösteren işaretler olarak değerlendirmemiz gerekmez. Bu tür davranışlar gelişme ve büyümenin normal sonuçları olabileceği için sabırla ve anlayışla karşılamalı, isterse kendisini dinlemeye ve sıkıntısını paylaşmaya hazır olduğumuzu hissettirmeliyiz. “Ne oldu sana, haydi anlat!” diyerek sıkıştırmak, paylaşmak değildir.

Çocuğun Davranış Dilini Doğru Yorumlamalıyız

Karşımızdaki kişi veya kişilerle iletişimde bulunmak için mutlaka söz dilini kullanmamız gerekmez. Davranışlarımızın da bir dili vardır: Buna “vücut dili” diyoruz. Cami kapısına oturmuş, üstü başı perişan, elini açmış veya önüne bir mendil sermiş yaşlı bir adamın söz diliyle “Ben dilenciyim, Allah rızası için bir sadaka!” demesi gerekmez. Belki boynunu büküp konuşmaması gelip geçenler üzerinde daha etkili olmaktadır.

Çocuk davranışlarının da bir dili ve anlamı vardır. Anne salonda oturmuş televizyonda dizisi izlerken çocuğun ikide bir önünden geçip görüşünü kapatması vücut diliyle bir mesajdır. Bu mesajda çocuk: “Anne televizyon benden daha mı önemli? Ben senin evladınım, sevgine ve ilgine ihtiyacım var, bana da zaman ayır…” demektedir. Eğer anne bu mesajı doğru algılamazsa, çocuğun davranışını “yaramazlık” olarak değerlendirecek, “Çekil önümden, televizyonu göremiyorum! Odana git, oyuncaklarınla oyna…” diyerek çocuğu başından savmaya çalışacaktır. Çocuk annenin sözlerini şöyle yorumlar: “Haklıymışım, televizyon benden daha önemliymiş. Annem beni sevmiyor…”

Yaramazlık olarak değerlendirdiğimiz çocuk davranışları aslında duygusal açlığı dile getiren küçük işaretlerdir. Bu işaretler doğru yorumlanıp çocuğun duygusal açlığı giderilmezse, ruh sağlığı yara almaya başlayacak “davranış bozukluğu” dediğimiz altını ıslatma, tırnak yeme, yalan söyleme, saldırganlık vb. daha ciddi işaretler ortaya çıkacaktır. Anne baba çocuğunda gördüğü davranış bozukluklarını kınama, yargılama, tehdit ve ceza ile bastırmaya çalıştığı zaman problemin çözümü daha da zorlaşacak; davranış bozuklukları “ağır duygusal rahatsızlıklar” dediğimiz kaygı, depresyon, kendi kendine konuşma, sindirim sistemi ve uyku bozukluğu vb. şeklinde yön değiştirecektir. Ağır duygusal rahatsızlıklar tedavi edilmediği taktirde çocukların ailesiyle çatışmasına ve okul başarısının düşmesine yol açmakta; alkol, sigara, uyuşturucu, kumar gibi kötü alışkanlıklara zemin hazırlamakta, intihara kadar varan ciddi sonuçlar doğurmaktadır.

Ağır Duygusal Rahatsızlıkların İşaretleri

Koruyucu tıbbın temel kuralı psikolojide de geçerlidir: Sağlığa bakış açımız, hastalanıp çare aramaktansa hastalığa yol açan sebepleri ortadan kaldırmak olmalıdır. Çocuklarımızın duygusal açlık ifade eden yaramazlıklarını doğru yorumlayıp açlıklarını giderecek yeterli sevgiyi, şefkati, korumayı, ilgiyi ve güveni vermemiz gerekir. Bunu yaptığımız taktirde koruyucu tıbbın gereğini yerine getirmiş, ağır duygusal rahatsızlıklara giden yolları kapatmış oluruz.

Çocuğumuzun duygusal yönden yaralandığını, ruh sağlığının tehlikeye girdiğini gösteren bazı işaretler vardır. Bu işaretlerden birini veya birkaçını gördüğümüz zaman vakit geçirmeden bir ruh sağlığı uzmanına gitmemiz, çocuğu tedavi ettirmemiz, aynı rahatsızlığın tekrar etmemesi için ailece terapi görmemiz gerekir.

Duygusal rahatsızlıkların işaretlerini ciddiyet derecesine göre kısaca şöyle sıralayabiliriz:

• En basit ihtiyacını bile ağlayarak dile getirme

• Başka çocuklardan daha korkak, endişeli ve kaygılı olma

• Mantıklı bir sebebi olmadan üzülme, çaresizlik, kendini kötü hissetme ve bu duygulardan kurtulamama

• Kendisini günahkâr, değersiz ve suçlu hissetme

• Sevdiği birini kaybettikten veya ondan ayrıldıktan sonra uzun süre yas tutma ve bu ayrılığa alışamama

• Boyunu, kilosunu, fiziksel görünüşünü beğenmeme ve bunu büyük bir problem olarak görme. Kilosu normal olduğu halde takıntılı bir şekilde spor yapma veya diyet uygulama.

• Fazla alıngan olma, çabuk öfkelenme

• Unutkan ve dalgın olma, bu yüzden sık kaza yapma

• Okul başarısında düşme

• Konuşmaktan hoşlanmama, odasına kapanıp saatlerce çıkmama, hayallere sığınma

• Eski alışkanlıklarını ve zevklerini kaybetme

• Ailesinden ve arkadaşlarından uzaklaşıp kendi kabuğuna çekilme

• Her şeyden çabuk sıkılma, başladığı bir işin sonunu getirememe

• Yeme ve uyuma alışkanlığında değişmeler gösterme

• Gün içinde ellerini çok sık yıkama, eşyalarını temizleme

• Kaynağı açıklanamayan sesler duyma, tekrarlanan kâbûslar görme

• Başına kötü bir kaza geleceğinden, kötü bir şey yapacağından, arkadaşlarına ve ailesine zarar vereceğinden korkma

• Yaşamayı taşınmazı zor bir yük gibi görme ve intiharın bu yükten bir kurtuluş olacağından söz etme

• Alkol, hap veya uyuşturucu kullanma

Duygusal Rahatsızlığın Sebepleri ve Aileye Düşen Görevler

Çocuklarda görülen duygusal rahatsızlıkların sadece aileden kaynaklandığını söylemek gerçekçi bir yaklaşım olmaz. Aile araştırmasında ciddi bir negatif bulguya rastlanmayan beyin kimyasındaki bir bozukluktan, sinir sisteminin zarar görmesinden veya hasta genlerden kaynaklanan duygusal rahatsızlık vakaları çoktur. Olumsuz çevre şartlarının da duygusal rahatsızlıkta payı vardır. Fakirliğinden, ırkından, dinî inancından, vücut sakatlığından dolayı arkadaşları tarafından reddedilen, tecavüze veya şiddete maruz kalan çocuklarda duygusal rahatsızlıkların ortaya çıkma riski oldukça yüksektir. Gelişmiş modern araçlarla yapılan ciddi araştırmalara rağmen ağır duygusal rahatsızlıklara yol açan sebeplerin tamamı bilinmemektedir.

Sebep ne olursa olsun en büyük görev yine aileye düşmektedir. Anne baba çocuğunu tedavi ettirmek için elinden gelen her fedakârlığı göstermelidir. Aile talep etmedikçe ve istekli olmadıkça hiçbir ruh sağlığı uzmanı kapılarını çalıp “çocuğunuzu tedavi edeceğim” demez. Bazı aileler, başkaları duyarsa ne der, hakkımızda ne düşünür korkusuyla psikologa veya psikiyatra gitmek istemezler. Hiçbir anne babanın kendi prestijini düşünerek çocuğun ruh sağlığını riske atma hakkı yoktur. Amerika’da ve Avrupa ülkelerinde ciddi duygusal rahatsızlığı olduğu halde çocuğunu doktora götürmeyen aileler komşuları tarafından polise şikayet edilmekte, Sağlık Bakanlığı tarafından görevlendirilen bir doktor gelip çocuğu tedavi ettirmek üzere hastaneye götürmektedir.

Maalesef ülkemizde henüz ihtiyaca cevap verecek bir sağlık politikası yok. Düşük ücretle ve sigortasız çalıştırılan binlerce insan, hiçbir sağlık sigortasından yararlanamayan milyonlarca işsiz, gerekli tedavi masraflarını ödeyemediği için hastanelerde rehin tutulan onlarca hasta var. Daha doğru dürüst beden sağlığını koruyamayan bu insanlara ruh sağlığından bahsetmek lüks gelebilir. Şartlar ne olursa olsun, çocuğunda yukarıda saydığımız işaretlerden birkaçını gören anne babalar tedavisini üstlenecek bir yardım kuruluşu veya hayırsever bir insan buluncaya kadar aramayı sürdürmeleri gerekir. Vakıf hastaneleri ve bazı özel sağlık kurumları hastanın ödeme gücüne göre ücretleri ayarlayabilmekte veya ücretsiz bakabilmektedir.

Bölgelere ve geleneklere göre anne baba tutumları değişebilir, ancak çocuğun ruhsal ihtiyaçları değişmez. Çocuk sevildiğinden ve kendisine değer verildiğinden emin olduğu zaman dayak bile yese duyguları incinmez. “Annem kötü çocuk olmamı istemediği için dövüyor…” diye düşünür. Yıllar önce görev icabı yolumuz Doğu Anadolu’nun bir kasabasına düşmüştü. Arabamızla Sağlık Ocağı’na doğru giderken sokakta bir kadının çocuk dövdüğünü gördüm. Arabayı durdurdum. Kadına sordum: “Bu çocuk senin neyin oluyor?” Yüzüme baktı. Doğu şivesiyle: “Oğlumdur,” dedi.

— Neden dövüyorsun?

— Oğlum değil mi, hem severim, hem döverim. Sana ne!

Kadından azarı işitince çocuğa döndüm: “Annenin seni dövmesine üzülmedin mi?” Çocuk sanki dayak yememiş de sırtı okşanmış gibi keyifle güldü: “Neden üzüleyim? Anamdır…” Çocuğun başını okşadım: “Haklısın,” dedim. “Anandır, hem sever, hem döver.”

Çocuk aslında dayaktan çok dayak sırasında söylenen aşağılayıcı sözlerden ve takınılan düşmanca tavırdan incinir. Küçük bir çocuk yanan sobaya doğru elini uzatırken, anne onu bu davranışından caydırmak için eline bir tokat vurduğu zaman çocuk döner annesinin yüzüne bakar. Annenin asık suratlı ve öfkeli olduğunu gördüğü zaman sobayı unutur ağlamaya başlar. Çocuğu ağlatan eline vurulan tokat değildir, annenin tokat atarken takındığı tutumdur. Aynı anne tokat atarken hafif gülümsese çocuğun duyguları incinmeyecek ve ağlamayacaktır. Eski terbiyeciler buna “şefkat tokadı” derler.

Anne baba olarak öncelikli görevimiz çocuklarımızın ruh sağlığını korumaktır. Bu itibarla onların da bir insan olduğunu, temel hak ve özgürlükleri bulunduğunu, anne baba da olsak bunları kısıtlamaya hakkımız olmadığını, bedensel ve ruhsal ihtiyaçlarını karşılamakla sorumlu olduğumuzu kabul etmemiz gerekir. Çocuklarımıza karşı beklentilerimizde onların gelişim evrelerini dikkate almalı, yapabileceklerinden fazlasını istememeliyiz. Öfkelerini, üzüntülerini, korkularını ve endişelerini olgunlukla karşılamalı, ifade etmelerine izin vermeli, bu duyguların nereden kaynaklandığını anlatmalı, onlarla nasıl baş edeceklerini öğretmeliyiz.

Çocuklarımıza bolca nasihat etmek yerine kendimiz iyi örnek olmalıyız. Çünkü onlar bizi taklit ederek büyüyeceklerdir. Yeteneklerini ve bu yöndeki girişimlerini destekleyerek her konuda yardım etmeye hazır olduğumuzu hissettirmeli, güven duygularını güçlendirmeliyiz. Aynı fikirde olmadığımız ve anlaşamadığımız durumlarda görüşlerinden dolayı onları suçlamamalı, yargılamamalı, bağımsız bir kişilik kazanmalarına yardımcı olmalıyız.

Yapıcı, mantıklı ve tutarlı bir disiplin uygulamalıyız. Disiplin ceza değildir, çocuğun davranışlarına karşı takındığımız tutumdur, yani doğru davranışlarını desteklemek, yanlış davranışlarını onaylamamaktır. Her çocuk kendine özeldir, bütün çocuklar için doğru olan bir disiplin şekli yoktur. Dayak ve ceza, sözün tesir etmediği durumlarda en son başvurulacak bir çaredir. Cezanın amacına ulaşması ve çocuğu yanlış davranışlardan caydırması için sebebini açıklamalı, duygularını ve kişiliğini incitici davranışlardan ve sözlerden sakınmalıyız.

Hiç kimse mükemmel değildir. Ne kadar bilgili ve iyi niyetli olursak olalım çocuklarımızı eğitirken bazen canımızı sıkan, aşamadığımız ve çözemediğimiz problemler çıkabilir. Problemin uzun süre devam etmesi durumunda bir ruh sağlığı uzmanından yardım istemekten çekinmemeliyiz.

Ali Çankırılı

S. çok zeki bir çocuktu. Bir yaşında yürümüş, iki yaşında konuşmuş, üç yaşında resim yapmaya başlamıştı. İlköğretim ikinci sınıfa giden bir ablası vardı. Onun gibi okur yazar bir çocuk olmak istiyordu. Ablası ders çalışırken yanına oturuyor, defterlerini, kitaplarını karıştırıyor; ablasına rahat vermiyordu. Babası ona ablasının bir önceki seneden kalma ABC kitabıyla birlikte bir boş defter verdi. Bizim harika çocuk kitapta gördüğü bütün cümleleri deftere yazmaya başladı. Baba sevincinden uçuyordu. Ancak harfler yeterince düzgün değildi ve satırlar birbirine karışıyordu. Baba, oğluna harflerin nasıl düzgün yazılacağını gösterdi, elinden tutup alıştırmalar yaptırdı. S, üç ay gibi kısa bir sürede ablası kadar düzgün yazı yazabilir hale geldi. Baba, arkadaşlarına ve karşılaştığı herkese oğlunun ne kadar zeki olduğunu anlatıyor; övünerek, “Artık ablası kadar güzel yazı yazabiliyor” diyordu.

Sıra okumaya gelmişti. Babası ona yazdığı cümleleri okutmaya başladı. Çocuk cümleleri kolayca ezberliyor, ancak ertesi gün unutuyor, birbirine karıştırıyordu. Baba, bu zeki çocuğun unutkanlığını bir türlü kabullenemiyordu. Onun gibi akıllı bir çocuk ezberlediği cümleleri unutmamalı, okumayı öğrenmeliydi. Baba üzerine düştükçe çocuk sıkılmaya başladı. Artık babasının akşam işten eve dönüşünü eskisi gibi sevinçle karşılamıyordu. Bir akşam babası o sıkıcı cümleleri tekrar etmesini isteyince ağlamaya başladı. “Okumayı sevmiyorum” diye bağırdı. Baba hayal kırıklığına uğramıştı. Bütün ümitleri suya düşmüştü. Arkadaşlarına şimdi ne diyecekti? İşin tuhafı, kızı da eskisi kadar iyi değildi. Öğretmeni, gönderdiği bir uyarı notunda, “Kızınız ev ödevlerini yapmıyor, lütfen ilgileniniz” diyordu.

Baba ne yapacağını şaşırmıştı. Çözümü zor bir problemle karşı karşıyaydı.

Gerçekten, o zeki çocuğa ne olmuştu da aptal durumuna düşmüştü? Evet, S zeki bir çocuktu, ama ‘görsel-alansal’ bir zekaya sahipti. Gördüğü şeyleri kolayca hafızaya alıyor, unutmuyordu. Küçük yaşta resim yapmaya başlaması ve güzel yazı yazması bunu gösteriyordu. Okuma becerisi ise, soyut zeka isteyen bir konuydu. Her harfin bir sesi temsil ettiğini anlayabilmesi için, çocuğun sembollerle düşünmeyi öğrenmesi gerekiyordu. Halbuki o daha çok küçüktü ve soyut zekası henüz gelişmemişti. Baba, zihinsel gelişimin bu aşamalarını bilmediği için aceleci davranmış, zeki bir çocuğu aptal durumuna düşürmüştü. Bu çocuğa okulu sevdirmek kolay olmayacaktı.

Üstüne üstlük, abla da kardeşine yönelik bu zorlamadan zarar görmüş; kardeşine yönelik aşırı ilgiyi kıskanması, onda ev ödevlerini aksatma gibi bir tepkiye yol açmış, bu da okuldaki başarısının gerilemesine sebep olmuştu.

Bir çözüm yolu bulmak için bize başvurmuş bir babadan öğrendiğimiz bu örnek olayın da gösterdiği gibi, her çocuk her alanda başarılı olamaz. Yapılan araştırmalar, zekanın da çeşitleri olduğunu gösteriyor. Kimi çocuk, yukarıda sözünü ettiğimiz görsel-alansal (visual-spatial) zekaya sahipken, kimi çocuk sözel (linguistic) zekaya sahiptir. Bir başka çocuk mantıksal-matematiksel (logical-mathematical) alanda yüksek zeka katsayısına sahip olabilmektedir.

Bunu söylerken, her çocuğun sadece bir zeka çeşidine sahip olduğunu, diğer zeka çeşitlerinden nasibi olmadığını söylemek istemiyoruz. Nitekim, bir alanda yüksek zeka katsayısına sahip bir çocuğun, diğer alanlarda ortalama zekaya sahip olması beklenir. Ancak, bir çocuğun her alanda yüksek zeka katsayısına sahip olması pek mümkün değildir. Dolayısıyla, bir öğrencinin bütün derslerden yüksek başarı elde etmesini beklemek yaratılışa aykırıdır. Her çocuk, doğal olarak, yaratılışta sahip olduğu zekanın alanına giren konulara ilgi duyar, yeteneği bu yönde gelişir ve o konularda farklı bir zekaya sahip bir çocuğa kıyasla daha başarılı olur.

Çocuklar, ancak serbest ortamda, oyunla ve deneme yanılma yoluyla yeteneklerinin farkına varabilirler. Bu bakımdan, çocukları küçük yaşlardan itibaren gözlemleyerek ve oyunlarını izleyerek hangi zeka çeşidine sahip olduklarını öğrenmemiz mümkündür. Her çocuk, doğal olarak, sahip olduğu zekanın alanına giren konulara ilgi duyacak ve bunu oyunlarına yansıtacaktır. Ancak, arkadaş ve oyun alanı kısıtlanan ve devamlı müdahale edilen bir çocuk kendi yeteneklerinin farkına varamaz. Dolayısıyla, çocuklarımızın yetenekleri konusunda gerçekçi olmalıyız. Bazı ailelerde her hareketi alkışlanan, yeteneklerinden övgü ile bahsedilen, ödülle iş yaptırılan, kendini beğenmiş şımarık çocuklar vardır. Bu çocuklar ailenin dışına çıktıkları zaman gerçeğin acı yüzüyle karşılaşır, kendilerinden daha yetenekli ve becerikli çocukları görüp aşağılık duygusuna kapılırlar.

Ders konusuna gelince: Önemli olan, çocuğun elinden geleni yapıp yapmadığıdır. Eğer bir çocuk elinden geleni yapıyorsa, onu aldığı notlarla değerlendirmek haksızlıktır. Ne var ki, okul başarısını herşeyin üstünde gören anne babaları memnun etmek çok zordur. Çünkü onlar çocuklarına ‘ders çalışan makine’ gözüyle bakarlar. “Ne kadar yüksek not, o kadar sevgi” prensibiyle hareket ederler. Aslında, onlar çocuklarını değil aldığı yüksek notları severler. Bu yüzden, yüksek not dışındaki yeteneklerini göremezler. “Her sınavdan yüksek notlar alıp sınıfın birincisi olmalısın” şeklinde önüne aşamayacağı hedefler konan bir çocuk, çok çalışsa dahi, her sınavda başarısızlığa uğrama korkusu yaşar. Bu korku sebebiyle bildiklerini bile unutur. Paniğe kapılır ve korktuğu başına gelir. Sınavlardan ağlayarak çıkan çocuklar işte bu çocuklardır. Daha başarılı çocuklarla yarışmaktan yorgun düşerler. Anne ve babanın beklentilerine cevap veremedikleri için kendilerine olan güveni kaybeder, yarıştan çekilirler.

Yürümeye başladıkları andan itibaren çocuklar hızlı bir öğrenme sürecine girerler. Evde ayak basmadık yer, el atmadık eşya bırakmazlar. Ellerine geçeni atmaktan, kırmaktan, dökmekten çekinmezler. Bu yüzden, sık kaza yaparlar. Ellerinde yüzlerinde yara bere eksik olmaz. Biz buna ‘deneme-yanılma yoluyla öğrenme’ diyoruz. Henüz sebep-sonuç ilişkisi kuracak zihin olgunluğuna ulaşmadıkları için, denedikleri şeyin tehlikeli olduğunu tahmin edemezler. Üç yaşındaki bir çocuk, siz yüz defa ‘cıs’ da deseniz yanan sobaya yaklaşmaktan korkmaz. Ancak eli sobaya değip canı yandığında sizin ‘cıs’ınız bir anlam ifade eder.

Titiz ve endişeli anne babalar, bir kaza yapacağı korkusuyla çocuğun arkasından koşturmaktan yorgun düşerler. Bu yüzden çocuğu oyun sepetine kapatan, beline ip bağlayan veya odasından dışarı çıkarmayan anneler bilirim. Kimi anneler de vitrini ve sehpa üstlerini boşaltır, kırılacak eşyayı kilit altına alırlar. Çocuğun oyun sepetinde veya boş odalarda öğreneceği birşey yoktur. Çünkü deneme şansı elinden alınmıştır. Kolayca kırılabilecek cam eşyayı ve kesici âletleri çocuğun ulaşamayacağı yerlere kaldırmak kaza riskini azaltabilir, ancak odaları büsbütün boşaltmanın bir anlamı yoktur.

En çok eğitim hatası yapanlar, aşırı sevgi ve şefkat gösteren korumacı anne babalardır. Çocuk kendi başına birşey yapacağı zaman hemen yardımına koşarlar. Çocuk bardaktan su mu içmek istiyor, anne hemen atılır, “Dur sen içemezsin, ben içireyim” der. Çocuk büyüklere özenip yemeğini kaşıkla kendisi mi yemek istiyor? Anne hemen müdahale eder: “Sen daha küçüksün, kaşıkla yiyemezsin, üstüne dökersin, dur ben yedireyim.” Her ihtiyacı anında karşılanan, devamlı koruyup kollanan çocuklarda doğal yetenekler körelmeye başlar. Öyle çocuklar vardır ki, okul yaşına geldikleri halde annelerinin yardımı olmadan giyinemez, yemek yiyemez, tuvalet ihtiyaçlarını gideremezler. Biz buna psikoloji dilinde ‘öğrenilmiş acizlik’ diyoruz.

İşte bu şekilde muamele görmüş çocuk, gerçekte tembel olmadığı halde, zaman içinde tembelliğe itilmiş olur.

Yine de, her çocuk okula başlarken öğrenme isteğiyle doludur. Herşeyi başaracağına inanır, başarısızlık korkusu nedir bilmez. Anne baba, okula başladığı andan itibaren çocuğun dersleriyle yakından ilgilenir. Ödev yapmadığı zaman çocuk adına anne baba endişe duyar, ona ödevini yaptırmadan içleri rahat etmez. Zayıf aldığı zaman çocuktan önce anne baba üzülür. Bu şartlar altında okula giden bir çocukta sorumluluk duygusu ve çalışma alışkanlığı gelişmez. Çünkü onun adına sorumluluk duyan, dersleriyle yakından ilgilenen birileri vardır. Kendisi için değil, anne babayı memnun etmek için ders çalışır. Ancak zamanla bunun kolay olmadığını görür. Çünkü anne babayı memnun etmek için her dersten yüksek notlar alması gerekir. Her dersten yüksek not almak ise, bütün alanlarda yüksek zekaya sahip olmak demektir.

İlk düşük notla birlikte anne baba ile çocuk arasında huzursuzluk başlar. Önce övgülü nasihatler gelir: “Sen zeki bir çocuksun, ama yeterince ders çalışmıyorsun. Çok çalışırsan başarırsın.” Anne babaya göre çok çalışmanın ölçüsü yüksek notlar getirmektir. Eğer yüksek notlar alamıyorsa yeterince çalışmıyor demektir.

Çok çalıştığı halde yüksek notlar alamayan çocuk, kendi yeteneğinden şüpheye düşer. “Çok çalışıyorum, ama olmuyor, yüksek notlar alamıyorum, demek ben aptal bir çocuğum” diye düşünmeye başlar. Sonra bunu yüksek not beklentisi olan anne babanın yanında sesli olarak dile getirir: “Yapamıyorum işte, ben aptal bir çocuğum!” Anne baba kızar: “Hayır, sen aptal değil, tembel bir çocuksun.” Çocuk elinden geleni yaptığı halde adı tembele çıkar. Haksız yere tembel damgası yiyen bir çocuk ders çalışmaktan soğur. Ancak anne babanın zoruyla ders çalışır veya ödev yapar.

Ders çalışma konusunda tembellik yapan çocuklara niçin ders çalışmadığını sorduğumuzda, “Annem babam derslerime karıştığı için canım çalışmak istemiyor” cevabını çok almışızdır. Anne babaya niçin çocuğun derslerine karıştığını ve zorla ödev yaptırdığını sorduğumuzda ise, “Biz karışmasak, ödev yapmadan ve ders çalışmadan okula gider” diyorlar. Biz buna psikolojide ‘kısırdöngü’ diyoruz. Taraflardan biri tavır değiştirmeyip görüşünde ısrar ettikçe, bu problem çözülemez. Ya anne baba çocuğun okul işlerine karışmaktan ve ona baskı yapmaktan vazgeçecek, ya da çocuk anne ve babanın karışmasına aldırmayıp kendi geleceği için ders çalışmaya başlayacaktır.

Bize göre, öğrenci tembelliğinin iki sorumlusu vardır: okul ve aile. Eğer bir sınıfta aynı zeka çeşidine ve aynı zeka katsayısına sahip iki çocuktan biri tembel öbürü çalışkan ise, tembel çocuğun problemini çözmek için işe önce aileyi araştırmakla başlamalıyız. Büyük ihtimalle, karşımıza, çocuğunun yeteneklerinden habersiz, müdahaleci, baskıcı ve mükemmeliyetçi bir aile modeli çıkacaktır.

Ali Çankırılı