Günlük Arşivler: Haziran 7th, 2008

Malzemeler
Tart hamuru için malzemeler

- 250 gram un
- 1 tutam tuz
- 100 gram margarin
- 20 gram maya
- 1 yumurta
- 1 çorba kaşığı şeker
- 1/3 çay bardağı süt

Kreması için malzemeler
- Yarım litre süt
- 1 paket vanilya
- 1 tutam tuz
- 4 çorba kaşığı şeker
- 4 yumurta sarısı
- 2 çorba kaşığı nişasta

Üzeri için
500 gram çilek.

Yapılışı
Tart hamurunun yapılışı
Yumuşamış margarin ile un ve mayayı yoğurun.  Elde edilen karışıma kalan malzemeleri ekleyin ve hamur haline gelinceye kadar yoğurun.  Kulak mesesinden biraz daha sert olmalı, gerekirse biraz daha un ekleyin.  Hamurun üzerini bir bezle örtüp buzdolabında yarım saat kadar bekletin.
Buzdolabından aldıktan sonra tart kalıbına yerleştirin, fazla kabarmaması için üzerine yeterince kuru fasülye koyun (bu fasülyeleri daha sonra bir kaba koyup saklayın ki bir daha tart yaptığınızda kullanırsınız).  Tart hamurunu 170 derecelik fırına koyun.  Yaklaşık 25-30 dakika pişmesi gerekiyor.

Kremanın yapılışı
Süt, vanilya ve tuz karışımını kısık ateşde ısıtın.  Şeker, yumurta ve nişastayı başka bir kapta karıştırın.  Ilımış süte yumurta karışımını ekleyin ve krema kıvamına gelesiye orta ateşte karıştırarak pişirin.  Krema haline geldikten sonra soğumaya bırakın, soğuma sırasında arada bir karıştırın.

Tart hamuru soğuduktan sonra içine kremayı dökün ve bir kaşıkla her tarafına eşit şekilde yayın.  Süslemesi için çilekleri ortalarından ikiye kesin ve kremanın üzerine ortadan başlayarak yerleştirin.  Tart hamurunun parlak olması için biraz şerbet sürebilirisniz.

Afiyet olsun!

Son zamanlarda İslamcı erkekler arasında moda haline gelen bir sosyolojik durum var: Örtünmeyen kızlarla evlenmek!

Geçtiğimiz iki yılda hem yakın çevremde, hem de daha geniş bir sosyal tabanda gördüğüm örnekler beni bu meseleye kafa yormaya itmişti zaten; ama son bir yıldır şahit olduklarım beni sıkı bir umutsuzluğun içine yuvarladı. Soru şu: İslamcı erkekler, örtünmeyen kızlarla evlenecekse; başörtülü kızlarla kim evlenecek?

Önce fıkra anlatalım. Salamon, hidayete erip Müslüman olduğu günün akşamında ölmüş. Annesi de oğlunun başına gelip feryadı basmış. “Oğlum, cenazene Yahudiler gelmez, Müslümanlar da seni bilmez, ortada kaldın gitti.”

Aslına bakarsanız, başörtülü kızların “ortada kaldın gittin” durumu; hadi adını cesurca koyalım “örtünüyorlar diye cezalandırılma” durumları bugün ortaya çıkmış bir sorun değil.

Hadi zihninizi yoklayın. 80’li yılların “inanç ve ideoloji dolu havası” 90’larda yerini “inanç ve zenginlik dolu havaya” bırakınca neler olduğunu hatırlayacaksınız. Hatırlayınca da sinirlenecekseniz muhtemelen. İslamcı patronlar, zaten kamusal alanda köşeye sıkıştırılmış başörtülü kızları şirketlerine hangi şartlarda almaya başlamıştılar? “Sen burada -örtün nedeniyle- çalışmak zorundasın. Buraya mahkumsun. Dolayısıyla sana vereceğim gubidik maaşa talim etmelisin. Eşek gibi çalışmalısın.” Buna itiraz eden kızlara verecekleri cevap da çekmecelerinde duruyordu her daim: “Beğenmiyorsan Koç’ta çalış.” Üstelik bu patronlar; başörtülü personellerini şirketlerinin “görünür” alanlarından uzak tutuyorlardı. Hak etmelerine rağmen müdür yapmıyorlardı mesela onları.

Kendimden bir örnek vereyim. Eşimin, 4 yıl çalıştığı işinden ayrılmasının en önemli gerekçelerinden biri şudur. “Pazarlama şefi” olarak örtüsüyle ulaşabileceği son noktaya ulaşmıştır. Ve patronunun kendisine hak ettiği “yöneticilik” koltuğunu vermeyeceğini bildiği için istifa etmiştir.

Benim çok yakından bildiğim bir örnek var. Boğaziçi’ni hem lisans, hem de yüksek lisans düzeyinde birincilikle bitirmiş bir arkadaşımız (hadi adına “Ayşe” diyelim); sırf başörtülü olduğu için sınıfının tembelleri bilmemne bankalarında “uzman yardımcısı” göreviyle 3 milyar net maaşla işe başlarken Ayşe, meşhur bir patronumuzun gıda firmasında 600 milyon lira maaşla raportör olarak iş başı yapmıştı. Aynı grup şirketlere bağlı bir giyim firmasının Kıbrıs’ta parasıyla okumuş frapan pazarlama müdürü (hadi onun adı da “Alev” olsun) ise 3 milyar maaş alıyordu ve altında kendisine şirket imkanlarıyla tahsis edilmiş arabası vardı. Yani anlı şanlı patronumuz; Ayşe ile Alev’in arasındaki farkı “örtünmemek” olarak belirlemişti. Aslında işin daha da vahim yanı “patronumuz” Alev’e örneğin “saçlarını nerde kestirdin kız” diye sorduğunda Alev cilvelenerek “caddede Miracle’da” diye cevap verebiliyor; bu da patronumuzun hoşuna gidiyordu. Oysa Ayşe’ye bunu soramazdı ki!

Tabii, şu meşhur; “sana vereceğim iş yok; ama istersen ikinci eşim olarak alırım seni” zırvalıklarına hiç girmeyeyim. Ben o mevzua girersem mideme kramp gireceği kesin gibi.

Belki bana kızacaksınız; ama bu, gene de bir noktaya kadar kabul edilebilir bir durumdu. Çünkü vahşi kapitalizme teslim olmuş “İslamcı patron” gene de inançlarını büsbütün yitirmemiş olduğundan şirketlerinin bayan personel kontenjanlarının hatırı sayılır kısmını başörtülü hanımlara ayırıyordu. Fakat 90’lı yılların sonunda başlayan meşum süreç; bunun da üstesinden geldi. İslamcı patronlar artık şirketlerinde başörtülü personel çalıştırmaya tahammül edemez oldular. Bilmemne finanslarda, felankeş tekstilde, falanca hastanede “sahibi hacı personeli askılı” durumlar ortaya çıkmaya başladı.

En yakın arkadaşlarım, İslamcılıklarından emin olduğum arkadaşlarım, firmalarına alacakları yegane bayan personel için “başörtülü” bir kızı tercih etmediler/edemediler. Kime ne anlatıyoruz ki?

Sabahtan akşama Kanal 7’de, Samanyolu’nda reklamları dönen “cemaat hastaneleri”ne gidin bir bakın. Bankolarında rıza-ı bari için bir tek “örtülü” sekreter bulamayacaksınız. Doktorlarının içinde “tesettürlü” birini bulmakta zorlanacaksınız. En iyi ihtimalle 3-5 hastabakıcı kızla iktifa edeceksiniz. Ama merak etmeyin. Onların da oralardan uzaklaş(tırıl)maları yakındır. Ne de olsa devir “erkek ve fakat fazlasıyla ürkek” İslamcıların “imaj yapıp iktidara yürüdükleri” devirdir. Baksanıza Ömer Çelik’e. Ayşe Arman’ı Harley Davidson’ının arkasına atıp şöyle bir turlamayı hayal ediyor. Turlasın tabii. Ünlü siyaset bilimcimizin en doğal hakkıdır. Ne de olsa bu işleri düzeltirler diye meclise göndermedik onları. Harley Davidson fetişlerini tatmin etsinler diye gönderdik.

Şimdi gelelim başlıktaki soruya: “Başörtülü kızlarla kimler evlenecek?”

Bütün “feminist” tepkileri göze alarak ve ne söylediğimin gayetle farkında olarak söylüyorum bunu. Başörtülü kızlarımız için durum bu kadar kötüyken; gene de bir teselli cümlemiz vardı: “Helal süt emmiş bir Müslüman gençle yuva kurup evlerinin hanımı olurlar.” Fakat şimdi bu teselli de ortadan kalkmış durumda. İslamcı erkekler yanında bir “zenci” taşımak istemiyorlar işte. Sosyal ortamlarda, iş hayatında, alışveriş merkezlerinde, hatta sokakta kendisine “ayakbağı” olacak bir başörtülü kız istemiyorlar. Bunun yerine “görenlerin her defasında üzerinde iyi duruyor” diyecekleri süper comfartable hatunları tercih ediyorlar.

Başörtülü kızların sığındıkları (ya da sığınabilecekleri) son tesellileri de ellerinden kayıp gidiyor.

Bu köylülük, bu iptidailik, bu lanetli korkaklık üzerimize her gün biraz daha sıvanıyor.

Benimse, her gün biraz daha Can Yücel, her gün biraz daha Nihat Genç olasım geliyor.

Şöyle kuvvetlice bir “s.tir” çekmek istiyorum. Hani şiir gecelerinde o ön sırada oturan patates suratlı belediye ve vakıf takımının suratlarına bakarak yaptığım gibi. Zaten o gün bugündür de şiir gecelerine çağrılmıyorum. Tıpkı başörtülü kızlar gibi rengim giderek kararıyor çünkü. Zencileşiyorum.

İsmail Kılıçarslan

Yalandan bıktım.
Devleti, bürokratı, partisi, gazetecisiyle bir toplum nasıl bu kadar yalan söyler, kavramak gerçekten güç.
Bizim en büyük sorunumuz ne bugünlerde?
Laiklik, değil mi?
Devlet erkânımız ve yandaşları laiklik istiyorlar ve laiklik tehlikeye düşecek diye korkuyorlar, değil mi?
İşte bu, benim rastladığım en büyük yalan.
Vatikan Devleti ne kadar laiklik istiyorsa bizim devlet de o kadar laiklik istiyor.
Çünkü “dinî” açıdan bizim en çok benzediğimiz devlet Vatikan Devleti.
Vatikan, Hıristiyan dininin Katolik mezhebinin devleti.
Peki biz?
Biz de Müslüman dininin Sünni mezhebinin devletiyiz.
Siz bizim devletin herhangi bir kademesinde Müslüman olmayan birine rastladınız mı?
Peki, Sünni olmadığını açıkça söyleyebilen birine rastladınız mı?
Yahudi bir Yüzbaşımız, Ermeni bir diplomatımız, Rum bir posta müdürümüz var mı?
Olabilir mi?
İstedikleri kadar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olsunlar “gayrimüslimler” devlet katlarında görev alamazlar.
Onu da bir yana bırakın.
Müslüman olmayan vatandaşlarımızı devlet resmen “yabancı” olarak görür, bir önceki cumhurbaşkanı onların “yabancı” olduğunu açıkça resmî kararlarına geçirtti.
Kendi vatandaşlarını “dinine” göre tasnif eden bir devlet laik, öyle mi?
Bu devletin laiklikle alakası yok ama sadece bu kadar da değil.
Müslüman olmak yetmez.
Siz hiç Alevi olduğunu açıkça söyleyen bir general gördünüz mü?
“Ben Aleviyim” diyen bir Maliye müfettişiyle karşılaştınız mı?
Aleviler de kimliklerini açıkça beyan ederlerse devlet dairelerinde iş bulamazlar.
Bu devlet, Müslüman Sünni olmayanlara güvenmez ve onları içine almaz.
Vatikan da böyledir.
Hıristiyan olmayanlara orada yer olmadığı gibi Protestanlara da yer yoktur.
Biz bu açıdan Vatikan’a birebir benzeriz.
Vatikan’a benzemediğimiz yanımız ise en “komik” yanımızdır.
Bizim devlet sadece “Sünnilere” kapılarını açar ama Sünnilerin Sünni gibi yaşamasını da yasaklar.
Sünni olmayanlara devlet kapıları kapalı olduğu gibi Sünni usullere göre yaşayanlara da devlet kapıları kapalıdır.
Bizim devletin istediği “ideal vatandaş”, Alevi gibi yaşayan bir Sünnidir.
Namaza gidilmeyecek.
İçki içilecek.
Kadınlar başını açacak.
Faiz haram sayılmayacak.
Konuşmalarda asla Hz. Muhammed’e ve Kuran-ı Kerim’e atıfta bulunulmayacak.
Bakın üst düzey devlet memurlarına.
Onların hepsi Alevi gibi yaşayan Sünnilerdir.
İçki içerler, namaza gitmezler, karılarının başları açık olur.
Sünniliğe kalben bağlı olan biri içki içemez.
Mutlaka beş vakit namazını kılar.
Öyle bir Sünni, devlet kadrolarında yer bulamaz.
Siz, aynen Vatikan gibi tek mezhepli bir devlet kuracaksınız, sonra da “laiklik” istediğinizi söyleyeceksiniz.
Bizim devlet “laik” falan değildir.
Bizim yargıçlar, askerler, gazeteciler, Sünnilerin Aleviler gibi yaşamasını “laiklik” sanıyor.
Laiklik elden gidiyor dediklerinde anlayın ki birisi Sünni gibi yaşıyor, Sünni gibi ibadet ediyordur.
AKP’nin devlet kadrolarına Sünni gibi yaşayan Sünnileri de alması zaten bugün “laiklik” tartışmasını böylesine alevlendiren.
Buna kızıyorlar ama devletin içine sadece Sünnileri alıp, onların Sünni gibi yaşamasını yasaklamasına “laiklik” değil, “kafa karışıklığı” derler.
Burası “laik” bir ülke değil.
Burası “kafası karışık” bir ülke.
Laik mi olmak istiyorsunuz?
Bizim yargıçlar laikliği çok mu arzuluyor?
O zaman kolay.
Önce devletin kapılarını her dinden, her mezhepten insana açacaksınız.
“Laiklik” diye tutturanlar bağırmaya başlar en önce. Gerçek laiklikten ödleri patlar çünkü onların.

Ahmet Altan