Benliği hor ve hakir kılıp insanı yükselten aşk ve sevgidir,
Onsuz bütün beden tamahtan ibarettir,
Tamah ise alçaltandır…
Hz. Mevlana
Benliği hor ve hakir kılıp insanı yükselten aşk ve sevgidir,
Onsuz bütün beden tamahtan ibarettir,
Tamah ise alçaltandır…
Hz. Mevlana
Var’a ‘yok’ demekle, nesi değişir ki ‘var’ın? Varsın Allah’ım varsın! Diller yok diyorsa yalan, kalplerde senin adın yazılı… Canlar Seninle yaşıyor… Eller, sen istersen tutabilir, dizler de öyle…
Alâim-i Semâ senin.
Gökkuşağında renkler Seni gösteriyor, ‘ressam’ yok dese dert midir? Şarkılarda ismin geçmese ne gam? Sesler seni söylüyor. Senin besteni şakıyor bülbüller!
Gül gülümsüyorsa senin güzelliğinden…
Rahmetinin katresidir yağmur, bahçeler hep senin.
En şefkatli sensin Allah’ım. Çünki sensin anneleri yaratan…
En kudretli sensin Allah’ım Çünki sensin dağları dik tutan…
Çocukların pamukçacık ellerinde, çimenlerin yeşermelerinde, sevdâlıların sıcacık yüreklerinde ‘apaçık’ sen ‘saklısın’…
Sana ‘yok’ diyeni ‘yok’tan ‘var’ eden de sensin.
Bolluklar mükâfatın, kıtlıklar ikazın… Ferahlıklar, sıkıntılarımıza teselli, üzüntüler seni hatırlamamız için…
O kadar varsın ki…
Varlığının heybeti karşısında başımız dönüyor, tıpkı dünya gibi…
Sensiz yaşanmıyor…
Milyonlarca yıldır, milyarlarca hayat ve her hayat sahibine her an taptaze nefesler veren nasıl ‘yok’ olur, nasıl ‘yaşamaz’?
Hayatı veren sensin. Hayat da, hayatım da senin. Kendini bilmeyen seni tanımamış; kim neylesin?
Anlamayı, bir adıma karşılık bin adımla koşuşturan sensin.
‘İnanılan’ da sensin ‘inandıran’ da…
‘Var’ daha ‘yok’ iken ‘var’ olan da sensin.
Her zaman her yerde ‘var’ olan da!
Sevgin zerre eksilse üzerimizden ve bir an çevrilse bakışların, tutuşur yanarız…
Asırlar bir ince perde, mekân bildiğimiz, ayak bastığımız, paylaşamadığımız dünya bir durak…
Bir hak verdin… Akıl, duygu, dudak verdin, söyleyeceğiz…
Kaderimizi kendimize ‘yazdıran’ da sensin.
Yarattın, yaşatıyorsun, dirilişimiz vaadin…
Sen vaadinden dönmeyensin, senindir sonsuzluk!
‘Küçükler’ Senden uzaklaştıkça küçüldüler, ‘büyükler’ sana yaklaştıkça büyüdüler.
Yûnus balığın karnında, Yûsuf zindanda senin kölendi. Hürriyet sendeydi, sen Rabbimizsin…
Serinlik Sendendi, İbrahim’i ateşin yakışından kurtaran… Mûsa’yı Firavun’un sarayında büyüten sendin.
Sendin hem yetim, hem öksüz Muhammed’i (asm) Mirâc’a çıkaran…
Yûsuf Züleyha’yı senin için reddetti…
O, her şeyi!
Allahım:
Rüzgârdan, ışıktan, lisandan, insandan deliller gönderdin.. Her oluş, her tükeniş işâretindi!
Peygamberlerin, nizâmını anlatan yazının satırbaşlarıydı, kelimelerindi velilerin: dostların, senin imla işaretlerin…
Geylânî seni söyledi, Rabbanî seni, Mevlânâ sana çağırdı, Gazâlî sana. Bediüzzaman’ın “çağına ve sonrasına” seni anlatan sözü binlerce sayfa sürdü…
“Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur” dedi Necip Fazıl, Sen çileyi mutluluk yapansın.
Varsın Allah’ım varsın…
Hilekârsa bilim, edepsizse edebiyat, sahteyse san’at,gerçeğini; amacını kaybetmişse ‘yok’ diyorsa desin!
Küçük kitaplar ‘yok’ yazsa?
Kâinat ‘var’ yazan koca kitap!
Yazan sensin, okutan sensin.
Selâm sana sevgili.
“Bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkaş…”
Atomundan galaksisine, zerresinden küresine, yarattığın ne varsa, hepsi içimde dönüyor… Dalgalanıyor denizlerin damarlarımda, buğulanıyor gökyüzü gözlerimde, rüyalar içindeyim, çiçekler içinde, güneşler açıyorum… Bir küçük kâinatım!
İnsanım ve inanıyorum sana.
Kundaktan kefene, beşikten musallaya ve oradan ‘asıl hayata’ uzanan rahmetine… Şelâlelerde çağıldayan, mercanlarda parıldayan güzelliğine… Toprak kokan mahsuller, kovanlar, peteklerce ikram ikram üstüne bereketine… Kan kırmızı karanfillerden, gözbebeklerine kadar, binbir çeşit ve rengârenk sanatına inanıyorum…
‘Yok’a inanmak ‘yok!’
Şüphesiz inanılacak yalnız sensin.
Sebepler! Size söylüyorum, sizi sebep gösterenlerde suç, Sevgilim ‘ol’der ve ‘olur’…
Allahım…
Bir sevdâdır sana inanmak…
Gurbette âniden kavuşmaktır!
Her şeyimi sen verdin, her şeyim senin.
Seni sana lâyık anlatamadım affet! Kelimem yetmedi! İşte Allah’ım bu kulunun bütün söyleyebildiği bu kadar.
Ben bu kadarım…
Şükür ki sen bu kadar değilsin!
Cihat Zafer
Hayaller ve gerçekler
Hiçbir evlilik, ‘aile içi şiddet’ konusuna malzeme olma niyetiyle başlamaz. Aksine, kadın ve erkek hayatında belki de en toz pembe hayallerini evlilik üzerine inşa eder:
“Sevgilim, kırmızı panjurlu bir evimiz olacak, bahçesinde oyun oynayan çocuklarımızla mutlu bir hayat süreceğiz…”
Ne var ki, hayatın gerçekleri, hemen her zaman, filmlerdeki kötü adamlar gibi, bu hayallerin gerçeğe dönüşmesini engelleyen rolle çıkar evlilik adayların karşısına. Daha taraflar evlilik kararı alıp almama arasında gidip gelirken, o boş zamanlarda özene bezene süslenmiş olan hayaller, birden, en büyük düşmanıyla karşılaşır: çatışma!
Tarafların birbirleriyle yakınlaşması ilerledikçe, çatışmalar da büyür ve derinleşir. Ama belki de ilk çatışma, evlilik hayallerinin kendisi üzerinde meydana gelir. Çiftler daha evlenmemişken, hayalleri üzerinde çatışma deneyimi yaşarlar:
“Hayır sevgilim, ben kırmızı panjurlu değil, yeşil panjurlu bir evde oturalım istiyorum.”
İşte bu söz, taraflardan her birinin kendi zihninde, ama karşısındaki kişiyi de dahil ettiği hayale çekilen ilk sınırdır. Aslında, taraflar, ilk defa, birbirlerini gerçekten tanıma noktasına gelmişlerdir. Gerçekliğin eşiğine şimdi gelinmiştir.
Bundan sonraki süreç, tarafların hayalleri ile karşılaştığı gerçek durumlar arasındaki farkı ne kadar başarılı bir ölçüde tolere edip edemeyeceği ile ilgilidir.
Halk arasında ‘cicim ayları’ olarak ifade edilen evliliğin ilk birkaç ayı boyunca, genellikle, çiftler olabildiğince çatışmalardan uzak durmaya, çatışmaları ‘görmemeye’ çalışırlar. Ama bir vakit sonra, mızrak çuvala sığmaz olur ve çiftler kaçınılmaz bir şekilde çatışmalarıyla yüzleşmek zorunda kalır. Genellikle, en büyük çatışmalar da bu evrede yaşanır.
Eşler arası çatışma
Eşler arasında yaşanan çatışmaların temelinde, her şeyden önce, evlilik gibi bir deneyimin ilk defa yaşanıyor oluşu gelir. Her iki taraf da, yıllar yılı alışkın oldukları çevrelerini terketmiş ve yeni bir çevreye adım atmışlardır. Üstelik, ‘aile’ adı verilen bu yeni çevreyi, tüm sorumluluklarıyla beraber, kendileri oluşturmak, aile evine tuğlaları birer birer kendileri koymak durumundadır.
Bu durum, ister istemez, eşler üzerinde ciddi bir yük oluşturur. Dahası, henüz birbirleriyle ilgili olarak ‘tanıma’ süreçleri bitmemiştir. Eşler evliliklerini sağlam bir temele oturtmak için birbirlerini iyice tanımak ve birbirlerine tam anlamıyla güvenmek ihtiyacı hissederler. Bu süreçte, eşlerin evlilik öncesi birbirleri hakkında zihinlerinde taşıdığı düşüncelerde ciddi değişiklikler olabilir. Çevremizde sıkça duyduğumuz gibi, “Ben seni böyle tanımıyordum,” yakınmaları bu dönemin tipik özelliklerindendir.
Eşler açısından çatışmanın özü ise şudur: “Önümüzde evlilik gibi halletmemiz gereken ciddi bir iş var, fakat ben bu konuda sana tam olarak güvenip güvenemeyeceğimi bile bilmiyorum daha.” Tüm bu zihinsel yüklere, hemen hemen tüm evliliklerde yaşanan bir başka sorgulama da eşlik eder: “Acaba doğru kişiyle mi evlendim?”
Bu temel çatışma ve sorgulamaların dışında, eşler arasında ‘ekonomik sorunlar’dan, ‘eşlerin aileleriyle ilişkileri’ne; ‘iletişim biçimleri’nden, ‘evde kararların nasıl alınacağı’na; ‘eşlerden birinin mi yoksa ikisinin birden mi çalışacağı’ndan, ‘ev işlerinde iş bölümünün nasıl yapılacağı’na; ‘pazar alışverişini kimin yapacağı’ndan, ‘diş macununu ortadan mı yoksa ucundan mı sıkıldığı’na kadar.. pekçok konuda çatışma yaşanır.
Evliliğin ilk bir iki yılı, bu sorunların nispeten istikrarlı bir çözüme kavuşturulmaya çalışıldığı yıllardır. Eşlerin anlayış düzeyleri ve olgunlukları nispetinde bu süre uzayıp kısalabilir. Aslında evliliğin tamamı da, eşler arasındaki uyumun derinleşerek daha köklü bir istikrar düzeyine ulaşması çabası olarak okunabilir.
Burada belirtilmesi gereken nokta, yaşanan ve yaşanma ihtimali olan bu çatışmaların aslında çok doğal ve normal olduğudur. Bu çatışmaları bir patoloji olarak görmek, evliliğin doğası hakkında ciddi bir yanılgıdır. Çünkü, ait oldukları yerden alınıp tek bir kovaya dökülen soğuk ve sıcak suyun belli bir etkileşim sonrasında ortak bir ısıya kavuşması gibi, eşler de evlilik potası içinde ortak bir anlayış ve duyuş birliğine, ancak bu çatışmalar sonucunda ulaşırlar.
Çatışmalar, aslında, bir taraftan eşlerin birbirlerini daha iyi tanıma fırsatı, bir taraftan da evliliğin başarılı olup olmayacağının sınanma yeridir. Çünkü eşlerin kendi tercihlerinde ne kadar ısrarcı, eşinin tercihlerine ne ölçüde saygılı olduğu, bu çatışmalar neticesinde belli olur.
Hatta bir adım daha ileriye giderek söylersek, çatışmaların, eşler arasında daha iyi ilişkilerin oluşturulması, psikolojik açıdan eşlerin olgunlaşmaları, aile içinde etkinlik ve verimliliğin geliştirilmesi, sorunlara daha iyi çözümler getirilmesi, eşler arasında ahenkli bir birlikteliğin sağlanması noktasında önemli bir rolü olduğu da söylenebilir.
Çatışmayı çözme becerisi
Tabii, bu faydalar çatışmaların adil ve uygun bir biçimde çözüme kavuşturulabilmesi hâlinde geçerlidir. Tüm mesele, çatışmaların doğru biçimde çözümlenmesinde düğümlenmektedir. Sorunlu evlilikler genellikle çatışmaların çözüme ulaşamadığı ve giderek evliliğin bir girdabın daireleri gibi üzücü sona doğru ilerlediği evliliklerdir. Sorunların bir çözüme kavuşturulması ise elbette bir dizi şartın yerine getirilmesine bağlıdır.
Bir defa, çatışmaların sağlıklı bir biçimde çözüldüğü ailede, eşler birbirlerini iyi tanır ve duygular karşılıklı olarak hissedilir ve paylaşılır. Duygu ve düşünceler olduğu gibi, yani abartılmadan ortaya konur. Daima sükûnet korunur. Taraflar kendileri için önemli olan hususları serbestçe ifade ederler.
Sorunlar şimdiki bağlam içinde ele alınır ve eski birikimler işin içine sokulmaz. Kesinlikle öğüt verme gibi karşı tarafa yanlış yaptığı ve anlaşılmadığı hissi yaşatacak davranışlardan sakınılır.
Keskin biçimde yargılamaya gidilmez. Kişiler kendi duygu ve düşüncelerini ifade edebilir. Duygu ve düşünceler, ne az ne eksik, olduğu gibi ifade edilir. Karşı tarafın beklentisine ya da ‘en mükemmel’e göre ayarlanmaz.
Konunun özü ile konuya ilişkin olmayan ayrıntılar birbirinden ayırd edilir. Örneğin, aile içinde biri eve geç geldiğinde, ne kadar geç kalındığı değil, niye geç kalındığı, hatta niyetin ne olduğu üzerinde durulur.
Çatışmanın çözümünde, taraflar birbirlerini pozitif bir tutum içinde dinler. “O sussun da, ben ona ne diyeceğimi çok iyi biliyorum,” şeklinde, saldırgan bir tutum sergilemez ya da sözünü kesmez. Böylece taraflar birbirlerine “seni dikkate alıyorum ve seni önemsiyorum,” mesajını verir.
Bir konuşma sırasında yalnız bir çatışma üzerinde durulur; başka çatışma konuları çatışmaya katılmaz. Örneğin, “Hem geç kalıyorsun, hem de bana yardım etmiyorsun,” diyerek, iki konu birden ortaya atılmaz.
Tek kişinin haklı çıkması yerine, iki tarafın da üzerinde anlaşabileceği bir çözüme yönelinilir. “Ben haklıyım, sen yanlış hareket ediyorsun,” tarzında davranılmaz. Çözümlerin, her iki tarafın da kabul edebileceği, gerçekçi ve gerçekleştirilebilir ölçüde belirgin ve dengeli olmasına dikkat edilir. “Sen” yerine “Biz,” “Sen yapmalısın!” yerine “Biz yapmalıyız,” biçiminde ifadelerin kullanılmasına özen gösterilir.
Tehlike sinyalleri
Buna karşılık, eşler arasındaki iletişimi sabote eden birtakım tutum ve davranışlar, bir bütün olarak evliliği de gün geçtikçe daha olumsuz bir noktaya taşıyan ‘tehlike sinyalleri’dir.
Çatışmaların sağlıklı bir biçimde çözüldüğü ailelere karşılık, bunların marazîleştiği ailelerde, ya eşlerden birinin diğerine (genellikle kadın kocasına) bütünüyle boyun eğmek zorunda kaldığı; ya da eşler arasında sürekli bir güç mücadelesi yaşandığı görülür. Böyle ailelerde, modern zamanın zihinlere zerk ettiği bireycilik fikri doğrultusunda hareket eden eşler, sürekli olarak, karşı tarafı kontrolü altına almaya çalışır. Evliliğin neslin devamı, kadın ve erkeğin birbirlerini tamamlayarak olgunlaşmaları, iffetlerini korumaları, sağlıklı bir cemiyet hayatının teşekkülü gibi hikmetlere binaen Allah’ın lütfettiği bir hayır olduğu unutulur.
Eşler arasında duygu alışverişi çok azdır. Aile ortamına sevgisizlik ve anlayışsızlık hâkimdir. Ne akşam eve yorgun argın gelen koca, karısından güler yüzlü bir karşılama görür; ne de kadın çabalarına karşılık kocasından bir takdir ve teşekkür cümlesi duyar.
Aile ortamına sevgi ve anlayıştan ziyade, güçlü olan eşin diğerini sürekli denetim altında tutmaya çalışması damgasını vurur. Bu yüzden, zayıf olan eş duygu ve düşüncelerini ifade ederken hep korku içindedir. Ya da duygularını ifade etmekten çekinmektedir. Söyleyeceklerini hep önceden kestirmek zorundadır.
Eşler birbirlerinden yapabildikleri kadarını değil, en mükemmelini ister. Temelde aile ferdleri arasında ötekini onaylama ve kabul etme krizi yaşanır. Yapılanın takdir edilmesi yerine, sürekli olarak ‘olması gereken’ vurgusu yapılır. Bu yüzden, her şey göstermeliktir; ötekinin beğenmesi için yapılır.
Bu tarz bir mükemmeliyetçilik sonucunda aile ferdleri kendilerinin oldukları haliyle hiçbir değerlerinin olmadığı, kendi düşünüş ve davranışının önemsiz olduğu hissine kapılırlar. Böylesi bir ortamda yetişen çocuklar da, umutsuzluk duygusuyla yaşar ve kendilerini değersiz ve yetersiz bulurlar.
Yaşanan olaylar çoğu zaman olduğu gibi kabul edilmez. Hep bir suçlama konusu yapılır. Her şeyin denetim altında tutulması ve mükemmel olması gerektiği düşüncesi hâkimdir. Dolayısıyla, aile ferdleri değersizlik duygusunun yanı sıra, kaygı ve utanç duygusu da yaşarlar. Böylece tamamen dışa bağımlı, kendi iç dünyasıyla kopuk, robot gibi yaşayan bir insan tipi, aile ortamında geçerli hâle gelir.
Kırgınlık ve küskünlükler, ifade edilemeden ve çözümsüz bir biçimde sürdürülür. Aile ferdleri birbirlerini anlamaz, birbirlerine anlayış göstermez.
Nihayet, eşler arasında birbirine güven aslında yoktur. Güven var gibi gözükse de, temelde güvensizlik vardır.
Ve şiddet…
Aile içinde görülen tüm bu hatalar, ister istemez, aile ferdlerinin ruhlarına huzursuzluk ve gerginliğin hâkim olmasına neden olur. Çatışmalar çözümsüz kaldığı gibi, evlilik de yavaş yavaş mutsuz ve umutsuz bir mecraya doğru sürüklenmeye başlar.
Ve şiddet, önce, kendisini tartışmalar ve sonrasında âni patlamalar şeklinde gösterir. Sağlıklı bir iletişimin başarılamaması ve kızgınlıkların doğru bir dille aktarılamaması, bu tartışmalar esnasında kızgınlığın hızla fiziksel şiddete dönüşmesine yol açar. Taraflar psikolojik açıdan çok yüklü ve incinmiş olduğu için, genellikle kavgayı başlatan küçük çatışma konusu unutulur; bir tür genel meydan muharebesi havası ortamı belirler.
Kuşkusuz, şiddetin ortaya çıkışında, bu davranışın bir çözüm yolu olarak ‘öğrenilmiş’ olmasının da önemli bir rolü vardır. Yapılan araştırmalarda fiziksel şiddete başvuran eşlerin, kendi ailelerinde buna tanık oldukları ve bir şekilde bu davranışı modelledikleri görülmüştür.
Kritik olan nokta, huzursuzluk, kızgınlık ve nihayet sonu şiddete çıkan süreçte, sağlıklı iletişime dayalı çatışma çözme biçimlerinin ya çok az kullanılması ya da hiç kullanılmamasıdır. Burada duyguların kızgınlığa ve öfkeye dönüşmeden evvel ifade edilmesi önemlidir. Özellikle eşler huzursuz oldukları konularda, “Eve geldiğinde benimle suçlayıcı konuşman beni sinirlendiriyor,” “Ben bir şey anlatmaya çalıştığımda sözümü kesip bağırmaya başladığında çok kırılıyorum,” diyerek kendilerini neyin huzursuz ettiğini ve kızdırdığını ifade etmelidirler.
Tabii, bunun yanında, eşlerin cümleyi olumluya çevirerek, “Ben geldiğimde hatırımı sorman beni mutlu ediyor,” “Bir sorunun olduğu zaman benimle paylaşman hoşuma gidiyor,” “Benimle bağırmadan konuştuğunda seni daha iyi anlıyorum ve daha huzurlu oluyorum,” demeleri de, eşlerin memnuniyetleriyle beraber, birbirlerinden tam olarak ne istediklerini ifade etmeleri bakımından çok faydalı ve çatışmaların daha başlamadan bitmesinde çok etkilidir.
Özellikle günümüz şehir hayatında eşlerin iletişim becerilerini çok ama çok geliştirmeleri ve çatışmaları fiziksel, psikolojik ya da ekonomik şiddet boyutuna varmadan çözmeleri, çözemedikleri noktada ise yine şiddete başvurmadan iki tarafın saygı duyduğu bir büyüğün hakemliğine başvurmaları çok önemlidir.
Unutmayalım ki, en büyük örneğimiz Sevgili Peygamberimiz de hayatı boyunca hiçbir kadına el kaldırmamıştır. Bu, eşleriyle sorun yaşamadığından dolayı değil, sorunu bu şekilde çözmeyi tercih etmeyişindendir. Peygamberimiz, çatışmalar ciddi boyuta vardığında, eşinden bir ya da birkaç gün uzak durmuş ama hiçbir zaman fiziksel şiddete başvurmamıştır.
Zira o bir Peygamberdi ve aile içinde bir çatışma çözme yöntemi olarak şiddetin, özellikle erkek için bir yönüyle acz ve yenilgi anlamına geldiğini çok iyi biliyordu.
Ne mutlu şiddet uygulamanın aslında bir yenilgi olduğunu görenlere ve kendilerini ondan uzak tutanlara!
Ömer Baldık
Bugün maneviyât deyince, ciddi kafa karışıklıklarının olduğu bir alandan bahsediyoruz aslında. Bunda da, bir akım olarak davranışçılığın ve Freud’un ciddi payı var. Bize öyle bir büyü yaptılar ki, bir türlü kurtulamıyoruz etkisinden.
Artık, davranışçılık ve Freud’un yol açtığı zihin bulanıklığına bir son vermenin zamanı gelmedi mi?
Şu günlerde pek çok konuda kafamız karışık, ama ruh ve maneviyat konusunda galiba hepten bir çıkmazın içindeyiz. Bu, sadece yetişkinler olarak kendimizi ve çevremizi doğru anlamamıza engel olmuyor, aynı zamanda çocuklarımıza nasıl bir terbiye vereceğimiz konusunu da belirsizliğin kucağına itiyor.
Meselâ davranışçılığın ilkelerini dikkata alsak, çocuk terbiyesinde odaklanmamız gereken tek şey çevredir. Çünkü davranışçılığa göre çocuk basit bir şekilde çevresel şartlanmalarının ürünüdür.
Yok eğer, Freud’u dikkate alsak, o zaman yapmamız gereken şey, çocuğu her türlü engellemeden özgürleştirmek olmalıdır. Çünkü Freud’a göre çocuğa hiçbir şekilde baskı uygulamamak lâzımdır. Yoksa, çocuk bastırdığı duygularını şuuraltına, veya halk dilindeki deyişle, ‘içine atar.’ Öyleyse ona istediğini verin, engel olmayın. Özgürlük ve mutluluğun yolu budur.
Peki, ahlâk nerede kaldı?
Çocuk her istediğini yaparsa, özgür mü olur, yoksa kuraldan, düzenden anlamayan bir belâ mı kesilir başımıza? Hiçbir disiplinden geçmemiş hangi çocuk, şimdiye kadar istenilen bir insan olmayı başarabilmiştir?
Ya, irade?
Her şey çevre denilen düzlemin sınırları içinde meydana gelen sebep-sonuç ilişkilerinin bir sonucuysa, o zaman insanın iradesi ve seçme hürriyetinden nasıl bahsedeceğiz?
Görüleceği üzere, hem davranışçılık hem Freud, dar bakış açılarıyla, bize ne çocuk terbiyesi konusunda, ne de genel olarak insan hususunda sağlam bir yol sunabilecek durumda değildir. Daha kötüsü, yaptıkları tahribatla, kendi özüne doğru ilerlemek isteyen insanın önüne konmuş büyük bir engel durumundadır.
O hâlde, davranışçılık ve Freud ruh ve maneviyâtı bize nasıl sundu da, onların yaptığı büyüden bir türlü kurtulamıyoruz?
Davranışçılığın evvel zamanı
Yaklaşık bir yüzyıl önce, psikoloji kendi başına bir bilim olmak adına yola çıktığında, henüz emekleme aşamasında bir çocuktu. Felsefeyi de, dini de reddetmişti. Asi bir velet misali, onlardan kaçıyordu.
Ama bu kaçış, onun baba türü bir dayanağa olan ihtiyacını yok etmemişti. Yaptıklarını onun öncüllerine yaslayacağı bir dayanağa ihtiyacı vardı. Bu gerekçe, psikolojiyi, Newton fiziğine dayalı bilim anlayışına yakınlaştırdı. Psikoloji, baba olarak kendisine Newton fiziğini seçti.
Gerçi Newton fiziğine dayalı bilimsel anlayış, psikoloji gibi sübjektif alanı çalışan bir bilim dalıyla pek yan yana görülmek istemiyordu. Çünkü o somut görünen nesneler üzerinde çalışıyor, onların mekanik bir ilişkiler ağı ördüğünü düşünüyordu. Onun için önemli olan şey, nesneler ve onların hasıl ettiği ‘kuvvetler’di. Bu kuvvetlerin birbiri üzerinde uyguladığı etki ve tepkiler de, diğer önemli husustu.
Psikolojinin kendisini bu anlayışa kabul ettirmesi oldukça zor oldu. Yıllar yılı psikoloji kitaplarının ilk bir iki bölümü, bu yüzden, “Psikoloji bir bilim midir?” sorusuna doyurucu bir cevap vermeye ayrıldı.
Özetle, bu hareketin iki sonucu oldu.
İlki, insan ruhunu çalışan psikoloji, özellikle din gibi büyük ve zengin bir beslenme kaynağını bir kenara bırakmış oldu. Bu nedenle zamanla büyük bir sığlaşmaya doğru yol aldı.
İkincisi, psikolojinin, asıl çalışma sahası olan insan ruhundan uzaklaşarak Newton fiziğine yakınlaşması ve bu yakınlaşmanın ‘davranışçılık’ gibi bir akımı doğurmasıydı.
Dolayısıyla, davranışçılık Newton fiziğiyle örtüşen bir seyir izledi. En başta, davranışçı ekole bağlı psikologlar tarafından insan ruhu hakkında hiçbir dinî kaynağın referanslığı kabul edilmedi. Onlar için tek geçerli bilgi kaynağı, bilimsel yöntem ile elde edilenlerdi. Kaçınılmaz olarak ‘eserden müessire’ adı verilen bir metod izlendi. Yani, insanın iç dünyası hakkında bilgi, ondan yansıyan davranışlar yorumlanarak elde edilecekti. Bu tablo içinde, çevrenin çok büyük önemi vardı.
Çünkü çevre, insanı ‘çevreleyen’ ve içinde çeşitli kuvvetler barındıran bir şeydi. Bu kuvvetler, insan ve davranışı üzerinde önemli bir etkiye sahipti.
Bu önem zaman içinde o kadar artırıldı ki davranışçı ekole bağlı psikologlar, insan davranışı ile ruhu arasında bağlantılar bulmayı tamamen bırakıp, değişen çevre şartları içinde insan davranışlarını incelemeye koyuldular. İnceleme alanı, ‘insan ruhu’ ile ‘davranışları’ arasındaki ilişkiden, ‘davranışlar’ ile ‘çevre şartları’nın ilişkisine kaydı.
Özellikle 1950’lerden sonra davranışçı ekolün büyük isimlerinden B. F. Skinner, geliştirdiği etki-tepki kuramıyla (stimulus-response effect) bu psikoloji akımına temel karakterini vermiş oldu.
Peki sonuçta ne oldu?
İnsan ruhu gözlerden silindi, kayboldu. Ruhla birlikte nefis, kalb, vicdan gibi mefhumlar da rafa kalktı. Masanın üzerinde sadece insan ve ona etki eden çevresel faktörler kaldı.
Artık insan bilimsel anlayışa uymayan ‘fazlalıklar’ından kurtarılmıştı. İşte şimdi fizikî bir nesneymiş gibi çalışılabilirdi. Doğruca laboratuarların yolu tutuldu. Tıbbî amaçlar için kullanılan farelerin artık psikologlardan da çekeceği vardı.
Freud bir bilim fatihiydi
Davranışçılığın nezdinde psikolojinin insan ruhundan uzaklaşması, insanın iç dünyasında olup biteni anlama ihtiyacını yok edemedi kuşkusuz. Her zaman olduğu gibi, insanlar yine ruh ve maneviyat meselelerini öğrenmek istiyorlardı.
Adı ‘ruh bilimi’ olan psikolojinin bu konuda bir şey söylemiyor oluşu, çok ciddi bir zaaf olarak değerlendiriliyordu.
Eğer ruh ve maneviyat diye bir şey varsa ve bu reddedilemiyorsa, psikoloji bilim adına bu konuda derhal bir şeyler söylemeliydi. Bu, onlar için, her şeyden önce bir itibar meselesiydi.
Freud, ruh bilimi sahasına, işte bu şartlar altında girdi.
Davranışçılığın boş bıraktığı alanı o dolduracaktı. Darwin’in, Newton’un, Marx’ın değişik zamanlarda yaptığı türden bir devrimi, o da ruh bilimi sahasında yapacaktı.
Kabul etmek gerekir ki, Freud kendi anlayışı içinde kapsamlı ve kuşatıcı bir iş çıkardı. Etkisi günümüze kadar süren insanın iç dünyasında olup bitenlere ilişkin nev-i şahsına münhasır bir model çizdi.
İç güdü, bu modelin temel kavramıydı. İnsanın tıpkı bir hayvan gibi iç güdüleri vardı; ve bu iç güdüler “elem-haz ilkesi”ne göre çalışıyordu.
İnsan, kendisini mutlu edecek her şeyin peşinden koşuyor; kendisine acı verecek her şeyden ise uzaklaşıyordu. Tabiatı böyleydi. Kendisini sınırlayan tek şey toplumsal denetimdi. Ki, Freud buna, toplum vicdanı anlamında “süper ego” dedi.
Ona göre, insan davranışlarını şekillendiren temel ruhî yapı buydu. İnsan bir şeyi arzu ediyor, ama aynı şeyi başkaları da istediği için çatışma çıkıyor; aralarından aklıyla daha iyi bir strateji bulan kişi arzusuna erişiyor ve mutlu oluyordu. İd, ego ve süper ego gibi karmaşık Freudyen kavramların Türkçesi buydu.
Freud: Nefsi konuşturan adam!
Freud çizdiği bu modelde, ahlâkı tepetaklak etmekteydi. Thomas F. Kelly’nin dediği gibi, Freud bize ahlâklı olmanın insanı hasta ettiğini öğretiyordu.
Ona göre, insan ancak iç güdüleriyle hareket ettiği zaman mutlu olabilirdi. Hâlbuki Hz. Âdem’den bu yana gelen semavî dinler, insanın ancak iç güdülerine sınır koymak sûretiyle ahlâklı ve aynı zamanda mutlu olabileceğini öğretmişti bize.
Çünkü, ahlâk kişinin nefsî arzularına muhalif de olsa, doğru olduğuna inandığı şeyleri yapma iradesi gösterebilmesiyle mümkündü. Bu da kişinin iç güdü düzeyinden, akıl ve irade düzeyine; yani insan düzeyine çıkmasını gerektiriyordu.
Ayrıca, Freud’un iddia ettiği gibi, dinler insanın arzu ve eğilimlerini tamamen görmezden gelerek, yasaklıyor değildi. Sadece bu arzu ve eğilimleri, adalet ilkesi gereği, meşrû sınırlar içinde tatmin edilmesini öngörüyordu.
İnsanın mutluluk ve huzuru da, Freud’un dediği gibi, iç güdülerin peşinde aşırılıklara savrulmaktan değil, bu meşrû sınırlar içinde bir “denge hâli”ne ulaşmaktan geçiyordu.
Kaldı ki, elem-haz ilkesine göre, bir hazzın elde edilişi, o hazzın etkisinin uzunca bir süre devam etmesini sağlamıyordu. Tam aksine, insanın bir noktada ulaştığı haz düzeyi ne kadar yüksek ise, hemen ertesinde yaşadığı elem de o denli yüksekti.
Yani, hazzın bitişi hazzın devamı değil, elemin başlangıcıydı.
Bunun tersi de doğruydu.
Meselâ üç gün aç kalan biri için ekmek, en güzel pastadan bile daha güzel olabilirdi. Ama üç gün pasta yiyen biri için ekmeğin, ekmek kadar bile kıymeti yoktu.
Demek oluyordu ki, Freud’un bize önerdiği mutluluk reçetesi doğru değildi. İnsan iç güdülerinin peşinden giderek özgürlük ve mutluluğu bulamazdı. Sadece içinden gelen arzu ve isteklerin esiri olurdu.
Büyü bozumu
Peki Freud nasıl bir ustalıkla bu gerçeği uzunca bir süre gizlemeyi başardı? Veya pek çok insan neden onu hak ettiği ölçüde eleştiremiyor?
Bunun iki nedeni var.
Birincisi, Freud’un teorisini üzerinde bina ettiği kavramları ve onlar arasındaki ilişkiler o kadar karmaşık ki, onu anlamaya çalışmaktan, onu eleştirmeye fırsat kalmıyor.
İkincisi, Freud’un söylediklerinde insanın hoşuna giden bir yan var. Çünkü Freud, insana, sınırsız özgürlükler ve tüm arzuların elde edilebileceği bir hayat vaat ediyor.
Bu size ne çağrıştırıyor?
Evet, çok doğru. Freud, insanın nefsine konuşuyor. Söylediklerinin hoşumuza gitmesinin nedeni bu. Üstelik, Freud sadece insanın nefsine konuşmakla kalmıyor; nefsi konuşturuyor; ve tüm teorisini de nefsin üzerine bina ediyor.
Başka bir ifadeyle, Freud bize aslında insanın sadece hayvanî tabiatını resmediyor. Böylece insanın nebatî ve (iradeye dayalı) insanî bir tabiatı da olduğunu gözlerden saklıyor.
Halbuki biz biliyoruz ki, insanın dört yaşına kadar nebatî, dokuz on yaşına kadar hayvanî, sonra da insanî tabiatı baskın hale gelmektedir.
Yani, insanın önce bir bitki gibi uzuvları gelişir. Sonra bir hayvan gibi duygularıyla hareket eden bir yaratık haline gelir. Ve en sonunda da, bir insan gibi iradesi ve kendi arzusuyla ilâhî hükümlere bağlanır, duygularının üstünde denetim sağlar.
Bu tabloya göre, Freud’un teorisine kaynaklık eden insan tipi, dokuz yaş öncesine karşılık gelmektedir. O da ulvî hazlardan haberi olmayan, sadece nefsinin arzu ve emellerinin peşine takılmış haylaz bir çocuktur.
Bu kadar da dibe vurulmaz mı diyorsunuz.
Daha kötüsü var.
Çünkü etki-tepki mantığını baştacı eden davranışçılığın kendisine hangi insanı model aldığına baktığımızda, karşımıza, şaşılacak bir durum ama, 0-1 yaş çocuğu çıkar.
Zira, insanın bir robot gibi etkilere sadece refleksif tepkilerde bulunduğu dönem, bu evredir!
Ne dersiniz, bilimin kendi muhayyilesinde model aldığı insan bir gün büyüyebilecek mi? Meselâ, gelecekte aklı başında Rabbini ve haddini bilen bir insan olabilir mi?
Ömer Baldık
Son yaşadığımız ‘karikatür krizi’ herhalde ağızlara pelesenk olan ‘küreselleşme’ kavramının ne olduğunu hepimize çok daha iyi gösterdi. Dünyanın bir ülkesinde, o ülkenin bir şehrinde, o şehrin bir mahallesinde faaliyet gösteren bir gazetede basılan birkaç karikatür ile ilgili haber, medya nakil vasıtalarıyla, yol açtığı dev zincirleme olaylar eşliğinde, yeryüzünün tamamına yayıldı.
Ve ardından, bir milyarı aşkın bir nüfusa sahip Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda bu karikatürlere karşı çok şiddetli tepkiler, gösteriler, karikatürlerin basıldığı ülkenin konsolosluklarının işgal edilmesi, yakılması, göstericilerin polislerle çatışması, bu çatışmalarda önemli sayıda insanın yaralanması, hatta ölmesiyle sonuçlanan pek çok trajik olay yaşandı. Müslümanların yoğunlukla yaşadığı birçok ülkede boykot kararı alındı. Sayısız düşünce adamı ve siyasetçi fikir beyan etti. Çoğunluk, olayları yatıştırma yönünde çaba gösterirken; Avrupa’yı mesken tutmuş küstah ve kibirli bir azınlık, yapılanı mazur göstermeye, hatta haklılaştırmaya çabalayıp durdu.
Bu olay hiç kuşku yok ki, tarihe ‘karikatür krizi’ olarak geçecek. Hakkında daha çok konuşulacak ve yorum yapılacak. Çünkü bu olay, asla bir iki karikatürle başlayıp biten bir olay olarak tanımlanamaz. Ardında, tek bir düzlemde açıklanamayacak tarihten gelen derin ve çok boyutlu bir çatışma yatıyor çünkü. Dinî olduğu kadar siyasî, ekonomik olduğu kadar kültürel, toplumsal olduğu kadar askerî bir çatışma bu şahit olduğumuz. Tarihin değişik dönemlerinde değişik görünümler almış, en başta iki büyük semavî dinin bağlılarını ilgilendiren, ve son zamanlarda bir kısım Batılı akademisyen ve siyasetçi tarafından “medeniyetler çatışması” olarak da tanımlanan bir çatışmayla karşı karşıyayız.
Acaba aralarında var olan onca itikadî yakınlığa rağmen dün ve bugün iki semavî dini ve onun bağlılarını karşı karşıya getiren nedir? Aynı Allah’a inanmak, bir vahye sahip dine inanmak, o vahyi insanlara getiren bir peygambere inanmak ve iman sahibi bir topluluk olmak gibi benzerlikler ortada iken, nasıl böylesi bir düşmanlık doğar aralarında?
Kritik bir bakış açısıyla bu sorulara şunları da eklemek mümkün: Acaba karikatür kriziyle görünür olan düşmanlık, sadece Hıristiyanlık ve İslâm arasında tanımlanması gereken bir düşmanlık mı; yoksa başka cepheler mi var? Örneğin—özellikle geçmişten günümüze doğru gelinen süreçte etkisi giderek artan—din dışı güçlerin bu düşmanlıkta payı yok mu?
Konunun derinliğine anlaşılabilmesi için bir dergi yazısının izin verdiği ölçüde tarihte bir yolculuğa çıkmamız kaçınılmaz gibi görünüyor.
İslâm tarih sahnesinde yok iken, Hıristiyanlığın durumu neydi?
Aslında Hıristiyanlığın anlaşılması, ondan da önce gelmiş olan Yahudiliğin anlaşılmasına bağlı. Geçen ayki sayımızda “Ve Allah İsrailoğullarına dedi ki” başlıklı yazıda belirtildiği gibi, Yahudiler Allah onlara ikram etmezden evvel, “çobanı olmayan kaybolmuş bir davar gibi” idiler. Bu halde iken, Allah onları bir araya getirdi, güç ve kuvvet kazanmalarını sağladı. Onlara şeriat, kitap ve peygamber(ler) gönderdi. Fakat İsrailoğulları nefisperest tutumları ve işledikleri kötü ameller neticesinde tüm bunları boşa çıkardı. Bu, Allah’ın istediği bir hüküm değildi, onların kendi aleyhlerine verdikleri bir hükümdü.
İsrailoğullarını bu duruma düşüren etken, kibir ve kendini beğenme hastalığı idi; bir türlü nefislerini aşamamalarıydı. O kadar ki, namaz kılmalarına rağmen kalblerinde Allah’la rekabete girişenlere karşı bir sevgi vardı. Bu Allah düşmanlarından bazıları, gayb hakkında bilgi almak veya vahyin benzerini yazmak gibi hususlarda âdeta Allah ile rekabet ediyordu. ‘Nefisperestlikle’ boyalı bu tablo içinde, Yahudiler insanın yeryüzünde varkılınma maksadını (halis bir ubudiyet) yerine getiremediler. Nefis düşkünlüklerini, millet boyutuna taşıyıp milliyetlerini dinleri haline getirerek daha da azdılar. Allah da, azgınlıklarına karşılık, onları Fatiha sûresinde buyurulduğu üzere, “gazaba uğramışlar”dan kıldı.
Sonra Allah, onların yerine, Hz. İsa’nın elçiliğinde Hıristiyanlığı getirdi. Yahudilikle kıyaslandığında Hıristiyanlar nefislerini aşmayı bildiler. Hıristiyanlık ile, insanlık genel anlamı itibariyle bir adım ileriye gitti. Fakat Hıristiyanlığın, daha doğrusu Hıristiyanların, gelip takıldıkları nokta ise, ‘esbabperestlik’ oldu. Yani kendi nefislerini aşabildikleri halde, sebepleri aşamadılar. “Hiçbir sonuç kendisini oluşturan sebepten daha büyük olamaz” şeklindeki ortaçağ Hıristiyan akidesi de, bir yönüyle bu gerçeğin bir ifadesiydi.
Hıristiyanların kavrayamadıkları hakikat, Allah’ın herhangi bir şeyi yaratmak için hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını, hiçbir sebebin de kendi üzerinde gösterdiği tesirin hakiki sahibi olmadığı idi. Onlara göre, her sebebin kendisine göre bir tesir gücü vardı; dolayısıyla Allah yeryüzündeki işlerini muhakkak belli aracılarla görmek ‘zorundaydı.’ Bu bakış, Hıristiyanlığı iki büyük yanlışa götürdü.
Birincisi, Allah’ın Samed gibi (hiçbir şeye ihtiyacı olmamak) mutlak sıfatlarını tanıyamayarak O’nu layık olduğu şekilde sena edemediler.
İkincisi, Allah’ın ulûhiyetine Hz. İsa’yı ortak ettiler; hatta bununla yetinmeyip bir kurum olarak Kilise’yi de Hz. İsa’nın altına yerleştirdiler. Böylece, Hz. İsa ve Kilise, dolayısıyla Kilise’nin Hıristiyan din adamları, mertebelerine göre, Allah’a ait olan hükmün ‘yeryüzündeki temsilcileri’ konumuna yükseldiler. Tüm bu yapının kurulmasına neden olan faktör de, yine bir esbabperestlik örneği olarak, Hıristiyanların babasız (yani sebepsiz) bir çocuğun dünyaya gelemeyeceğini düşünmeleriydi. Onlara göre, Hz. İsa babasız dünyaya gelemeyeceğine göre, onun babası (haşa!) Allah’tı.
Dolayısıyla, İslâm inancına göre Allah’ın kulu ve elçisi olan Hz. İsa, Hıristiyanlıkta Allah’ın oğlu olarak görüldü. Yine İslâm inancına göre her ne şekilde olursa olsun din kurumu ve din adamı Allah’ı (ve dini) temsil etmezken, Hıristiyanlıkta bunlar Allah’ın semadan yeryüzüne doğru kurduğu ve Tanrı Krallığı’nın parçası kıldığı ‘kutsal aracıları’ olarak kabul gördü. Kilisenin Hıristiyan bir mü’mini aforoz etme yahut günahlarını affetme gibi devasa yetkileri, işte bu kabulden kaynaklandı.
İslâm gelmeden önce onun hakkında ne biliyorlardı?
Gerek Yahudiler, gerekse Hıristiyanlar, Hz. Muhammed henüz bu dünyaya teşrif etmeden önce, o ve gelecek ‘yeni din’ hakkında çok şey biliyorlardı. Hem Yahudilere, hem de Hıristiyanlara, Allah, peygamberleri aracılığıyla İslâmiyet ve onun peygamberinden haber vermişti çünkü.
Hz. Musa’dan çok daha önceki bir devirde Şaya aleyhisselâm’ın lisanını kullanarak Allah Yahudilere hitap ederken bile bundan söz etmişti meselâ: “Ben okuma, yazma bilmeyen bir peygamber göndereceğim. Sert değil, kaba değil, sokaklarda bağırmaz, edebe ve terbiyeye uymayan davranışta bulunmaz, edebe aykırı söz söylemez. Ben, ona her güzellik için doğru bir davranış vereceğim, her güzel ahlâkı ona bağışlayacağım. Sükûneti elbisesi, iyiliği prensibi, takvayı gönlü, hikmeti düşüncesi, doğruluk ve vefakârlığı tabiatı, affı ve şeriatın hoş gördüğü şeyleri ahlâkı, adalet ve iyiliği yaşantısı, hakkı şeriatı, hidayeti imamı, İslâm’ı milleti, Ahmed’i ismi kılacağım. Sapıklıktan sonra onunla hidayet edeceğim. Cahillikten sonra onunla öğretim yapacağım, düşkünlükten sonra onunla yükselteceğim, tanınmazken onunla şan vereceğim, azlıktan sonra onunla çoğaltacağım, darlıktan sonra onunla zenginleştireceğim, ayrılıktan sonra onunla toplayacağım. İhtilâfa düşen kalbleri, dağınık arzuları, bölünmüş ümmetleri onunla birleştireceğim. Ümmetini, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet yapacağım.” 1
Yine Hıristiyanlar da, Hz. İsa’nın müjdelemesiyle, Hz. Muhammed ve İslâm hakkında bilgi sahibi olmuşlardı: “Ben Allah’ıma ve Allah’ınıza gidiyorum, size benden sonra Paraklit (Ahmed) adında bir peygamber geleceğini müjdelerim. Paraklit o zattır ki, Allah onu ahir zamanda yollayacak ve o size her şeyi öğretecektir.” 2 Davud aleyhisselam’a inen Zebur’da ise şu ifadeler yer alıyordu: “Denizlerden denizlere, nehirlerden yerlerin parçalanması ve nihayetlenmesine kadar malik olacak, kendisine Yemen ve Cezair melikleri hediyeler getirecek. Padişahlar onun önünde eğilecekler. Ve her vakit de ona rahmet okunacak. Her gün kendisine bereketle dua okunacak. Nuru Medine’den parlayacak, mübarek adı ebediyete kadar dillerden kalkmayacak ve O’nun adı, güneşin mevcudiyetinden önce vardı. Güneş durdukça da etrafa yayılacak.”3
Verdiğimiz bu kitabî delillerden başka, Hz. Muhammed doğduktan sonra daha çocuk yaşta iken sırf sırtındaki peygamberlik mührüne bakarak, onun peygamber olduğunu birçok Yahudi ve Hıristiyan âlimi anlamıştı. Bunların en meşhuru, kuşkusuz, aslen Yahudi ama sonradan Hıristiyanlığı kabul etmiş olan Rahip Bahira’ydı. Bilindiği gibi Rahip Bahira, bir kervana eşlik eden buluttan, dibine oturduğunda ağacın Hz. Muhammed’in üzerine doğru eğilip gölgelik yapmasından, onun yetim olmasından ve sırtındaki mühürden peygamber olduğunu anlamış; ve Yahudiler onun canına kıymasınlar diye Ebu Talib’i bir kenara çekerek yeğenini Şam’a götürmesine engel olmuştu.
Özetle, Yahudi ve Hıristiyanlar kendilerinden sonra yeni bir din geleceğini, o dinin mümtaz bir peygamberi olacağını ve Allah’ın o din ile birlikte, kendilerine inenleri tashih ve ikmal edeceğini; hatta bu konuda Allah’ın kendilerinden misak ve and aldığını biliyorlardı.4.
İslâm gelince Hıristiyanlık bu ‘yeni din’i nasıl karşıladı?
Miladi 610 yılında Hz. Muhammed az sayıdaki bir Müslüman topluluk ile Medine’ye hicret ettiği andan itibaren, İslâm, deyiş yerindeyse, rüştünü ispat etmeye başladı. Sadece Arap kabileler tarafından değil, Hıristiyan ve Yahudiler tarafından da duyulur ve bilinir hale geldi.
İslâm’ın ortaya çıkışı ve sonrasında hızlı bir büyüme seyri izlemesi, Hıristiyanlık içinde siyasî bir krize sebep olduğu gibi, buna bağlı olarak gelişen bir dizi teolojik probleme de yol açtı.
Hıristiyanlar Yahudilikten daha sonra geldiği için kendilerinin ‘son din’ olduğunu iddia ediyor ve hakikî kurtuluşun ancak kendileriyle mümkün olduğunu söylüyorlardı. Hatta “Kilise dışında kurtuluş yolu yoktur” şeklinde bir inançları vardı. Bunda hiyerarşik bir sırayla kurdukları Allah, İsa ve Kilise’den oluşan ‘semavî yapı’nın rolü büyüktü. Kendilerinden sonra İslâmın gelişi, Hıristiyanlığın ‘son din’ ve ‘tek kurtuluş yolu’ iddiası için çok büyük bir tehdit oluşturdu.
Fakat Hıristiyanlık ile İslâmiyet arasındaki asıl teolojik çatışma, iki dinin peygamberlerinin sunduğu ‘model’ ile ilgiliydi. Hıristiyanların bakış açısına göre Hz. İsa ile Hz. Muhammed arasında derin ayrımlar söz konusuydu. Zira Hz. İsa, hem hayatı boyunca evlenmemiş, hem de hiç savaşmamıştı. Buna karşılık, Hz. Muhammed, hem evlenmiş, hem de savaşmıştı. Hatta Hıristiyanların ifadesiyle, ‘kan dökmüştü.’
Bu farklılık, Hıristiyanlara göre Hz. Muhammed’in (haşa!) bir peygamberde bulunması gereken fazilete sahip olmadığının deliliydi. Eğer Hz. Muhammed gerçekten bir peygamber olsaydı, onlara göre, tıpkı Hz. İsa gibi sadece maneviyatı ve sevgi felsefesini ön planda tutardı.
Doğrusu, onları bu şekilde düşünmeye iten faktör, Hıristiyanlığı kabul ediş biçimleriyle ilgiliydi. Çünkü Hıristiyanlık, Yahudiliğin tersine, manevî yönü ağır basan, dünya hayatı yerine ruhî hayatı ön planda tutan bir tabiata sahipti. Manastırlarda Hıristiyan din adamlarının (ruhban sınıfı) evlenmeden ve sosyal hayatın (“dünya hayatı”nın) içine karışmadan yaşamalarının nedeni de buydu. Hıristiyanlık din ile dünya hayatı arasında keskin bir ayrım öngörmekteydi.
Dolayısıyla, Hıristiyanlar, savaşmış ve evlenmiş (güya “dünya hayatı”na dalmış) Hz. Muhammed’i bir peygamber olarak kabul etmeye karşı büyük bir direnç gösterdiler. Onun doğru bir ‘peygamber modeli’ sunmadığını düşündüler. Hakikat-i halde ise, Hz. Muhammed’in evlenmesi ve savaşması, her Müslümanın çok iyi bildiği gibi, mü’minlere hayatın her boyutunu kapsayan şumüllü bir örnek olması için gerekliydi.5 Ayrıca İslâm’ın kutsal ile dünyevî, din ile toplum ve birey ile toplum arasında keskin bir bölünme öngörmemesi, Hıristiyanların zannettiği gibi İslâm’ın eksikliğini değil, bilâkis ona göre kemâline işaret eden bir delildi.
Yahudiler için ise, kısaca değinmek gerekirse, sorun çok daha başkaydı. Yahudiler, nefisperestliğe dayalı milliyetlerini dinleri haline getirdikleri için, Hz. Muhammed’i sırf İsrailoğulları yerine Arapların içinden çıktığı için kabul etmediler. Halbuki, gelecek son peygamberi büyük bir özlemle bekliyorlardı. Hatta Medine’deki Yahudiler, Evs ve Hazrec kabileleriyle çatıştıklarında “Son peygamber gelince biz ona tâbi olacağız, ve İrem ve Âd kavimleri gibi, sizi öldürüp kökünüzü kazıyacağız!” diyorlardı.
Kuşkusuz, tüm bunlarda, Yahudi ve Hıristiyanların kendilerine inen sahih dinleri tahrif etmeleri ve kendi niyetleri ve kavrayış düzeylerine göre kurulu bir din meydana getirmeleri; daha sonra da ondan vazgeçememeleri büyük bir rol oynadı.
İslâm’ın hızlı yayılışı Hıristiyan âleminde nasıl bir etkiye yol açtı?
İslâm’ın sebep olduğu teolojik tehdit yanında, Hıristiyanların onu çok daha sıcak bir tehdit olarak algılamalarına neden olan faktör, Müslümanların çok kısa sürede çok büyük fetihler gerçekleştirmiş olmalarıydı.
Halife Hz. Ebubekir zamanında (634) Bizans’a karşı bir zafer kazanılarak, Filistin topraklarına İslâm sancağı dikilmişti örneğin. Halife Ömer zamanında ise (634-644), Irak ve Suriye’nin yanısıra, Hıristiyanların yaşadığı Kudüs ele geçirilmişti. Müslümanların adaletli tavrını duyan Kudüs Patriği, bir antlaşmayla şehrin anahtarlarını halifeye teslim etmişti.
Hz. Osman zamanında, Peygamberin Medine’ye hicretinden tam 34 yıl sonra gelinen nokta ise şöyleydi: Batı’da Kuzey Afrika’nın tamamı aşılarak İspanya’ya ulaşılmış, Akdeniz’de Kıbrıs, Rodos ve Girit gibi önemli adalar alınmış, İstanbul kuşatılmış, Doğu’da Çin içlerine kadar uzanılmış, Kuzey’de Ermenistan’dan Güney’de Hindistan’a kadar sınırlar genişletilmişti.
34 yıl içinde kazanılan bu muazzam başarı, ister istemez, Hıristiyan âleminde çok büyük bir ‘travma’ya yol açtı. Hakikati tasdik edilmeyen bir dinin mensupları, akıl almaz zaferler kazanmıştı. Dahası, 30-40 yıl öncesine kadar kendi içlerinde kabile savaşları yapan ve cehalet içinde yüzen Araplar tarafından!
Dünyanın yeni tablosu, İslâm’ı kesinlikle dikkate alınması gereken bir güç konumuna getirdi. Zahiren istilâ edilemez görünen Bizans İmparatorluğu bile, yedinci ve sekizinci yüzyılda haritadan silinme riskiyle yüz yüze gelmişti.
Yalnız bu noktada, Avrupa’da yaşayan Hıristiyanlar ile Müslümanların fethettikleri topraklarda, özellikle Yakındoğu’da yaşayan Hıristiyanların İslâm’a bakışlarında çok ciddi bir fark vardı.
Yakındoğu Hıristiyanları, meselâ Anadolu’da Bizans İmparatorluğu içinde veya Şam’da yaşayan Hıristiyanlar, özellikle de yerel halk için İslâm hiç de büyük bir tehdit değildi. Tam tersine, kötü yönetilmelerine bir isyan duygusu içinde, İslâm’ın adâletine ilişkin işittikleri, onların bu yeni dine sempatiyle bakmaları için önemli bir sebepti. Nitekim, Müslümanlar fethettikleri toprakların çoğunda bu tip yerel Hıristiyanların toptan din değiştirerek Müslüman olmaları sonucunda çoğunluk oldular.
Fakat aynı durum, Avrupa Hıristiyanları için geçerli değildi. Kilise ve devletiyle Avrupalı Hıristiyan dünyası, tam bir savunma psikolojisi içine girdi ve kavgacı bir üslup takındı. İslâm’ı ve Müslümanları teolojik farklılıklardan da istifade ederek, tam bir ‘ötekileştirme’ ameliyesine tâbi tuttular. Hissettikleri tehdit algısı nedeniyle, anlamaktansa onları barbarlar ya da kafirler diyerek kötü göstermeyi ve es geçmeyi daha kolay buldular. Müslümanların şiddetli saldırılarıyla yüz yüze geldikleri için ortak tarih ve teolojik yakınlıklar ise fark edilmeden kaldı.
Daha sonraki süreçte Hıristiyan-İslâm ilişkileri hangi safhalardan geçti?
İslâm’ın Hindistan’dan İspanya’ya kadar büyük bir güç olarak ortaya çıkışından sonra, o dönemde Karanlık Çağı’nı yaşayan ve sefalet içinde bulunan Avrupa, gerek sınır komşusu olan Müslümanlarda, gerekse geliştirilen ticarî münasebetler sonucunda İslâm coğrafyasında büyük bir refah ve zenginlik olduğunu gördüler. Bu, onların İslâm coğrafyasına iştahla bakmalarına yol açtı.
Buna ilâve olarak, o dönemde Avrupa kendi içinde ciddi karışıklıklar yaşıyordu. Kilise’nin krallar karşısındaki konumu sarsılmaktaydı. Bu yüzden, Papa kendi topraklarını ellerinden almış olan Müslümanlara karşı ‘kutsal bir savaş’ başlatarak, hem Müslümanları İspanya ve Akdeniz’den söküp atmak, hem de kendi iktidarını yeniden tesis etmeyi amaçladı. “Allah bu savaşı yapmamızı istiyor” diyerek, Avrupalı Hıristiyanları tarihte Haçlı Seferleri olarak bilinen bir dizi savaşa zorladı.
Savaşın görünüşteki nedeni, genelde Doğu Hıristiyan âlemini özelde kutsal şehir Kudüs’ü Müslümanların elinden kurtarmaktı. Fakat Francis E. Peters’in da belirttiği gibi, tarihin o döneminde Kudüs’teki Hıristiyanların herhangi bir savaş gerekçesi yoktu ya da tarihin o devresinde savaşmayı haklı kılacak Haçlılarla ilgili sıradışı bir olay meydana geliyor değildi.6
Bu savaşı tanımlayan en iyi tabir, “kutsala boyanmış bir talan”dı. Hıristiyan idareci, şövalye ve tüccarlar, Ortadoğu’da bir Latin Krallığı kurarak bölgenin siyasî ve ekonomik fırsatlarından yararlanmak istiyorlardı.
Haçlı Seferlerinin teolojik meşruiyetini sağlamak için o dönemde Avrupa’da çizilen hiçbir ciddi araştırma ve incelemeye dayanmayan İslâm imajı şuydu: İslâm sahte ve hakikatten bir sapmadır. Hz. Muhammed (haşa!) Hıristiyanlık içinde sapkın bir mezhep kurucusudur. Hile ve büyü ile kiliseyi tahrip etmiştir. İslâm zorla ve kılıçla yayılan bir dindir. Ayrıca şehvanî arzuları kıran Hıristiyanlığa nispetle, şehvet düşkünlerinin dinidir.
R. W. Southern’in ifadesine bakılırsa, Haçlı Seferlerinden önce, Ortaçağ edebiyatında Muhammed ismi neredeyse hiç yer almıyordu. Ama Haçlı Seferlerinden itibaren Batı’daki herkes İslâm’ın ne anlama geldiğine ve Muhammed’in kim olduğuna dair belli görüşlere sahipti. Bu görüşler gayet netti, ama kesinlikle bir bilgi değildi.7 Haçlı Seferleri dışında Hıristiyan-İslâm ilişkilerinde diğer önemli safhaları, Reformasyon, Sömürgecilik dönemi ve Şarkiyatçılık çalışmaları oluşturdu. Bu dönemler boyunca, Avrupa Hıristiyanlığına üstün bir konum atfedebilmek için İslâmiyet’e iftira edildi. Hz. Muhammed ve İslâm sürekli çarpıtılarak tasvir ve karikatürize edildi; daha doğrusu doğruluğuyla çok az ilgilenilerek bunlar üretildi.
Sık sık İslâm’a ve peygamberine çoktanrıcılık, domuz eti yeme, şarap içme ve gayri meşru cinsî münasebet gibi inanç ve eylemler yakıştırıldı. Hz. Muhammed’e Kilise’yi yok etmek amacıyla sihir yapan ve karışıklık çıkaran İsa aleyhtarı bir hilekar olduğu iftirası yapıldı. Batıda üretilen bir Peygamber biyografisinin gayrimüslim yazarı bu iftiraları, bakın nasıl bir saçma ve kör bir meşruiyete dayandırıyordu: “Kökleşmiş bedbahtlığı, kötülük hakkında konuşulabilecek her şeyi aşan birinin kötülüğünden bahsetmekte beis yoktur.”8
Sonraki yüzyıllarda İslâm, Aydınlanmanın erdemlerinden bahseden yazarlar tarafından sürekli aşağılanmaya çalışıldı. Söz gelimi, Voltaire, Peygamberimizi teokratik bir tiran olarak resmetti. Ernest Renan ise, üzerinde çokça durulan konferansında, İslâm’ı bilimle bağdaşmaz ve Müslümanları da “yeni bir fikri öğrenme ve kendilerini böyle bir fikre açık tutmada yeteneksiz addedip azlederek, bilim, akıl ve ilerlemeyi ön sıraya koydu.9
Daha yakın tarihte ise, özellikle sömürgecilik hareketlerinin etkisiyle, Hıristiyan-Müslüman ilişkisi, bir eksen kaymasına uğramış ve tarihsel altyapı içinde çok daha tümel bir şekle kavuşturularak Batının (medeniyetinin); Doğu’yu (medeniyetini) tanıması biçimini almıştır.
Sonuç olarak, İslâm’ın doğuşundan sonraki ilk on yüzyıl, Hıristiyan âleminin çok daha fazla kuşatma altında olduğu orantısız bir yarışma iken, Coğrafî Keşifler ve Avrupa Sömürgeciliğinin yükselişi ile güç dengelerinde büyük bir kayma yaşanmış oldu. Sömürgecilik, özellikle on dokuzuncu yüzyıl ve sonrasında Müslümanların tarih ve psikolojisine hâkim oldu. Günümüze doğru İslâm ve Batı arasındaki ilişkileri çok belirgin bir şekilde etkileyegeldi. Bugün birçok Müslümanın hafızasında Avrupa merkezli devletlerin hâkimiyeti acı bir hatıra olarak süregelmektedir.
Hıristiyanlığın günümüzdeki konumu nasıldır?
Her şeyin din ile açıklandığı ve dinin belirleyici olduğu Ortaçağ dönemine göre, aslında Hıristiyan dünyası da Avrupa’nın on altıncı ve on yedinci yüzyıldan itibaren yükselmekte olduğu görüntüsü altında çok ciddi gerilemeler yaşadı.
İslâmiyet’e kıyasla Hıristiyanlığın gelişmiş bir şeriata yaslanmaması, onu Reformasyon süreciyle karşı karşıya bırakırken, Bediüzzaman’ın ifadesiyle tarihî gelişmeler karşısında sürekli ‘yırtılmasına’ neden olmuştur.10 Dolayısıyla özellikle Sömürgecilik Döneminde Avrupalı devletler meşruiyetlerini kendi dinlerinin üstünlüğüne dayandırmaya çalışmış olsalar da, iç yapıda Hıristiyanlık gerilemekteydi. Ortaçağ’da Avrupalı kralları Haçlı Seferlerine yönlendirerek Papa kendi otoritesini korumuş olmasına karşılık, on sekizinci yüzyıl ve devamında Avrupalı devlet liderleri, Papa’nın kendi üzerlerindeki otoritesini reddetmişler ve Kilise’yi işlerinden uzakta tutmuşlardır.
Dolayısıyla bugün karşımızda duran Avrupa medeniyeti, Bediüzzaman’ın yıllar öncesinde çok isabetle tespit ettiği gibi, Hıristiyanlığın yön verdiği bir Avrupa değildir artık: “Avrupa ikidir: Birincisi, “İsevilik din-i hakikisinden aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nafi sanatları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden,” diğeri ise, “felsefe-i tabiiyyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiatını mehasin zannederek beşeri sefahate ve dalâlete sevkeden” Avrupa’dır.11 Bugün karikatür kriziyle de karşı karşıya kaldığımız Avrupa, birincisinden çok, ikincisi gibi gözükmektedir.
Bediüzzaman’a göre Avrupa medeniyeti içinde Hıristiyanlığın geleceği de, belki çoğu Hıristiyan için sürpriz sayılabilecek bir sona doğru ilerlemektedir ki, onun bu konudaki görüşü şöyledir: “Nasraniyet ya intifâ veya ıstıfâ edip İslâmiyet’e karşı terk-i silah edecektir. Nasraniyet birkaç defa yırtıldı, Protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmaya hazırlanıyor. Ya intifâ bulup sönecek veya hakiki Nasraniyet’in esasını câmi olan hakâik-ı İslâmiyeyi karşısında görecek, teslim olacaktır.” 12
Bu tespitler günümüz gerçekleriyle de uyum halindedir. 1962-65 yılları arasında, dünyanın hemen her ülkesinden gelmiş bulunan Katolik Kilisesi’nin en yetkili şahsiyetlerinden iki bine yakın delege piskoposun iştirakiyle toplanan Vatikan Konsili’nin esas meselesi, 20. asrın sonlarında Hıristiyanlıktan oldukça uzaklaşmış bulunan Hıristiyan âlemini, yeniden Hıristiyanlaştırma çarelerini arama olmuştur. Bunun için Hıristiyanlık kendi kendisini yeniden gözden geçirmiş ve belki de tarihindeki en mühim birkaç değişiklikten birini gerçekleştirmiştir. “Kilise dışında kurtuluş yolu yoktur” ilkesini esneterek, kilise dışında da kurtuluş yolu olabileceği ihtimalini içeren önemli değişiklikler yapmıştır. 13
Aslında Vatikan Konsili’nde alınan bu karar dünyanın biçimlenmeye başlayan yeni görüntüsüyle birlikte düşünüldüğünde, materyalizm, nefisperestlik gibi dinsiz akımlara karşı Hıristiyanlığın zaten yeterince güçlü olmayan bir teolojiye sahip olmadığı için mü’minlerini muhafaza edemez hale geldiği ve er ya da geç İslâmiyetin kapısını çalmaya ve Müslümanlarla işbirliği yapmaya mecbur olduğunu akla getirmektedir.
Karikatür krizi iplerin koptuğu an mı, yeni bir başlangıç mı?
Doğrusu, bu sorunun cevabı nereden bakıldığı ve kimlerin karşılıklı konumlandırıldığıyla ilgili. Medeniyetler açısından bakıldığında, yaşadığımız bu kriz, sanki Samuel Hungtington’ın ‘medeniyetler çatışması’ tezini doğrulayacak şekilde iplerin kopmak üzere olduğu izlenimi verdiğini kabul etmek zorundayız. Zira, birkaç karikatür nedeniyle, çok geniş bir coğrafyada büyük bir insan kitlesi sonu ölüme varan birtakım gösteri ve tepkilerde bulunmuştur. Avrupa medeniyetinin bugünkü hâkim temsilcilerinin, teskin edici yönde gayret gösterenleri bir yana, önemli bir kısmı da ‘fikir ve ifade özgürlüğü’nün ardında ait oldukları medeniyeti savunma psikolojisiyle hareket etmişlerdir. Dolayısıyla iki taraf arasında ciddi bir gerginlik yaşandığı ve yüksek dozda bir heyecanla bunu çatışma boyutuna taşıdıkları söylenebilir.
Fakat sözünü ettiğimiz bu ‘iki taraf’ı çok iyi analiz etmek zorundayız. Çatışma deyince zihnimize otomatik olarak düşen bu iki taraf, tüm enerjilerini ilk anda akla gelebileceği ve medyanın bize o şekilde sunmak için çabaladığı gibi, gerçekten dinden mi alıyor?
Doğrusunu söylemek gerekirse, bu soruya evet demek çok zor gözüküyor. Her türlü haksızlığı ve aşırılığı haram saymış bir dinin peygamberine yapılan hakarete tepki göstermek için, suçu suçluya has kılmadan, bir ülkenin konsolosluklarına saldırmanın o dinin hakikî mü’minlerince tutulacak bir yol olmadığı apaçık. Öyleyse bu tepki enerjisini nereden alıyor?
Aslında bu sorunun basit bir cevabı var: Yüzyıllar süren sömürgecilik döneminin sömürülen ülkelerin tarih bilinçlerinde yol açtığı travma ve ardından son 10-15 yılda sömürgecilik dönemini komünizmin çöküşünden sonra yeniden iştahla canlandıran ABD’nin Afganistan’da ve en son Irak’ta yaptıkları, geçen ay boyunca her gün televizyon ekranına yansıtılan tepkilerin ana eksenini oluşturuyor. Yani insanlar kendi ülkelerine, hürriyetlerine, mallarına ve canlarına kasteden birilerine ve onların ait olduklarını düşündükleri medeniyet anlayışına tepki gösterdiler. Dolayısıyla, meydanda görülen tablo, Hıristiyan-Müslüman çatışmasından ziyade, ‘ezen-ezilen’ arasında yaşanan bir çatışmaya daha yakın duruyor.
Bu çatışmalar içinde din, dinî anlayış ve semboller ise tarafların kullandığı bir ‘çatışma dili’ olmaktan çok da öte bir anlam ifade etmiyor. Söz gelimi, Danimarka’da karikatür krizinin ortaya çıkmasına neden olan gazetenin de destek verdiği, çoğunluğu gençlerden oluşan, Avrupa’nın diğer yerlerinde de son yıllarda yükselişe geçen aşırı milliyetçiler, gerçekten kendilerini samimi Hıristiyan olarak kabul ettikleri için mi Müslümanlara ve onların kutsallarına saldırıyorlar; yoksa günden güne kötüye giden Avrupa ekonomisi ve kendilerinin işsiz kalmalarının nedenini yanıbaşlarında yaşayan Müslüman göçmenlere yıkmak onlara daha kolay geldiği için mi?
Aynı şekilde, hayatında inandığı dini kamilen yaşayan, onun ilke ve prensiplerine uyan bir Müslüman için, zaten peygamberine iman etmeyen birilerinin ‘sembol’ üzerinden yaptığı bir hakarete, sanki kendi dünyasında onun sadece bir ‘sembol’ kadar değeri varmış gibi ve o sembolün üzeri çizilirse Hz. Muhammed’den geriye (haşa!) hiçbir şey kalmayacakmış gibi dellenme boyutunda bir tepki göstermenin ne gibi bir anlamı ve haklı gerekçesi olabilir? Hem bunun akıllıca olduğunu kim söyleyebilir? Böyle bir tepki, Müslümanların kendisini karikatürleştirmez mi?
Böylesi bir olay karşısında bir mü’mine yakışan, vakar ve izzetini bozmadan, en uygun tepkiyi göstermektir. Meselâ bu son karikatür krizi karşısında gösterilebilecek en uygun tepkilerden birisi, aleniyet kazanmaması için görmezden gelmek olabilirdi. Aleniyet kazandıktan sonra ise, kısa vadede etkili bir boykot kampanyası yeterli olurdu. Uzun vadede ise, Suudi Arabistan’ın başlattığını duyduğumuz girişimi gibi, Hz. Muhammed’in örnek hayatını konu alan bir siyer kitabını, Avrupa ülkelerinde dağıtmak ve yüzyıllardır bu konuda özellikle cahil bırakılmış Avrupalı halkların sahih bir bilgiye erişmesine vesile olmak, hayata geçirilebilirdi.
Müslümanlar olarak şunu unutmamalıyız ki, karşımızda dinin toplum ve devlet yönetimine hâkim olduğu dönemlerdeki gibi saf Hıristiyanlığa bağlı ve onun hükümlerine göre iş gören bir Avrupa yok. Şeriatı olmayan Hıristiyanlık, kendisini Hz. İsa ve Kilise duvarları arasına sıkıştırdığından beri, Batı dünyasında toplum hayatını Adam Smith’lerin, Karl Marx’ların, Charles Darwin’lerin.. ‘şeriatı’ yönlendiriyor. Ve onların şeriatı, Batı toplumlarını bugün tamamen dinden uzak, dünya hayatı içinde rehbersiz, bunalımlı ve çaresiz bir noktaya getirdi.
Vatikan Konsili’ne 1962 yılında “Kilise dışında kurtuluş yolu yoktur” ilkesini esneten en büyük gerekçe de, işte budur. Hıristiyan din adamları kendi toplumlarının gün geçtikçe dinî duygu ve yaşantıdan uzaklaşmalarını çaresizce takip ederken, yaşadığı onca karmaşaya rağmen İslâm coğrafyalarında Müslümanların hâlâ dinlerini yaşamakta oluşlarına gıpta ile bakmaktadırlar.
Bu noktadan bakıldığında, karikatür krizi ‘iplerin koptuğu an’ olarak tanımlanamayacağı gibi, bilâkis özellikle Bediüzzaman’ın samimî İseviler dediği ihlâslı Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasında ‘yeni bir başlangıç’ için daha da çabuk hareket edilmesi gereğini ortaya koymuştur.
Biz Müslümanlara düşen, dinimizin ve kutsallarımızın bir medya maymunluğuyla alt edilemeyeceğini, Din Sahibi’nin o kutsal değerleri kâinatın köküne dercettiğini bilerek, vakur hareket etmektir. En az peygamberimizi karalayan karikatürlere gösterilen tepkilerdeki heyecan düzeyinde, onun sünnetini hayata geçirmeye çalışmaktır. Bediüzzaman’ın ifade ettiği gibi, “Eğer biz doğru İslâmiyeti ve İslâmiyete lâyık doğruluğu ve istikameti göstersek, diğer din müntesipleri mutlaka fevc fevc İslâm dairesine katılacaklardır.” 14
Ehl-i Kitaba gelince, onlara söyleyeceğimiz son sözümüz ise şudur: “Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah’tan başkasına tapmayalım. O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer yine yüz çevirirseniz, işte o zaman, şahit olun ki biz Müslümanlarız!” 15
Dipnotlar
1-Bkz. Elmalılı Tefsiri, İsra Suresi tefsiri içinde
2-Yuhanna İncili, 16. bab
3-Zebur, 72. bab
4-Ayrıntılı bilgi için bkz. M. A. Köksal, İslâm Tarihi, 1. cilt
5-Zaten Hz. Muhammed’i savaşlara iştirak etmeye sevkeden faktör, Allah’ın vahiy yoluyla ona savaşmasını emretmesiydi. Bu hususta bkz. Bakara, 190-193, 216
6-Francis E. Peters, “The Early Muslim Empires”, New York: Praeger, 1984, s.85
7-R. W. Southern, Western Views of Islam and the Middle Ages (Cambridge, Mass.: Harvard U. Press, 1962, s.2
8-R. W. Southern, Western Views of Islam and the Middle Ages Cambridge, Mass.: Harvard U. Press, 1962, s.14
9-Albert Hourani, Europe and the Middle East, s.2
10-Risale-i Nur Külliyatı
11-a.g.e.
12-a.g.e.
13-http://www.vatican.va adresindedir.
14-Risale-i Nur Külliyatı
15-Ali İmran, 64
Ömer Baldık
Sakal-i Şerif, Lihye-i Şerif, Lihye-i Saadet…
Bütün bu ifadelerde iki ana aktör bulunuyor. Birincisi, sakal teli. Ancak, kesinlikle sıradan ve değersiz bir tel değil. İşte bu özellik ve ikinci ana aktör, hepimiz için son derece sıradan bir sakal telini, nice meliklerin ve sultanların bile paha biçemediği derecelere çıkarıyor. İşte o yüzden birer saygı ifadesi olan “Şerif” ve “Saadet” gibi nitelemelerle birlikte anılıyor. Asırlardır bir tek tel bile olsa, özenle muhafaza ediliyor. Balmumuyla kapalı şişelere konuluyor; kırk kat bohçaya sarılarak saklanıyor. Ya altın çerçeveli akikten yapılmış ufak bir kutu, ya da özel yapılmış ufak silindir biçiminde billûr bir zarf içine konuyor. En iyi cins şaldan veya üzeri sırma işli, kenarlarına sırma saçak dikilmiş, birbirinden farklı boyutlarda otuz kadar bohçaya, önce en ufağından başlamak üzere sarılıyor.
Özellikle Kadir gecelerinde ziyarete açılıyor. Evlerde, köşk veya konaklarda “Lihye-i Saadet Dairesi” açılıyor. Bu odalar duvarından kapısına çok büyük özenle boyanıyor ve donatılıyor.
İşte bütün bunlar, Resûlullah (a.s.m.) sevgisinin, Resûlüllah’a (a.s.m.) bağlılığın en dikkat çekici örnekleri arasında yer alıyor. Bir sakal telinde sembolleşen bu muhabbet ve sadâkat, nesiller boyunca bir manevî miras olarak elden ele, gönülden gönüle aktarılıyor.
Peygamber sevgisinin kaynağı
İnsanlar, yaratılışlarından kaynaklanan bir özellikle, güzel, mükemmel ve erişilmez olan her şeye karşı müthiş bir sevgi ve muhabbet besler. En dar dairede de en geniş dairede de bu özelliği her an kendisini gösterir. Hattâ, karşılaştığı güzelliğin ve mükemmelliğin derecesi arttıkça, o şeye karşı duyulan sevginin derecesi ve şiddeti de artar. Küçük bir çiçekteki güzelliğe duyduğu hayranlıkla, bütün kainatta gizli sayısız güzelliklere duyduğu sevgi elbette bir değildir.
Sevgi ve muhabbetin harekete geçtiği yer insanın kalbidir. İnsandaki bu küçücük merkez, küçüklüğüne ters orantılı olarak, bütün kâinatı sevecek, bütün kainattaki güzelliklere aşk derecesinde muhabbet duyacak kadar geniştir.
Kâinat genişliğinde bir aşkı kuşatabilecek bir kalbe sahip olan insan, bu potansiyeliyle bir adım daha ileri giderek, kâinatın Sahibi ve Yaratıcısına karşı eşsiz ve sınırsız bir muhabbeti de kalbinde barındırabilir. Zira Cenab-ı Hak, aslında kalbe o yeteneği de vermiştir. Çünkü insanın asıl görevi Allah’a kulluk olduğuna göre, bu kulluğun özü ve ruhu olan Muhabbetullahı, yani Allah sevgisi ve aşkını elde etmeye elverişli yaratılmış olması gereklidir. Zaten öyledir.
Diğer yönden Cenab-ı Hak, başta insanlar olmak üzere bütün varlıkları eşsiz bir sevgiyle sevdiğini yarattığı her şeyle göstermiştir. Yarattığı her bir güzellik, akıl almaz mükemmellikteki sanat eserleri ve harikulâde mucize işlerle bu İlahî sevgi bütün alemi kuşatmıştır. Böylesi eşsiz ve benzersiz bir muhabbete elbette muhabbetle mukabele etmek gerekir. Bunu yapan, bunu gerçekleştirebilen kullarını Allah, her şeyden daha fazla sevecektir.
Cenab-ı Hak, kullarının kendisini nasıl seveceğini, bu sevgilerini en önemli ve en güvenli bir yöntemle nasıl sergileyebileceklerini şu âyet-i kerimede bize bildirir
“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin.”1
Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar isimli eserinde bu ayeti yorumlarken şöyle der;
“Şu ayet diyor ki: Allah’a (celle celâlühû) imanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise: Allah’ın sevdiği zâta benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona ittibâ etmektir. Ne vakit ona ittibâ etseniz, Allah da sizi sevecek. Zaten siz Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.”2
Bu âyet-i kerimeyi mantıkta kullanılan, çok kuvvetli ve kesin olarak kabul edilen bir metodla, “Kıyas-ı İstisnâî” yöntemiyle ele almak mümkündür. Bir örnek eşliğinde açıklayalım:
“Güneş çıkarsa gündüz olur” cümlesi bir hükmü ihtiva eder. Bu hükümden hareketle, eğer “güneş çıktı” denilmişse anlaşılır ki, “şimdi gündüzdür.” Tam tersi olarak “güneş yok” denilmişse, peşinden hemen “gündüz değil” hükmü verilecektir.
Bu kıyas yöntemi ve verdiğimiz örnekten hareketle mezkûr âyet-i kerimeyi tekrar ele alalım:
Bir insan için en mühim ve en yüce maksat, aslında Cenab-ı Hakkın muhabbetine mazhar olabilmektir. Bunun için Allah’ı sevmek, O’na muhabbet etmek şarttır. Eğer Allah’a muhabbet varsa, O’nun habibi, yani en sevgili kulu olan Hz. Muhammed’e (a.s.m.) tabi olunması gerekir. Eğer tabi olunmuyorsa Allah’ı sevme söz konusu değildir. O halde bir kul ne ölçüde Habibullah’a uyarsa, o ölçüde Allah’ı seviyor demektir.3
Sevgi yerine iman cihetinden de aynı bağlantı kurulabilir. Çünkü Allah’a iman eden kimse, elbette O’na itaat edecektir. O’na itaat yolları içinde en makbulü, en istikametlisi, en kısası ve en güvenlisi hiç şüphesiz Habibullah’ın gösterdiği ve bizzat takip ettiği yoldur.
Hedef değil vesile
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, İslâm tarihi boyunca Müslümanlar Allah ve Resûlüne olan muhabbetini, sevgi ve hürmetini her alanda olduğu gibi, Resûlüllah’tan kalan bir sakal teline dahi en üst seviyede sergilemişlerdir. Ancak bu noktada, Peygamber sevgisi ve bu sevginin bir yansıması olan Sakal-ı Şerifler hakkında bazılarınca dillendirilen veya akıllara takılan bir kısım soruları göz ardı etmemekte fayda vardır. Örneğin bir sakal veya saç teline bu kadar hürmet gösterilmesi bazılarınca abartılı veya hatalı görülmektedir. Belki bazı insanlarımız, bu saygının mahiyetini ve derinliğini idrak edemeyip, sadece zahirî bir bağlılıktan öteye geçmeyebilir. Belki bazılarının zihninde, günümüze kadar çok sayıda Sakal-ı Şerifin gelmesiyle ilgili bazı soru işaretleri belirebilir.
Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar isimli eserinde, bu konuda gayet önemli açıklamalarda bulunur. “Hadîsçe sabittir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Lihye-i Saadetinden düşen saçların taneleri mahduddur (sınırlıdır). Otuz-kırk tane veya elli-altmış tane gibi az bir miktarda iken, binler yerde Lihye-i Saadetin saçları bulunması, beni bir zaman çok düşündürdü” dedikten sonra, “Lihye” kavramıyla ifade edilen mânânın sadece “sakal”dan ibaret olmadığını, bu tellerin içinde saçların da bulunduğunu ifade eder. Hz. Peygamber’in (a.s.m.) saçını ve sakalını traş ettirdiği zaman, Sahabe-i Kiram tarafından saklanarak muhafaza edildiğini ve bu tellerin nesilden nesile, büyük bir özenle aktarıldığını söyler.
Said Nursî, bu açıklamanın ardından, bu kez kendi zihnine gelen bir soruyu aktarır. Binlerce camide ve ziyaretgâh özelliğini taşıyan yerlerde bulunun saç veya sakal tellerinin gerçekten Hz. Peygamber Efendimize ait olup olamayacağı üzerinde düşünür. Bu yöndeki sorgulamalarının ardından, genelde dikkatlerden kaçan bir noktaya temas eder. Ona göre, saç ve sakal telleri çok önemli bir mânâya ulaştıran bir “vesile” olma özelliğine sahiptir. Resûlüllah’ı (a.s.m.) hatırlamaya, ona salâvat getirmeye, bir hürmet ve muhabbete medârdır. “Vesilelik ciheti o şeyin zatına bakmaz, vesilelik cihetine bakar” genel hükmünden hareketle, bir saç veya sakal teli gerçekten Peygamber Efendimize (a.s.m.) ait olmasa bile, zâhir hâle göre halk tarafından böyle telâkki edildiği; vesilelik vazifesini ifa ettiği; hürmete, teveccühe ve bağlılığa vesile olduğu için taşıdığı değerden hiçbir şey kaybetmeyeceğini dile getirir. Ancak bu konunun ve yaklaşımının bir istisnasına dikkat çeker. O da, Lihye-i Şerif telakkî edilen bir telin, gerçekte Hz. Peygamber’e (a.s.m.) ait olmayabileceğidir.
Sünnete bağlılığın önemi
Bediüzzaman’ın bu yaklaşım tarzı, aslında sadece bu konuya mahsus değildir. Özellikle “vesilelik” kriteriyle birlikte, içinde bulunduğumuz şartları dikkate alarak, Sünnet-i Seniyyeye tabi olma konusunda da çeşitli yorumlarda bulunur. “Ümmetin fesadı zamanında kim benim sünnetime sımsıkı sarılırsa, yüz şehidin sevabını kazanır”4 hadis-i şerifine getirdiği yorum, bu konudaki en açık ve dikkat çekici örneklerdendir.
Bu hadis-i şeriften de anlaşılacağı üzere basit de olsa Sünnet-i Seniyyeye tabi olmak, onun herhangi bir kuralına uymak hakikaten çok değerlidir. Özellikle İslâmiyetin özüne aykırı bir takım uygulamaların, yani bid’atların ortalığı adeta istilâ ettiği bir ortamda sergilenen bir bağlılık çok önemlidir. Hattâ Sünnetin en küçük bir adabını ve kuralını yerine getirmek dahi ileri seviyede bir takvâyı ve güçlü bir imanı gerektireceğinden, çok büyük önem taşıyacaktır. Zira bu en küçük uygulama, böylesi bir ortamda zihinlere Resûl-ü Ekrem’i (a.s.m.) getirecektir. Böyle bir hatırlama ise, insan zihnini doğrudan doğruya İlahî emirlerle muhatap kılacaktır. Dolayısıyla basit ve sıradan, ama Sünnet dairesinde olan bir davranış sevap-günah kavramlarını gündeme getirecektir. Sünnetin küçük bir adabına riayet eden, bu hassasiyeti gösteren bir kimse ise Allah’ın emirlerine ve yasaklarına daha fazla dikkat edecektir.
Sonuç
Cenab-ı Hakk’ın rahmeti nasıl bütün âlemi kuşatmışsa, muhabbeti ve sevgisi de bütün kâinatı ihata etmiştir. İlahî muhabbete mazhar olan sayısız varlıklar içindeki en yüksek makam ise Hz. Muhammed’e (a.s.m.) mahsustur ki, bu yüzden ona “Habîbullah” unvanı verilmiştir.5 Muhabbetullaha, yani Allah sevgisine vâsıl olabilmek, O’nun en sevdiği kulu ve Resûlünü sevmeyi gerektirir. Resûlüllah sevgisinin göstergesi Sünnet-i Seniyyesine tabi olmaktır. Habîbullah’ı sevmek, ondan gelen, ona ait olan her şeyi sevmektir. Ondan miras kalan bir saç veya sakal teline gösterilen sevginin kaynağı işte budur. Bu öylesine ulvî bir sevgi ve muhabbettir ki, o muhabbetle Müslümanlar gerektiğinde o mukaddes emanet için gözlerini kırpmadan hayatlarını fedâ etmişlerdir. İşte bu yüzden, bir tek sakal saç telini “Şerif” demişler ve “Saadet” kaynağı olarak görmüşlerdir. O bir tek telin ardındaki Muhabbetullâha erme emelini ve gayesini gütmüşlerdir. İşte o niyettendir ki, belki bir tek Lihye-i Şerif üzerine büyük devletler, muazzam medeniyetler kurmuşlardır.
1. Âl-i İmrân Suresi, 3:31
2. Risale-i Nur Külliyatı, Lem’alar
3. a.g.e.
4. İbn Adiy, el-Kâmil fi’d-Duafâ
5. Mektubat
Veli Sırım
Dünya artık eskisi kadar güvenli bir yer değil. Çünkü dünya artık kendisini dünyaya ait bir şey gibi hissetmeyen insanların ön plâna çıktığı bir yer. Dünya artık eskisi kadar güvenli bir yer değil. Doğru! Çünkü dünya artık dünyanın kendilerine ait bir şey olduğunu düşünenlerin hâkimiyetinde bir yer.
Bu karmaşık cümleler daha açık olarak şunu söylemektedir: uygarlık süreci denen şey, her şeyin (insanın, bütün bir varlığın) tepe tepe kullanılabileceği, sahip olunabileceği, üzerlerinde her türlü tasarrufa gidilebileceği kabulüne gelip dayanmadığı bir dönemde insanlar kendilerini varlığa ait hissediyorlardı. O zamanlar insanlar bu dünyaya aitti, dünya onların değil onlar dünyanındı. Ait oldukları dünyayı, dünyalarıyla birlikte bütün bir evreni içine doğdukları bir ev gibi algılıyorlardı. Anne babalarının evlerinde, o evlerin odalarında dolaşır gibi, bu evrenin içinde dolaşır, onun dilini öğrenmeye çalışırlardı. Çok eski bir zamandan bahsediyoruz; insanlığın çocukluk evreninden, bir masumiyet çağından… Hani çocuklar her şey karşısında hayrette kalırlar ya, işte insanlık da o çocukluk evresinde, her bir şeyin bir ruhunun olduğunu düşünüyordu; güneşin, toprağın, suyun, hayvanların, insanların, bütün bir varlığın ‘değerli’ olduğunu düşünüyordu. Dünyanın ‘giz’i vardı ve insanlar bu ‘giz’in peşindeydi. Dünyaya sahip olmak değil, dünyayı anlamak esastı. Maksat, dünyayı harcamak/tüketmek değil, dünyadan yararlanmaktı. İnsan dünyanın dilini öğreniyor, sonra kendini buna uyarlıyordu. Güneşin doğuşuyla birlikte evden çıkılır, batmasıyla da eve dönülürdü. Dünyada cari kanunlar insanı ve hayatı yoğuruyordu, insan dünyayı başka bir şeye dönüştürmüyordu
Dediğimiz gibi bu çok eskidendi. O günlerin/zamanın üzerinden asırlar geçti. Şimdi o masumiyet çağından çok uzaktayız. İnsanlık epey ‘yaş’landı; çocuk büyüdü, büyükçe bir şey oldu. Şişti! İnsanlar artık dünyaya ait değil, ona sahipler. Dünya, bir laboratuar nesnesi gibi iğdiş edilmiş, büyüsü müyüsü kalmamış. Ruhsuz bir nesne gibi kesilip biçiliyor. Güneşin, toprağın, suyun, bitkinin, hayvanın, insanın aşkın bir tarafı kalmamış sanki. Her şey tepe tepe harcanıyor. İnsan artık tek egemen, her şey onun elinde şekilden şekle giriyor. İnsanın önünde eğildiği bir şey kalmış sadece: güç!.. Kim ve ne ‘güç’lü ise, insan ona koşuyor, onun önünde eğiliyor. Hem gücün karşısında boyun kırıyor, hem de o gücün sahibi olmak istiyor. Ona sahip olduktan sonra da, önünde eğilecek başlar arıyor. Bunun için ayağa kalkıyor, yürüyor, gidip buluyor, bulduğunu vuruyor. Güçlü devletler daha az güçlü devletleri dize getiriyor, güçlü şirketler daha az güçlü şirketleri piyasadan siliyor, güçlü bireyler daha az güçlü bireyleri silikleştiriyor. Bireyler, şirketler, devletler daha da güçlü olmanın yollarını arıyor. Hayat, kıyasıya bir savaşa dönüşmüş. Ülkeler, ülkelerin sözcüleri daha çok barış deseler de, hepsi yatırımın çoğunu savaşa yapıyor. Herkes daha büyük ve güçlü bir ordunun sahibi olmak peşinde. Silahlar ve ordular büyüyüp yerlerinde duramaz hâle gelince, kıpırdamak, kıpırdayıp harekete geçmek istiyorlar. Geçiyorlar da… Güç sahibi olmak düşü her bir ülkeyi sarınca, her bir ülke diğer bir ülke için bir tehdit unsuru oluyor. Ülkeler teyakkuza geçiyor; ülkelerin bayrakları, temsil ettikleri inançlar, medeniyet perspektifleri ‘düşman’ olabilme ihtimalini taşır hâle geliyorlar. Yoğun güvensizlik sisi içinde düşman insanlar, ülkeler, uygarlıklar hareketleniveriyor. Ufacık bir kıpırdanma, bir göz yanılsaması, büyük bir tehdit gibi algılanıp ordular harekete geçiyor.
Savaşa yatmış bir dünyadan bahsediyoruz. Çok açık ki, bu savaşan dünyanın orta yerinde kalmış durumdayız. Görüyor ve yaşıyoruz ki, bu süreç bu gerçeklik bizi öldürüyor. İnsanı öldürüyor, dünyayı yaşanmaz hâle getiriyor, küresel bir kıyamete davetiye çıkarıyor. Oysa daha yaşanılır bir dünyadır istediğimiz. Öyle değil mi?
Bu küresel savaşın mikro dünyalardan bağımsız olduğu düşünülemez. İnsana rağmen bir savaş sürdürülemez. Bugün bütün bir dünyaya bulaşmış görünen savaş meşruiyetini mikrodan, yani insandan almaktadır. Bu savaşın izini sürdüğümüzde insana varacağız; başta insanda kımıldanan bazı eğilimlerin çok sonra savaşa dönüştüğünü göreceğiz. Eğer savaş, bir dünya hâkimiyeti kavgasıysa, dünyanın kaynaklarına sahip olma mücadelesiyse, dünyayı, dünyada olanı sahiplenme düşüne yatan insandan gücünü alıyor demektir. Dünyayı ve dünyada olanı kendine ait kılmak, kendine ait kıldığı şey üzerinde hâkimiyet kurmak, onu arzuları istikametinde istediği gibi kullanmak en merkezi sapmadır. Uçlarında kızıl ve kanlı savaşlar açan dal, bu merkezi sapmadan boy vermektedir.
Masum gibi duran, ama üzerindekileri sıyırınca masumluğu şüpheli hâle gelen ‘sahip olmak’ duygusundan bahsediyorum. Bizim olmayan, bir süre sonra çekip gittiğimiz dünyanın şusu ve busunu sahiplenmemiz, sahiplendiklerimizi başkasına kapatmamız, bunları arzularımız istikametinde kendimize hasretmemiz bugünkü küresel savaşın kaynağıdır diye düşünüyorum. Sahip olduklarımızın başta dünyaya gönderilişimizin konumunu bozduğunu, bizi yoldan çıkardığını, sonra etrafımızdaki ilişkiyi savaşa dönüştürdüğünü söylüyorum.
Nasıl yoldan çıkıyoruz ve yoldan çıkanlar olarak savaşı nasıl başlatıyoruz?
İçine bırakıldığımız varlığın bâtınında saklı hikmeti keşfetmemiz, kendimizi bu hikmete uyarlamamız, dünyayı sahiplenmek değil onda kendimizi ‘ol’durmamız gerekirken, ona sahip olma kavgasına tutuşuyoruz. Olmayacak bir şeyi yapıyoruz. Olmuyor çünkü bir süre sonra dünyadan düşüyoruz. Dünya yerinde kalıyor, biz ise yer değiştiriyoruz. Ona sahip olma evreninde içimiz başkalaşıyor. Biz ve içine bırakıldığımız dünya ‘bir’ininken, bizim de bir şeylerin sahibi olabileceğimizi sanıyoruz. Sahip olduklarımız üzerinde iktidar kuruyor, hafiften tanrıcılık oynuyoruz. Tanrı olmayanın tanrıcılık oynaması onun yoldan çıkması anlamına geliyor.
Sahip olduklarımızla yoldan çıkıyor, sonra garip bir şekilde sahip olduklarımıza esir oluyoruz. Kendimiz için sahiplendiklerimize çalışmaya başlıyoruz. Yanlışlıklar arka arkaya diziliyor: Kendimize ait kıldıklarımızı yitirmemek adına bunların etrafına çitler yükseltiyor, bu çitler bizleri diğer insanlardan ayırıyor, kendimizden uzak bıraktığımız insanlar elimizdekilere göz dikmiş yabancılar oluyor. Biz sahiplendikçe ve sahiplendiklerimizi sadece kendimize açtıkça, aradaki çitlerle ‘yabancı’laştırdıklarımız daha az şeyden faydalanıyorlar. Payları azalınca, yani onlar da beslenemeyince, gözlerini elimizdekilere dikiyorlar. Sahiden tehlike olmaya başlıyorlar. O zaman silahlar ediniyoruz. Onlar böyle kötü kötü bakıp üzerimize gelince de, silahlarımıza mermiler sürüyoruz. Filmin son karesi, parmaklarımızın tetiklediği silahların ucunda biten ölü(m)ler oluyor.
‘Sahip olmak’ denen insanlık durumunun üzerindeki masumiyet elbisesi çıkarıldığında bunu görüyorum: Yoldan çıkma, arkasından savaş…
İçinde savaşın geçmediği bir hayat, savaşmayan bir dünya mümkün mü?
Sahiplikten vazgeçersek, sahipliği emaneti taşımaya çevirirsek, ‘tanrı’ değil insan olursak, bütün iktidarlardan soyunursak, haddimizi bilirsek niye mümkün olmasın.
Nihat Dağlı
Modernizmin tesirinde kalan tüketim toplumlarında gençliğin durumu içler acısı. Başta dil olmak üzere her şey yozlaşıyor. Bilhassa basın-yayın yoluyla yapılan bilgi zehirlemesinin toplumun kültürel yapısına vurduğu darbe, bugün oldukça yüksek seviyelerde. İnsanların hayat tarzını, düşünce yapısını ve kullandığı dili tesiri altına alan bir süreç yaşanıyor. Artık bütün dünyayı saran global bir kültür emperyalizmidir başa çıkılması gereken. Zîrâ nesiller, büyük bir yozlaşmayla karşı karşıya.
“Manyak bir film, by by, korkunç güzel, uçtum, koptuk abi…” tarzı ifadeler yalnız Türkiye’de değil, Avrupa ülkelerinde de kullanılıyor. Meselâ Almanya’da doğup büyüyen yarım milyondan fazla Türk menşeli talebe, menfî tesir kıskacının tam ortasında yaşıyor. Yozlaşmanın boyutunu anlamak için bu kişilerin dillerine, giyim-kuşamlarına ve şahsiyetlerinin nasıl geliştiğine bakmak yeterli.
Türkiye’de de, Avrupa toplumlarındaki gençler arasında müşahade edilen davranış şekilleri hızla yaygınlaşıyor. Batı toplumlarında tarihî ve sosyo-kültürel gelişmelerin, Rönesans, Aydınlanma, Pozitivizm gibi akımların tesiriyle ortaya çıktığı biliniyor. Bunlar tabiî süreci içinde bizde yaşanmamasına rağmen, onlarda bir netice olarak görülen tüketim çılgınlığını bizim gençlerimiz, kestirmeden ve o süreçleri yaşamadan uyguluyor. Meselâ Alman toplumunda, değerler sisteminin dumura uğraması, inançsızlık, aşırı ferdîyetçiliğin menfî neticeleri ve aile kurumunun çözülmesi tartışılıyor.
Almanya Federal Aile Bakanı Ursula von der Leyen, Katolik ve Protestan kiliseleriyle görüşerek “değerlere bağlı eğitim ittifakı” kurmaya çalışıyor. Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Anayasası’nda, okullardaki eğitimin temel hedefleri arasında “Allah’a saygı” da yer alıyor. Bize ne oluyor ki, bunca tarihî birikimimize, insanın bütün ihtiyaçlarını tabiatına en uygun şekilde düzenleyen İslamiyet’in getirdigi altın prensiplere ve Anadolu’da pişmiş çok zengin kültürümüze rağmen, gençlerimiz Batı’nın pespaye ve problemlerle dolu sosyal süreçlerini yaşamaya çalışıyor?
Almanya’da yaşayan gençlerin davranışlarına yansıyan menfî tesirlerinden dolayı üç yabancı kelime, şu günlerde itici şekilde ortada dolaşıyor: “spass, lust ve cool.” Onların dünya görüşlerine, kendilerini ifade etmelerine, günlük hayatlarına, bilhassa öğrenme süreçlerine oldukça tesir eden bu kelimelere dikkat çekmekte fayda var. Gençlerin dillerinden düşürmedikleri bu kelimeler, şahsiyetlerinin şekillenmesinde neredeyse ana unsur hâline gelmiş bulunuyor. Sözkonusu kelimelerin mânâlarından hareket edilirse, eğlence ve keyif (spass), arzu ve istek (lust), aykırı olmak ve gösteriş (cool), gençlerin davranışlarında itici rol oynuyor. Bunun felsefî temeli de var aslında. Yalnız biyolojik varlık olarak görülen insanın hayatı, nefsî arzuları etrafında ve dışa yönelik olarak şekilleniyor. Öze inecek iradeye ve vicdanî mekanizmalara fermuar çekilirken, içte de büyük mânevî boşluklar oluşuyor.
Ahlâkî değerler sisteminin eksikliğinden doğan bu boşluğu “cool olma” hâli dolduruyor. “Cool olma” uğruna hangi maskaralıklara girmiyorlar ki! Giyim kuşamdan, saç şekline, yürüme ve konuşma tarzına kadar tesirini gösteren bir anlayış bu. Buna‚ kendini başkalarına beğendirme, kabul ettirme ruh hâli de denebilir. Artık gençler bütünüyle popüler kültürün tesirinde. Talepleri bile, zevklerini kendi çıkarlarına göre ipotek altına alan bu dayatmacı kültüre göre şekilleniyor. “Cool olma” sevdasına tutulmuş gençler neyi talep ederler? Markalı elbise ve ayakkabı giyme, garip şekillerde saç boyama ve kesme, rahatsız edici müzik dinleme, erken yaşlarda ehliyet alıp arabayla hava atma bu gençlerin tutkuları arasında sıralanabilir. Bunların hepsi hem tüketimi, hem de tüketilen eşyalar üzerinden kimliği tarif etmeye yöneliktir. Kendisi, ailesi ve toplumu için hiçbir şey üretmeyen, bütün zevklerini tüketime endeksleyen bu gençler, nefsî arzularının tatmininden başka bir şey düşünemez hâle gelir. Oysa‚ “Talebin kıymeti, insanın kıymetini artırır.” derler. İnsan, yaratılış gayesi açısından çok değerli bir varlık iken, sadece nefsi arzularına göre talepte bulunduğunda, kendini oldukça değersiz hâle getirir. Ancak insan böyle bir sürece girince bunun farkına bile varamaz. Zîrâ insan, yalnız bu talepler için dünyaya gönderilmemiştir. O, iradesiyle, sözüyle, aklıyla, vicdanıyla ebediyete ve Cennet’e namzet yaratılmış mükemmel bir varlıktır. Talebi Allah’ın rızası ve ebediyet olduğu takdirde genç, “kâmil insan” olma yoluna girer; talep edilen, ardı arkası kesilmeyen nefsî arzular olduğu takdirde ise genç, hayvanî isteklerin kıskacında büyük mânevî boşluklara dûçar olur.
Netice bellidir artık: Kendini ve duygularını sözlerle ifade edemeyince, beyinlerde ciddi bir düşünce yapısı oluşmayınca, iç dünya dışa vurmaya başlayınca “cool olma” garabeti ortaya çıkar. Bu ruh hâline göre terbiye sınırlarını aşan bir davranış, toplum içinde uygunsuz bir söz, insana yakışmayacak garip bir bağırma, bütün dünya ona bakıyormuşçasına özenli yürüme, her gün değişik renk ve şekillere dönüştürülen saçlar, şekilciliğin ve gösterişin en açık yansıdığı giyim tarzları hep bu “cool olma” uğruna yapılır.
“Bir elinde cımbız, bir elinde ayna, umurunda mı dünya” sözü, konuyu tam olarak aksettiriyor. Böyle bir hayat tarzında mesuliyete, düşünceye, edebiyata, sanata, estetiğe, öğrenmeye, azim ve çalışkanlığa yer yoktur. Yeter ki “lust ve cool” olsun! Fakat ne çare! Sağlam bir inanç temeline oturmayan hayat tarzının insanı rûhen/mânen tatmin etmesi mümkün değil. Ebed için yaratılan ve gerçek bir değerler hazinesi olan insanın, kendine, ailesine, çevresine ve içinde yaşadığı topluma karşı mes’uliyet hissine; mânevîyata, ahlâkî kurallara ve edebe ihtiyacı var. Bunlar ise ancak Yaratıcı’yı hakkıyla tanımak ve O’na “kul” oldugunu idrak etmekle elde edilir. Gerçek hürriyet, nefsin istekleriyle değil, Allah’a kullukla kazanılır. Allah’a kulluk bütüncül bir anlayışla tarif edildiğinden, bedenle birlikte, akıl, vicdan, kalb ve nefis yaratılış gayeleri istikametinde istihdam edilir. Haram-helâl düşüncesi, hayata yüklenen ebedîlik yörüngeli mânâ, sırat-ı müstakîm anlayışı ve her zaman “rıza-i ilâhî” hedefli gayret, insanı şerefli bir varlık derecesine yükseltir. İnsanın nebatî ve hayvanî mertebeden insanî mertebeye yükselmesi de bu şekilde mümkün olur. Aksi hâlde kendi nefsî arzularının pençesinde “cool”luk bataklığında debelenme mukadderdir. Nefsî arzuların sonu gelmez; onu gemlemek ise, ancak bazı kriterlerle mümkün. Hakikî bir iman bu kriterlerin başında gelir.
Dolayısıyla gençlerimize, hayatını insanın yaratılış gayesine uygun geçirmesi için, gerekli ahlâkî ve mânevî donanımı vermeliyiz. Bu da ancak küçüklüğünden itibaren ciddiyetle ele alınan sağlam ve tutarlı bir aile içi eğitimle gerçekleşebilir. Kültürümüzde genel çerçeve aslında müşahhas şekilde belirlenmiştir.“Helâl dairedeki zevkler keyfe kafidir, harama girmeye lüzum yoktur.” sözü çerçeveyi özlü şekilde ifade eder. Haram-helâl çerçevesini bilerek hareket etmek hayatı kolaylaştırır, insanı rahatlatır. Bu duruş, özenti sun’îliğinden kurtarır, özdeğerlere güven hissini pekiştirir ve insanı hayâ duygusuna sahip kılar. Utanma duygusunun yok olduğu bir toplumda, Müslüman bir gencin iradesinin hakkını verme zarureti vardır. Aksi hâlde Yüce Yaratıcı’ya kulluğun verdiği vicdan genişlemesi ve mutluluk; yerini, zevk/eğlence tutkunluğuna ve “cool”luğun kasvetli havasına bırakacaktır. Bu durumda da nefsî arzuların boğucu labirentlerinde tatminsizlik, hayata küsme ve gerçek mânâda yaşama sevincinden mahrum olma, gençliğimizin kaderi hâline gelecektir. Kulluk şuurunun vereceği vicdan genişlemesi ve kalb huzuru ile Allah’a tam bir teslimiyet, bugünkü neslimizin içinde bulunduğu sıkıntılardan kurtuluş yoludur.
Muhammed Mertek
Bir köprüdür gençlik. Çocukluğun korunaklı ortamından, yaşam sorumluluğunun üstlenildiği yetişkinlik dönemine bu köprüden geçilir. Her geçiş gibi birtakım kararsızlıklara, buhranlara ve bunalımlara gebedir.
Gencin bu dönemde esas kararsızlığı kişiliğiyle ilgilidir. Çeşitli arkadaş gruplarının içine girip çıkan genç, deneme-yanılmayla kendisine uygun bir kişilik ve toplumsal rol arar. Çevresindekilerin saygı duyabileceği bir şahsiyetle topluma katılmak için mücadele eder. Kendisine ve çevresindekilere “Ben de varım!” gayreti gösterir.
Şahsiyetin en önemli parçası ‘dinî inanç’tır. Genç bu dönemde inancını da sorgulamaya başlar. O zamana kadar taklidî olarak yaşadığı dinî inancını eleştirel bir sorgulamaya tabi tutar.
Bu sorgulama sonunda inancına kendi iradesi ve isteğiyle tam olarak sarılabileceği gibi, bir kısmına yahut tamamına karşı bir tutum da geliştirebilir.
Gencin bu noktadaki tutumu, çocukluk yıllarından, kendi ruhî ve bedenî özelliklerinden, anne-baba ilişkilerinden ve çevre faktörlerinden etkilenir. Çoğu gözlemlenebilen bu faktörlerin dışında, modern psikolojinin ihmal ettiği bir faktör daha vardır ki, o da gencin Rab (otoritesi) ile ilişkisidir.
Şimdilik diğer faktörleri bir süreliğine göz ardı ederek gençlerin bugün içinde yaşadığı dünyayı (çevreyi) ve onlar açısından ifade ettiği zorlukları anlamaya çalışalım.
İnsana dost olmayan bir dünya
Gençler son yıllarda gerçekten insana yabancılaşmış bir dünyada yaşıyor. Kalabalıkların hasbel kader toplaştığı kentlerde güvensizlik hissi kapı eşiğinde başlıyor. İnsanlar apart/manlarda beden olarak yakın, kalben birbirine uzak (apart) yaşıyor. Sokaklar oyun oynamaya değil, ya seyir ya park halindeki araçlara hizmet ediyor. Büyükler gibi küçüklerin hayatları da giderek daha fazla kapalı mekânlarda geçiyor. Çocuklar evde okulda sürekli büyükler tarafından kontrol altında tutuluyor. Sürprize yer yok.
Domatesi fidesinden koparma deneyimi yaşamış çocuk artık şaşılası olaylardan sayılıyor. Yeni kuşaklar güneşin doğuşunu batışını, bir dere kenarında söğüt ağacının boy atışını, bir koyunun yavrulayışını.. göremiyor. Sanatkârın yaratışına ilk elden şahit olamıyor. Yemeğin içindeki eti kasaptan, meyveyi süpermarketin manav reyonundan biliyor. Toprak ile göğün yalın ve haşmetli buluşmasına tanık olamıyor. Haşyet ve hayret duygularını tadamadığı için iç âleminde ilâhî düşünceye sağlam bir duygusal zemin oluşturamıyor.
Göz ve kulak, kalb havuzuna su akıtan birer çeşmedir. Medya ve kentten fışkıran görüntü ve gürültü kirlilikleri o çeşmelerden kalbe atık su bırakıyor. Kalpler bu kirli suları arıtamıyor. Çeşit çeşit hastalıklara müsait birer bataklığa dönüşüyor. İncelik, duyarlılık, yardımlaşma, nezaket, zerafet.. örneklerine yeterince şahit olunamayınca kalp katılaşıyor. Karamsarlık ve ümitsizlik ruhta egemenlik kuruyor.
İstismarın hedefi: çocuklar ve gençler
Yeni kuşakların daha fazla istismara konu olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Kâr ahlâksızları, iradeleri yeterince gelişmediği için kendilerine çocuk ve gençleri hedef seçiyor. Onları heveslerinden yakalayıp kendilerine esir ediyorlar. Cehennemi cennet, markayı hürriyet diye sunuyorlar.
Reklâmlar yeni kuşağa kendince bir cennet tasvir ediyor. Cenneti yeryüzüne indiriyor; bekaya müştak arzuları yerin fani yüzüne buyur ediyor. Çocuklar cenneti vanilyalı dondurma, gençler ise cep telefonuyla gelen ‘özgürlük’ sanıyor. Reklâmlar duyguları ötelerden buralara, akılları manadan maddeye kaydırıyor. Mutluluk ve tatmini, malın çoğalmasında arattırıyor.
Reklâm sloganları, ahlâk ve değer tanımaksızın nefsin arzularına sesleniyor; bedavacılığa ve hazırcılığa özendiriyor: “Kimseyle paylaşamayacağınız lezzet” “Susuzluğunu dinle” “Eğlenceye katıl” “Gerçek konfor” “Hayatın tadı” “Alsak alsak bedavaya ne alsak?” “Ovalamadan temizleyin!”
Reklâmlar hissi aklına galip gençlere cinsellik damarından yaklaşıyor. En alâkasız ürün reklâmlarında bile bir cinsel obje olarak kadını kullanıyor. Böylece hem gencin aklı iptal ediliyor, hem kadınlar nesneleştiriliyor.
Yeni kuşak yarış atı
Büyüklerin yeni kuşak için uygun gördüğü başarı köprüsü, sırat-ı müstakimden daha ince, daha uzun. Tüm okul hayatı boyunca yat, kalk, sırada otur, dinle, ezberle, kağıda işaretle, ÖSS’yi kazan! Kazanamayan gençler başarısız sayılıyor, üzerine ‘değersiz’ damgası vuruluyor. Büyüklerin tasarladığı ‘başarı ülkesi’ne okul ve ÖSS sınavından başka giriş kapısı yok.
Okullar gençlerin merak, macera, esneklik, şaşırtıcı iç görü gibi özelliklerini teşvik edebilir, ama davranışları tektipleştiren bir merkez gibi iş görüyor. Çocuklar başka çocuklarla bir araya getiriliyor, sorumluluk ve bağımsızlıktan mahrum ediliyor. Üstelik hırs, kıskançlık ve korku gibi saçma duyguları teşvik edilerek hayatı boyunca olgunlaşamamaları garanti edilmek isteniyor.
Okullar çocukları ve gençleri gerçek hayattan koparıyor. Uzun yıllar boyunca kalabalık içinde standart davranışlar sergilemeye zorluyor. Kendilerini farklı durumlar içinde sınamalarına, kişilik ve karakter kazanmalarına engel olunuyor. Okulda geçen yıllar, gençlerin meslek edinme yaşını geciktirdiği gibi, evlenme ve hayata atılma yaşını da geciktiriyor. Yetişkin olma yaşı, otuz yaş sınırını zorluyor.
Şahsiyetsizleştirici baskı
Gençlerin ‘üretilmiş’ bir hayatın içinde yer almaya zorlandığı bir dünyada yaşıyoruz. Soruların çoktan sorulduğu, cevapların çoktan verildiği baskıcı bir dünya bu. Birileri ‘tarihin sonu’ ‘rejim-dikkat kırılabilir’ etiketleriyle cevapları paket bir ürün haline getirmiş. Soruların ne olduğunu hatırlayan yok.
Gençler bu cevapları tartışmaya bile açamıyor. Yeni nesil bu yüzden okullarda ‘üretilmiş bilgileri’ öğreniyor. Kendisi kendi gözlemleri, duygularıyla bilgi üretimine ortak olamıyor. Yazılı kağıdına kendi bildikleri gibi değil, öğretmenin öğrettiği gibi yazmalarının nedeni bu.
Kendi algıları, hisleri, düşünceleri sürekli önemsizleştirilen gençler, iç dünyası ile dış dünya arasında bir kişilik yarılması yaşıyorlar. Özellikle okul ortamında iç dünyasının önemsiz, dış dünyanın ‘her şey’ olduğu hissettiriliyor. Bu ortamda gençlerin özgüvenleri düşüyor. Sonra eğitimciler onlara özgüven kazandırıcı programlar uyguluyorlar!
Dinsizlik cereyanı
Ve en önemlisi, çocuk ve gençlerin dinî inançtan uzak tutulmak istendiği bir dünyada yaşıyoruz. Yalancı hürriyetçiler dini bir baskı aracı olarak takdim ediyor. Tüm pedagojik doğruları bir kenara iterek, ailelerin çocukları üzerinde yönlendirme yapmamalarını tavsiye ediyor. Doğruluğu ispatlanmamış Darwinizm gibi teorilerle yeni nesle kendi dogmalarını sunuyor.
Dindarlar kötüleniyor. Dinsizlik ve dinsizler yüceltiliyor. Genç özgürlük sandığı bir esaret altında kafasındaki sorulara boğulmuş kıvranıyor: Ben kimim? Niçin bu dünyaya geldim? Nereye gidiyorum?
Ve hayat git gide anlamsızlaşıyor.
Dinsizliğin güçlü, dindarların zayıf göründüğü bir toplum, maddi güce karşı zaafı olan gencin kafasını karıştırıyor. Genç, Rab otoritesinden kurtulmanın gücü, gücün ise hürriyeti getireceğini düşünüyor. Rab otoritesini tanımayan gücün, ahlâksızlık ve anarşi üreteceğini, sonuçta güçlülere karşı zayıfların ezileceği bir esarete döşüneceğini göremiyor.
Peki tüm bu zorluklara karşı çözüm nerede? Gençlerimizi inanç krizinden kurtarmanın, dinsizlik bataklığa saplanmaktan uzakta tutmanın yolları nelerdir? Çözümün adresini nerede aramak gerekir?
Çözümün adresi: Aile
İnsan hayatı bir süreklilik üzere devam eder. Bu anlamda gençlik çocukluğun devamıdır. Çocukluk yıllarını sağlıklı bir aile ortamı içinde yaşamış ve doğru terbiye olmuş bir insanın gençlik yıllarının doğuracağı pek çok sorunla baş edebileceği söylenebilir. Buna çevre faktörleri dahildir. Mesele, çocuğun sabır, sebat ve irade gibi melekeleri o yıllarda kendine maledebilmesini imkân verecek bir ‘altyapı’ya sahip olabilmesidir.
Bugün yeni nesil hakkında endişe edilecek bir konu varsa, o da aile yapısının çözülüşüdür. Uzun zamandır işi eve tercih eden babalara, bir süredir anneler de katılmaya başladı. Manen yetim yeni nesil, bu gidişle galiba öksüz de kalacak. Ebeveynler çocuklarını çok rahat kreşe bırakır oldular. Onların korunma ve bakımını sağlıyorlar belki, ya terbiyeleri?
Zorlaşan çevre koşullarına karşı yeni nesil, eskisinden çok daha fazla anne babaya ihtiyaç duyuyor. Karşısındaki dünya bir havuz değil, kocaman bir okyanus halini aldı. O okyanusta boğulmaması için aile ortamının çok daha ‘hayata hazırlayıcı’ olması gerekiyor. ‘Kaliteli zaman’ geçirip açığı kapatırım mı diyorsunuz. Bu bir teselli olabilir, ama ötesine geçemez. Uzun süreli yokluğunuzdan sonra zamanı olsa olsa çocuğunuzun öfkesini yatıştırmak için harcarsınız. O da işyerinde tükettiğiniz enerjinizle ne kadar mümkün?
Aileler görevlerini bir kenara bırakıp tüm sorumluluğu kreşlere ve okullara devretmemeli. Hatta bugün okulların çocukları üzerinde yaptığı tahribatı da önlemeye çalışmalı. Okul sistemi çocuğu yarış atı gibi görüyor. Aileler buna itiraz etmeli. En azından çanak tutmamalı. Çocuklarının iç dünyalarına eğilerek buradaki dengesizliği gidermeye çalışmalı. Onların duygularını açığa çıkarmalarını sağlamalı. Dili otomatiğe bağlanmış gibi “Ders çalış!” “Ders çalış!” diyen bir anne baba, bir acziyet misalinden başka nedir ki?
Akşam eve geldiğinde gözünü televizyondan ayırmayan bir ebeveynin varlığı mı, yokluğu mu daha zararlı? Meşrû bir soru. Kire alışmış gözleri belki günün yorgunluğunu unutuyor ama yanındaki çocuğa nereye bakılacağını öğretiyor. Günümüzde psikologların kapısı, çocukların dikkat ve konsantrasyon sorunu için aşındırılıyor. Bu sorunun temelinde de televizyonun etkisi büyük. Oyun oynarken bile gözüyle televizyona bakan çocuk, bir anda bir işe konsantre olmayı öğrenemiyor.
Hele kendisine boş zaman üretmek için çocuğu televizyonun karşısına saatlerce bırakıveren ebeveynler! Çok büyük bir hata yapıyorlar. Çocuklarının kalbini ekrandan fışkıran ‘atık sular’la dolduruyorlar. Bilinmeli ki kirletmek kolay, temizlemekse zor. Televizyon seyredilmemeli mi? Elbette hayır. Ama hayatın merkezine oturtulmamalı. Oturma odasının merkezine de!
Göz ve kulak, kalp havuzuna su akıtan bir çeşmedir. O havuzu güzel ve doğal görüntülerle doldurmak lâzım. Erken yaştan itibaren çocukları tabiatla tanıştırmak çok önemli. Dallarında cıvıl cıvıl kuşların ötüştüğü ağaçlar, kıvrım kıvrım akan bir nehir, engin bir deniz manzarası ve belki bunların çoğunu bulabileceğiniz içinde insanın da yer aldığı bir köy ortamı, çocuk kalbinin ekmek gibi su gibi ihtiyaç duyduğu bir gıdadır. Çocuğunuzun kalbini ekrandaki ‘ölü resimler’den önce, Sanatkârın yarattığı ‘canlı resimler’le doldurmalısınız. Ekrandan yayılan virüsleri, başka bir program temizleyemez çünkü.
Bunlara kuşkusuz başka noktalar eklenebilir. Çocuğunuzun ‘çevre’siyle ilgili almanız gereken başkaca önlemler de vardır. Ama çocuğunuzun sağlıklı bir gençlik yaşaması ve inanç krizini başarıyla atlatması için asıl dikkat etmeniz gereken faktör, onun Rabbiyle ilişkisidir. Çünkü insanın şu dünyaya indiriliş sebebi, Rabbiyle şuurlu bir muhatabiyet kurmaktır. Doğruyu yanlışı bilerek ve doğruyu seçerek O’na abd olmaktır.
İşte gençlikte yaşanan inanç krizinin önemi, bu bakımdan büyüktür. İnanç krizini hakkıyla atlatamayan bir genç, dünyaya indiriliş maksadını gerçekleştiremeden ahirete göçme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu tehlikeyi en aza indirebilmenin yolu, Rabbe karşı abd olma terbiyesinin kazanıldığı çocukluk yıllarıdır. Kuşkusuz en büyük görev de yine aileye düşmektedir.
Kritik evrelere dikkat!
Bir aile ortamını sağlıklı ve kaliteli kılan faktör, her şeyden önce, anne-babanın kalitesidir. Din âlimlerinin, psikologların aksine, çocuk terbiyesini ‘nikah’la başlatmalarının ardındaki hikmet de muhtemelen bununla ilişkilidir. Doğru bir eş seçimi, sağlam bir aile yuvası için şarttır ve evliliğin getireceği sorunları anlayış ve uyum içinde aşabilmek için olmazsa olmazdır.
Anne-baba uyumu ile aile yuvası teşkil edildikten sonra, çocuğun gelişim dönemlerinde dikkat edilecek bazı kritik evreler vardır. Doğuma doğru inildikçe bu kritik evrelerin önemi artar.
a. Anneye güvenli bağlanma çok önemli: Söz gelimi, 0-2 yaş bir insanın sonraki hayatını derinden etkileyen çok önemli bir etkiye sahiptir. Ceninin anne karnında büyütüp dünyaya getiren Rab, mutlak acz içindeki bebeğin başında şefkatli bir anne ve koruyucu bir babayı memur eder. Her türlü ihtiyacı görülen bebek, bu şefkat ve sevgi ile ‘güven’ duymayı öğrenir ve anneye bağlanır. İşte bu bağlanma, gencin akıl-baliğ döneminde kendi iradesiyle Rabbine bağlanmasının önsözüdür. Süt emme çağında annesine güvenli bir şekilde bağlanmayı başaramamış bir bebeğin gençlik döneminde kendisini Allah iradesine bağlaması kolay olmaz. İki bağlanma arasındaki ilişki, doğrudan ve son derece güçlüdür.
b. Çocuğunuzun nefsini bilmesine izin verin: Ebeveynlerin dikkat etmesi gereken bir diğer evre, çocuğun kendilik algısının şekillendiği 2-5 yaştır. ‘İnatçılık’ ya da ‘bencillik’ olarak adlandırılan bu evrede aslında çocuk kendi nefsini keşfeder. Hiçkimseyle hiçbir şeyini paylaşmaz. Zıplayıp tepinerek her istediğini yaptırmaya çalışır. Tüm bu davranışlarıyla nefsinin kapasitesini ölçer. İsteklerinin ne kadar gerçeğe dönüşebildiğini görmeye çalışır.
Anne babalar bu dönemde “Bu çocuk iyice zıvanadan çıktı, bizi etrafında pervane yapıyor” diye endişe edebilirler. Fakat bilmelidirler ki, çocuğun gençlik döneminde Rabbini tam manasıyla idrak edebilmesi için önce kendi nefsini idrak etmesi gerekmektedir: “Nefsini bilen Rabbini bilir!”
Zaten 6-7 yaşına doğru, ölümün, gözden kaybolmanın ötesinde bir şey olduğunu anlayan çocuk, yeniden güçlü birisine dayanma ihtiyacıyla anne-babasının sözünü dinleyen uslu bir çocuk olma eğilimine girer. Her yaptığını hikmetle yapan Rabbimiz, insanın nefsinin isteklerini dizginlemeden yaşamasını, 2-5 yaş gibi insanın masum sayıldığı erken bir döneme koymuştur ki, bu onun adına günah sayılmasın.
c. Ahlâklanma devresine dikkat etmeli: Bir çocuğun ahlâkının teşekkül ettiği evre, 7-12 yaş arasıdır. Bu evrenin başı, çocuğun anne-babasının ahlâk anlayışına tabi olması; sonu ise tabi olduğu ahlâkı anne-babasından ayırarak içselleştirmesidir.
Çocuk yedi yaşında her şeyi somut ve ilk anlamıyla anlar. İyinin ve kötünün ne olduğunu öğrenir. Ama soyut ve melekutî boyutunu anlamlandıramaz. O yüzden iyinin neden iyi, kötünün neden kötü olduğu hakkında bir yorum yapamaz. Çocuk için ‘iyi ve kötü’ler hakkındaki bilginin kaynağı anne-babadır. Çocuk anne-babanın ‘iyi-kötü’lerine uyar. Dolayısıyla bu dönemde anne-babaların en çok dikkat edecekleri noktaların başında, kendi ‘iyi-kötü’lerine önce kendilerinin uymaları gelir.
İkinci önemli nokta, anne-babanın kendi içselleştirmiş oldukları ahlâkın çocuk tarafından her zaman ve şartta tıpkı bir yetişkin gibi uygulanamayacağını ve bunun da gayet normal olduğunu kabul etmeleridir. Çünkü çocuk için ahlâkın kaynağı henüz kendi ‘dışında’dır. Ahlâkî otorite olan anne-babadan uzakta iken, çocuk kendi isteklerine yenik düşebilir.
Eğer bu dönemde anne-baba çocuklarını ahlâkî ilke ve değerler açısından aşırı zorlarsa, çocuğun ahlâklanma sürecini kendi elleriyle baltalamış olurlar. Nitekim Sevgili Peygamberimiz, “Çocuğunuza yedi yaşında namazı emredin” buyurmuş olsa bile, on yaşından önce bu konuda çocuğa baskı yapılmasını doğru bulmaz.
d. Babanın konumu özel bir öneme sahiptir: Ahlâklanma döneminde ‘babanın konumu’ özel bir öneme sahiptir gerçekten. Doğum sonrası yıllarda çocuklar üzerinde annenin tesiri daha fazla iken, bu dönemde babanın tesiri daha fazladır. Baba bu dönemde çocuk için âdeta Rabbin yeryüzündeki temsilcisi gibidir ve ahlâkın merkezidir. Çocuk babasını ‘her şeye gücü yeten’ ‘her şeyi bilen’ olarak görür. Onun gücüne ve bilgisine olan itimadı sonsuzdur. Mahalledeki arkadaşlarına “Benim babam senin babanı döver” der.
Bu dönemin özellikle son yılları, çocuğun 14-15 yaşlarında Rabbiyle kendi başına muhatap olacağı dönemden önceki son virajdır. Çocuk babasıyla kurduğu bir nevi Rab ilişkisi sayesinde ya bu döneme daha hazır olarak girecek, yahut fırtınaya yakalanmış gibi çok bocalayacaktır.
Bu noktada babanın çocuğun gözündeki otoritesini kendi gücüne mi yoksa Rabbine mi dayandırdığı çok önemlidir. Yaptığı ibadetler ve sergilediği davranış diliyle Rab otoritesine bağlı olduğunu çocuğuna hissettiren bir baba, çocuğunun gençlik dönemini ‘sorunsuz’ atlatması için en çok ihtiyaç duyduğu şeyi yerine getirmiş olur. Çünkü babası kendisinden kat kat güçlü ve bilgili olmasına rağmen Rab otoritesine boyun eğiyorsa, çocuk kendisinin haydi haydi boyun eğmesi gerektiğini düşünür.
e. Çocuğunuzun şahsiyeti ibadetler yoluyla şekillenir: Çocuğunuzun gençlik yıllarında inanç krizi ve diğer gençlik sorunlarıyla baş edebilmesinde çocukluk yıllarında ibadet pratiğine alışmasının hayatî bir rolü vardır.
Örneğin oruç ibadetinde açlık hissi hemen tatmin edilmeyerek, çocuğun nefsinin arzularına karşı mukavemet kazanması ve sabrı öğrenmesi sağlanır. Yine namaz ibadeti, çocuğun daima Rabbini hatırlaması ve davranışlarında serbest olmadığını sürekli aklında tutmasını temin eder; onu gün içinde ahlâklı davranışlar sergilemeye isteklendirir.
Çocukluğunda bu şekilde ibadetlerle tanışan bir genç, gençlik sıkıntılarını aşması için iç dünyasında güçlü bir donanıma sahip olur. Hevesatın galip geldiği gençlik zamanlarında gelişen irade ve sabrıyla nefsinin istek ve arzularına belli bir süre kapılsa bile hiçbir zaman tamamen boyun eğmez.
Özellikle anne-babayla ya da cemaatle birlikte yapılan ibadetler, çocuğun sosyalleşmesi için de çok büyük bir iş görür. Yaptığı ibadetin toplum tarafından da benimsenmiş olduğunu kavrar. Bu sayede ailesi ve arkadaşlarıyla sınırlı olan ‘güven çemberi’ genişleyerek toplumu da içine almaya başlar. Çocuk yavaş yavaş anne-babası ve öğretmeni dışındaki büyüklere de güvenilebileceğini öğrenir.
f. Duygu eğitimi: Çocuğun gençlik yıllarında ciddi sorunlarla karşılaşmaması için dikkat edilmesi gereken bir diğer husus, duygu eğitimidir. Özellikle 7-10 yaş dönemi çocuğun duygu dünyasının yoğun olduğu bir dönemdir. Günümüz eğitimi, maalesef bu durumu göz ardı etmekte, çocukların kendi duygularını ifade etmelerine izin vermemektedir. Bu da onların kendilerine değer vermemelerine, iç dünyalarında sığ ve çaresiz kalmalarına neden olmaktadır.
Halbuki, eğitimin esası duygular üzerinden yapılanıdır. Duyguları dikkate almayan, sadece aklı hedef alan bir eğitim sistemi, asla ve asla ahlâklı bir nesil yetiştiremez.
Duygu eğitiminden kasıt, öncelikle çocuğun kendi duygularının farkına vardırmaktır. “Arkadaşının gelmemesi seni üzdü, değil mi?” “Bu hediye seni çok sevindirmiş olmalı,” gibi cümlelerle bu sağlanabilir. Bir sonraki adım, duygular ile ahlâkî ilkeleri irtibatlandırmaktır. Bunun da yolu, aklı devreye sokmaktan geçer: “Arkadaşının gelmemesine üzüldüğün, hatta kızdığın belli oluyor. Ama bunun için acele etmemelisin. Önce onun niye gelmemiş olduğunu öğrenmemiz gerekmiyor mu sence?” gibi ifadelerle, çocuğumuzun duyguları üzerinde aklî ve ahlâkî bir denetim kurmasına yardımcı olabiliriz. Bunu yaparken, çocuğumuza “Şunu yap, şunu yapma!” biçiminde gerekçesiz konuşmak ve onun duygularını dikkate almamak, onun duygularını hor görmek, aşağılamak, çocuğumuza vermeye çalıştığımız ahlâkın onun tarafından hiçbir zaman benimsenmemesine yol açar. Bir çok gencin inanç krizi aşamasında trenin makas değiştirmesi gibi, ahlâksızlığa sürüklenmesinin temel sebeplerinden biri budur.
Duygularının farkında olan ve onların üzerinde ahlâkî bir denetim kurmayı başaran bir çocuk, gençliğinde hem hevesatına galip gelebilir, hem de Rabbine karşı olur olmaz isyankâr bir tutum takınmaya kalkışmaz.
Sonuç olarak, anne babalar hiçbir zaman gençlik sorunlarının ve inanç krizinin çözümlerinin çocukluk yıllarında saklı olduğunu ve bunda birinci derecede kendilerinin etkili olduğunu unutmamalıdır.
Sevgili anne babalar! Lütfen vazifelerimizin farkında olalım. Çocuğumuzun terbiyesi başka hiçbir kuruma ihale edilemeyecek kadar önemli çünkü.
1- İnanç krizi nedir?
Her insan evladı, çocukluğunu anne babasına bağımlı olarak yaşadıktan sonra bir bağımsızlık arayışına girer. Bağımsızlığın sağladığı özerk alanda kişiliğini oluşturma çabası sergiler. Kendisini daha iyi tanıması için bu özerk alanı, kendi aldığı kararların sonuçlarını görmek üzere kullanır.
Genç bu dönemde ailesinden bağımsızlaşma kadar, her türlü otoriteden de bağımsızlaşma çabası içindedir. Ailesiyle yaşadığı mücadeleyle birlikte, bir adım ötede ‘aşkın otorite’yle yüzleşmesi gerektiğinin farkındadır. Nasıl ki bir çocuk annesinin sınırlarını keşfetmek için onu zor durumlara düşürür, genç de bu dönemde Rab otoritesini kendince zorlayan bir dizi tutum takınır. Dinî ilke ve değerlerin tersinden gidildiğinde kendisi için salim bir yol imkânı olup olmadığını test eder.
Gencin benliği, hür olma ve hiçbir şeye minnet etmeme arzusu içindedir. Onun için en birinci değer hürriyettir. Tıpkı ilk yaratıldığında nefsin Rabbini yaratıcısı olarak tanımaması gibi; mecbur olmadığı müddetçe Rab otoritesini kabul etmek istemez.
Genç kendisini tam şuurunda olmadan yaşadığı inanç dünyasının biraz gerisine çeker. Ve kendine duyduğu güven ölçüsünde, “Allah gerçekten var mı? Olmadığını kabul etsek (haşa!) ne kaybederiz?” “Din her istediğimizi yapmamıza engel oluyor. Her istediğimizi yapsak daha iyi değil mi?” gibi bir dizi sorular eşliğinde dinin yasakladığı alanlarda dolaşmayı dener. Vicdanı kınasa da, benliğinin bir tarafı onu bu denemeye iter.
Negatif sulara yelken açar. Bir süre namaz kılmayı veya varsa yaptığı başka ritüelleri terkedebilir. Din dışı yaşama denemeleri yapabilir. Arzularını sınırlandırmadan gerçekleştirmeye yönelebilir.
2- Taklitten tahkike
Pek çok anne babaya “eyvah” dedirten inanç krizini bir sağlıksızlık işareti olarak görmek doğru değildir. Sadece genç o zamana kadarki dinî yaşantılarını gözden geçirmek için böyle bir mesafelenmeye ihtiyaç duymaktadır.
Bu tablonun ortaya çıkmasında, gencin artan düşünce kapasitesi ve farkındalık düzeyi etkilidir. Dinî duygu, düşünce ve alışkanlıklarının oluşumunda ailesinin aktif rolünün farkına varan genç, bu şuurlanmanın sonucu olarak kendisinin ‘taklit’ makamında olduğunu farkeder. Bundan rahatsızlık duyar. Kendi nazarındaki benlik değerini bizzat kendisi düşürür.
Tablo bu haliyle gerçekten olumsuz görünmektedir. Fakat bu olumsuzluk gündüzü perdeleyen gece gibidir. Gencin iç dünyasında hissettiği rahatsızlık, ona bir sıçrama yapması için basamak olur. Taklit basamağından tahkik basamağına, genç bu rahatsızlığın onu değişime zorlaması sayesinde çıkmaya cesaret eder.
Tahkik süreci, gencin kendi inançlarını sorgulaması ve bu sorgulamanın sonucunda hakikatine inandığı bir dini—akidesi, ibadetleri ve her şeyiyle- samimiyetle benimsemesine verilen addır. Kuşkusuz bu tahkik (hakikatini sorgulama), hayatının geriye kalan kısmında da devam eder. Din ya da iman, bazılarının iddia ettiği gibi, asla dogmatik bir tabiata sahip değildir. İnançlı kimse ölene kadar inancını dinamik bir tahkik süreci içinde olgunlaştırmaya devam eder.
Genç bu süreçte dinî inançlarına karşı tam bir kopuştan ziyade ihtiyaç miktarınca mesafelenir. Temel sorusu, “Benim bu inanageldiğim şeylerin gerçek mahiyeti nedir?” sorusudur. Namaz, kader, ölüm, yaratıcı, peygamber, insan, kâinat.. hepsi bu sorgulamadan nasibini alır. Bu sorgulama ve sorular cevaplarını buldukça gencin inanç dünyası şekillendiği gibi, şahsiyeti de karakterini bulmaya başlar.
3- Her genç inanç krizi yaşar mı?
Her genç aklı ve iradesi ölçüsünde bir inanç sorunuyla yüzleşmek durumunda kalır. Fakat hepsinin bu duruma tepkisi aynı olmaz. Bazısı sağlıklı bir tahkik süreciyle sağlıklı bir neticeye ulaşır. Bazısı ise taklit düzeyini dahi aşamaz. Hatta ömrü boyunca taklit düzeyinde kalabilir.
Bir gencin dinî inanç noktasında taklit düzeyini aşamamış olması, onun illa aklî melekelerinde bir yetersizlik olduğu anlamına gelmez. Aklı, zekası çok yeterli olduğu halde, genç inanç alanında sağlıklı bir sorgulama süreci yaşamamış olabilir.
Bunun en muhtemel sebebi, ailesinin çocukluk döneminde aşırı baskıcı tutumla bir ahlâkı benimsetmeye çalışmasıdır. Özellikle 7-12 yaş döneminde anne babanın çocuk ile ilişkisi çok önemlidir. Çocuk yaklaşık yedi yaş civarında ‘temyiz’ dönemine adım atar. Yani iyiyi kötüden ayırt etmeye başlar. Ama iyinin neden iyi, kötünün neden kötü olduğunu bilmez. Bu noktada otorite, anne babadır. Çocuk anne babanın ‘iyi ve kötü’lerine tabidir.
Eğer anne baba bu dönemde kendi iyi kötülerini (ahlâk anlayışlarını) çocuğa üstelik kendileri de bu iyi kötüleri doğru dürüst yaşamadan sürekli emir kipinde “Şunu yap! şunu yapma!” şeklinde baskıyla benimsetmeye çalışırsa, çocuğun içinde o ahlâka ve o ahlâkın dayandığı dinî inanca karşı bir nefret oluşur. 12-13 yaşlarından itibaren aklî melekeleri gelişse bile, inanç konusu onun iç dünyasında nefret duygusu nedeniyle makul akıl sınırlarına çekilemez.
Dolayısıyla genç, inanç konusunu bir sorgulamaya tabi tutmadan, kendisinden uzakta tutar. Hatta ailesinin inancıyla taban tabana zıt bir istikâmete savrulabilir. Trenin raylarda makas değiştirmesi gibi, genç ailesinden bağımsızlaştığı ölçüde başka bir ‘ray’ üzerine geçer ve yoluna orada devam eder.
Bu tür örneklere bizim toplumumuzda sıkça rastlanır. Ailesi dindar olduğu halde gençlik döneminde tamamen dinî yaşantıdan uzaklaşan gençler ile bunun tam tersine ailesindeki din dışı yaşantıya rağmen gençlik yıllarında dinî bir yaşantıyı benimseyen gençler bunun en güzel örneğidir. Baskı ahlâkı, genci karşı kutba iter.
4- Çocukluk gençliğe esas teşkil eder
Gençlik insan yaşamında bir kesinti olduğu kadar, çocukluğun devamı anlamında bir sürekliliği de ifade eder. Hatta şahsiyet açısından bakıldığında süreklilik boyutunun daha ağır bastığını söyleyebiliriz. Gelişim psikologları gencin şahsiyetinin temellerinin 0-7 yaş arasında atıldığını belirtiyorlar.
Şu halde şahsiyetin özü çocuklukta şekillenmektedir. Sonraki dönemler o özün etrafında biçim almaktadır. Tıpkı insan bedeni gibi… Bedenimizin temelini, bir anlamda ‘öz’ünü oluşturan iskeletimiz de, tıpkı çocukluğumuz gibi içimizde olan, ama bizi ayakta tutan en sağlam beden parçamızdır. Kaslarımız, organlarımız, derimiz, her şeyimiz.. onun etrafına sarılır.
Çocukluğunda iyi beslenememiş, yeterli süt içmemiş ya da yeterince güneş ışığı almamış bir çocuk büyüdüğünde yeterince sağlıklı bir beden yapısına kavuşamaz. Çünkü bedeni ayakta tutacak iskeleti istenilen ölçüde gelişmez. İşte iskeletin bedene olan bu nispeti ile çocukluğun kişinin tüm hayatına nispeti birbirine denktir.
İskelet bedeni taşır. Çocukluk da insanın karakterini ve genel olarak ruhî yapısını taşır. Çocukluğunu uygun şartlar altında yaşayamamış birisinin büyüdüğünde yaşadığı olumsuzlukları üzerinden atması son derece zordur. Çocukluk dönemini başarıyla atlatanlar, gençlik döneminin sorunlarını da nispeten hafif atlatır.
Ömer Baldık
Delikli kalburda su durmaz… Hayatımız delikli bir kalbur, bir süzgeç gibi… Süzüp de geçmeliyiz. Güzel şeyler kalmalı geride, elimizde… Tozundan, tortusundan arındırmalı hayatı, saflaştırmalı. Kolay mı bu? Elbette değil. Ama niçin buradayız, niçin yaşıyoruz? Başka çıkar yol ya da başka çare var mı? “Ya çaresizsiniz, ya çare sizsiniz.”
Önümüze sunulan nimetlerden sadece burası için değil, öterlerde de istifade edecek yolları aramalı, bulmalıyız. Hayat bir defa… Elden gitti mi telafisi yok… Hayatı hayat eden, nimeti nimet eden de bu değil mi? Öldükten sonra beden burada kalıyor. Bedenin faydalandığı her şey de burada kalıyor. Ama ruhumuz ebedî. Onun tattığı zevkler, aldığı hazlar, lezzetler ebedî. Dünyada sahip olduğu nimetlerin kadrini kıymetini bilmeli insan. Sadece bedenini değil, ruhunu da beslemeli. Ruhun gıdası ise, o nimetlerin arkasında, Yüce Yaratanın isimlerini, onları niçin yarattığının hikmetini görmesi, düşünmesi. Bizi diğer canlılardan ayıran da; bu yanımız, bu özelliğimiz değil mi zaten. Yediğimiz bir üzümün eğer bağını sormayacaksak, haram mı helal mi diye sorgulamayacaksak, önümüze koyanın kim olduğunu düşünmeyeceksek, diğer varlıklardan farkımız nedir ki?
Yemek yutmak değil, ağzı olup tatmak değil iş. Rahman namına almak, O’nun adıyla başlamak her nimete. O’nun namına vermek, sonunda da her şey için şükran dolu bir kalple Rabbine şükretmek yakışıyor insana. Görevi bu. Bu hayatın değeri hayatın kendisinden değil, hayatı hayat eden kıymet, O’nu verenden geliyor.
Dalgalar sahile vurup; “ben de varım” derler. Deniz; “haddini bil, sesin bendendir” der. Hayatı, hayatı verenden, hayatı yaratandan ayrı düşünemeyiz. O’ndan uzak bir hayat boşluğa, uçuruma bakan gözlerdir. Düşer de düşer en sefil noktaya kadar. Bu düşüşümüze sevinen sadece şeytandır. Her türlü ayartmalarına karşı yine bizi onun şerrinden kurtaracak olan Rahman’dır, Allah’tır. Hepimiz, herkes hayattan bir şeyler bekliyoruz. Ama hayatı veren bizden bu hayat için ne bekliyor, ne istiyor ya da ölümün hayattan beklediği ne? Bu sorulara cevap bulmalıyız. Niçin buradayız ki? Niçin yaşıyoruz, neden hayattayız? Bu soruları sormalıyız. Sormakla kalmamalı cevaplarını da aramalıyız. Kapımızı çalan her zevke, her lezzete parolayı, yani helal midir haram mıdır diye sormadan açmamalıyız. Sonradan başımıza ne işler açacağını bilmediğimiz davetsiz misafirleri içeriye almamalıyız. Ruhumuzu azaba sokmamalıyız.
Hz. Peygamber “Elinde fazladan bir kap yemeği yarına artan zengindir” diyor. Fakirlik ve zenginlik kavramına apayrı bir bakış açısı sunuyor.
Evet, en fakir insanın bile yüzlerce nimetin içinde yüzdüğü bir dünyada yaşıyoruz. Sahip olduğumuz nimetleri saymaya kalksak saatler sürer. Nimetler kimin, gönderen kim? Bu nimetleri gerçekten nimet eden ne? Evet, nimeti nimet eden, onu kıymetlendiren o nimetin sahibi, Münim-i Hakiki olan Allah, vicdanımızın en ince yerlerine dokunduruyor, hissettiriyor hep: “Bu nimetlerin hiçbirini sen yapamazsın, sen yaratamazsın. Hava, toprak, su benim, güneş de benim. Gördüğün, baktığın, tattığın her nimet hep benim. Takdirini, şükrünü bekliyorum” diye sesleniyor içimizden.
Vicdanın kulağı açıksa duyar bu sesi. Bazen oluyor duymuyoruz. Gaflete dalıyoruz. Sonra sahipsizmiş gibi zannedip Allah’ın nimetlerini üst üste yığıp koyuyoruz bir kenara. Sahibi olmakla övünüyoruz. Sonra da ölüp gidiyoruz bu dünyadan, herkesin ölüp gittiği gibi. Mülk O’nun, dünya O’nun, nimetler O’nun. Ölen hiçkimse hiçbir şey götüremiyor ki buradan. Üzerimizde götürdüğümüz tek şey bir kefen. O da toprakta çürüyor zaten. Sadece yaptıklarımız yanımıza kâr kalıyor, ruhumuza arkadaş oluyor. Güzel ya da çirkin işler… Her ne ise işte onlar peşimizden geliyor, onlar bizi takip ediyor.
Allah bize bu dünyayı oyalanalım diye yaratmamış. Dünyadan maksat bu dünyanın ötesi, hayattan gaye bu hayatın ötesi, nimetten gaye, tattan, lezzetten gaye onu vereni yaratanı hatırlamak. O’nu bilmek, hakkıyla o nimetin Sahibine şükredebilmek. Biz burada Rahman’ın misafiriyiz. Nasibin bir ya da bin lokma farketmez. Öyle diyor Hz. Peygamber “İnsanoğlu benim benim der durur. Bu dünyada yediğinden, içtiğinden, giydiğinden başka ne onundur?” Burada kalıp götüremedikten sonra hangi nimet bizim olabilir ki? Burada kalan, ötede ise hesabı verilen nimet, ne kötü bir nimet…
Hz Peygamber: “Ölenin ardından melekler ‘ne getirdi’ der, geride kalan mirasçıları ise ‘ne bıraktı’ der,” diyor. İyisi mi sen, Bediüzzaman’ın dediği gibi; “Ahirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, bu fani dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme!”
Sonsuza odaklanmış, ebediyeti, cenneti isteyen bir kalbin ihtiyacını, bu dünya ebediyen tatmin etmeyecektir, edemez de. Dünyanın tabiatında bu yönümüzü tatmin edecek bir özellik yok. Ötelerin ötesi sırat bineği, kabir nuru ve azığı, ne varsa korkulu hallere kalkan olacak işler hepsi buradan götürülecek, burada kazanılacak. Hayatın özünü, ruhunu yakalamak, gamın kederin üstesinden gelecek tek çare bu. Midemiz doysa da gözümüz doymuyor. Böyle iştahlı bir nefse sahibiz işte. Onun için bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir diyor. Derd keder bu işte.
Ey nurların nuru olan Allah’ım. Ey bu yerlerin Hâkimi. Senin bahtına düştüm, Sana dehalet ediyorum, Senin rızanı istiyorum. Sahteliklerin, aldanışların kapılarına uğratma yolumu. Aldatanların izinden yürütme ayağımı, tozlatma yüreğimi. Bu yol tehlikeli, bu yolun çıkışı yok. Adınla, isminle yolunda yürüt. Ömrümü bu yolda büyüt, bu yolda çürüt.
Allah’ım, kalbim işte o zaman rahatlıyor, bu duayı ettiğimde içim huzur buluyor. Sana gerçekten kul olduğum an, içim içime sığmıyor. Yunus’un dediği gibi:
“Al gider benden benliği Doldur içime Senliği”
O zaman işte Senin mülkün olan dünya benim mülküm gibi oluyor Allah’ım. O zaman işte gamım, kederim kalmıyor. Bütün dünya benim olsa bile gam ve keder vermiyor. Mülkü Senin bilmek, sahibine teslim etmek, haddimi bilmek yakışıyor bana, yakışıyor nefsime. Mülk Senindir Allah’ım. Hüküm Senindir, ferman Senindir. Benim bu dünyadan istifadem Senin lûtfettiğin, ikram ettiğin kadardır. Aldığım nefes belli, midemdeki yer belli. Ne yiyebilir, ne alabilirim ki oraya? Sonsuz nimetlerinden ne kadarını koyabilirim ki içime?
“Ya Rab! Şu Resul-i Ekrem aleyhisselatü vesselamın bereketi hürmetine bizlere ihsan etmiş olduğun maddi ve manevi rızkımıza bereket ihsan eyle.”
Evet, insan aldanıyor. Günahlar zehirli bir bala benziyor. Tatlı ama içine zehir katılmış. Cazibesi yok değil. Balın lezzeti damakta hissedilse de içindeki zehrinin acısından midemiz kıvranıyor sonunda. Sıkıntı bu işte, keder bu, dert bu. Allah’ım, Senin dünyanda Senin iznin ile yaşamayı, tatmayı, tatlanmayı nasip et. Haram yiyenin karnı doymaz ki Allah’ım. Hırsızın şükrü olur mu, çalan adam şükretmez ki. Senin nimetlerini Senden izinsiz yiyenin durumu bundan pek farklı mı sanki?
Helalin kırıntısı bile haramın sofralar dolusu lokmasından lezzetlidir, güzeldir.
Dil Senin, damak Senin, akıl Senin, mide Senin, şuur Senin, her şey Senin, Senin Allah’ım. Bu dünyada imtihanımız bu. Bu duygular da Senin. Bu duygularla Senin olan nimetleri Senin adın ile anıp, bismillah deyip başlamayı, Senin gönderdiğini düşünüp, şükredip, Senden bilip, hamd etmeyi nasip et.
Gaflette geçmiş günlerimi, helal haram bilmeden yediklerimi affet. Şükürle, besmele ile başlayıp, şükürle yediğimiz nimetler için sonsuza kadar Elhamdülillah.
Bütün güzellikleri hiç yoktan önüme seren, sermekle kalmayıp zenginliğini, cömertliğini gösteren, neden hoşlandığımı bilen, her bir nimetin en ince ayarını gören, gözeten, sesleri, renkleri, her şeyi benim için bana göre düzenleyen Allah’ım. Senin huzurunda, Senin dünyana, Senden habersiz el uzatmamdaki kusurumdan, cehlimden, hicabımdan Sana sığınıyorum. Bu büyük hatamın telafisi için kendim ve tüm insanlar adına Senden af dileniyorum. Hata bizden, af Senden. Senin affın her zaman geçerli. Biliyorum bütün dünya benim olsa, öte dünya benim olmayınca gamım kederim geçmeyecek, biliyorum. Bile bile aldanıyorum, bile bile kapılıyorum. Tek şansım var biricik sığınağım var. O da Sensin, Rahmansın, Rabbimsin. Sonsuz af ve merhamet sahibisin. Ben kendime Senin kadar merhametli değilim, hiç kimseye karşı da değilim. Hiç kimse Senin kadar yarattıklarına merhametli olamaz. Çünkü Sen erhamürrahiminsin.
Selim Gündüzalp
—–
İlâhi!
Hamdini sözüme sertac ettim,
Zikrini kalbime mi’rac ettim,
Kitabını kendime minhac (yol) ettim.
Ben yoktum var ettin,
Varlığından haberdar ettin,
Aşkınla gönlümü bi-karar ettin.
İnayetine sığındım, kapına geldim.
Hidayetine sığındım, lütfuna geldim.
Kulluk edemedim, affına geldim.
Şaşırtma beni, doğruyu söylet,
Neş’eni duyur, hakikatı öğret.
Sen duyurmazsan ben duyamam,
Sen söyletmezsen ben söyleyemem,
Sen sevdirmezsen ben sevemem.
Sevdir bize hep sevdiklerini.
Yerdir bize hep yerdiklerini.
Yar et bize erdirdiklerini.
Sevdin Habibini, kâinata sevdirdin,
Sevdin de hıl-at’i risaleti giydirdin.
Makam-ı İbrahim’den
Makam-ı Mahmud’a erdirdin,
Server-i asfiye kıldın,
Hatem-i Enbiya kıldın.
Muhammed Mustafa kıldın.
Salat-ü selam, tahiyyat ü ikram,
Her türlü ihtiram O’na,
Onun aline, ahbabına, ailesine,
Ashabına ve etbaına Ya Rab!
Elmalılı M. Hamdi Yazır