Günlük Arşivler: Haziran 8th, 2008

Çocuklarını çalışarak büyüten anneler, haklı olarak, bunun hayatlarındaki en zor şey olduğunu söylerler.

Sebep ne olursa olsun, bir anne çalışmak zorunda ise, “çalışma, çocuğuna bak” demek çözüm değildir.

Çalışkandın, zihinsel ve bedensel olarak ev hanımından daha fazla yorulduğu için farklı bir psikolojiye sahiptir. Çevrenin de etkisiyle annelik görevini yeterince yapamadığını düşünür, suçluluk duygusuna kapılır ve aşırı sorumluluk yüklenir. Çocuğun her isteğini yapmaya, yaramazlıklarına katlanmaya ve ev kadınlığı görevini en iyi şekilde yerine getirmeye çalışır. Ancak uzun süre bunu devam ettiremez, aşırı yorgunluk sonucu stresli ve endişeli (nörotik) bir kişilik kazanır. Çocuğun hırçınlıklarını ve huysuzluklarını bakıcıdan bilir. Çok sık bakıcı değiştirir.

Eğer eşinden yardım görmüyorsa işi daha da zorlaşır. Haklı olarak kocasını eleştirir. Karı koca arasında rol çatışması başlar. Kavgaya varan tartışmalar yaşanır. Çalışan kadınlar arasında boşanmaların fazla oluşu konu üzerinde daha ciddi durmamızı gerektiriyor. Ataerkil bir toplum olduğumuz için boşanmalarda kadın tarafını suçlama eğilimi gösteriyor, adil davranamıyoruz. Sonuçta kaybeden ve zararlı çıkan yine kadın oluyor.

Aile Hayatı Ortak Sorumluluk Gerektirir

Çalışan eşlerde aile hayatı ancak sorumlulukların paylaşımı ile sağlıklı yürüyebilir. Özellikle erkeğin anlayışlı davranması, eşinin de eve yorgun geldiğini ve yardıma ihtiyacı olduğunu kabul etmesi gerekir. Karşılıklı sevgi, saygı ve anlayış içersinde yapılan bir iş bölümü iki tarafı da rahatsız etmez. İşten erken çıkan çocuğu kreşten veya bakıcıdan alma, mamasını yedirme, altını temizleme gibi görevleri yerine getirebilir. İşten erken çıkan baba ise, bu işleri o yapacaktır. Anne işten gelinceye kadar çocuğa babanın bakması erkekliğine gölge düşürmez. Çocuk eşlerin ortak meyvesi olduğuna göre, bakımının ve eğitiminin de ortaklaşa yürütülmesi kadar doğal ne olabilir? Bir konferansımda ben bunları anlatırken bir erkek dinleyicim kalktı, söz istedi. Sanırım, eşi çalışan bir beydi.

“Ali hocam, eşiniz çalışıyor mu?” diye sordu.

“Hayır” dedim.

“Eşiniz çalışıyor olsaydı, bu dediklerinizi yapar mıydınız, yani çocuğa mama yedirmek, altını temizlemek gibi?

“Samimiyetle söylüyorum, yapardım.”

“Hocam, bu dediklerinizi yapıyorum diye babam benimle konuşmuyor. ‘Erkekliği iki paralık ettin, kılıbık herif, benim senin gibi oğlum yok,’ dedi ve bir daha benimle konuşmadı.”

Buna benzer olayları çok duyuyoruz. Ev işlerinde ve çocuk bakımında eşine yardımcı olduğu için aile büyükleri tarafından ayıplanan babalara diyorum ki: “Hiç üzülmeyin, siz sünnete uygun olanını yapıyorsunuz. Peygamber Efendimiz, babaların ve ev reislerinin en mükemmeli idi. Peygamber olduğu halde ev işlerinde, çocuk bakımında ve eğitiminde eşlerine yardım ederdi. Hadislerden kendi gömleğini dahi yıkadığını biliyoruz. Biz onun ümmeti değil miyiz? Peygambere yakışan işler bize neden yakışmasın?”

Çalışan Annenin Çocuğuna Kim Bakacak?

Yaratılışa en uygun bakıcının anne olduğu tartışma götürmeyen bir gerçektir. Ancak annenin çalıştığı saatlerde onun yerini tutacak birine ihtiyaç var. Bu görevi en iyi anneanne, babaanne, abla, hala, teyze gibi çocuğa kan bağı yönünden en yakın akraba kadınlardan biri yapabilir. Çocuğa bakacak kişiyi seçerken, çocuğun ruh sağlığı ve eğitimi açısından çalışan anne babalara bazı tavsiyelerde bulunmak istiyoruz:

1- Çocuğunuza Bakacak Kişi Akraba İse

• Çocuğa kimin bakacağına doğumdan önce anne ve baba birlikte karar vermeli, bakacak kişinin gerçekten gönüllü ve sağlık yönünden uygun biri olduğundan emin olmalısınız.

• Çocuğa bakacak kişiye (bu anneniz de olsa) çocuğun bakımı, eğitimi ve terbiyesi konusunda görüşlerinizi ve beklentilerinizi açıkça anlatın ve bunlara uymasını rica edin. Bize göre çalışan annenin çocuk eğitimi konusunda karşılaştığı en büyük problem budur. Çocuğun bakımını üstlenen akrabanın çocuk bakımı ve eğitimi konusunda görüşleri annenin görüşlerinden farklı olduğu zaman, anne çocuğunu kendi istediği gibi eğitmekte güçlük çekmektedir.

• Çocuğu bakıcıya götürüp getirme işinin kolay olması için mümkünse size yakın oturan bir akrabayı tercih edin.

• Çocuğunuzun geceleri ve hafta sonları sizde kalmasını sağlayın.

• Ekonominin ön plana çıktığı bir çağda yaşıyoruz. Çocuğa bakacak kişi ile bakım ücreti ve çocuğun masrafları konusunda size düşenlerin ne olacağını açıkça görüşün ve bunları yazılı hale getirin.

2- Çocuğa Bakacak Kişi “Çocuk Bakıcısı” İse

• Çocuğa bakacak kişinin beklentilerinize cevap verecek ehil biri olduğundan emin olmalısınız. Bunun için bakıcıyı evinde ziyaret etmeli, aile yapısının, dünya görüşünün ve eğitime bakış açısının size uyup uymadığını kontrol etmelisiniz. Gerekirse referanslarından ve komşularından bakıcı hakkında bilgi almalı, bu bilgileri sizin kanaatlerinizle karşılaştırmalısınız.

• Çocuğun farklı ev ortamlarında bulunması çevreye uyumunu güçleştireceği için mümkünse bu kişiden çocuğa evinizde bakmasını isteyin. Çocuğa evinizde bakılması ayrıca sizi getirip götürme zahmetinden ve masrafından kurtaracaktır.

• Kimi anne babalar bakıcıya bir oda tahsis ederek evde yatıp kalkmasını sağlamaktadır. Biz bunu aile mahremiyeti ve çocuğun eğitimi açısından uygun bulmuyoruz.

• Bakıcının iş tanımını ve yerine getirmesi gereken sorumlulukları önceden belirleyin ve bunu yazılı hale getirin. Kimi aileler, iş tanımını önceden belirlemedikleri halde, bakıcı olarak aldıkları kişiden ev temizliği, çamaşır, yemek ve bulaşık gibi hizmetleri de istemekte; anlaşmazlıkların ortaya çıkmasına yol açmaktadır.

• Bakıcıya çocuğunuzun bakımı ve eğitimi ile ilgili prensiplerinizi ve isteklerinizi açıkça anlatın, bunların takipçisi olacağınızı söyleyin.

• Bakıcıya alışması için yeterli bir süre iş yerinden izin alarak çocuğunuza bu kişi ile birlikte bakın. Çalışmaya başlamadan önce periyodik olarak günün belli saatlerinde evden ayrılarak çocuğunuzu yavaş yavaş ilerideki uzun süreli ayrılığa hazırlayın.

Bir Çocuk Bakıcısında Bulunması Gereken Özellikler:

• Sevecen, güler yüzlü, şefkatli olmalı.

• Çocuk eğitimi ve psikolojisi konusunda bilgi sahibi olmalı

• Sağlıklı, bakımlı, temiz, düzenli ve doğru sözlü olmalı.

• Ahlâksız olmamalı.

• Aile yaşantısı düzenli olmalı.

• Sabırlı, hoşgörülü ve esnek olmalı

• Katı kuralcı, sabit fikirli ve asık suratlı olmamalı.

• Yaş ve kişilik olarak anneye benzemeli.

• Sorumluluk ve inisiyatif sahibi olmalı.

• Alkol ve sigara kullanmamalı.

İdeal bir annede bulunması gereken bütün bu özelliklerin Türkiye şartlarında bir çocuk bakıcısında bulunmasını elbette bekleyemezsiniz. Biz sadece bakıcı ararken nelere dikkat etmeniz gerektiğini hatırlatmak ve yardımcı olmak istedik.

Çalışan anneler, bakıcı yerine kreşi de tercih edebilir. Çoğu büyük işletmelerin kreş hizmetleri var. Kreş aynı binada olduğu için getirip götürme işi kolaylaşmakta, anne belli saatlerde gidip çocuğunu emzirebilmektedir.

Çalışan Anneye Bazı Tavsiyeler

• İşler fazla yoğunlaşıp sizi yorgun düşüreceğini hissettiğiniz zaman bir süre için sadece önemli ve acil olanlarını yapın.

• Kendinizi yorgun hissettiğinizde evde aile üyelerinden (eşinizden, kayın validenizden, annenizden, büyük çocuklarınızdan), iş yerinde iş arkadaşlarınızdan yardım isteyin.

• Ev işlerinin ve çocuk bakımının sizi yorgun düşürmesine ve eşinize karşı kadınlık görevinizi yapamaz hale getirmesine izin vermeyin. Eviniz ve çocuğunuz kadar eşinizin de size ihtiyacı var.

• Eşinizden yardım isterken tatlı bir dil kullanmaya özen gösterin.

• Genel ev temizliğini ve birikmiş çamaşırların yıkanmasını ücret karşılığında temizlik firmasından bir bayan elemana yaptırarak hafta sonunu eşinizle ve çocuğunuzla birlikte stresten uzak bir ortamda, mesela bir piknikte, geçirebilirsiniz. Birçok ev işini erteleyebilir veya başkalarına yaptırabilirsiniz, ama çocuk eğitimini erteleyemez ve başkalarına bırakamazsınız. Çocuk eğitimine dair bir sorumluluğu ertelediğiniz veya ihmal ettiğiniz taktirde, kısa zamanda karşınıza “çözümü zor bir çocuk problemi” olarak çıkacaktır.

• Çocuğunuza ve eşinize mutlaka zaman ayırın. Bu zamanın süresi önemli değildir, kalitesi önemlidir. Akşam yemeğinden sonra yarım saat sohbet etmek, geleceğe dair planlar kurmak, bir aile olmanın mutluluğunu paylaşmak, iki saat konuşmadan birlikte televizyon izlemekten daha kalitelidir.

• İşlerin sizi yorgun düşürüp gergin ve sinirli bir anne yapmasına izin vermeyin. Çocuk sizin bir aynanızdır. Siz sinirli ve gergin olursanız, çocuk da bundan etkilenip sinirli ve huysuz olacaktır. Çözümü zor bir problemle karşılaştığınızda, çelebice tebessüm edip, “bu da geçer” deyin. Belki bu tutumunuz problemi çözmez, ama sizi problemin altında ezilmekten korur.

Tavsiyelerimizi okurken, “akıl vermek kolay” diyeceksiniz. Çalışan bir anne, bize danışmak için geldiğinde, “neler hissettiğimi ancak ben bilirim” demişti. Meslek hayatımız boyunca pek çok çalışan anne bizimle özel duygularını paylaştı, annesine ve babasına dahi açamadığı sırlarını bize açtı. Bu yüzden yazdıklarımız masa başında hazırlanmış teorik bilgiler değildir. Çalışan annelerin neler hissettiğini biliyor, duygularını paylaşıyoruz.

İlk zamanlar çocuğunuzdan ayrı kalmak size çok zor gelecek ve suçluluk duygunuzu körükleyecektir. Bakıcıya veya kreşe bırakıp giderken arkanızdan ağlaması yüreğinizi parçalayacak, “keşke çalışmak zorunda kalmasaydım” diyeceksiniz. İş yerinde çalışırken aklınız hep çocuğunuzda olacak. Çocuğunuz büyük annesine veya bakıcıya alışacak, size yabancı gibi davranacaktır. Bütün bunlar normaldir ve yaşanması gerekir. Siz ve çocuğunuz yeni şartlara zamanla alışacak, işler yoluna girecektir. Ancak bir problemin uzun süre devam etmesi ve çözüme ulaşmaması bir psikologdan profesyonel yardım almanızı gerektirebilir.

Ali Çankırılı

Çocuklar belli gelişim evrelerinde inatçı, kuralları çiğneyen, dur-sustan anlamayan, başına buyruk hareket eden bir kişilik sergileyerek anne babaları zor durumda bırakırlar. İlk kritik dönem “birinci yaş dönemi”dir. Çocuk bir yaşından sonra yani yürüme ve konuşma becerisi kazandıktan sonra inatçı davranışlar göstermeye başlar. Anne babanın dediğinin tersini yapmaktan ve kuralları çiğnemekten zevk alır gibidir. Anne, “Yapma!” dedikçe inadına istenmeyen davranışı tekrarlar.

İstenmeyen davranışları tekrarlayan bir çocuğun amacı sizi kızdırmak ve çileden çıkarmak değildir. Niyeti koyduğunuz kuralın veya istemediğiniz davranışın ne kadar önemli olduğunu test etmektir. Siz aynı olumsuz davranışa aynı tepkiyi gösterdikçe ve bundan taviz vermedikçe gerçeği kabûllenip sınırları zorlamaz.

Çocuğun isteklerine ve davranışlarına sınır koymanın gereği

Çocuk ben merkezci bir kişiliğe sahiptir. Haz ilkesine göre hareket eder, herkesin ona hizmet etmesini ve her isteğinin yerine getirilmesini ister. Yoktan anlamaz, isteğinin geri çevrilmesinden veya ertelenmesinden hoşlanmaz. Eğer istediği gerçekte ihtiyacı olan bir şeyse ve temini de mümkün ise, anne baba çocuğu fazla üzmeden ihtiyacını yerine getirmelidir.

İstediği şey para ve zaman yönünden temini zor ve çocuk için de gereksiz ise sebebini açıklayarak istediği şeyi temin edemeyeceğinizi anlatmanız gerekir. Buna rağmen isteğinin yerine getirilmesi için küser, ağlar, tepinir ve avazının çıktığı kadar bağırabilir. Anne baba oyuna gelip onu susturmak için isteğini yerine getirdiği zaman, çocuk ağlayarak veya tepinerek isteğine kavuşmayı öğrenir ve bunu kullanmaya başlar.

Kimi anne babalar çocuğun isteklerine ve davranışlarına sınır koymayı “baskı ile büyütme” olarak algılamakta; “çocuğum benim gibi baskı altında büyümesin” diye her isteğini yerine getirmekte, her yaramazlığına katlanmakta, farkında olmadan kural tanımayan şımarık ve zorba bir çocuk yetiştirmektedir.

İkinci kritik dönem “2,5 yaş dönemi”dir. Kas, kemik ve sinir sistemi yönünden yani fizyolojik olarak hızlı bir gelişme gösterdiğinden uyum sağlamakta zorlanır. Dengesiz, kararsız, olumsuz, her şeye ‘Hayır!’ diyen isyancı bir kişilik sergiler. Psikolojik yönden de “bağımsızlık çabası” içindedir. Yardım istemez, her şeyi kendi başına yapmak ister; ancak anne ve babaya ihtiyacı olduğunun da farkındadır. Bu yüzden farklı kutuplar arasında gidip gelir. Aşırı hareketlilikten âni bir tembelliğe, ataklıktan utangaçlığa, sahiplenme duygusundan aldırmazlığa, inatçılıktan uysallığa, açlık çığlıklarından iştahsızlığa, tuvalete zor yetişmekten idrarını tutmaya kadar varan dengesizlikler gösterir. Bu dönemde anne ile çocuk arasında en sık çatışmalar tuvalet ve temizlik konusunda yaşanır. Anne babanın yapacağı en iyi şey bir seneden fazla sürmeyecek olan bu dönemde çocuktan sevgisini esirgememek ve sabretmektir.

Üçüncü kritik dönem “4 yaş dönemi”dir. Bu dönemde çocuk kendi başına buyruk, kafasına estiği gibi hareket eden, sağda solda dolaşan, çok konuşan, durmadan soru soran ancak cevabını dinleme sabrı göstermeyen, başladığı işi yarım bırakan maymun iştahlı bir çocuktur. Bununla beraber 2,5 yaş çocuğu kadar inatçı değildir.

Dördüncü kritik dönem “6 yaş dönemi”dir. İnatçı ve olumsuz davranışlarıyla sanki 2,5 yaş çocuğu geri gelmiş gibidir. Anne babalar 5 yaşındaki o uyumlu ve uzlaşmacı çocuğun nasıl olup da böyle zıt bir kişilik sergilediğine anlam veremezler. “Bu çocuğa ne oldu, birden huyu çok değişti?” derler.

Beşinci ve son kritik dönem “ergenliğe geçiş dönemi”dir. Çocuk 12-13 yaşlarında hızlı bir cinsiyet hormonları salgısına maruz kaldığından, bu hızlı değişime ayak uydurmakta zorlanır. Küçük şeyleri problem yapar, çabuk kızar, eleştiriye ve nasihate sert tepki verir. Fizikî görünümü aşırı önemser. Okul başarısında düşme görülür. Odası dağınık, duvarları posterlerle kaplıdır. Yüksek sesle müzik dinler. Verilen harçlığı azımsar. Modaya göre giyinme, saç uzatma ve marka takıntısı başlar. Bundan önceki kritik dönemleri anne babanın hoşgörü ve sabrı ile atlatan, sevildiğinden ve değer verildiğinden emin, özgüven duygusu gelişmiş çocuklar ergenliğe geçişi kolay atlatırlar.

“Hayır!” Demekle Disiplin Sağlanmaz

Çocuğun bir isteğine “Hayır” demeden önce iyi düşünmemiz gerekir. Eğer bu isteği gerekli ve haklı bir istek ise “Evet” demeniz büyüklüğünüze gölge düşürmez. Kurallar gerekli, anlaşılır ve mümkün mertebe az olmalıdır. Gereksiz konularda ve ayrıntılarda fazla kural ve yasaklama getirirseniz bir süre sonra çocuğunuza çok fazla “Hayır” demek zorunda kalırsınız. Bu da çocuğunuzda bağımsızlığının elinden alındığı, kendisine güvenilmediği ve her şeyi yanlış yaptığı duygusu ulandıracaktır.

Kurallara uymasını kolaylaştırmak için “Hayır” demek veya askere emir verir gibi kurala uymasını istemek yerine seçenek sunmak daha doğru bir yaklaşımdır. Yemekten önce çikolata veya şeker yemek isteyen çocuğa “Hayır, yemekten önce çikolata yemek yasak” demek yerine; kuralın sebebini açıkladıktan sonra ona bir seçme fırsatı verebilirsiniz: “Biliyorsun, yemekten önce çikolata yememen konusunda anlaşmıştık. Yemekten önce çikolata yersen iştahın kapanır, yemeğini yemek istemeyebilirsin. Eğer istersen çikolatanı saklayıp yemekten sonra yiyebilirsin.”

Duvarı karalayan çocuğa, “Duvarı kirletiyorsun, bırak o kalemi elinden!” demek yerine; “Duvarı çizersen duvar kirlenir, canın resim yapmak istiyorsa sana bir kağıt verebilirim veya duvara bir kağıt asabilirim” diyerek seçme şansı vermek “Hayır” demekten daha etkili ve daha az incitici olur. Bıçakla oynayan çocuğa: “Sana kaç defa bıçakla oynamayacaksın dedim, bırak o bıçağı elinden, şimdi bir yerini keseceksin,” dediğiniz zaman çocuğa bu yanlış davranışı beklediğinizi ima ederek onu aşağılamış olursunuz.

Çocuğa ne kadar çok “Hayır” derseniz onun inatçılığını körüklemiş size “Hayır” demesine zemin hazırlamış olursunuz. Bir şey yapmasını istediğimizde veya sınır koyduğumuzda sözlerimizi “Hayır” cevabı almayacağımız şekilde ayarlamamız gerekir. Eğer yemekte çocuğun tabağını kendi elimizle doldurup, “Tabağındakini bitirmeden masadan kalkmayacaksın” dersek büyük ihtimalle “Hayır, bu yemek çok, hepsini yemek istemiyorum” cevabını alırız. Böyle yapmak yerine “Herkes tabağına yiyeceği kadar yemek alabilir, ama aldığını da yesin lütfen” diyerek herkesi bağlayan bir kural koyabilirsiniz. “Sütünü iç” diye dayatmak yerine, “Sütünü cam bardakla mı yoksa fincanla mı içmek istersin” diye seçenek sunmak daha doğru olacaktır.

İnatçılığın Sebepleri ve Düzeltme Yolları

“Hayır” diyen çocukla alay etmeyin, ceza ile korkutmayın, kimin güçlü olduğunu ispatlamak için zor kullanmayın. Bazen çocuk sizin sevginizi, sabrınızı, kendisine ne kadar katlanabildiğinizi denemek için “Hayır” diyerek inatlaşabilir. Sinirlenir, bağırıp çağırır ve hele ceza verirseniz “Haklıymışım, beni sevmiyorlar” diye düşünebilir.

İnatçılık yaptığı zaman neden böyle davrandığını sorun. İnat çoğu zaman çocuğun varlığını kabûl ettirme ve bağımsızlık isteğinden kaynaklanır. Gösterdiği sebep ne kadar saçma ve yersiz olursa olsun, sabırla dinleyin. Kendinizi çocuğun yerine koyun. Şüphelerini, kaygılarını ve korkularını anlamaya çalışın. Kızmadan, sabırla dinlediğinizi gördüğü zaman duygularını ifade etmeyi ve gerektiğinde kontrol etmeyi öğrenecektir.

Haklı istekleri yerine getirilmeyen bir çocuk inatçılık yaparak isteklerine kavuşmayı deneyebilir. İnatçılık bir hastalık sırasında ortaya çıkabilir. Anne babaya kızan çocuk gizli bir öç alma duygusuyla inatçılık yapabilir. Kardeş kıskançlığı, kardeşinin kendisinden daha fazla sevildiği kanaati inatçılığa yol açabilir.

Çocuğu kardeşi ile kıyaslayarak kıskançlık duygusunu tahrik etmemeliyiz.

İnadını fazla önemsediğimiz, kızdığımız veya üzüldüğümüz zaman çocuk inadı bize karşı bir silah olarak kullanabilir. Sabah kahvaltısına kalkmak istemeyen bir çocuğun tepesine dikilip “Haydi kalk çayın soğuyor” diye ısrar etmeye gerek yoktur. “Sen bilirsin, eğer kahvaltıya gelmezsen ayrıca senin için kahvaltı hazırlayamam, öğleye kadar aç kalırsın” diyerek seçimi ona bırakabiliriz. Bir veya iki saat sonra kalkıp kahvaltı istediğinde “Hayır, öğle yemeğine kadar aç kalmayı kendin seçtin, sana kahvaltı hazırlamak zorunda değilim” diyerek inadın da bir bedeli olduğunu öğretmiş olursunuz.

Kuralları belirlemede ve uygulamada aile üyeleri arasında uyum ve söz birliği olmalıdır. Babanın kızdığı bir davranışı anne gülerek karşılar veya “Çocuğun üstüne gitme” diyerek korumaya kalkarsa çocuk neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenemez. Aile büyükleri çocuk terbiyesine fazla müdahale ederek anne ve babanın işini zorlaştırmamalı. Çocuğu dilediği gibi eğitme öncelikle anne ve babanın hakkıdır. Büyükanne ve büyükbaba çoğu zaman torunları korumaları altına alarak şımartırlar. Çocuk cezadan kurtulmak veya bir isteğine kavuşmak için büyükbabayı ve büyükanneyi kullanır. Anne baba aile büyüklerini üzmeden çocuğu koruma altına alarak ve her isteklerini yerine getirerek şımartmamalarını istemeli; bunu çocukların evde olmadığı bir zamanda yapmalıdır.

Çocuğa isteklerini olumlu bir dille ifade etmesi hatırlatılmalı, haklı istekleri yerine getirilmelidir. Yerine getirilmeyen haksız ve zamansız isteklerin sebepleri açıklanmalı; bazı isteklere kavuşmak için hak etmesi, beklemesi ve sabretmesi gerektiği öğretilmelidir.

Ali Çankırılı

Müslüman anne babalar olarak yemeğe başlarken “Bismillah”, bitirince “Elhamdülillah” deriz; çocuklarımıza da öğretiriz. Eğer bu kelimelerin ne anlama geldiğini ve niçin söylediğimizi anlayacakları bir dille açıklamazsak, çocuklar bu kelimeleri duygusal zekalarıyla kavramaz, teğet bir dille söylemiş olurlar.
Çocuklarımızın bu kelimeleri duygusal zekalarıyla kavramaları için şöyle bir açıklama yapılabilir:

“Çarşıdan bir yiyecek aldığımız zaman karşılığında satıcısına para ödüyoruz. Halbuki o yiyeceklerin gerçek sahibi satıcılar değildir, Allah’tır. Acaba o yiyeceklerin hakiki sahibi olan Allah verdiği bu nimetlere karşılık bizden ne istiyor? Nimetlerin gerçek sahibi olan Allah, bizden üç şey istiyor: Zikir, şükür ve fikir. Yemeye başlarken “Bismillah” (Allah’ım Senin adınla başlıyorum) dememiz zikirdir. Yedikten sonra “Elhamdülillah” (Allah’ım verdiğin bu nimetler için sana teşekkür ederim) dememiz şükürdür. Yerken bu nimetleri Allah’ın yarattığını, rahmetiyle binlerce canlı türünü yiyeceksiz bırakmadığını düşünmek fikirdir.”

Çoğu evlerimizde çocuklara Bismillah ve Elhamdülillah (zikir ve şükür) demeyi öğretiyoruz, fakat aynı hassasiyeti fikir konusunda göstermiyoruz. Böylece Allah’ın bizden istediği üç şeyden ikisini yani zikri ve şükrü yerine getirmiş oluyoruz. Ancak yerken bu nimetin bize nasıl ulaştığını pek düşünmüyoruz ve çocuklarımızla bunu konuşmuyoruz. O zaman Allah’ın bizden istediği üçüncü şeyi yani fikri yerine getirmemiş oluyoruz. Fikir eksik olduğu için nimetin kıymetini takdir etmiyor, gereken saygıyı göstermiyoruz. Eğer nimete saygımız olsaydı, her gün tonlarca yemek artığı ve ekmek çöpe atılır mıydı?

Seneler önce akrabam olan genç bir bayanı çöpe ekmek atarken görünce şöyle demiştim: “Ekmek nimettir. Neden çöpe atıyorsun? Nimete saygın yok mu?” Genç bayan, “Ne yapayım, eşim ve çocuklar bayat ekmek yemiyor,” diyerek kendisini savunmuş; nimete saygısı olduğunu göstermek için de ekmeği öpüp alnına götürdükten sonra çöp kutusuna atmıştı. Genç bayanın ekmeğe gösterdiği saygı teğet bir saygıydı, gerçek saygı değildi. Bismillah ve Elhamdülillah diyerek nimete şükretmek kadar, nimete saygı göstermek ve israf etmemek de ailede yaşanarak kazanılan bir alışkanlıktır. Annesinin yemek artıklarını ve bayatlamış ekmeği çöpe attığını gören bir kız çocuğu ileride anne olduğu zaman aynı şeyi yapacak; bunun nimete karşı bir saygısızlık ve israf olduğunu düşünmeyecektir.

Yeyiniz İçiniz Fakat İsraf Etmeyiniz

Amerika’da master yaptığım yıllarda, çalıştığım üniversitenin yemek salonu açık büfe şeklindeydi. Öğrenciler ve hocalar dilediği yemekten, salatadan, meyveden veya tatlıdan dilediği kadar alabiliyordu. Yemekhanenin giriş kapısında “Yiyiniz içiniz, fakat israf etmeyiniz” anlamına gelen şu yazı vardı: “Take what you need. Eat what you take.” (Yiyeceğin kadar al, aldığını da ye.)

Bir gün aynı masada yemek yediğimiz Çinli bir arkadaşı, tabağında kalan son pirinç tanesini almaya çalışırken görünce dayanamadım; denemek için dedim ki: “Bir pirinç tanesi için neden bu kadar uğraşıyorsun? Bırak tabakta kalsın.” Çinli arkadaşın verdiği cevap çok düşündürücüydü: “Her Çinli bir pirinç tanesi israf etse, Çin nüfusuyla çarp bakalım kaç ton pirinç yapar? Biz kalabalık bir ülkeyiz, israf etme lüksümüz yoktur.” Yine denemek için dedim ki: “Şu anda Çin’de değil, Amerika’dasın. Tabağında bırakacağın pirinç tanesi Çin’i değil, Amerika’yı zarara uğratacaktır.” Güldü. “Amerika’yı bu şekilde zarara uğratmak onurlu bir davranış olmaz,” dedi.

Çinli arkadaşı bu onurlu davranışından dolayı tebrik ettim. Bir Müslüman olarak düşüncesini paylaştığımı söyledim. Rabbimizin bu konudaki, “Yiyiniz içiniz, fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah müsrifleri sevmez” buyruğunu açıkladım. Çok hoşuna gitti. Tam o sırada, Ürdünlü bir arkadaş tabağındaki yemek artıklarını çöp sepetine boşalttı. Bunu gören Çinli arkadaş Ürdünlüyü göstererek: “O Müslüman değil mi?” dedi.

O kadar üzüldüm ki, ne diyeceğimi bilemedim. “Dur, bunu kendisine soralım,” dedim. Ürdünlü arkadaşa seslendim. Çinli ile aramızda “nimete saygı ve israf” konusunda geçen konuşmaları aktardıktan sonra dedim ki: “Arkadaş seni yemek artıklarını çöpe dökerken görünce, ‘O Müslüman değil mi? Neden israf ediyor?’ diye sordu. Ben de bunu kendisine soralım dedim.”

Ürdünlü arkadaş Çinliye döndü. Kendinden emin bir şekilde: “Ben kendi ülkemde israf etmem. Amerika’yı sevmiyorum. Burada, ne kadar çok israf edersem Amerika’yı o kadar zarara uğratmış olurum,” dedi. Çinli: “Bu düşüncen onurlu bir düşünce değil,” dedi. Doğru söze ne denir?

Bu Yiyecek Bize Nereden ve Nasıl Geliyor?

Okul öncesi çocuklarımıza oyunla nimetin kıymetini anlatabilir, duygusal ve zihinsel yönden israf etmeyecek bir hassasiyet kazandırabiliriz. Oyunun adı: “Bu bize nereden ve nasıl geliyor?” olsun. Oyuna temel gıdamız olduğu halde en çok israf edilen ekmekten başlayabiliriz. Oyun için birkaç buğday tanesi ve bir kaşık un gerekecektir. Aynı oyunu başka günlerde sebze ve meyve türü yiyecekler için oynayabiliriz.

Bütün aile üyeleri sofra başında toplandığı için yemek saatleri sohbet için iyi bir fırsattır. Özellikle akşam yemekleri sohbet için oldukça uygundur. Bismillah diyerek yemeğe başladıktan sonra anne veya baba (tercihen anne) çocuğa: “Yemeğini yerken benimle bir oyun oynamak ister misin?” diyerek dikkatini çeker. Oyun çocukların en sevdiği işlerden biri olduğu için kabul edecektir. Anne eline aldığı bir dilim ekmeği çocuğa göstererek: “Söyle bakalım bu ekmek bize nereden ve nasıl geliyor?” diye oyunu başlatır. Çocuğun aklına gelen ilk cevap bakkal veya fırın olacaktır. Anne: “Oraya nereden geliyor?” diyerek oyunu devam ettirir. Birkaç buğday tanesini gösterir. “Ekmeğin temel maddesi bu gördüğün buğday taneleridir,” der ve sorar: “Buğday nereden geliyor?” Çocuğa ip uçları vererek oyunu yönlendirir ve şu sonuca varılmasını sağlar: “Buğday taneleri çiftçi tarafından toprağa ekilir. Toprak olmadan buğday taneleri filiz verip büyüyemez, başak veremez. Buğday tanesini de toprağı da yaratan Allah’tır. Çiftçinin görevi sadece buğdayı toprağa ekmektir. Ondan sonra elinden bir şey gelmez. Toprağa ekilen buğday tanesinin büyümesi için su (yağmur) gerekir, ısı ve ışık (güneş) gerekir, hava gerekir. Yağmuru, güneşi ve havayı yaratan Allah’tır. Buğday taneleri toprakla beslenerek büyür, başak verir. Bir başakta 20-30 adet buğday vardır.

Çiftçi buğday başaklarını toplar, harmana getirir. Buğday tanelerini başaktan ayırır, çuvallara doldurur. Çuvalları değirmene götürür. Değirmende buğdaylar öğütülür, un haline getirilir. Un çuvallara doldurulur. Çuvallardaki unlar fırınlara götürülür. Fırıncı bir kazana un doldurulur. Üzerine su döker. İyice yoğurarak hamur yapar. Hamuru küçük parçalara ayırarak içinde ateş yanan fırına koyar. Fırında pişen hamurlar ekmek olur. Fırıncı pişen ekmeklerin bir kısmını raflara dizer, bir kısmını bakkala satar. Biz de gider, en yakın bakkaldan veya fırından ihtiyacımız kadar ekmek alırız.

Oyundan çıkarılacak ders: Ekmeği çöpe attığımız zaman başta buğdayı yaratan Allah’a, sonra ekmek oluncaya kadar emeği geçen çiftçiye, değirmenciye, fırıncıya ve ekmeği satın almamız için gereken parayı kazanan babamıza saygısızlık yapmış oluruz.

Ali Çankırılı

Özellikle yaşlı insanlardan şu sözleri çok sık duyarsınız: “Televizyon çıkalı eski muhabbetler kalmadı.” Biz bu haklı sözleri değiştirerek şöyle diyoruz: “Televizyon çıkalı anne babalar çocuklarına eskisi kadar zaman ayıramaz oldu.” Anne gündüz televizyon izlerken eteğine yapışan çocuğu başından savmak için “git oyuncaklarınla oyna, görmüyor musun televizyon izliyorum” der. Baba işten dönüp akşam yemeğini yedikten sonra koltuğuna oturur, eline kumandayı alır, saatlerce şu kanal senin bu kanal benim dolaşır durur. Baba özlemi çeken çocuğuna yarım saatini ayırmaz.

Geliri yerinde, okumuş ailelerin çoğu çocuk odasına da televizyon almaktadır. Alırken çocukla bir anlaşma yapar ve söz vermesini isterler: “Ancak ödevini yapıp dersini çalıştıktan sonra televizyon izleyeceksin.” Çocuk hiç düşünmeden söz verir. Aslında bu anlaşmada iki taraf da birbirini aldatmaktadır. Anne babanın amacı çocuktan kurtulmak, çocuğun da amacı televizyon sahibi olmaktır. Araştırmalar, odasına televizyon alınan çocukların, beklenenin aksine okul başarısında düşme olduğunu göstermektedir. Çocuk, televizyon izleyebilmek için ödevlerini çala kalem yapmakta, derslerine yeterince çalışmamakta ve sınavlara iyi hazırlanamamaktadır.

Çocuklarda televizyon seyretme alışkanlığı sadece okul başarısını etkilemekle kalmıyor; fiziksel, sosyal, zihinsel ve duygusal gelişimlerini de yavaşlatıyor. Çocuk, televizyon başında yeterince hareket etmediği ve biriken enerjisini harcayamadığı için devamlı kilo almaktadır. Sokakta arkadaşlarıyla oyun oynayan ve koşan bir çocuk birikmiş vücut enerjisini boşalttığı için rahatlamakta; eve sakinleşmiş olarak dönmektedir. Halbuki televizyonun karşısında saatlerce oturan bir çocuk enerjisini boşaltmak şöyle dursun, aksine bu cihazlardan yayılan elektronlara maruz kalmakta ve vücudundaki statik elektrik yükü artmaktadır. Bu sebeple, televizyon bağımlısı çocuklar daha sinirli ve daha saldırgandır. Yaşlarına uygun olmayan programları izlemeleri halinde kafaları karışır, ruh sağlıkları bozulur.

Televizyona düşkün çocuklarda sosyal beceriler zayıflamaya ve içe dönük bir kişilik gelişmeye başlar. Ailesiyle, arkadaşlarıyla ve diğer insanlarla sosyal ilişki kurmada isteksiz davranırlar. Televizyon izleyen bir çocuk, kendisi birşey üretmemekte, sadece başkaları tarafından üretilen şeyleri izlemekte veya oynamaktadır. Hazırı kullanmaya alışmış bu çocuklarda el becerileri ve motor hareketler gelişmez, büyüklerin yardımı olmadan kendi başlarına bir iş beceremezler. Zihinsel ve duygusal gelişimleri de normal değildir. Olaylar arasında sebep-sonuç ilişkisi kuramaz, bilgiyi yorumlayamazlar. Kitap okumak ve ders çalışmak gibi zihinsel çaba gerektiren işlerden hoşlanmazlar. Televizyon karşısında daima alıcı durumunda oldukları için konuşmaya ihtiyaç duymamakta, dolayısıyla dil becerileri gelişmemektedir. Dil becerileri zayıf olduğu için başkalarıyla diyalog kuramaz, duygularını ve düşüncelerini doğru ifade edemezler.

Küçük yaştan itibaren televizyon izlemeye alışan çocuklarda gelişim bozuklukları daha belirgin ve daha ciddidir. Bu çocuklar akranlarına nazaran daha geç yürür ve daha geç konuşurlar. Konuşulanları ve kendilerine verilen direktifleri anlamakta güçlük çekerler. Dil becerileri gelişmediği için isteklerini büyüklerin elinden tutarak veya işaret ederek anlatmaya çalışırlar. Anneye aşırı bağımlıdırlar. Yabancılarla duygusal ilişkiye giremezler. Öpülmekten ve kucaklanmaktan hoşlanmazlar. İsimleriyle çağırıldıkları zaman tepki vermezler. Yaşıtlarıyla oyun oynamayı ve oyun kurmayı beceremezler. Ellerini ve parmaklarını iyi kullanamazlar. Çarşı, pazar, toplu taşıma araçları gibi kalabalık yerlerde bulunmaktan hoşlanmaz, huysuzluk gösterirler. Doğuştan zihin geriliği olan ve fazla televizyon izleyen çocuklarda otizm belirtileri artmakta, bu çocukları eğitmek daha da zorlaşmaktadır.

Çocuklarınıza Zaman Ayırın

Çocukları televizyon bağımlılığından kurtarmanın tek çaresi onlara zaman ayırmaktır. Anne baba olarak öncelikli görevimiz çocuklarımıza iyi bir eğitim kazandırmaktır. Hiçbir işimiz çocuk eğitiminden daha önemli değildir. Eğer çocukların yapmaktan zevk alacakları müzik, resim, spor, kitap okumak gibi faydalı bir becerileri yoksa; anne babaların televizyonu yasaklamaları problemi çözmeyecek, daha da ağırlaştıracaktır.

Çocuğunun inatçılığından, söz dinlememesinden, aşırı televizyon izlemesinden ve okuldaki başarısızlığından yakınan bir babaya “çocuğunuza zaman ayırın” tavsiyesinde bulunduğumuzda, “her akşam en az bir saat beraber ders çalışıyoruz, ödevlerine yardım ediyorum, ama değişen bir şey yok” demişti. Gülerek: “Hayır, dedim, bizim kastettiğimiz beraberlik bu değil. Çocuk bu beraberlikten zevk almaz, aksine bir an önce bitmesini ister. Siz çocuğunuza zaman ayırmıyorsunuz, ona ders çalıştırıyorsunuz.”

Çocuğunuza ayırdığınız zamanın süresi değil, kalitesi önemlidir. Eğer bu beraberlikten iki taraf da zevk alıyorsa, kaliteli bir beraberlik var demektir. Birlikte yürüyüşe çıkmak, çocuk parkına gitmek, piknik yapmak, akşam yemeğinden sonra ailece çaylı-pastalı sohbet etmek, birlikte televizyonda kaliteli bir film veya program izlemek, uyku saatinde çocuğunuza masal veya kısa bir hikaye okumak ilk anda aklımıza gelebilen kaliteli beraberliklerdir.

Çocuğunuzla birlikte iken iyi bir dinleyici olmalısınız. Çocuk duygularını, hayallerini, düşüncelerini, endişelerini, korkularını çekinmeden dile getirmeli ve sizinle paylaşmalıdır.

Çocuklarını dinlemeyen anne babalar onları tanımakta güçlük çekerler. Çocuğunuzu ne kadar çok tanırsanız, yetenekleri konusunda beklentileriniz o kadar gerçekçi olur.

Ali Çankırılı

Çocukların başarılı olmaları için yüksek IQ yetmez

Amerika’da çalıştığım üniversitede çoğu öğrencilerin çarpım tablosunu ezbere bilmediklerini gördüm. Her öğrencinin cebinde hesap makinesi vardı. Basit bir toplama ve çıkarma işlemini bile makine ile yapıyorlardı. Bütün işlemleri makine ile yaptıkları için ilkokulda ezberledikleri çarpım cetvelini artık hatırlayamıyorlardı. Bir öğrenciye sordum: ” En basit işlemleri bile makine ile yapıyorsun, çarpım cetvelini ezbere bilmiyorsun; makine bozulsa ne yaparsın?” Hiç düşünmeden cevap verdi: “Çarşıya gider yenisini alırım.”

Üretim araçlarının toplum hayatı üzerinde etkili olduğu ve yaşam biçimini değiştirdiği bir gerçek. Sanayi devriminden sonra Avrupa toplumu hızla makineleşmeye başladı. Teknolojinin son hârikası “bilgisayar” çağa damgasını vurdu. Yaşadığımız çağa “bilgisayar çağı”, bilgisayar kullanan topluma da “bilgi toplumu” deniyor. İnternet üzerinden istediğiniz bilgiye saniyeler içinde ulaşabiliyor, dünyanın öbür ucundaki insanla sohbet edebiliyorsunuz.

Görsel bilgi araçları dediğimiz “multimedia,” saniyeler içinde bilgiye ulaşmamızı sağlarken aynı zamanda bizleri zihinsel tembelliğe alıştırıyor. Günümüzün bilim adamı, artık neyin ne olduğunu bilen değil, neyin nerede olduğunu bilen insandır. Amerika’da üniversite öğrencilerinin çarpım tablosunu bilmedikleri gibi…

Bilgisayarı gözünde büyüten öğrencilerime diyorum ki, “Bilgisayar efendisinin verdiği emirlere uyan IQ’su yüksek, EQ’su düşük bir köledir.” Entellektüel veya akademik zekâya IQ (Intelligence Quantity), duygusal zekâya da EQ (Emotional Quantity) diyoruz. Bilgisayar mekanik bir araçtır ve dolayısıyla duygusal zekâdan yoksundur. Biliyorsunuz, yüzlerce kilometre uzaktaki hedefe ulaşabilen bombalı füzeler bilgisayarla donatılmışlardır. Bilgisayar, fırlatılan bombalı füzenin tam istenilen hedefe ulaşmasını sağlar. Bu hedefin askerî olup olmadığı bilgisayarı ilgilendirmez. Vurduğu hedef yüzlerce mâsum çocuğun yaşadığı “kimsesizler yurdu” da olsa bilgisayar üzülmez…

Geçen gün, bir öğrenci tahtaya kalkarken ayağı sürçüp yere düştü. Yere düşen insanın psikolojisini bilirsiniz. Düşüp bir yeri incindiği için değil, düşerken görüldüğü için üzülür. Sınıftaki öğrencilerin hemen yarıya yakını düşen arkadaşlarına güldüler. Gülen öğrencilere hiç bir şey demeden tahtaya İngilizce şu cümleyi yazdım. “Those who laughed at their falling down friend showed that they have a low EQ.” (Düşen arkadaşlarına gülenler, düşük bir EQ’ya sahip olduklarını gösterdiler.)

Bir mafya babasının IQ’su, kesinlikle, bir buluşa imza atan bilim adamının IQ’sundan aşağı değildir. Tarihin gelmiş geçmiş büyük diktatörleri, terör örgütlerinin liderleri, çetebaşları hep IQ’su yüksek insanlardır. Mevlana’nın IQ”su ile Hitler’in IQ’su hemen hemen aynıdır. Peki, bu iki insanı birbirinden ayıran nedir? Neden biri insanlar arasında ayırım yapmaksızın onlara kucağını açarken, öbürü insanları fırınlarda yaktırdı? Sebep, Mevlana’da EQ’nun yüksek; Hitler’de düşük olması.

Yaralı bir hayvanı görüp üzülmeyen, hatta bir de tekme atan, karınca yuvalarını bozan, kedilerin kuyruğuna teneke bağlayıp eğlenen çocukların EQ’ları çok düşüktür ve acınacak haldedirler. Yine belediye otobüsünde, yaşlı insanlara ve çocuklu bayanlara yer vermemek için, oturduğu koltukta uyur numarası yapan gençler; beş yaşındaki çocuğunu yanına oturtan ve “bileti var” diyerek yaşlı insanlara yer vermesini istemeyen anneler, kapıya gelen dilenciye hakaret ederek kovan insanlar da EQ yönünden fakirdirler.

Bir insanın yüksek entellektüel zekâya (IQ) sahip olması, o insanın içinde yaşadığı topluma faydalı olacağı anlamına gelmez. Eğer bu insanın düşük bir duygusal zekâsı varsa, entellektüel zekâsını kendi ihtirasını ve egosunu tatmin etme yolunda harcar. Kısa yoldan servete ve üne kavuşmak için, toplum zararına da olsa, her türlü gayri meşru yolu denemekten çekinmez. Bankaların içini boşaltarak binlerce insanın birikimini kendi kasalarına indirenler entellektüel zekâsı yüksek kimselerdir.

Batılı eğitim uzmanları, içinde yaşadığımız makine medeniyetinin insanları mutlu etmeye yetmediğini, maddi yönden doyuma ulaşan insanların manevi yönden aç olduklarını ifade etmektedirler. Araştırmalar, mutlu bir aile ortamında yetişen, seven, sevilen, paylaşmasını bilen, inançlı, faziletli, kendisiyle ve içinde yaşadığı toplumla barışık insanların yüksek duygusal zêkaya sahip olduklarını, en zor şartlar altında bile ümitlerini yitirmediklerini göstermektedir. Duygusal zekânın temelleri ancak bebeklik ve çocukluk yıllarında atılabiliyor. Ailede adam yerine konmayan, sevilmeyen, horlanan, şiddete ve baskıya maruz kalan çocukların duygusal zekâları gelişmiyor. Bu çocukların insanlara güveni olmadığı gibi, kendilerine de güvenleri yoktur. Sevgi ve güven duygusu ancak yaşanarak kazanılıyor.

“Eti sizin kemiği benim.” diyerek çocuklarını bize teslim eden anne babalara diyorum ki: “Kusura bakmayın, yanlış geldiniz, burası kasap dükkanı değil; okul.” Anne babaların en büyük yanlışı, çocuk adına ve çocuğa sormadan her şeye kendilerinin karar vermeleri. Savunma olarak da ,”Biz onun için her türlü fedakârlığa katlanıyoruz ve en iyisini yapmaya çalışıyoruz.” derler.

Çocuklarını yatılı okula veren anne babalar çok iyi düşünmeli, çocuğa sormadan ve onun onayını almadan karar vermemelidir. Eğer çocuğa yeterli sevgiyi ve güveni verememiş iseniz, çocuk yaptığınız fedakârlığı bilemez. Sevilmediği ve istenmediği için yurda verildiğini zanneder. Yatılı okullarda bu tür çocukların sayısı az değildir. Kendilerini evden uzaklaştıran anne babalarından intikam almak için ders çalışmazlar. Yurttan atılmak için bilerek kuralları çiğnerler. Yatılı okulda kalan çok zengin bir ailenin tek erkek çocuğu hırsızlık yaparken yakalandı ve bize getirildi. Çocuk, yaptığı işten utanmadığı gibi adeta zevk alır gibi bir hâli vardı. Yaptığımız psiko-terapide çocuğun babadan intikam almak için hırsızlık yaptığı ortaya çıktı. Baba, hırsız bir oğlu olduğu için toplum içinde utanç duyacak ve yıkılacaktı.

Aileden problemli gelen çocuklar, duygusal zekâları düşük olduğu için, bizi çok uğraştırıyor. Onlara sevgi ve güven duygusunu kazandırmada zorlanıyoruz. Aileler, çocuklarını özel okullarda okutmakla, markalı mağazalardan giyindirmekle ve ceplerine bol harçlık koymakla görevlerini yaptıklarını zannetmesinler. Çocuklar, maddi yönden doyuma ulaşmış, ancak manevi yönden açtırlar. Manevi açlık başarısızlığı da beraberinde getiriyor. Zengin aileler, bu sırrı bilemedikleri için çocuklarının başarısızlığını bir türlü hazmedemezler. Sebebini okulda ve öğretmenlerde ararlar. “Çocuğum çok zeki, çalışsa yapar; ama çalışmıyor. Yaptığımız bunca fedakarlık boşa gidiyor” derler. Çocuğun manevi yönden açlık çektiğini, kendisine güveni olmadığını, sorumluluk duygusu kazanamadığını bilmezler. Söyleseniz de kabul etmek istemezler. Her şeyi okuldan beklerler.

Çocuklarınızın başarılı olmaları için yüksek IQ’ya sahip olmaları ve maddi ihtiyaçlarının giderilmesi yetmez. Onlara yeterli sevgiyi, ilgiyi, güveni, yardımlaşmayı ve paylaşmayı kazandırarak EQ’larını yükseltmeniz gerekir.

Ali Çankırılı

Aileler Köle Zihinli Çocuklar Yetiştiriyor

Bir Öğretmen arkadaşımız anlattı. “Okulların açıldığı gün bir anne elinden tuttuğu çocuğu ile birlikte sınıfa girdi. Benim içeride olduğuma aldırış etmeksizin ön sırada oturan bir çocuğu kaldırdı; yerine kendi çocuğunu oturttu. Sonra bana döndü, ‘Çocuğumu buradan kaldırmayın; ön sırada otursun.’ dedi. Ağzım bir karış açık kaldı. ‘Çocuk’ dediği ortaokul üçüncü sınıf öğrencisiydi…” Bu olayın tamamını ve yorumumuzu başka sayımızda vermeye çalışacağız.

Ailelerimiz, farkında olmadan köle zihinli çocuklar yetiştiriyorlar. Köle zihinlerin kendilerine güveni olmadığı gibi; kişilik de kazanamazlar. kendi başlarına bir karar veremez; yeni bir şey üretemezler. Çünkü; neyi, nasıl ve ne zaman yapacaklarına hep anne-baba karar vermekte; çocuk sadece verilen emre uymaktadır. Dikta ve militarist rejimlerde insanlar düşünmeyi unutur, zihin tembeli olurlar.

Konuyu sosyolojik açıdan ele aldığımızda, devlet modelimizle aile modelimizin paralellik arzettiğini görüyoruz. Devlet “Baba”dır. Baba ne derse o olur. Eğitim devlet babanın tekelindedir. Okullarda neyin, ne zaman ve nasıl okutulacağına milyonların adına ve milyonlara sormadan birkaç atanmış seçkin insan karar vermektedir.

Rahmetli Prof. Mümtaz Turhan Hoca’nın çok güzel bir tesbiti vardı: “Avrupalı gibi giyiniyor, Avrupalı gibi eğleniyor, Avrupalı gibi tüketiyoruz; ancak Avrupalı gibi düşünemiyoruz. Avrupalının ilmî zihniyetini kazanamadığımız için üretemiyor, buluş yapamıyoruz.”

Hayır, gençlerimiz saygısız değiller. Saygı istenilmez, verilir. Zoraki saygının hiçbir değeri yoktur. Bilgi ve düşünce yönünden bizden çok ilerideler. Daha serbest ve daha hür düşünüyorlar. Onlara yetişemediğimiz için, anlamakta zorluk çekiyoruz. Bizim dar kalıplarımıza girmedikleri için kızıyoruz. Çağımız, hür düşüncenin ve bilginin hâkim olduğu bir çağ. Çocuklarımız hızlı öğreniyorlar. “Multimedya” sayesinde bilgiye ulaşmak çok kolaylaştı. Ciltler dolusu bilgi bir CD’e sığıdırılıyor. İnternet, bütün bilgi kaynaklarını evlere kadar getirdi. Dünya bilgi çağını yaşıyor.

Ekonomik durumu çok iyi olan bir baba, çocuğuna en iyisinden bir bilgisayar aldığı halde, internete abone olmasına izin vermiyordu. Baba yakın bir aile dostumdu. Çocuk bana şikayete geldi. “Ali amca, dedi, babam internete abone olmamı istemiyor. Lütfen, kendisiyle konuşup ikna eder misin?” Babayla konuştuğumuzda çok ilginç bir sebep gösterdi. “İnternette çok kötü, ahlâk bozucu siteler ve muhabbet kanalları varmış; bu yüzden istemiyorum,” dedi. Doğrudur. Her sahanın korsanları ve fırsatçıları olduğu gibi; multimedyanın da fırsatçıları vardır. Gençlerin sırtından para kazanmak için akla gelmedik oyunlara baş vuruyorlar. Ancak, bu yüzden çocuklarımızı teknolojinin nimetlerinden mahrum edemeyiz. Çocuklarımıza baskı yapmadan iyiyi, doğruyu, güzeli anlatalım. Sevdiğimizi ve onlara değer verdiğimizi her fırsatta gösterelim. Yanlış yapmalarından korkmayalım. Eğer ellerine doğru ölçüler vermiş isek; bilgiyi seçerek alacaklar, yanlış yapmamaya dikkat edeceklerdir. Seçerek almak çok önemlidir. Hedefsiz ve ölçüsüz bilgi toplayan bir insanın, okullarımızda olduğu gibi aklı, kısa zamanda ilim çöplüğü haline gelir. Topladığı bilgilerin ne kişiye ne de topluma bir faydası dokunmaz.

Güdümlü Kişilikte Sorumluluk ve Hür Düşünme Gelişmez

“Deneme yanılma” iyi bir öğrenme mekanizmasıdır. Kişi, ancak deneyerek kendi kabiliyetlerini keşfeder. Dehanın önündeki en büyük engel, müdahaledir. Devamlı müdahale ettiğiniz, neyi, nasıl ve ne zaman yapacağını siz empoze ettiğiniz zaman deha kendisini gösteremez. Deha, alışılmışın dışında yeni bir tarz geliştiren ve yeni bir görüş üreten yetenek demektir. Onun içindir ki; bütün yenilikleri ve buluşları dahilere borçluyuz.

Çocuklarınız neden ders çalışmaktan zevk almazlar bilir misiniz? Tepelerine dikilip siz ders yaptırdığınız için. “Daha dersini yapmadın mı?” dediğiniz için. “Ödevini yapmadan sokağa çıkamazsın!” dediğiniz için.

Çocuklar zayıf aldıkları zaman neden üzülmezler? Bir başka deyişle, neden iyi aldıkları zaman sevinmezler? Çünkü zayıf ve iyi notlar sizin için daha önemlidir de ondan. Bir öğretmen arkadaş anlattı: “Bir öğrencim takdir belgesi alırken hiç sevinmemişti. Sebebini sordum. Güldü. Annem sevinsin; ne diye ben sevineyim! dedi. Takdir belgesini eline alıp; kızım taktir aldı diye arkadaşlarına hava atacak…”

Her çocuğun başarısızlığı kendine özeldir. Bir başka deyişle, başarısızlığın sebebi çok çeşitlidir. Aileden kaynaklanabileceği gibi, okuldan da kaynaklanabilir. Suçu çocuğa yükleyerek, “bu çocuk tembel, bu çocuk sorumsuz!” diyerek problemi çözemeyiz. Hem çocuğu, hem ders konusunda onunla ilişki içinde olan kişileri (anneyi, babayı, kardeşlerini, arkadaşlarını, öğretmenlerini) incelememiz ve onların görüşlerine baş vurmamız gerekir. Başarısızlığın sebebi her zaman psikolojik değildir. Göz ve kulak rahatsızlığı gibi fizyolojik de olabilir. Bize getirilen bir olayda bütün ihtimaller üzerinde durur; problemin sebebini bulmaya çalışırız.

Çocuğun sıkıntılarını, endişelerini, korkularını, fobilerini ve bunların yansımaları olan davranış bozukluklarını bir buz dağına benzetirsek; başarısızlık sadece suyun üzerinde görünen kısmıdır. Çoğu anne babalar ve öğretmenler, sadece çocuğun başarısıyla ilgilenir; gerisini merak etmezler. Bize gelen anne babalar; “Bu çocuk ders çalışmıyor, bizi dinlemiyor; aman doktor buna bir çare bulun,” derler. Aileyi tanımak için soru sormaya başladığımız zaman da şaşırır; tepki gösterirler: “doktor, çocuğu inceleyesin, tembelliğine bir çare bulasın diye geldik; bizi hesaba çekesin diye değil!”

Bize getirilen çocukları ve ailelerini incelediğimiz zaman, çoğu kez, karşımıza çıkan gerçek şudur: Anne babalar çocuklarını yeterince tanımıyorlar. Çocuğun kendisine güveni yok, dış dünyadan kopmuş, içine kapanmış, hayal âleminde yaşıyor. Ancak anne baba bundan memnun; “Çocuğumuz çok efendi, çok sakindir, karıncayı incitmez. Tek şikayetimiz yeterince ders çalışmaması,” derler. Üstün zekâlı, hareketli, okuldaki eğitimi yetersiz, verilen ödevleri saçma ve sıkıcı bulan bir çocuk da ailede şikayet konusu olabiliyor. “Bu çocuk çok yaramaz; ders çalışmıyor, her şeye itiraz ediyor,” derler.

Başta aile olmak üzere bütün eğitim kurumlarında bilgi çağına ve hür düşünceye uygun yeni bir anlayışa ihtiyaç vardır. Eski “buyurgan ve dayatmacı” zihniyetle gelişmemiz mümkün değildir. Emirlerle yönetilen bir sistemde tartışma ve eleştiri yoktur. Tartışma ve eleştiriye kapalı olan sistemlerde (Eskiden Demir Perde ülkelerinde olduğu gibi) hem teknolojide hem de fikir plânında yeni şeyler üretilemez. Çünkü toplum adına ve bütün kurumlar adına elit bir tabaka düşünmektedir. Niyetimiz rejim tartışması açmak değildir. O siyaset adamlarının işidir. Biz, eğitimci olarak, çocuklarımızın önündeki engelleri açmak istiyoruz. Çocuklarımızı başarısız duruma düşüren olumsuz şartları dile getiriyoruz.

Eğitim ailede başladığına göre, bu iş yine aileye kalıyor. Değişim ailede başlarsa ancak başarılı olur. Her şeyi devletten bekleme anlayışı ile hareket edersek yerimizde saymaya devam ederiz.

Ali Çankırılı

Başarısızlık korkusu

Bir öğretmenimiz anlatıyor: “Faydalı olduğuna inandığım bir yöntemim vardı. Ders anlatırken öğrencilerin dikkatini taze tutmak için rastgele bir öğrenciyi kaldırıp soru soruyordum. Bildiği zaman artı veriyor, bilmediği zaman da eksi veriyordum. Bir müddet sonra artıları ve eksileri topluyor, sözlü notuna dönüştürüyordum. Kaldırdığım öğrenci sorunun cevabını bilemediği zaman, soruyu açık artırmaya çıkarır gibi, “Kim cevap verecek?” diye soruyordum. Bazen çocukları kızıştırmak için, ‘bilene iki artı vereceğim’ diyordum. Bilemeyen yine eksi alıyordu tabii ki.

Bir gün zeki ve başarılı olduğuna inandığım bir öğrencime, ‘Neden sen parmak kaldırmıyorsun? Doğru cevap verip iki artı almak istemiyor musun?” dedim.

– Hayır, istemiyorum, dedi.

– Neden?

– Çünkü bilemezsem eksi alacağım.

Bu cevap bana yöntemimin yanlış olduğunu hatırlatıyordu. En başarılı öğrenci bile yanlış cevap verme korkusu taşıyor; başarısız duruma düşmek istemiyordu.

– Peki, dedim, sen öğretmen olsan ne yaparsın?

Bu soruyu beklemiyor olacak ki; biraz düşündü.

– Ben öğretmen olsam, bilene artı veririm; ama bilemeyene eksi vermem, dedi.

Diğer öğrencilere döndüm:

– Siz ne düşünüyorsunuz? dedim.

Bütün sınıf anlaşmışçasına;

– Biz de arkadaşımız gibi düşünüyoruz, dediler.

– Tamam, dedim, bundan sonra bilemeyene eksi vermeyeceğim.

Öğrencilerin hepsi bu cevabımı ayakta alkışladı.

Artık zevkle ders anlatıyorum. En zayıf öğrenci bile, eksi alma korkusu olmadığı için, sorduğum soruya parmak kaldırıyor.

Her Yerde ve Her Zaman Başarılı Olamayız

Başarı değerli bir sonuçtur. Her değerli şey gibi, o da kolay ve çabuk elde edilmez. Başarı elde etmek için çok çalışmak ve azimli olmak gerekir. Ancak bilmemiz ve öğrencilerimize anlatmamız gereken bir gerçek daha var: Her insan, sadece okul sıralarında değil, hayatın her alanında başarılı olmak için çalışır. Ancak her çalışma başarı ile sonuçlanacak diye bir kural yoktur. Başarı kadar başarısızlıklar da hayatın gerçeklerindendir. İnsan hayatında başarısızlıkların sayısı başarılardan daha fazladır. Akıllı ve azimli insan, ümitsizliğe yani ‘yapamam’ tuzağına düşmez. ‘Ben de yapabilirim’ der. Başarısızlıklardan aldığı ders ve tecrübe ile işe daha sıkı ve daha dikkatli sarılır. Başarıyı yakalayınca kendine güveni artar. ‘İşte yaptım’ der.

Araştırmalar, en serbest bildiğimiz özel okullarda bile çocukların öğretmenlerden korktuğunu gösteriyor. Öğretmen burada semboldür. Asıl korku, örğretmenin şahsında başarısız olma ve aptal durumuna düşme korkusudur. Bir öğrencinin diğerine yaptığı en büyük hakaret, ona ‘aptal’ demesidir. Aptal! Çocuklar bu utanç verici korkunç kelimeyi acaba nereden öğreniyorlar dersiniz? Tabii ki öğretmenlerden ve anne babalardan. Okulu, ders kitaplarını, ödevleri ve sınavları sevimsiz hale getiren başarısızlık korkusundan başka birşey değildir.

Zaman zaman anne babalara ve öğretmenlere soruyorum: “Siz ödev yapmaktan zevk aldığını söyleyen öğrenci gördünüz mü?” Bugüne kadar “Evet” diyen çıkmadı. Hemen arkasından ekliyorum: “Peki çocuklarımız neden ödev yapmaktan zevk almazlar?” Tahmin edeceğiniz gibi, bu sorum da cevapsız kalıyor.

İsterseniz size de bir soru sorayım: “Çocuklar neden yüksek not alınca sevinirler?” Diyeceksiniz ki; “Başarılı oldukları için.” Hayır, efendim. Aptal durumuna düşmekten, anne babanın ve öğretmenin küçük düşürücü sözlerinden kurtuldukları için sevinirler.

Anne Babalar Çocuklarını Tanımıyorlar

Bize müracaat eden anne babaların büyük çoğunluğu, çocuklarının başarısız olduklarından yakınmakta. “Çocuğum zeki, istese sınıfının birincisi olur; ama sanki bana inat ders çalışmıyor.” diyordu bir anne. “Çocuğumu tanımakta zorluk çekiyorum. Orta okulda her dönem taktir alan oğlum; liseye başlayınca sınıfın en tembeli oldu çıktı. Ders çalışmıyor. Sözümü dinlemiyor. Evden para çalıp atari salonlarına gidiyor.” diyordu bir başka anne. Babalar, anneler, öğretmenler ve aile büyükleri ağız birliği etmişçesine çocuklardan, özellikle gençlerden, şikayetçi: “Efendim, bizim zamanımızda saygı vardı; öğretmenlerimizi görünce kaçacak delik arardık. Büyüklerimize karşılık vermezdik. İmkanlarımız kısıtlıydı. Gaz lambasının ışığında ders çalışırdık. Şimdiki gençler, hem saygısız hem de sorumsuz; ellerindeki imkanların kıymetini bilmiyorlar.”

Bir rehber öğretmen anlatıyor: “Karnelerin dağıtıldığı gün odama gözyaşları içinde bir genç girdi. Elindeki karneyi bana uzatarak; ‘Hocam, şu karneye bakar mısınız?’ dedi. Baktım. İki dersi dört, diğerleri beş ve sadece coğrafyası birdi. Güldüm. ‘Gülme, hocam! dedi; ben bu karneyi eve nasıl götüreceğim?” Genç haklıydı. Bütün derslere kafası çalışıyordu da sadece coğrafyaya mı çalışmıyordu? İşin doğrusu, bu zayıf, çocuğun değildi; öğretmenindi. Genç anlatmaya devam etti: “Hocam, coğrafyacı bana taktı bir kere, ‘Ağzınla kuş tutsan, benden ikiden yukarı not alamazsın!’ diyor. Genci teselli ettim. ‘Üzülme, hocanla görüşürüm.’ dedim. Nitekim coğrafya öğretmeni ile görüştüm; fakat umduğum sonucu alamadım. Arkadaş, gerçekten bu öğrenciye takmıştı. anlattığına göre, olay çok basitti. Öğrenciye bir davranışından dolayı özür dilemesini istemiş; o da “Ben özür dileyecek bir şey yapmadım.” demiş. Bütün mesele, öğretmenin psikoloji bilmemesinden kaynaklanıyordu.”

Rehber öğretmen haklıydı. Coğrafya öğretmeni yanlış meslek seçmişti. Eğitimcilik bilgi, sabır ve fedakarlık isteyen bir iştir. Çoğu gençlerimiz, ideali ve arzusu öğretmenlik olmadığı halde sadece puanı tuttuğu için eğitim fakültelerine kayıt yaptırmaktadır. Bizzat, yakından tanıdığım bir arkadaşımın çocuğu bana itiraf etmişti. “Amca, demişti; yeri boş kalmasın diye son sıraya yazdığım eğitim fakültesine puanım tutmuş. Ne yapayım, boşta kalmamak için kayıt yaptıracağım. Seneye belki bu puanı da alamam.”

Uygulanmakta olan üniversiteye giriş sınavları, adı ne kadar değişirse değişsin (ister ÖSS, ister ÖYS olsun) lise müfredatını referans almaktadır. Bir başka deyişle, üniversiteye giriş sınavlarının temeli sözel ve sayısal bilgiye dayanıyor. Öğretmen yetiştiren eğitim fakülteleri, öğrenci alırken, sözel puana öncelik vermektedir. Benzetmem hoş olmayacak, ama gerçek o ki; papağan bir öğrenci eğitim fakültesine girecek bir puanı kolaylıkla elde edebilir. Diğer bölümlerin durumu da bundan farklı değildir. Neden? Çünkü bütün üniversiteler, birkaç bölüm istisna, giriş sınavında alınan puanlara göre öğrenci seçmektedir. Eğitim fakültelerine kayıt yaptıran öğrencilerden acaba yüzde kaçı gönlünde öğretmen olma arzusu taşıyor? Yüzde kaçı, tercihini yaparken, birinci sıraya eğitim fakültesini yazmıştı? Gerçek bir istatistik çıkarılmış olsaydı, emin olunuz, sorunuzun cevabını hiç de iç açıcı olmayacaktı.

Burada araştırmalarla sabit bir gerçeği dile getirmek zorundayız. Bize gelen başarısız öğrenci vakalarının yüzde yetmişi maalesef öğretmen merkezlidir. Daha açık bir ifadeyle, çocuklarımızın okulda başarısız duruma düşmelerinin birinci sebebi, yanlış meslek seçmiş olan öğretmenlerdir. Eğitime gönül vermiş, işinin ehli öğretmenlerimiz maalesef çok azdır. Öğrencileri okuldan soğutan ve başarısız duruma düşüren ikinci faktör de çağın gerisinde kalan eğitim sistemimizdir.

Eğitimin Temeli Ailede Atılır

Eğitim ailede başladığına göre; anne babalar da en az öğretmenler kadar sorumludur. Eğer çocukta bir yanlışlık varsa; herkesten önce bunun sorumlusu anne ve babadır. Her anne baba, çocuğun hatalı bir davranışını gördüğü zaman, kendi kendine, ‘Ben nerede yanlış yapıyorum?’ sorusunu sormalı ve bunun cevabını aramalıdır.

Bir anne, yana yakıla anlatıyordu: “Ah, Efendim! Benim çocuğum kötü arkadaşlarının kurbanı oldu. Gül gibi bir çocuktu. Derslerinde çok başarılıydı. Sözümden dışarı çıkmazdı. Bir gün, ‘Aradaşlarımın bilgisayarı var; bana da bir bilgisayar alın.” dedi. ‘Durumumuz şimdi müsait değil; paramız olunca alırız.’ dedim. Zamanla çocuğun huyu değişti. ‘Arkadaşlarla ders çalışacağım.’ diyerek sık sık benden izin almaya başladı. Verdiğim harçlığı az buluyor; daha fazla istiyordu. Birkaç defa çantamdan habersiz para alınca şüphelendim; kendisine sezdirmeden takip ettim. Meğer, ders çalışmaya gidiyorum bahanesiyle evden çıkıp atari salonuna gidiyormuş. Çocuğum hiç yalan söylemezdi. O kadar üzüldüm ki, anlatamam. Babası akşam eve gelince durumu anlattım. Çocuğu tekrar eve bağlamak için bir bilgisayar almaya karar verdik. Kötü arkadaşlarıyla ilişkisini keseceğine ve atari salonuna gitmeyeceğine dair söz verdiği taktirde kendisine bir bilgisayar alacağımızı söyledik. Özür diledi, söz verdi…

Hikayenin devamını tahmin ettiğim için anneye sordum:

– Bilgisayar aldığınız halde, o yine evden kaçmaya ve arkadaşlarıyla buluşup atari salonuna gitmeye devam etti; değil mi?

Anne, şaşkın bakışlarla;

– Evet… dedi; nasıl bildiniz?

– Bakın, hanımefendi; dedim. Eskilerin bir sözü vardır: “Gönül ne kahve ister ne kahvehane; gönül ahbap ister kahve bahane.” Kahvehanelerin önünden geçerken bir bakın içeriye. onlarca insan, sigara dumanına ve gürültüye aldırmadan saatlerce oyunlarına ve sohbetlerine devam ederler. Bu insanların çoğu evli, çoluk çocuk sahibi. Evlerinde olmaları gerekirken, burada ne işleri var? Olay basit. Evlerinde bulamadıkları muhabbeti ve huzuru burada buluyorlar da ondan.

Aynı şey çocuğunuz için de geçerli. Bilgisayar ve atari bahane. Çocuğunuz evinde huzurlu değil. Atari salonu ona daha çekici geliyor. Sizden bulamadığı yakınlığı arkadaşlarından buluyor. Siz, onlara, ‘kötü arkadaş’ diyorsunuz ama çocuğunuz öyle düşümüyor. Sizi üzme pahasına onlarla görüşmeye devam ediyor.

Aileyi inceledikten sonra olay daha da açıklık kazandı. Çocuktan önce, anne babayı bilgilendirmemiz gerekiyordu. Çünkü, baskıcı bir anne baba vardı. Evde çocuğa söz hakkı verilmiyordu. Çocuğun kişiliği gelişmemişti. Onun adına her şeye anne baba karar veriyordu. Anne baba yanlış yaptıklarının farkında değildi. Kendilerine bunu hatırlattığımızda; “Aa biz onun için doğru olanını yapıyoruz.” savunmasıyla karşılaştık. Maalesef, çoğu anne babalar yanlış yaptıklarını ancak çocuk ergenlik çağına girince anlıyorlar. Olayımızda, annenin, “Gül gibi bir çocuğum vardı.” sözleri bu gerçeği çok güzel ifade ediyordu.

Ali Çankırılı

Günlerim gençlerle birlikte geçiyor. Fırsat buldukça, ders aralarında, sohbet ediyoruz. En büyük sıkıntıları, anne babaların ve öğretmenlerin kendilerine güvenmemeleri. Bilhassa anne babalar gençlere, nasihat ederken bile, iğneleyici, suçlayıcı ve yargılayıcı bir dille yaklaşıyorlar: “Biz senin yaşında iken gaz lambasının ışığında ders çalışırdık. Çocukluğumuz yokluk içinde geçti. Öğretmenlerimizi görünce kaçacak delik arardık. Ödevimizi yapmadan okula gitmezdik. Büyüklerimizin yanında lafa karışmazdık…” Uzayıp giden benzeri nasihatler. Genç içinden, “Ne zaman bitecek bu nasihat işkencesi?” der.

Gençlerin en mutlu çağı çocukluk çağıdır. “Çocuktur” der her şeyini anlayışla karşılarız. Okula başladığı andan itibaren bütün özgürlükleri elinden alınır. Artık o ders çalışmaktan başka işi olmayan bir makinedir. Öğretmenler bile çocuğa “ders çalışan makine” gözüyle bakarlar.

Anne babaların çoğu, çocuklarına yeterli zaman ayırmadıkları için, onları tanımıyorlar. Aralarında duygusal bir bağ yok. Eğer derslerine çalışıyor, iyi notlar alıyor, anne babanın sözünden dışarı çıkmıyorsa her şey yolunda demektir. Bir dersten zayıf aldığı zaman çatışma başlar. Öğrencilerimle yaptığım sohbetlerde sırf anne ve babalarını mutlu etmek için ders çalıştıklarını söylüyorlar. Takdir alan bir öğrencime belgesini verirken yüzünde hiç sevinç belirtisi görmeyince merak edip sordum: “Oğlum, takdir belgesi aldın, neden sevinmiyorsun?” Takdir belgesine alaylı bir gülüşle baktı: “Ben neden sevineyim hocam, dedi, annem sevinsin. Takdir belgesini eline alıp arkadaşlarına ve komşu hanımlarına gösterip hava atacak. ‘Benim oğlum takdir aldı’ deyip övünecek…”

Liselerde eğitim ve öğretim yok. Bütün çalışmalar üniversite sınavlarına endeksli ve ezbere dayalı. Üniversite sınavlarında çıkmayan konular atlanıyor. Gençler okuldan çıkıyor, dershaneye gidiyor. Dershaneden elinde bir tomar testle çıkıyor. Eve gidiyor, gece yarılarına kadar test çözüyor. Her biri kendisini yarış atı gibi hissediyor. Arkada kalmamak için koşturuyor. Çoğu test çözmekten sürmenaj oluyor, ruh sağlıkları bozuluyor. Hiçbir öğrencimin ders çalışmaktan zevk aldığını duymadım. Anne babalarını ve öğretmenlerini memnun etmek için kendilerini ders çalışmak zorunda hissediyorlar.

Gençlerin nasıl davranacağına, nasıl ders çalışacağına, neyi ne zaman yapacağına anne babalar ve öğretmenler karar verirler. Gençlerin ne düşündüğü önemli değildir. Kurallar belirlenirken ve program yapılırken onların fikri sorulmaz. Veli toplantısında, yatılı kalan çok başarılı bir öğrencinin annesi ayağa kalkıp söz istedi: “Gece saat 11’de bütün öğrencilerin yatmasını mecbur tutuyormuşsunuz. Halbuki benim oğlum, herkes yattıktan sonra, ders çalışmak istiyor. Gece 11’den sonra ders çalışmak isteyenlere bir oda ayıramaz mısınız?” Dayanamadım, hanımın sorusuna soru ile karşılık verdim: “Hanımefendi, dedim, acaba gece 11’den sonra ders çalışmayı oğlunuz mu istiyor yoksa siz mi istiyorsunuz? Bunu bir açıklığa kavuşturalım…” Gece yarısından sonra çocuğun ders çalışmasını isteyen elbette annesi idi. Çocuk çok zeki ve başarılı olmasına rağmen anne tatmin olmuyordu, onun daha çok ders çalışmasını ve okul birincisi olmasını istiyordu. Psikolojide biz bunlara mükemmeliyetçi tipler diyoruz. Her şeyin en iyi ve en mükemmel olmasını isterler. Hayallerindeki mükemmele ulaşamadıkları için de hayatları mutsuzluk içinde geçer.

Dehanın önündeki en büyük engel müdahaledir. “Onu öyle değil böyle yap!” dediğiniz zaman yeteneğini köreltir kendinize benzetirsiniz. Sizi memnun etmek için size benzemeye çalışan çocukta kişilik gelişmez. Kişiliği silik gölge bir tip olur. Kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenemez. Kendisini değerli hissetmez. Özgüven duygusu yoktur. Karşılaştığı problemlerini çözemez, yeni şeyler üretemez. Kendisi için değil başkaları için yaşar. Ne olmak istediğini, hayattan ne beklediğini bilemez.

Üniversite sınavlarına hazırlanan gençlere soruyorum: “Niçin üniversiteye girmek istiyorsunuz, amacınız nedir?” Çoğunun amacı iyi bir üniversiteye girerek ailelerini mutlu etmek. Anne babaların en büyük eğitim yanlışı, gençlerle konuşmadan, onların fikrini sormadan, onlar adına karar vermeleri ve gençlere de tartışmasız uymalarını istemeleri. Hal böyle olunca, gençler anne baba ile çatışmaya girmemek için iki yüzlü davranmak zorunda kalıyor. Sıkıştığı yerde yalan söylüyor. Lise ikideki bir öğrencimin bana yalvardığını hatırlıyorum: “Hocam ne olur benim yazılı sınavından aldığım şu kırkı altmış yapın!” Yazılı sınav notunu değiştiremeyeceğimi o da biliyordu, ama çok zayıf bir ümit de olsa benden bunu istiyordu. “Yazılı notunu değiştiremeyeceğimi bildiğin halde neden benden bunu istiyorsun?” dediğimde verdiği cevap çok düşündürücüydü. “Hocam, babam yazılıdan kırk aldığımı duysa beni eve koymaz. Ne olur, bari zayıf aldığımı babama söylemeyin. Çok çalışır bir sonraki sınavda düzeltirim.” Eğer bir öğrencinin baba ile ilişkileri nota endeksli ise, o ailede mutsuz bir genç var demektir.

Gençlerle anne baba arasındaki ilişkilerin temeli çocuklukta atılır. Eğer anne baba çocuğa yeterli zaman ayırıp onunla sıcak ilişkiler kuramamış, ona yeterli sevgi verememiş ise çocuk kendisini ailede değersiz biri olarak algılayacak, güven duygusu yeterince gelişmeyecektir. Kendisine değer verilen ve sevilen bir çocuk, bu değeri ve sevgiyi kaybetmemek için yanlış yapmamaya çalışacaktır. Deneme yanılma yoluyla elde edilen bilgi en kalıcı bilgidir. Çocuklarımıza deneme fırsatı verelim. Çünkü, çocuk ancak deneyerek yeteneklerinin farkına varabilir. Zayıf ve kuvvetli yönlerini keşfeder. Problemlerini kendi başına çözme alışkanlığı kazanır.

Çocukta kişilik gelişimini engelleyen faktörlerden biri de anne babanın sorumluluğu ele almasıdır.

Ali Çankırılı