Günlük Arşivler: Mayıs 13th, 2008

Günümüz dünyası, büyük bir manevi buhran yaşamaktadır. İnsanlar hayattan zevk ve lezzet alamayacak duruma gelmiştir. intiharlar, savaşlar, terör ve benzeri hadiseler ile ilgili haberler, dünyanın her tarafından sıklıkla duyulur bir duruma gelmiştir. Bu ve buna benzer tüm olumsuz gelişmeler, insanların kendilerini ve birbirlerini anlayamadığından kaynaklanmaktadır. Kendilerini anlayamayan insanların, başkalarını anlaması düşünülemez.

Aklen ve vicdanen biliriz ki, hangi ırktan, hangi coğrafyada, hangi anne babadan dünyaya geleceğimizin tayin ve tespiti, bizim irademiz dışındadır. Milletimizi ve ailemizi tayin etme iradesi, Allah’a (c.c) aittir. Çünkü kainatta bulunan her varlığın, hikmetle ve dengeyle meydana gelmesi gösteriyor ki, onlar sonsuz bir hikmet, adalet ve ilim ile vücuda gelir. Bu varoluş tesadüfe değil, İlahi programa tabidir. İnsanın gözü, kulağı, burnu, kafası v.s bütün azalarının hikmetli ve düzenli olması gibi, insanların millet millet, kabile kabile yaratılması da boşuna değildir. Bu tarz bir yaratılışın da, elbette çok hikmetleri vardır.

Bu hikmetlerden sadece birisi hakkında, Kur’an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık… Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız… Allah katında en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır (O’ndan en çok korkanınızdır.)” (Hucurat Sûresi, 13)

Bu Ayet-i Kerimede, insanlara verilmek istenen binlerce dersten, konuyla ilgili dikkatimizi çeken üç temel konuyu değerlendirmeye çalışalım:

1- İnsanların hepsi, bir anne ve babadan dünyaya gelmiş kardeşlerdir. Bunların ırk veya millet açısından birbirlerine üstünlük taslamaları, kesinlikle yanlıştır. Çünkü iki ayrı aile yoktur. Tek bir anne ve baba ile, çocukları vardır. Bu hakikate, ayetin “Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık…” kısmı işaret ediyor.

2- Cenab-ı Hakkın (c.c) insanları, kabile, ırk ve millet olarak ayrı yaratmasının hikmeti, bir milletin diğer milletlere düşman davranması için değil, bir ırkın fertlerinin birbirlerini tanıyıp yardımlaşmaları içindir. Bu gerçeğe ise, “Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız…” bölümü parmak basıyor.

3- Allah katında ve yanında en kıymetli ve değerli kişiler, Allah’tan en çok korkan ve O’nun yolunda hayatını geçirenlerdir. Yoksa herhangi bir millete ait olmak, Allah yanında şeref konusu olamaz. Zaten adalette öyle ister. Bu kısma da söz konusu ayetin, “Allah katında en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır (O’ndan en çok korkanınızdır.” cümlesi ışık tutmaktadır.

Ezelî ve ebedi hüküm sahibi Rabbimiz (c.c): “Ancak mü’minler birbirinin kardeşidirler. Öyle ise, kardeşlerinizin aralarını ıslah edin.” (Hucurat Sûresi, 10) buyurmakla, müminlerin hakiki kardeşleri, başka dinden olan kardeşleri veya akrabaları değildir. Aksine müminlerin gerçek kardeşleri, başka milletten olsa da, aynı dini ve inancı paylaşan iman sahipleridir. Nitekim Hud suresinde, Nuh ( a.s ) ile alakalı geçen şu ulvi hadise meselemize mükemmel delil hükmündedir.

Hz. Nuh (a.s) “Ya Rabbî! elbette boğulan oğlum da ailemdendi, öz evladımdı. (Halbuki ben onları gemiye alırken Sen bana kurtulacaklarını, müjdelemiştin). Senin vaadin elbette haktır ve Sen hâkimlerin hâkimisin!” ( Hud suresi, 45 ) diye Tufan olayında onun da kurtulmasını istediğinde, İlâhî cevap şöyle gelir: “Ey Nuh O senin ailenden değil. Çünkü o, dürüst iş yapan, temiz bir insan değildi.” ( Hud suresi, 46 ) ve Hz. Nuh (a.s)’ın, oğlunu gemiye alması men edilir.

Demek ki; bir müminin inançsız ve isyankar bir akrabası varsa ve hatta bu kişi kendi oğlu dahi olsa onun ehli sayılmıyor. Öyle ise inanmayan ırkdaşı da onun hakiki dostu ve yakını olamaz. Bu gerçeği, çok net bir biçimde ortaya koyan başka bir ayet: “Ey iman edenler, babalarınızı ve kardeşlerinizi, eğer küfrü imana tercih etmişlerse, dost edinmeyin! Sizden kim onları dost edinirse işte onlar, zalimlerin ta kendisidir.” (Tevbe suresi, 23)

Ayrıca, “O gün ne mal, ne evlât bir fayda vermez. Allah’a ( c.c) kalb-i selim ile gelenler müstesna..” (Şuara suresi, 88-89) ayetinde, insana ahirette ve mahşerde faydalı ve geçer akçe olacak tek şeyin, takva, amel-i salih ve selim bir kalb olduğu ifade edilmektedir.

İlahi hitaba en layık ve en mükemmel muhatap olan Allah’ın resulü (a.s.m), ırkçılığı “ cehalet dönemi davası” anlamında “ asabiyet-i cahiliye ” tabiriyle tarif eder. Bu davayı güdenler hakkında da “Asabiyet dâvâsına kalkışan, onu yaymaya çalışan, bu dâvâ uğrunda mücadele eden kimse bizden değildir.” (Ebu Davut, Edeb, 121) ve “Kim hevasına uyarak bâtıl yolda cenk eder, ırkçılığa çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa cahiliye ölümü üzere ölür.” (İbni Mace, Fiten, 7)gibi ifadelerle dehşetli bir sonun olacağı haber verilmektedir.

Ayrıca ümmetin felaketini ve sonunu hazırlayacak ana sebeplerin başında da, yine bu ırkçılık davasının geldiği hadiste özellikle vurgulanmıştır. Nitekim peygamberimiz (a.s.m), “Ümmetimin helâk olması üç şeyden ileri gelecektir. Bunlar:
- Kaderiye (yani kaderi inkar etmek davası),
- Unsuriyet (ırkçılık) dâvâsı,
- Dinî meselelerde gevşeklik etmektir.” (Taberanî, Mu’cemüs Sağir, 158)

Bu hadiste itikadi meselelerin yanlış yorumunun İslama vereceği zarar kadar, Irkçılığın da zararlı olacağı haber verilmektedir. Irkçılığın İslam alemine veya insanlığa ne denli zararlı olduğuna, tarih şahittir. Mesela;

a- Emevi devletinin Arap milliyetçiliğini esas tutmaları ve Arap kavmine ehemmiyet verip diğerlerini köle veya ikinci sınıf olarak görmeleri neticesinde, hem İslam aleminde bulunan diğer milletleri küstürdüler, hem kendileri çok felaketler gördüler, hem de İslam aleminin ilk zamanlardaki gelişme ve genişlemesinin durmasına neden oldular.

b- Avrupa devletlerinin asırlarca ve özellikle 20. y.y’ın başlarında milliyetçilik fikrini esas tutmalarıyla, iki dünya savaşı meydana gelmiş ve bunun sonucunda milyonlarca insanın kanının akmasına yol açmışlar. Fakat onlar “Avrupa Birliği” vesilesiyle bu gibi hastalıklardan kurtarmaya ve kendilerini tek millet veya topluluk olarak görmeye çalışıyorlar.

c- Osmanlı devletinin de sonunu getiren hadiselerin başında, yine milliyetçilik akımları vardır. Zira, Yunanlar, Arnavutlar, Bulgarlar, millet-i sadıka olan Ermeniler ve Araplar gibi bir çok millet her taraftan bağımsızlık faaliyetlerine ve iç karışıklığa başlayınca, dünyanın adalet dengesi olan o koca devi bir anda yıkıverdiler.

Elbette ırk, kabile, akraba sevilecektir. Amma İslâm dininde, ırkını ve akrabasını sevmek demek; ırkındaki insanların kalbine, başta Allah korkusu ve Allah sevgisini yerleştirmek demektir. Onları, Allah’ın yasak kıldığı her türlü haramlardan muhafaza etmek, onların emir dairesinde hareket etmeleri için gayret göstermektir. Ve onların duygularına, düşüncelerine, vicdanlarına; adalet, iffet, haya, namus, cömertlik, hikmet gibi yüksek ahlak ve meziyetleri hedef göstermektir. Onlara Allah’ın hakkı ve kul haklarını yeterince anlatıp, millete, vatana karşı sorumluluk duygularını geliştirmektir.

Bu Gerçeklere göre Cenâb-ı Hak, Resûlüllah (S.A.V) Efendimize hitaben: “Önce en yakın akrabalarını korkut. Sana uyan mü’minleri kanatlarının altına al; Sana baş kaldırırlarsa, ‘Yaptıklarınızdan uzağım’ de”( Şûra sûresi, 214-215-216) buyurarak emretmiştir.

Görülüyor ki; İslâmî ölçüler çerçevesinde fertlerin, yaratılışında var olan yakınlarını ve ırkını sevmesi, değil yasaklanmak tam tersine emredilmiştir. Ancak; zulmederek, diğer ırkları aşağılayarak ve küçük düşürerek, ayrılıkları ateşlendirecek, Müslümanları birbirine düşürecek, toplum hayatını altüst edecek ırkçılığı, İslâmiyet kesinlikle yasaklamıştır. Hattâ zulme, haksızlığa, ayrılığa sebep olabilecek her türlü bölgecilik, kabilecilik, aşiretçilik ayrımını da reddetmiştir.

Bu açıdan İslam, ırkı yok saymaz, ırkçılığı dava etmeyi yasaklar. Milletini sevip gözetmeyi değil, başka milletlere düşmanca tavır sergilemeyi reddeder. Çünkü, insanın kendi milletini sevmesi, onlara yardım elini uzatması, hataları varsa düzeltmeye çalışması, atalarının İslama yaptıkları hizmetleri anlatması ve onlara benzemek için gayret göstermesi ırkçılıktan tamamen ayrıdır.

Mesela, bir ordu çeşitli birimlerden oluşur. Bunların farklı oluşu ordu birimleri için bir düşmanlık sebebi değil, bir zenginliktir. Her birim mensubu kendi ekibini tanıyıp kaynaşacak ve onunla orduyu kuvvetlendirmeye çalışacaktır. Şayet bir birimin mensupları diğer birimlerin askerlerini düşman görse ve onların tahribine çalışsa, farkında olmadan kendi kuvvetini yok etmiş olur. O zaman Ordunun tamamı, ortadan kalkacaktır. Aynen öylede, İslam dünyası büyük bir ordudur. Millet ve kabileler, bu ordunun birimleri gibidir. Bunlar birbirlerine yardım etmek ve İslam’ı güçlendirmek için çalışmaları gerekir. Bunun haricinde yapılacak çalışma ve gayret, kendileri için bir yıkım olur.

Mesela, aile iki ayrı cinsten meydana gelir. Bu iki cins ( erkek ve dişi ), birbirlerinin eksikliklerini ortadan kaldırmak ve yardımlaşmak için yaratılmışlardır. Cenab-ı Hak bu hakikati “Eşleriniz sizin elbiseleriniz, siz de eşlerinizin elbiselerisiniz.” ( Bakara suresi, 187), buyurmakla bize bildirmektedir. Oysa kadınlar ve erkekler, bu farklılıktaki ilahi hikmeti dikkate almayıp ayrılık sebebi yaparlarsa, insanlık hüsrana uğrayacaktır. Ortada ne erkek kalır ne de kadın. İslam milletlerini ve topluluklarını da ayrı cinsler olarak görmek mümkündür. Bu ayrı cinsler, birbirleriyle mücadele değil eksikliklerini tamamlamak için bir elbise olacaklardır.

Mesela, Vücud azalarının farklılığı, ruha yardım içindir. Azalar farklı olsa da ruhun birliği, onlara bir birlik verir. Hepsi bir gaye uğrunda ve ruhun kontrolünde çalışır. Şayet organlar, ruhun birliğine rağmen sadece azaların farklılığını dikkate alıp birbirleriyle çatışmaya girselerdi, ortada ne aza kalırdı ne de ruh. Aynen bunun gibi, İslam milletleri de birer aza gibi ruhları olan İslamiyet’e kuvvet vermeleri gerekir. Bediüzzaman Said Nursi “Milliyetimiz bir vücuddur. Ruhu İslamiyet aklı kuran ve imandır.” vecizesiyle bu manayı dikkatimize sunmaktadır.

Ayrıca unutulmaması ve akıldan çıkarılmaması gereken bir nokta da şudur: ruhun ırkı olmadığı gibi, ruhun binası olan ve elementlerden meydana gelen cesedin de ırkı olamaz. Irk ve millet kavramı, tamamen soyut ve belirli bir hikmet için, Allah (c.c) tarafından insanlara verilen bir duygudur. Bu ilahi hikmet, insanlar tarafından abes bir şekilde kullanılmaktadır. Ayrıca ırkçılık ve menfi milliyetçilik alanında ilk adımı atan şeytanın kendisidir. Çünkü o, Allah’ın (c.c) “ Adem’e secde edin ” emrine karşı, “ ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten onu ise topraktan yarattın” diyerek ırkının ve nevinin üstünlüğünü ilan etti. Halbuki üstünlük takvadadır. Şeytan ise üstünlüğü ırkında aradı ve kaybedenlerden oldu. Demek ırkçılık davası güdenler, şeytanın yolundan giden zavallılardır.

Veda Hutbesinde bu konu ile alakalı şöyle buyurulmaktadır: “Ey İnsanlar!.. Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır.”

Dr. Burhan Sabaz

Mekke’nin fethedildiği gün, Peygamber Efendimizin (S.A.V.) emri üzerine Bilâl-i Habeşî Hazretleri Kabe’nin üzerine çıkarak Ezan-ı Muhammedi’yi okumuş ve bazı müşrikler: Muhammed şu kara kargadan başka birisini bulamadı mı?” diyerek Hz. Bilâl’i tahkir etmişlerdi. Bunun üzerine, şu âyet-i kerîme nazil oldu:

Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Hem de sizi şubeler ve kabilelere ayırdık ki, birbirinizi tanıyasınız. Şüphesiz ki, Allah katında en şerefliniz, takvaca en ileride olanınızdır”(Hucurât sûresi, 13) Bu âyet-i kerîmede Zât-ı Akdes, insanları kabile ve aşiretlere ayırdığının hikmet ve sırrını birbiriyle tanışmak ve yardımlaşmak hakikatına bina ediyor. Ve Allah katında makbûliyetin, Irk ve kabileye bağlılık ile değil, ancak, takva ile olduğunu beyan buyuruyor.

Âyet-i kerîmede belirtilen Şube ve kabilelere ayırma hakikati, bütün kâinatta hükmeden Müsbet/olumlu ihtilâf gerçeğinin bir yansımasıdır. Evet, âlemdeki bütün güzellikler, hep müsbet ihtilâfın meyvesidir.

Şöyle ki: Cenâb-ı Hak, güneşi, dünyayı, ay’ı farklı Özelliklerde yaratmış, rahmet, inayet ve lütfunu bu ihtilâf ile tecelli ettirmiştir. Hem bitki ve hayvanları ayrı ayrı özellikte yaratmakla, bizlere çeşit çeşit lütuflarda bulunmuştur. Hem insandaki organları farklı yaratmakla, insan vücudunda yardımlaşmayı, birliği, düzeni sağlamıştır. İşte mü’minlerin Irk ve şubelere ayrılmaları da böyledir. Cenâb-ı Hak insanları farklı Irk ve şubelere, aşiretlere ayırmakla, toplum hayatının ahenk ve düzenini sağlamıştır. Böylece kabileler birbirlerini tanıyacaklar, birbirlerine yardım edecekler ve birbirlerinin eksikliklerini tamamlayacaklardır. Evet, toplum hayatındaki işbölümü ve ihtisaslaşmak hayatın kemâline yardım ettiği gibi; farklı ırk ve kabiliyette yaratılmaları da, tanışmalarına, yardımlaşmalarına, gelişmelerine
sebebtir.

“Miliyetimiz bir vücuttur, ruhu İslâmiyet, aklı Kur’ân’dır” hakikatınca, bütün mü’minler bir vücudun azaları gibidir. Biri gözü ise, diğeri eli, biri aklı ise diğeri kuvveti hükmündedir. Nasıl ki, insan yürümek için ayağa, tutmak için ele, bakmak için göze muhtaçtır. Bu azalar bir ruhun emrine itaat ederek birleşirse, her bir aza, o ruhun kemâline hizmet etmiş olur. O zaman her bir âza, diğer azaların istidat ve kabiliyetlerinden hisse alır. Birbirlerinin meziyetleri ile şereflenirler. Meselâ akıl, ilim ve marifetini göstermek için ele muhtaçtır. Bu akıl el işbirliği sonunda, farklı ilmî ve fennî eserler ortaya çıkar. Eserlerdeki kemâlât ve şereften, her ikisi de hissedar olurlar. İnsandaki azalar, hizmetinde bulundukları ruhu unutup, benlik ve gurur dâvasına kalkışır ve birbirlerinin ayıplarını görüp, ayrılığa düşerlerse, o zaman vücuttaki birlik ve beraberlik bozulur. Neticede hem vücut ve hem de her bir âza, hayat ile kavuştukları şereften mahrum kalır, perişan ve zelîl olurlar.

Âyet-i kerîmenin sonunda Allah şöyle buyuruyor: “Şüphesiz ki, Allah katında indinde en şerefliniz, takva cihetinde en ileri olanınızdır”( Hucurât sûresi, 13) Bu ferman-ı ilâhîden anlaşılan hakikat şu ki, insanların birbirlerine karşı üstünlükleri, soy ve sop ile, yahut kuru bir iddia ile değil ancak takva iledir. İnsanların en şereflileri de, Alahü Azîmüşşân’ın bütün yasaklarından şiddetle kaçınan müttakîler, yani takva sahipleridir.

Takva, Cenâb-ı Hakkın emirlerine uymak, razı olmadığı her türlü düşünce, fiil, hareketten, kötü ahlâktan sakınmak, uzak durmaktır. Müttakîler, yani takva sahipleri âhiretlerine zarar verebilecek her türlü kötülükten, günâhlardan kendilerini muhafaza eden, kalblerini yalnız Allah’a bağlayan, yalnız O’nu seven ve en büyük maksadı O’nun rızasına kavuşmak olan mü’minlerdir.

Evet, Allah indinde makbul olmanın, takvadan başka ölçüsü olamaz. Akıl ve hikmet de, bu gerçeği kabul eder. İnsanların birbirlerine üstünlüğü ırk ile olmadığı gibi, ilimle, san’atla, servetle, maddî tekâmülle de olamaz. Zira bu sıfatlar, kâfir – mü’min, fâsık – sâlih, âsi – mûtî bütün insanlık için geçerlidir. Yani, bu sıfatlardan herhangi birisi bir kâfirde yahut fâsıkta da fazlasıyla bulunabilir. Eğer ölçü bu sıfatlar olsa, o takdirde kâfirin mü’minden ve fâsıkın sâlihten daha üstün olması gerekir.

Demek ki, Cenâb-ı Allah, şu ırka veya soy-sopa değil müttakîlere itibar ediyor. Onları yaratılanlar içerisinde üstün olarak bildiriyor, tanıtıyor.
Peygamber (S.A.V.) efendimiz de bu âyet-i kerîmeyi te’yiden şöyle buyurmaktadır:

Allah Resûlü (asm) Vedâ Hutbesinde: “Ey İnsanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Allah yanında en kıymetli olanınız, Ondan en çok korkanınızdır. Arabın Arap olmayana takvâdan başka üstünlüğü yoktur”

Allahü Azîmüşşân’ın ırka, soy ve sopa değer vermediğine en güzel bir misâl, Hz. Nuh (A.S.) ile oğlunun kıssasıdır.

Tufan hâdisesinde Hz. Nuh (A.S.) oğluna hitaben: “Ey oğlum, bizimle gemiye bin ve kâfirlerden olma!” diyerek onu gemiye davet ettiğinde, oğlu bu davete icabet etmedi.

Oğlunu bir dalganın kapıp götürmesi üzerine Nuh (A.S.), Allahü Teâlâ’ya şöyle münâcâtta bulundu: “Yâ Rabbi! Elbette oğlum benim ailemdendir, Senin vadin haktır. Onu yerine getirirsin. (Tufandan önce Cenâb-ı Hak, Hz. Nuh’un (A.S.) ailesini kurtaracağını vaad etmişti.) Sen Hâkimlerin Hâkimisin”. Bunun üzerine Allahü Teâlâ Hazretleri şöyle buyurdu: “Ey Nuh, o senin ehlinden değildir. Çünkü o sâlih olmayan bir amel sahibidir”( Hûd sûresi, 46)

Görülüyor ki Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerîmede ancak mü’min olan bir evlâdı babasının ehlinden yani aile fertlerinden saymaktadır. “Ancak mü’minler birbirinin kardeşidir” (Hucurat Suresi 10) âyet-i kerimesinde ise, bütün mü’minlerin kardeş olduklarını beyan buyurmaktadır. Bu iki âyet birlikte dikkate alındığında, şu hakikat ortaya çıkmaktadır:

Cenâb-ı Allah, inanmayan bir oğlu babasına evlât ve ehil saymazken, hangi kavimden olursa olsun bütün mü’minleri birbirlerine kardeş etmektedir.
İslâm hukukundaki şu hüküm de aynı hakikate kuvvet vermektedir: “Kâfir evlât, Müslüman babanın malına vâris olamaz.”

Soy-soplarıyla öğünmekten hızını alamayıp, kabristandaki ölüp gitmiş ecdadını sayarak, gâvur babaları ve kâfir dedeleriyle gururlanmaya kalkışanları Tekâsür süresinde, Cenâb-ı Allah şiddetle tehdit etmekte ve âhirette karşılaşacakları çetin azabı şu âyetlerle haber vermektedir:

“Çoğunluk olmak iddianız sizi o kadar meşgul etti ki, mezarları ziyaretle oradakileri de sayacak kadar oldunuz. Hayır; öyle olmayın, yakında bileceksiniz. Hayır; gözünüzü açın, yakında bileceksiniz. Dikkat edin, şayet yaptığınızın sonucunu kesin olarak bir bilseniz! And olsun ki, Cehennem’i göreceksiniz, sonra, o gün size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz.” (Tekasür Suresi)

Bu ayetlerden ve Hadislerden çıkan hakikat, Cenâb-ı Hakk’ın kavim ve kabileye, soy ve sopa değil, iman, takva ve amel-i sâlihe itibar ettiğidir.

Mehmet Kırkıncı

Her yatsı namazından sonra okuduğumuz bir aşr-ı şerif var. Hepiniz bilirsiniz. Son kısmı bir dizi dua ile ruhumuza gıda olur, kalbimizi rahatlatır. Duygularımızı ulvî gayelere yöneltir.

Bu aşrın en önemli bir yanı da Mi’raç’tan bize hediye gelmesi. Bütün alemlerin Rabbi; o en müstesna, en mükemmel, en ileri kulunu, bütün âlemlerde gezdirdikten sonra, insanlara onunla bazı hediyeler gönderir. İşte bu aşr-ı şerif de o mukaddes hediyelerden. Onu bu nazar ile değerlendirmek, ruha ayrı bir haz, kalbe başka bir inşirah veriyor.

Ben son âyet üzerinde biraz durmak isterim.

“Ente mevlâna,” (Sahibimiz Sensin) diye başlar ve “Kâfirler kavmine (güruhuna) karşı bize nusret ihsan eyle, bizi galip kıl” diye son bulur.

Her mü’min bu âyeti okudukça; hem sahipsiz, mâliksiz, başıboş olmadığını bir kez daha hatırlar; hem de düşmanlarına karşı kalbinde zafer iştiyakı yeniden yanır.

Burada bütün kâfirler için kullanılan bir tâbir var, bizim için çok, ama çok Önemli: kavim. Biz bu tâbiri ırk mânâsında kullanıyor ve ırkçılığa “kavmiyetçilik diyoruz.

Ama görüyoruz ki, âyette şu veya bu ırk ayırdedilmeksizin bütün kâfirler bir kavim olarak tavsif ediliyor.

Bizde şu veya bu ırka mensup mü’minler olarak bu duayı birlikte okuyoruz

Müslüman bir İngiliz, hidayete ermiş bir Fransız, aynen bir Arap ile, bir Türk ile, bir Kürt ile, bir Endonezyalı ile ağız birliği etmişçesine aynı duayı okuyorlar.

Biz bir milletiz, kâfirler de ayrı bir millet. Biz bir kavimiz, inanmayanlar da ayrı kavim. Biz bir cepheyiz, onlar da ayrı bir cephe.

Biz imana hizmet ediyoruz, onlar küfre. Biz insanları hidayete davet ediyoruz, onlar dalâlete. Biz Allah’ın kullarını Ona ibadet etmeye çağırıyoruz, onlar ise isyana, fıska. Biz, ahlâktan yanayız, onlar ahlâksızlıktan. Biz namus mefhumunun her âilede hâkim olmasını istiyoruz, onlar hayvanlar gibi karışık bir hayattan yanalar.

Ve Allah hepimizin Hâlıkı hepimizin Mâliki. Biz O Rabbimize “Mevlâmız!” diye hitap ediyor ve bu mücadelede rahmetiyle bize sahip çıkmasını diliyoruz.

“Bizi muvaffakı kıl, bize nusret ver. Galibiyet bizim için olsun,” diye O Hâlıkımıza, O Mâlikimize, O Rabbimize niyaz ediyoruz.

Bu niyazı, bu duayı bize O öğretti: hem de Mi’raç’tan bir hediye olarak.

Bu âyeti her gün tekrar ede ede, kavim denilince aklımızda hemen “mü’minler” ve “kâfirler” olmak üzere iki ordu canlanır. Böylece ırkçılık yapmaktan her gün men edilmiş, bu büyük fitneye karşı uyarılmış oluruz.

Mü’min Arap, inanmayan Araba karşı; mü’min Türk inanmayan Türke karşı; mü’min Alman, inanmayan Almana karşı aynı duayı okuyor ve Allah’ın nusretini, yardımını diliyor.

Bu ruhun hâkim olduğu kalbe, artık ırkçılık nasıl yol bulup girebilir?

Bu kalp ancak Allah sevgisiyle doludur. Ve takva ile çarpar durur.

Üstünlüğün Ölçüsü

Irkçılığı men eden ve insanların aynı asıldan geldiğini ders veren âyet-i kerimede “Muhakkak ki, Allah indinde en kerim olanınız, takvada en ileri olanınızdır” buyuruluyor.

Demek ki, Allah’tan korkma mefhumu içinde, ırkçılıktan sakınma da dahil.

Allah indinde en makbul olanlar, şu veya bu ırka mensup olanlar değil, hangi ırktan olursa olsun takvada en ileri gidenlerdir.

Takva, Allah’tan korkmak, Onun yasaklarından şiddetle kaçmmak, hassasiyetle uzak durmak mânasına geliyor, ama takva sahiplerinin sıfatlarıyla ilgili âyetlere baktığımızda; takvanın, İslâmı bütünüyle yaşamanın âdeta simgesi, alâmeti olduğunu görürüz.

Al-i İmrân Sûresinde; Rabbimiz bizi, mağfiretine, Cennetine çağırıyor; çağırmaktan da öte; “Koşunuz” diyor. Ve âyetin sonu; bu Cennetin muttakîler için hazırlandığını beyan ile geliyor. Dolayısıyla âyet, Müslümanları takvada yarışmaya davet etmiş olmuyor mu? Takva sahipleri için hazırlanmış Cennete girmek üzere.

Ayetin devamında; takva sahiplerinin sıfatları şöyle sıralanır:

Onlar darda ve genişlikte infâk ederler.”

(Nafaka verirler, muhtaçların yardımına koşarlar.)

Kızdıkları zaman, gayzlarını, öfkelerini yutarlar.”

İnsanlardan gelen kötülüklere karşı affedici olurlar.

Sonraki âyette de, bu sıfatlar sayılmaya devam edilir.

Onlar bir kötülük yaptıklarında, yahut nefislerine zulmettiklerinde, hemen Allah’ı hatırlarlar da günahları için istifar ederler.”

Yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.”

İşte Allah’ın sevdiği kullar bu sıfatları taşıyanlardır. Hangi milletten, hangi tabakadan, hangi makamda ve hangi gelir seviyesinde olursa olsun.

Allah’ın kulu olmanın şuuruna eren ve bunun zevkini tadan her mü’min de Allah’m sevdiklerini sevmekle mükellef değil mi? Allah bu kullarını severken, bir mü’min nasıl olur da, bu sıfatlardan uzak bir ırkdaşını sevebilir?

Fatiha’yı hemen takip eden sûrede de “Kur’ân-ı Kerim’in muttakiler için bir hidayet olduğu”nun beyan edilmesi ve takvaya dikkat çekilmesi ne kadar mânidardır! Bu sûrede muttakinin sıfatları: “gayba iman etmek,” “namaz kılmak,” “Allah’ın ihsan ettiklerinden infâk etmek,” “Kur’ân’a ve daha önce inen kitaplara iman etmek,” “Ahirete şüphesiz inanmak” şeklinde sıralanır.

Bu sûrede de, ırktan, kabileden, âmirden, memurdan, köleden, efendiden söz edilmez.

Bu âyetler sadece iki misâl. Bu nazarla baktığımızda Kur’ân’ın bütün âyetlerinin ırk ayrımını reddettiğini açık açık görürüz.

Bütün emirler ya topyekün insanlara, yahut mü’minleredir.

Hidayete çağıran âyetlerde hitap bütün insanlığa yapılır. Ne ırk, ne kabile ne makam, ne rütbe gözetilme? Bir Arabın hidayete ermesi, bir İngilizin hidayete gelmesinden daha önemli değildir.

İbadete, itaate dair emirlerde ise hitap mü’minleredir. Bu hususta mü’minleri arasında hiçbir ayırım yapılmaz: “Allah’a ibadet edin,” “Ona secde edin,” “Zekâtlarınızı verin,” gibi emirler ve “Faiz yemeyin,” “Zinaya yaklaşmayın,” “Gıybet etmeyin,” gibi nehiyler mü’minlerin tamamınadır. Bu emirlere uymanın ve bu yasakların kaçınmanın fazileti bütün kavimdan için aynı.

Bir de azap âyetleri var-geçmiş kavimlerin başma gelen azaplarla ilgili ikaz âyetleri. Bu âyetlerde; kavimlerin işledikleri cürümlere, isyanlara, tekziplere azgınlıklara ve peygamberlerine karşı yaptıkları eza ve cefalara dikkat çekilir. Azap bu cürümleri için gelmiştir. Yoksa şu veya bu kavimden oldukları için değil.

Onlar, peygamberlerini dinlememenin, onları rencide etmenin cezasını çektiler.

Bu âyetler bizim için büyük bir tehdit. Zira, bizim Peygamberimiz (a.s.m.) âlem-i bekaya teşrif etti, ama her an ümmetiyle alâkadar.

Her isyanımız onun ulvî ruhunu incitiyor. Onun mümtaz kalbine dokunuyor.

Bunları niçin yazıyorum? Irkçılığı reddeden âyet-i kerimenin bulunduğu sûrenin hemen tamamı bu mânâ ile alâkadar da onun için.

“Sizi kabile kabile yarattım,” âyet-i kerimesi “Hucûrât Sûresinde.” Bu sûrenin başında Ashab-ı Kiram, seslerini, Resîılullahın (a.s.m.) sesinden daha fazla yükseltmemeleri hususunda ikaz olunurlar.

O Rahmeten li’l-Alemini incitmekten sakındırmak üzere.

Daha sonra, sûreye ismini veren olay anlatılır. Bir grup bedevinin Resûlullah Efendimizi (a.s.m.) dışarıdan yüksek sesle çağırmaları hâdisesi.

Bu sûre bir bakıma mü’minleri kötülüklerden sakındırmayla dolu. Dolayısıyla da Resûllah Efendimizi (a.s.m.) rahatsız etmeme ihtarlarıyla.

Dokuzuncu âyette, “Mü’minlerden iki topluluk birbirleriyle çarpışacak olurlarsa aralarını düzeltin. Onlardan biri diğerine karşı tecavüzde ısrar ederse, saldıran tarafla, onlar Allah’ın hükmüne dönünceye kadar savaşın” emri verilir ve mü’minler fitne çıkartmaktan şiddetle menedilir.

Bir sonraki âyette, mü’minlerin birbiriyle kardeş oldukları hükmü getirilir ve “Kardeşlerinizin arasını düzeltin” diye emir verilir.

Onu takip eden âyette, mü’minlerin birbirlerini alaya almaları yasaklanır.

Hemen peşindeki âyette, mü’minler diğer mü’min kardeşleri hakkında kötü zan beslemekten ve onların gıybetini yapmaktan sakındırılır.

Ve nihayet bu âyeti takip eden âyet-i kerimede de insanların bir ana ve babadan yaratıldıkları haber verilerek, mü’minler ırkçılıktan menedilir ve “Allah katında en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır” buyurulur.

Bu sûreden tam dersini alan bir mü’min, büyüklerinin yanında sesini yükseltmekten tut, gıybet etmeye, sû-i zan beslemeye ve nihayet ırkçılık gütmeye kadar her kötülükten şiddetle sakınır. Bu hususta Allah’tan korkar. Zaten sûrenin ilk âyeti de “Ey iman edenler! Allah’ın ve Resûlünün önüne geçmeyin, Allah’tan korkun” buyurarak; mü’mini, Kitap ve Sünnete muhalif nefsî ölçüler getirmekten ve o yanlış zanların peşine takılmaktan men etmiyor mu?

Bu İlâhî emri iyi değerlendiren bir mü’min, sûrenin devamında gelen, “Allah katında en şerefliniz, takvaca en üstün olanınızdır” ölçüsüne sımsıkı sarılır ve kavmini ileri sürmekle yeni bir şeref ölçüsü getirmekten şiddetle kaçınır.

İslâmın yasakladığı kötü huylardan bir huy var: ucb. Yani, amele güvenme. İşlediği iyiliklerle, yaptığı güzel amellerle iftihar etme ve kendini Cehennemden uzak zannetme.

Allah korkusuna perde olduğu için bu huy kötü addedilmiş.

Şimdi insafla düşünelim. Kendi irademizle ve Allah’ın emrine uyarak işlediğimiz güzel bir amelle övünmek bizi günaha sokarsa, tamamen irademiz dışında vuku bulan, hiçbir tercih hakkımızın bahis konusu olmadığı ırk mevzuunda, nasıl kendimizi övebilir, kavmiyet ile övünebilir ve yine tamamen kendi iradesi dışında başka bir ırka mensup olmuş kişiyi nasıl aşağılayabiliriz? Onu nasıl kınayabilir ve en kötüsü ona nasıl düşman olabiliriz?

Bunun akılla, ilimle, insafla hiçbir alâkası olmadığını Resûlullah Efendimizin (a.s.m.) ırkçılık hakkındaki şu kelâmı güzelce ortaya koyar: “asabiyyet-i cahiliyye.”

İnsan, ırkından dolayı ne iyi olabilir, ne de kötü. İyinin ve kötünün tarifleri içinde böyle bir unsur yok. Bunu her akıl tasdik ettiği gibi, her vicdan da yakinen bilir. Bir insanın iyiliğinden söz ederken; onun güzel ahlâkını, takvasını, salih amelini, dürüstlüğünü, çalışkanlığını anlatırız. Bunların tamamı onun iradesiyle ilgilidir. Yoksa, falan adam iyidir, çünkü Türktür yahut Kürttür desek, kendimizi maskara ederiz.

Asabiyyet-i cahiliyye. Neresinden bakarsanız bakınız, ırkçılık davası cahiliyyetten başka bir şey değil.

Ruh Yönünden

Meseleye ruh yönünden nazar etmek gerek. İnsanı yükselten, ona Hak katında değer kazandıran bütün hususiyetler, onun ruhuyla alâkadardır, bedeniyle değil.

Allah katında uzun boylular kısalardan daha şerefli değildir. O mizanda, kilolular zayıflardan daha ağır basmaz. Yine Onun katında siyahlar çirkin de beyazlar güzel değildir. Bunların hepsini yaratan O. İnsan bedenine bu hususiyetleri O yerleştirmiş. Bunlardan dolayı kulunu ne metheder, ne de zemm. Yani kınamaz da, övmez de. O, bizim ne bedenimize, ne malımıza değil, sadece ve sadece kalbimize nazar eder.

Kime inanıyoruz, kimi seviyor, kimden korkuyoruz? Gayemiz, hedefimiz ulvî mi, süflî mi? Günahlara ne derece karşıyız? Sevaplara meylimiz nasıl? Allah’ın dostlarıyla mı dostuz, yoksa düşmanlarıyla mı? Nefse esir mi olmuşuz, yoksa onunla mücadele halinde miyiz? Endişe iklimimizde neler dolaşıyor? Fakirlikten mi korkuyoruz, isyankâr olmaktan, imansız göçmekten mi? İnsan, kâinat ve hayat telâkkilerimiz nasıl? Aklımızdan en fazla neler geçiyor? Hafızamızı nelerle doldurmuşuz? Hayâl âlemimizde neler yazılı? Vehmimiz hangi iklimlerde dolaşıyor? Onun kullarına karşı şefkatli miyiz, zalim mi? Vefa duygumuz ne âlemde? Nîmete şükür etmeyi biliyor muyuz? Nazarımız mahlûkat üzerinde dolaşırken, kalbimize ne gibi mânâlar hâkim oluyor? Hangi sohbetlere can atıyor, hangilerinden kaçıyoruz?

Daha sayılamayacak kadar çok nice manevî icraatlarımız var ki, Allah bize bunlara göre değer veriyor yahut bunlara göre gadap ediyor. Bu saydıklarımızın güzelleri; Kürtte de olsa güzeldir, Lazda da, Çerkezde de. Fenaları da yine her ırkta fenadır, pistir; yüzüne bakılmaz.

Ruhun Irkı

Ruh, beden ülkesinin misafiri. İnsan ana rahminde dört aylık oluncaya kadar bir nevi bitki hayatı yaşıyor. Falan ırktan olan bir babanın sülbünden gelmiş ve yine falan ırktan bir annenin rahminde karar kılmış. Babasmda insan tohumunu halk eden, annesinin rahmini ona karargâh yapan Rabbinin ihsanıyla, o karanlık menzilde büyümesini sürdüyor.

İşte ırk mefhumu, ancak bu menzil için, bu ev için geçerli. Oraya gelen misafir hiçbir ırka mensup değil. Ruhlar âleminden geliyor rahme.

Ruhun ırkı yoktur. Ve insan da kâmil mânâsıyla ruhdan ibarettir. Beden onun elbisesi. İnsan değişik kumaşlardan elbiseler giymekle değişmez.

Geliniz, akılsız çocuklar gibi elbise davâsı gütmekten vazgeçelim.

Geliniz, ruhumuza dönelim. İrfanımızı artıralım. Kalbimizi Mevlâmızın razı olduğu güzel hasletlerle bezeyelim. Onun sevgisini ruh âlemimize sultan yapalım. Diğer bütün sevgiler Ona tâbi olsun. Onun marifetini aklımıza gaye kılalım. Bütün bilgiler Ona hizmet ettikçe güzelleşsin. Kendimize şu veya bu ideolojinin sapık liderlerini değil, Allah Resûlünü rehber edelim.

Gerçek Rehber

O, Arap milliyeti ile ortaya atılmadı. O, sadece Araplara değil, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmişti. Arap âlemi bu âlemlerden ancak birisi olabilirdi.
O tevhid dâvâsıyla ortaya çıktı. Karşısında, her nev’iyle şirk vardı. İnsanları putların köleliğinden, nefsin esaretinden, bâtıl inançların tahakkümünden kurtarıp Allah’a kul etmek, Onun dergâhında boyun büktürmek istiyordu.
Zulmün yerine adaleti ikame edecek, her türlü yanlış telâkkiyi vahiy nuruyla ortadan kaldıracaktı. Kötü ahlâkın her çeşidini, Kur’ân ahlâkıyla değiştirecekti. Onun bu dâvâsı kabileler ötesi, ırklar ötesi, hatta kâinat ötesiydi.

Yaratıcısına inanmayan kul, nasıl üstün olabilir? Öyleyse o, işe imandan başlayacaktı. Nitekim öyle yaptı.

Rabbine isyan eden kul nasıl faziletli olabilirdi? O halde o, insanları ibadet etrafında halelendirecekti. Nitekim öyle yaptı. Ona kendi kavmi karşı çıktı. Kendi akrabaları karşı çıktı. Öz amcası karşı çıktı.

Asr-ı Saadette, Sahabelerin, inanmayan yakınları ile harb etmeleri ne kadar mânidardır! O harplerde kopan her küffar başıyla birlikte hem putperestlik, hem de ırkçılık yere yıkılıyordu. Ashab, hiçbir nesebî karabetleri olmayan mü’min kardeşleriyle omuz omuza veriyor ve kendi babalarını, kardeşlerini öldürüyorlardı.

O dökülen kanla şirk ve ırkçılık birlikte akıp mâziye karışıyordu şeytanın göz yaşlarıyla beraber.

***

Aradan bin dört yüz sene geçti. Ama şeytan yine aynı şeytandı. Belki de mâziye göre hayli tecrübe kazanmıştı. Bu gün, İslâm âlemini ırkçılığın parçaladığını ve bunun altında, en fazla İngiliz parmağının olduğunu bilmeyenimiz yok, ama ben işi İngilizden de öteye, götürecek ve şeytana bağlayacağım. Ingiliz şeytanın oyuncağı olmuş, ona kapılanlar da İngilizin oyuncağı olmuştu. Ve en büyük düşmanımızın icraatını perdeli olarak yürütmeyi başarmıştı.

Aradan yıllar geçti, şimdi şeytanın vazifesini Almanlar yüklenmeye kalkışıyorlar-Türkiye’yi bölmek hususunda hain emeller beslemek suretiyle. İngilizi, Almanı suclamanın bize bir fayda vereceğini zannetmiyorum. Geliniz, “O (şeytan), sizin apaçık düşmanınızdır” âyetine kulak verilim. Babamızı Cennetten çıkaranın peşine takılıp Cehenneme gitmeyelim.

Kan dâvâsının asıl yeri bence burası.

İmtihan Oluyoruz

Irk meselesi sair birçok hâdise gibi, bir yönüyle de, insanın imtihanına bakıyor. Bu dünya imtihanında sualler çok çeşitli. Fakirin suali başka, zenginin suali başka. Amirinki başka, memurun ki başka.

Her hastalık, her musibet, her fitne, her bâtıl ideoloji, ortalıkta dolaşan her hurafe bir imtihan suali. Bunlardan biri de kavmiyet dâvâsı.

Dünya âhiretin tarlası olduğuna göre, bu dünyadaki her hâdisenin; mutlaka o âleme bakan bir yönü mevcut. İnsan simasına bakalım. Gözümüz, kulağımız, ağzımız ayrı birer cihaz. Hepsi yerli yerine konmuş. Birlik ve beraberlik içinde bize hizmet ediyorlar. Bunun yanında bu organların herbirisiyle de ayrı bir imtihana tâbi tutuluyoruz.

Kabile kabile yaratılmamız da öyle. Kur’ân-ı Kerim’in bildirdiği gibi, bunun hikmeti yardımlaşmak, tanışmak, içtimaî hayatta münasebetlerimizi bilmek. Bir de bu hadisenin imtihan yönü var.

Kim bu farklı yaratılışı Kur’ân’ın öğrettiği mânâda değerlendirecek? Ve kim, ırk üstünlüğü taslayacak, kavmiyetçilik yapacak, Müslümanları parça parça edecek?.

Kur’ân-ı Kerim’de Calut’la harbetmek üzere yola çıkan Talut’un, askerlerine şöyle hitap ettiği nakledilir:

“Allah sizi bir nehirle imtihan edecek. Kim o nehirden içerse benden değildir.”

Biz de nice nehirlerle imtihan olmuyor muyuz? Sefahat bir nehir. Siyaset ayrı bir nehir. Servet başka, makam başka nehirler. Bunların herbirinin sarhoşları var. Ama bunlar içerisinde birisi var ki, bugün için en tehlikelisi: ırkçılık.

Çok insanlar ondan içmekle sarhoş oluyorlar. Ölçüyü kaybediyorlar. Üstünlük telâkkileri değişiyor. Kalbin iki temel gıdası olan “Allah için sevmek” ve “Allah için buğzetmek”ten mahrum kalıyorlar. Kendi ırklarından olanı seviyor, olmayana düşman kesiliyorlar.

Bu büyük bir imtihandır. Bu imtihanı kaybedenler, ilk olarak kibir âfetine ve gıybet belâsına tutulurlar. İş bu noktada kalmaz. Irk taassubu kavgaya dönüştü mü, zâlim olurlar. Bu cürümlerine ceza olarak kendi ırkdaşları olan fâsıkları, hatta kâfirleri methedecek kadar alçalır, ruh ve kalb âlemlerini perişan ederler.

Nur’larda “Bir sinek kanadı, göz üstüne bırakılsa bir dağı setreder, göstermez” buyurulur. Irk taassubu da idraklerin özünde bırakılmış kalın ve kaba bir sinek kanadı. Başka ırktan olan müm’inleri, ârifleri, âlimleri velîleri nazardan saklıyor. İslâmî kardeşliğin en büyük hasmı.

***

Her şey gibi, bu imtihanımızda geçici.

İmtihan süresi dolduktan sonra ırklar toprağa gömülüyor. Ceset dağılıyor. Ne pazıdan, ne bilekten, ne renkten bir eser kalıyor. Bu hâl, imtihan kâğıdının imha edilmesi gibi bir şey. Biz, bu bedendeki misafirliğimiz süresince, ruhumuza neler işliyorsak onlar bâkî kalıyor. Ruhumuz ona göre şu veya bu renge giriyor, şu veya bu makama namzet oluyor.

Mahşere çıkıldığında, her peygamber kendi ümmeti etrafında toplanacak. Orada peygamber sancakları dalgalanacak, saltanat bayrakları değil. Her sancağın altında, bilhassa Resûlullah Efendimizin (a.s.m.) sancağı altında, her milletten, her ırktan, her kabileden fertler bulunacak. Mesele, o günde, o sancağın altında olabilmek.

Bize o günü, o ulvî şerefi kaybettirebilecek her dâvâyı, bugün ayağımızın altına almaya mecburuz.

Dâvâ ona derler ki…

Irkçılık, zaten bir davâ olmaktan çok uzak.

Şu veya bu ırktan olmamız nasıl irademiz dışında ise, ırk değiştirmekten mahrum olduğumuz da bir gerçek. O halde, insan ırk dâvâsı güttüğü ve onun reklâmını yaptığı zaman ne demek istiyor?. Bir adam ortaya atılıp, “Benim gibi boylu var mı?” diye bir dâvâ gütse, maskara olmaz mı? Herkes ona der ki, “Arkadaşım, annenle baban seni çekip uzatarak uzun yapmadılar. Kısa boyluyu da, kimse mengenede sıkıştırmadı. Senin dâvân tamamen yersiz. Ben seni takdir etsem bile senin gibi olmak elimde mi? Öyle ise neyin dâvâsını güdüyorsun?”

Soy dâvâsı gütmek de buna benzemiyor mu? Türk olan, Kürt olan, Arap olan zaten olmuştur. Bundan çıkmaları mümkün değil. Olmayanlar da olmamışlardır. Buna girmeleri mümkün değil.

Dâvâ ona derler ki, insan, onu kabullendiğinde intisap edebilsin. Irkçılıkta bu mümkün mü?

***

Bir zamanlar, birtakım kimseler Türkçülük namına bu milletin İslâm âleminden kopmasına yardım ediyor ve onları bizden ayrımaya çalışan İngiliz ajanlarının işini kolaşlaştırıyorlardı. Bu sırada bu milletin bağrından çıkan büyük Ustad Bediüzzaman’ın şöyle haykırdığını işitiyoruz:

Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et! Senin milliyetin İslâmiyet ile imtizaç etmiş, ondan kabil-i tefrik değil, tefrik etsen mahvsın! Bütün senin mâzideki mefâhirin İslâmiyet defterine geçmiş; bu mefâhir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desîseleriyle o mefâhiri kalbinden silme!”

O günkü fitnenin bir başkası şimdi sahneleniyor. O halde aynı ikazı Türk yerine Kürt kelimesini koyarak şarktaki din kardeşimize, mâzideki silâh arkadaşlarımıza, Osmanlının önemli bir rüknü olmakla Garbı titreten kahraman vatandaşlarımıza yine Üstadın dilinden okumamız gerekmiyor mu?

Gerekiyor. Hem de mazidekinden kat kat fazla vurgulayarak.

Irkçılık dendi mi hemen akla iki millet gelir: Yahudi ve Alman. Üstün ırk safsatasma kendini en fazla kaptıran Yahudiler, diğer milletleri hayvandan da aşağı görürken, hatta onlara zulmetmeyi, haksızlık etmeyi sevap sayarken, Almanlar da Hitler’in bayraklaştırdığı Alman ırkçılığın sarhoşluğuyla cihana hâkim olma hayâline kapıldılar ve dünyanın huzurunu altüst ettiler. Ne gariptir ki, bugün memleketimizi parçalamaya dönük faaliyetlerin arkasında, bu iki ırkçı milletin desiseleri, entrikaları, propagandaları ilk sıraları alıyor.

Irkçılığın bu iki temsilcisinden daha ön sırada biri var. Bu felsefe, temelde ona dayanıyor: şeytan

Aslıyla övünmeyi, başka asıldan gelenleri hor görmeyi o başlatmıştı.

“Onu topraktan yarattm, beni ise ateşten,” diyerek Hz. Adem’e (a.s.) secde etmemişti. “Ateş topraktan üstün. Öyle ise ben kendimden daha aşağı birine nasıl secde edebilirim,” diyerek isyanını müdaafaya kalkışmıştı.

Şimdi ise, hepsi topraktan yaratılanlar arasında yine aynı şeytan mantığının hüküm sürdüğünü görüyor ve üzülüyoruz. Bu ters mantık, bu yanlış değerlendirme, sahibini ancak şeytanın yanına götürür. Zira, bu düşüncenin mûcidi odur, patenti ona âittir.

***

Geliniz, ne Yahudiyi dinleyelim, ne İngilizi, ne Fransızı, ne Almanı, ne de Şeytanı.

Kur’ânı dinleyelim, Resûlullahı (a.s.m.) dinleyelim. Ve bu asırda, bu yaramızın büyük çilesini olanca ağırlığıyla çeken Bediüzzaman’ı dinleyelim.

Allah Kelâmı’ndan

Hucûrât Sûresinde ezelî hüküm ve İlâhî emir:

Ancak mü’minler birbirinin kardeşidirler. Öyle ise, kardeşlerinizin aralarını ıslâh edin.”

Allah ne Türkleri, ne Kürtleri, ancak mü’minleri birbiriyle kardeş ediyor. Mü’min olmayan bir insan, mü’min babasına vâris olamıyor. İman gidince, maddî, uzvî ve ırkî bağlılık bir işe yaramıyor.

Kendi nefsi için istediğini mü’min kardeşi için de istemeyen (kâmil) mü’min olamaz,” buyuran Allah Resûlü (a.s.m.) bu âyetin amel ve his âlemimize nasıl aksedeceği hususunda yol gösteriyor bize.

Mü’minler birbirlerini böylesine sevmeleri gerektiği halde şu veya bu sebeple aralarına kin ve husumet girerse, bu takdirde ne yapılacaktır?.

Ayet-i kerimenin devamı bunu âmir:

Kardeşlerinizin arasını islâh edin.” Onları sulha, sükûna kavuşturun. Düşmanlıklarını dostluğa, muhabbete, uhuvvete çevirin.

Evet Kur’ân’ın hükmüne göre mü’minler kardeş. Hepsi bir tek âile, tek cephe. Onların arasına nifak sokanlar ise bilerek veya bilmeyerek karşı cephe nâmına çalışmış olmuyorlar mı?

Zaten tatbikat da böyle. Aramıza tefrika sokmak isteyenler tarihî hasımlarımız: Haçlı zihniyeti, küfür örgütleri, nifak locaları…

Onlar vazifelerini yapıyorlar tıpkı şeytan gibi. Ateşin vazifesi yakmaktır, ama elimizi korumak da bize düşüyor.

Bugün aramıza sokulmak istenen bu fitneye karşı çıkmak ve mü’minler arasındaki muhabbet bağlarını arttırmak büyük bir cihat. Bizi, düşman kardeşler haline getirmek isteyenlerin heveslerini kursaklarında koymak hepimiz içirı en ileri bir vecibe.

Hûd Sûresinden ulvî bir ders:

Nûh (a.s.), “Ey Rabbim! Şüphesiz, oğlum da benim âilemdendir (Benim ehlimdendir)” diye tufan hâdisesinden onun kurtulmasını istediğinde, İlâhi cevap şöyle gelir: “Ey Nûh, o senin âilenden (ehlinden) değildir” ve Nûh (a.s.) oğlunu gemiye almaktan menedilir. Demek ki; insanın inanmayan, isyan eden oğlu onun ehli sayılmıyor. Öyle ise inanmayan arkadaşı da onun dostu, kardeşi olamaz.

Bu hakikatı hiçbir tevile imkân vermeyecek kadar net biçimde ortaya koyan bir Allah kelâmı:

Ey iman edenler, babalarınızı ve kardeşlerinizi, eğer küfrü imana tercih etmişlerse, dost edinmeyin! Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar, zâlimlerin tâ kendisidir.” (Tevbe Sûresi, 23.)

“Ancak mü’minler birbirinin kardeşidirler,” âyet-i kerimesinde ders verilen ince ruhun, derin şuurun bir başka ifadesi. İnanmayan babanız sizin dostunuz değil. Ve onları dost edinmek zâlimlik. Onları dost edinen insan, hakikatı çiğnemiş, zulmetmiştir. Allah’ın ona bir ihsanı olan sevgi hissini yanlış yerde kullanmış, zulmetmiştir. Yanlış bir tercihle kendisini Cehennem’e sokmaya sebep olmuş, nefsine zulmetmiştir. Onun sevgi hanesinde küffar, mü’mine ağır basmış ve o adam bu büyük adaletsizliği işlemekle zâlim olmustur.

***

Mahşer, mutlak aziz olan Allah’ın huzurunda herkesin zilletini ilân ettiği müstesna meydan. Mâlik-i Yevmiddin olan Allah haber veriyor:

O gün ne mal, ne evlât bir fayda vermez. Allah’a kalb-i selim ile gelenler müstesna.” (Şuarâ Sûresi, 88-89.)

Irk yakınlığının en birinci basamağı, en ileri seviyesi evlâtla baba arasındaki münasebet değil midir? Bu âyet, bu yakınlığın o meydanda para etmeyeceğini haber veriyor bize. Artık hangi ırkçılıktan bahsediyoruz. O gün kimsenin ne malına, ne mülküne, ne de kazandığı evlât sayısına bakılmayacak.

O gün tek geçer akçe var: kalb-i selim.

Allah’a teslim olmuş, Onun her emrine râm olmuş, temiz ve hâlis bir kalb. Ondan başkasına bağlanmamış bir gönül. Bu gönül kimde bulunursa bulunsun; Arapta olsun, Acemde olsun makbûldür.

Ve Cennet, kalb-i selim sahiplerinin varacağı mükâfat menzili. Orada her mü’mine, ihlâsına, ameline, ahlâkına, gayretine, himmetine göre makam verilecek. Ondaki bütün tabakalar bu esaslara göre. Orada her ırkın ayrı bir makamı yok.

Irkçılığı men eden âyet-i kerimeyi bir kez daha hatırlayalım:

Ey insanlar! Muhakkak ki Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız. Allah katında en şerefliniz Ondan en çok korkanınızdır.” (Hucûrât Sûresi,l3.)

Allah Resûlünden (a.s.m.)

Şimdi de Allah Resûlünü dinleyelim: İns ve cinnin o yegâne rehberi, ırkçılık hakkında, “asabiyyet-i cahiliyye” tabirini kullanmış ve onu İslâm öncesi, Asr-ı Saadet öncesi cehalet devrinden, fetret devrinden kalma çirkin bir dâva olarak görmüş ve göstermiştir. Bu vadide pekçok hadis-i şerifleri mevcut. Bunlardan birisi şöyle:

Ümmetimin helâk olması üç şeyden ileri gelecektir: Kaderiye (Kişi kendi fiilinin yaratıcısıdır, cümlesinde ifadesini bulan, kaderi inkâr dâvâsı.); unsuriyet dâvâsı (ırkçılık) ve dînî meselelerde gevşeklik etmek.” (Taberanî, Mu’cemü’s-Sağir,158.)

Bir diğer hadîs-i şerif: “Asabiyet dâvâsına kalkışan, onu yaymaya çalışan, bu dâvâ uğrunda mücadele eden kimse bizden değildir.” (Ebu Davud, Edeb,121.)

Efendimizin bir başka hadisleri:

Kim hevâsına uyarak bâtıl yolda cenk eder, kavmiyetçiliğe çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa, cahiliye ölümü üzere ölür.” (İbni Mâce, Fiten, 7.)

Bu son hâdis-i şerifi iyi değerlendirdiğimizde kavmini sevmekle kavmiyetçilik dâvâsı gütmenin ayrı şeyler olduğunu anlarız. İslâmın yasakladığı, Allah Resûlünün şiddetle men ettiği, “kavmiyetçilik dâvâsında bulunmak,” diğer Müslümanlara hor bakmak, İslâmı bölüp parçalamak ve takvanın dışında bir başka fazilet ve üstünlük ölçüsü getirmekle İslâmın ruhuna ters düşmektir. Yoksa, her insan akrabasını sever, onlara iyilikte bulunur. Yani sıla-i rahim yapar. Bu hususta Allah fermanında nice teşvikler vardır. İnsanın içinde şayadığı milletini sevmesi, onlara acıması, onların hatasını düzeltmeye çalışması ecdadının mâzideki iftihar verici hallerini hatırlayıp onlara lâyık bir evlât olmak için gayret göstermesi, ırkçılıktan tamamen ayrıdır.

İslâm ırkı reddetmez, ırkçılığı men eder.

Buna bir misâl olarak cinsiyeti verebiliriz. Kur’ân-ı Kerim, bizim kabile kabile yaratıldığımızı da haber veriyor, erkekli dişili yaratıldığımızı da.

Biz ne ırkları inkâr ediyoruz, ne de cinsiyeti. Erkeklerin ve kadınların ayrı birer cephe kurarak mücadeleye girmeleri halinde nasıl âile kökünden yıkılırsa, ırk dâvâsı güderek parçalanmak da millet mefhumunu, devlet mefhumunu yaralar ve bizi düşmanlarımız karşısında zayıf düşürmekten başka bir şeye yaramaz.

Allah Resûlünün ırkçılık hakkındaki beyanlarını Vedâ Hutbesi ile noktalayalım.

Resûlullah Efendimiz (a.s.m.), 23 senelik tebliğ ve irşad hayatını tamamlamaya yakın olduğu günlerde son haccını, vedâ haccını yapar ve oradan îrâd ettiği eşsiz hutbesiyle Müslümanlarm dikkatini ana meselelerde bir kez daha yoğunlaştırır. Irkçılık âfetine de bu hutbede dikkat çekilmesi ayrıca bir önem arz eder.

Hutbenin bu bölümünde şöyle buyrulur:

Ey İnsanlar! Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır.

Bediüzzaman’dan

Şimde de, Yücelerden Yüce Peygamberimizin (a.s.m.) devrimizdeki büyük vârisini dinleyelim.

Lütuf ve merhamet sahibi Rabbimizin her asra ettiği ayrı ayrı ihsanlardan şu dehşetli asrımıza düşen büyük hisse.

Âlem-i İslâma indirilen darbelerin en evvel kalbime indirildiğini hissediyorum” diyen, büyük bir iman, gayret ve himmet çağlayanı: Bediüzzaman.

İngiliz meclis-i meb’usanmda, müstemlekât nazırının, elindeki Kur’ân-ı Kerim’i göstererek, “Bu Kur’ân Müslümanlarm elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Bu Kur’ân’ı onların elinden kaldırmalıyız” dediğini haber aldığında, gayreti imaniyesi şiddetle feverana gelen; “Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu ben dünyaya isbat edeceğim ve göstereceğim” diyen eşsiz ve yılmaz mücâhid.

Gençlerin kalbinde imanı, Kur’ân’ı hâkim kılmak için kaleme aldığı risaleler sebebiyle sürgünden sürgüne gönderilen, hapishane hapishane dolaştırılan, böylece çile yönüyle de tam bir Peygamber vârisi olduğunu fiilen isbat eden bir sabır kahramanı.

Bu müstesna zat, Müslümanlara musallat olabilecek her türlü maddî ve manevî hastalıklara karşı reçete yazmakla ömür geçirmiş-imansızlıktan ahlâksızlığa, ihtiyarlıktan hastalığa kadar. Bu hamiyetine, bu himmetine, bu gayretine karşılık kendisine, “Seksen küsûr senelik hayatımda dünya zevki nâmına bir şey bilmiyorum” dedirten en çirkin muamelelere muhatap olmuş. İşte bu İslâm kahramanı, müminlerin arasında kardeşliğin tesisi için harika bir risale kaleme almış: Uhuvvet Risalesi. Ve yine bu uhuvvetin en büyük düşmanı, bu birlik ve beraberliğin öldürücü zehiri olan ırkçılığa, Mektûbat adlı eserinde özel bir “mebhas” ayırmış.

Bu “mebhas’ta, ırkçılık hakkındaki âyet-i kerimeyi harika bir misâlle izah ettikten sonra şöyle buyurur:

“Hey’eti içtimaiyye-i İslâmiyye, büyük bir ordudur. Kabâil ve tavâife inkısam edilmiş. Fakat binbir birler adedince cihet-i vahdetleri var. Hâlıkları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitapları bir, vatanları bir, bir bir bir… binler kadar bir bir.

İşte bu kadar bir birler, uhuvveti, muhabbeti, vahdeti iktizâ ediyorlar. Demek kabâil ve tavâife inkisam, şu âyetin ilân ettiği gibi teârüf içindir, teâvün içindir; tenâkür için değil, tehasüm için değildir.”

İslâm kardeşliğin mükemmel bir şekilde işlendiği bu mebhas, şu dua ile son bulur:

“Rahmet-i İlâhiyeden ümit kesilmez. Çünki, Cenab-ı Hak bin seneden bire Kur’ân’ın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tâyin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatını, muvakkat ârızalarla, inşaallah, perişan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idâme ettirir.”

Üstadın ırkçılık hakkında yazdıkları, bu mebhasa münhasır değil. Birçok lâhika mektuplarında ve mahkeme müdâfaatında bu büyük âfeti yer yer nazara verir.

İşte bunların birisi:

“Câmiü’l-Ezher, Afrika’da bir medrese-i umumiye olduğu gbi, Asya Afrika’dan ne kadar büyük ise daha büyük bir darü’l-fünûn, bir İslâm üniversitesi Asya’da lâzımdır. Tâ ki İslâm kavimlerini, meselâ Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan’daki milletleri menfî ırkçılık ifsâd etmesin. Hakikî, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile “inneme’l mü’nimûne ihvetün,” Kur’ân’ın bir kanun-u esasîsinin tam inkişâfına mazhar olsun.” (Emirdağ Lâhikası II. s. 195.)

Dinî ilimlerle fennî ilimlerin birlikte okutulacağı bir üniversitenin şarkta açılması için büyük gayret gösteren Üstad, yukarıda bir kısmını naklettiğimiz mektubunun bir yerinde, “Elli beş senedir Risali-i Nur’un hakaikine çalıştığım gibi ona da çalışmışım” buyurur.

Yukarıdaki satırlar devrin Reis-i Cumhuruna ve Başvekiline yazdığı bir mektuptan alınmıştır. Mektubun girişi de çok enteresandır:

“Kabir kapısında ve seksen küsür yaşında, bir kaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir bîçare garip ihtiyar der ki….”

O halinde bile vatan ve milletin birlik ve beraberliğini, âlem-i İslâmın ittihadını, kavmiyetçiliğe kapılmamasını dert edinmiş ve devlet erkânını bu vadide ikazdan geri durmamış.

Aynı mektuptan ibretli bir bölüm:

Ben Van’da iken, hamiyetli Kürt bir talebeme dedim ki: “Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?” Dedi: “Ben Müslüman bir Türkü fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünkü, tam imana hizmet ediyorlar.” Bir zaman geçti; (Allah rahmet etsin) o talebem ben esarette iken, İstanbul’da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksül’amel ile, o da Kürtçülük damarı ile başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: “Ben şimdi gayet fâsık hattâ dinsiz de olsa bir Kürdü, sâlih bir Türke tercih ediyorum.” Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaati geldi ki Türkler bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur.

Bu ifadelerden hepimizin çıkaracağı dersler vardır.

Gerçekten de Türk milletini samimi olarak sevenler, bu milletin İslâma hizmetlerini tam takdir edenlerdir.

Mektupta Türkçülük akımının aksül’amel olarak Kürtçülüğe hizmet ettiğine dikkat çekiyor. Bu noktada çok ihtiyat ve temkin gerek. Biz ecdadımızı kuru bir ırkçılık namına değil, Bediüzzaman’ın tabiriyle, İslâmiyetin bayraktarı olmaları cihetiyle sevebiliriz. Yoksa, dedemizin âlim olması, bizi cehaletten kurtarmadığı gibi, ecdadımızın İslâma yaptığı hizmetler de bizim tembelliğimize gevşekliğimize, gayretsizliğimize kefaret olmaz.

Çare

Bugün şarkta uyandırılmak istenen fitneyi önlemenin tek yolu, Bediüzzaman’a kulak vererek bu milletin fertlerini İslâm kardeşliği ile birbirine rabtetmekten geçer.

“Milliyetimiz bir vücuttur; ruhu İslâmiyet, aklı iman ve Kur’ân’dır,” hakikatını bütün ruhlara zerketmekten geçer.

“Şarkı intibaha getirecek din ve kalptir. Akıl ve felsefe değil,” ihbarına hakkıyle kulak vermekten geçer.

“Şarkın fıtratına muvafık bir cereyan veriniz, yoksa sa’yiniz ya hebaen gider veya muvakkat sathî kalır,” emrine râm olmaktan geçer.

“Bir Müslüman başkasına benzemez. Dini terk edip İslâmiyet seciyesinden çıkan bir müslim dalâlet-i mutlakaya düşer, anarşist olur, daha idare edilmez,” tehdidini, geç kalınmış da olsa, büyük bir hassasiyetle ciddiye almaktan geçer.

“Asabiyyet-i cahiliye, birbirine tesanüd edip yardım eden, gaflet, dalâlet, riya ve zulmetten mürekkep bir macundur,” teşhisini iyi anlayıp, bu zehirli macuna sırt çevirmekten geçer.

Hamiyet-i İslâmiye ise, nur-u imandan in’ikas edip dalgalanan bir ziyâdır ” hakikatına gönül verip bu ziyanın bütün kalplere hâkim olması için sabır ve cehd ile gayret etmekten geçer.

***

Bu vesileyle, İstiklâl Marşı şairimiz merhum Mehmed Âkif’i de anmadan geçemeyeceğim.

Şu coşkun, coşkun olduğu kadar sitem dolu ve sitem dolu olduğu kadar da ızdırap yüklü ifadeler, o büyük şairimizin ırkçılık âfetinden ne kadar dertli olduğunu en güzel şekilde ifade etmiyor mu?

Hani milliyetin İslâm idi, kavmiyet ne?
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine!
Arnavutluk ne demek, var mı şeriatta yeri?
Küfr olur başka değil, kavmini sürmek ileri
Arabın Türke, Lazın Çerkeze yahut Kürde
Acemin Çinliye rüçhanı mı varmış, nerde?
İslâmiyette anasır mı olurmuş, ne gezer?
Fikr-i milliyeti tel’in ediyor Peygamber
En büyük düşmanı: Ruh-u Nebî, tefrikanın
Adı batsın onu İslâma sokan kaltabanın.

Geliniz bu duaya birlikte âmin diyelim.

Uhuvvet Risalesi’nden

(Bediüzzaman)

Yazarın, konu içinde kısaca temas ettiği ve Bediüzzaman Hazretlerinin Uhuvvet Risalesi’nden alman bazı bölümleri aynen takdim ediyoruz.

Sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostane bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan arkadaşâne bir alâka telâkki edirsin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla uhuvvetkârâne bir münâsebet hissedersin. Halbuki, imânın verdiği nur ve şuur ile ve sana gösterdiği ve bildirdiği Esmâ-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münâsebetleri var.

Meselâ: Her ikinizin; Hâlikınız bir, mâlikiniz bir, Mâbûdunuz bir, Râzıkınız bir. Bir bir, bine kadar bir bir… Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, Kıbleniz bir. Bir bir, yüze kadar bir bir… Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir. Ona kadar bir bir… Bu kadar bir birler vahdet ve tevhîdi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği; ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları halde; şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren öremcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü’mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münâsebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i’tisaf olduğunu; kalbin ölmemiş ise, aklın sönmemiş ise anlarsın.

***

Cây-ı teessüf bir hâlet-i içtimâiye ve kalb-i islâmı ağlatacak müthiş bir maraz-ı hayat-ı içtimaî:

“Hâricî düşmanların zuhur ve tehacümünde dahilî adâvetleri unutmak ve bırakmak,” olan bir maslahat-ı içtimâiyeyi en bedevî kavimler dahi takdir edip yaptıkları halde, şu cemâat-ı İslâmiyeye hizmet dâva edenlere ne olmuş ki; birbiri arkasında tehâcüm vaziyetini alan hadsiz düşmanlar varken, cüz’i adâvetleri unutmayıp, düşmanların hücumuna zemin hazırlıyorlar. Şu hal bir sukuttur, bir vahşettir. Hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye bir hiyanettir.

***

Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız! İhtilâfınızdan istifade eden zâlimlere karşı “İnneme’l mü’minûne ihvetün” kal’a-i kudsiyesi içine giriniz; tahassun ediniz. Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukunuzu müdafaa edebilirsiniz. Malûmdur ki; iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk, ikisini de döğebilir. Bir mîzanda iki dağ birbirine karşı muvazenede bulunursa, bir küçük taş, muvazenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir. İşte ey ehl-i îman! İhtiraslarınızdan ve husûmetkârâne tarafgirliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner; az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. (Mektûbat, s. 262.)

Prof. Dr. Alaaddin Başar

Önsöz

1983 yılında Erzurum İlahiyatta talebe iken, bir vesile ile Malazgirt’e gitmiştim. Erzurum’a dönerken, otobüste yan yana oturduğumuz zatla sohbete başladık. Diyarbakırlı olduğunu öğrenince kendisine “Bir zamanlar Diyarbakır biraz sıkıntılıydı, inşaallah düzelmiştir.” dedim. Bana dikkatle baktı ve “ama biz davamızda haklıydık” dedi. Biraz da şaşırarak, “Davanız neydi?” diye sordum. “Bize ’siz Türksünüz’ dediler. Biz de farklı bir millet olduğumuzu isbat için silaha sarıldık” cevabını verdi.

Türkiye’nin batısında Manisa’da doğmuş ve üniversite tahsili için doğuya gitmiş biri olarak ilk defa bu derece açıktan bir ırkçılık görüşüyle karşı karşıya kalmıştım. Muhatabıma, “Bediüzzaman Said Nursî’yi duydun mu?” diye sordum. Duyduğunu söyleyince, “bakın dedim, bu zat Bitlislidir ve bu gün nice insan Onun eserlerinden istifade etmektedir. Öte yandan Peygamber efendimiz ne Türk, ne de Kürttür, ama hepimizin peygamberidir. İslamiyet ırklar ötesi bir davadır, bütün ırkları içine alır, onları kardeş yapar. Türkler ve Kürtler asırlardır aynı vatanı paylaşmış, aynı dine mensup, aynı idealleri taşıyan, aynı yüce değerler için gerekirse can veren iki millettirler.”

Baktım, din noktasından konuya yaklaşılınca muhatabım hayli yumuşadı, “haklısınız dedi, biz aslında bir ve beraberiz.”

Bu şekilde ortak değerlerde birleşince samimi bir atmosfer oluştu ve yolculuğumuz Erzurum’a kadar hoş bir hava içinde devam etti.

Üniversiteyi bitirince öğretmenliğe müracaat ettim, tayinim Diyarbakır’a çıktı. O güzel beldede 1988- 1992 yılları arasında Merkez İmam – Hatip Lisesinde meslek dersleri öğretmeni olarak dört yıl çalıştım, hatta Diyarbakır’dan evlendim. Ana dili benim dilimden farklı olan bu güzel insanlarla çok güzel günlerimiz geçti.

Bir gün öğrencilerden biriyle sohbet ederken, kendisinde ırkçılık damarı olduğunu görünce şöyle dedim:
“Ben bir Türküm, ama bugün burada sizlere faydalı olmaya çalışıyorum. Yarın yolum Amerika’ya düşse, oradaki insanlara faydalı olmaya çalışırım. İslam gibi evrensel bir dinimiz varken, dinin reddettiği ırkçılık davasına takılıp kalmamak gerekir.”

İçinde yaşadığımız şu günlerde ülkemizin bazı etnik problemleri aşamamış olması, her hamiyet sahibi insan gibi beni de elbette üzüyor. Aslında ülkemiz insanı, aşılamayacak çok büyük problemlerle karşı karşıya değil. Az bir gayretle tüm problemleri birlikte aşacağımıza inanıyorum. Bu mütevazi çalışmamızın bazı problemleri aşmamıza yardımcı olacağını ümit ediyorum.

Hep birlikte daha mutlu günlere kavuşmak dileğiyle?

İstanbul – 2008
Doç. Dr. Şadi Eren

 

Irk Realitesi

İnsana kıymet kazandıran mensup olduğu ırk değil, sahip olduğu faziletlerdir.

İslam dini, ırkları bir realite olarak kabul eder. Cenab-ı Hak Kur’an’da şöyle bildirir:
‘Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık.
Birbirinizi tanımanız için, sizi milletlere, kabilelere böldük.
Şüphesiz Allah katında en şerefliniz, en takva sahibi olanınızdır.’
(Hucurat, 13)
Ayette bildirilen erkek ve dişiden murat, Hz. Âdem ve Hz. Havva’dır. Bütün insanlar onların torunları durumundadır. Hz. Âdem’in aynı zamanda ilk peygamber olduğu da nazara alınırsa, bütün insanların peygamber torunları olduklarını söyleyebiliriz.
Ayette farklı milletlere ayrılmanın hikmeti, insanların birbirlerini tanımaları olarak nazara veriliyor. Gerçekten de her milletin kendine has bazı özellikleri vardır ve bu özelliklerden hareketle bir insanın hangi millete mensup olduğunu belirlemek mümkündür. Ordu içindeki karacı, havacı gibi değişik kısımlar nasıl kıyafetleriyle ayırt ediliyorsa, milletler de belli özellikleriyle birbirinden ayırt edilmektedirler. Ordu içindeki farklılık bir çatışma vesilesi olmadığı gibi, farklı milletlere mensup olma da çatışma vesilesi yapılmamalıdır.
İnsana kıymet kazandıran mensup olduğu ırk değil, sahip olduğu faziletlerdir. Yoksa hemen her millette hem iyiler, hem de kötüler bulunmaktadır.

 

Irklar Bir Renkliliktir!

Irklar, insanlık kilimindeki farklı renkler ve desenlerdir.

Yüce Allah, sanatında daima renkliliği esas almıştır. Mesela, renkler yedidir, sesleri gösteren notalar yedidir, tatlar farklı farklıdır?
İnsanlık âleminde farklı ırkların olması da ilahi kader proğramından gelen bir güzelliktir.
Kilimdeki farklı motif ve desenler o kilime farklı bir güzellik katar.
Gök kuşağı tek renk olsaydı, şimdiki kadar güzel olmazdı.
Farklı ırklar ve milletler de dünyamıza farklı güzellikler kazandırmıştır.
Ülkemizde farklı ırkların varlığı, muazzam bir kültür zenginliğini netice vermiştir. Ülkemizin doğusunda batısında, kuzeyinde güneyinde farklı yemekler, farklı müzikler, farklı mimari durumlar’ bizleri “büyük millet” yapmaktadır.

Allah’ın Boyası

‘Sen Allah’ın boyasına bak!
Daha güzel boya kimin olabilir?? (Bakara, 138)

Yunus Emre, Kur’an’dan aldığı dersle ‘Yaratılanı severiz, Yaratan’dan ötürü’ der. Ama herkes Yunus Emre kadar olgun olmayabilir. Şöyle bir olay anlatılır:
Bir grup insan hac vazifesini eda ederken, beyaz ırka mensup bir Müslüman, zenci birini görünce biraz yüzünü ekşitir. Zenci, yanındaki arkadaşına yönelir ve şöyle der:
‘Bana yüzünü ekşiterek bakan şu Müslüman kardeşime, sor bakalım, boyayı mı beğenmemiş, yoksa boyayanı mı’?
Kur’an-ı Kerim’de “Allah’ın boyası” ifadesi geçer. En güzel boyanın “Allah’ın boyası” olduğu ifade edilir. (Bakara, 138)
Ayetin işari bir manası insanlık âleminde kendini göstermektedir. İnsanlar esas azalarda bir olmakla beraber, ses, sima, renk gibi durumlarda farklı farklıdırlar. Kur’an şöyle bildirir:
“Göklerin ve yerin yaratılışı, dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu O’nun âyetlerindendir. Şüphesiz ki bunda bilenler için nice ibretler vardır.” (Rum, 22)

 

Irklar Nereden Geldi
Aynı topraktan rengârenk çiçekleri yarattığını gördüğümüz ilahi kudrete, aynı Âdem ve Havva’dan farklı özellikte ırkları yaratmak zor gelmez.

ODTÜ mezunu bir arkadaşımızın dini konularda bazı şüpheleri vardı. Bir gün sohbet esnasında ‘hiç zenci arkadaşın oldu mu’? diye sordu. Olmadığını söyledim. Dedi ‘benim oldu. Onları biraz yakından tanıdım. Bizden çok farklı insanlar. İster istemez hatırıma şöyle geliyor: Hz. Âdem şayet beyaz bir insan olarak yaratıldıysa bu zenciler nereden geldi? Acaba onlar için başka bir Âdem mi var’?
Dedim: ‘Sadece renk ve bazı özelliklerinin farklı olmasından onlara başka Âdem Baba aramamız gerekmez. Mesela, bir otomobil fabrikası farklı modeller üretir ve bunlara farklı renkler verir. Sadece model ve renk farklılığından dolayı onlar için farklı fabrikalar aramayız. Onun gibi, Allahu Teala Hz. Âdem ve Havva’yı bütün ırkları netice verecek özellikte yaratmış, zamanla da ırkları meydana getirmiştir. Aynı topraktan rengârenk çiçekleri yarattığını gördüğümüz ilahi kudrete, aynı Âdem ve Havva’dan farklı özellikte ırkları yaratmak zor gelmez.?
Kur’an-ı Kerim, insanın çamurdan bir hülasadan yaratıldığını söyler. (Mü’minun, 12) Rivayete göre, Cenab-ı Hak Hz. Cebraile yeryüzündeki değişik özellikteki topraklardan getirmesini ister. Hz. Cebrail beyaz, siyah, kırmızı gibi değişik özellikteki topraklardan getirir. Cenab-ı Hak, kudret eliyle bunları yoğurur, Hz. Âdemin heykelini yapar ve ardından Ona ruh üfler. Böylece ilk insan yaratılmış olur.
Öyle anlaşılıyor ki, Hz. Âdem’in ve Hz. Havva’nın genetik yapısında bütün ırkların karakterleri vardı. Bu karakterler zaman içerisinde ırkların ortaya çıkmasına vesile oldu. Böylece farklı coğrafyalarda farklı ırk ve kabileler zuhur etti.

72 Millet
İnsanlık âleminde farklı ırkların olması ilâhi bir tercihtir.

Babil, ilkçağda Eski Mezopotamya’da kurulan Sümer Devletinin en büyük ve en ünlü şehridir. Bağdat’a 88 km. mesafede bulunan bu şehrin harabeleri günümüze kadar gelmiştir. Kur’an’da Bakara suresi 102. ayette bu şehirden bahis vardır.
Babil, en eski medeniyet merkezlerinden biridir, buradaki asma bahçeleri, dünyanın en meşhur yedi harikasından biridir.
Babil’e şöhret kazandıran şeylerden biri de buradaki kuledir. Babil kulesi, Tevrat’ın nakline göre, Hz. Nuh’un oğulları tarafından gökyüzüne ulaşmak için yapılmıştır. Yaptıklarıyla mağrur olan bu insanların dilleri, taraf-ı ilahiden değiştirilmiş, birbiriyle anlaşamaz olmuşlar, daha sonra dünyanın her tarafına dağılmışlardır. İşte, bu olaya “tebelbül-ü akvam” veya “teşaub-u akvam” adı verilir.
Irkçılık tarzındaki menfi milliyetçilikte benzeri bir felaket kendini gösterir: O zaman hiçbir ırk ve millet, diğer ırk ve millete saygı göstermez, dilini anlamaz, birbiriyle geçinemez.

Irkçılık Nedir?
‘Irkçılığa çağıran bizden değildir, ırkçılık için savaşan bizden değildir, ırkçılık üzere ölen bizden değildir.’ Hz. Muhammed (sav.)

“Irkçılığa çağıran bizden değildir, ırkçılık için savaşan bizden değildir, ırkçılık üzere ölen bizden değildir.” (Müslim, İmare, 57)
Problemlerimizin çözümü, Kur’anda ve Peygamber Efendimizin hadislerinde yer almaktadır. Bunları bilmeyenler, mesela ırkçılık konusunda “acaba kendi milletimi sevmem ırkçılık sayılır mı?” şeklinde tereddütlerde kalabilirler. Hâlbuki böyle bir sorunun cevabı, saadet asrında yaşanan şu olayla verilmektedir:
Sahabeden biri, “Ya Rasulallah, kişinin kavmini, milletini sevmesi, ırkçılık sayılır mı?” diye sorar. Peygamber Efendimiz şöyle cevap verir:
“Hayır, sayılmaz. Lâkin ırkçılık, kişinin kendi kavmine zulümde yardımcı olmasıdır.” (İbnu Mâce, Fiten, 7)
Kişi, sırf “kendi kavmindendir” diye bazılarına ayrımcılık yapsa, haksız olduklarını bile bile onları savunsa zulme yardım etmiş olur. Hâlbuki değil zulüm işlemek, zulme razı olmak bile uygun görülmemiştir. Zira “küfre rıza küfür olduğu gibi, zulme rıza da zulümdür.”

‘Üstün Irk’ Teorisi

‘Üstün ırk’ yok, ‘faziletli insanlar’ vardır ve bu faziletli insanlar her ırktan çıkabilir.

Irkçılığı esas alan kimseler kendi ırklarını en üstün ırk olarak görürler. Mesela, Yahudiler kendilerini “seçilmiş bir ırk” kabul ederler. Onların kabulüne göre “en üstün ırk Yahudi ırkıdır, diğer milletler onlara hizmet etmek için yaratılmıştır.”
İslâm tarihinde bazı Emevi hükümdarlarının ‘Arap Irkçılığı’ yaptıklarını görürüz. Bunlar Arapları ‘kavm-i necip’ yani ‘asil millet’, diğer İslâm milletlerini ise ‘memâlik’ yani köle olarak görmüşlerdir. Bu sığ anlayış diğer insanları küstürmüş, devletleri ancak 85 yıl sürebilmiştir.
Namık Kemal’in şu ifadeleri, böyle fikirlere adeta bir cevap gibidir:

“Yüksel ki yerin bu yer değildir,
Dünyaya geliş hüner değildir.
Usanmaz kendini insan bilenler halka hizmetten..
Ne sin iledir, ne sal iledir, ne cah iledir
Ne mal iledir, beyim ululuk, kemâl iledir.”

Yani, insanın kıymeti ne yaşına, ne makamına, ne malına bakmaz. Onun kıymeti onun sahip olduğu kemâle göredir. Kimde iman, güzel ahlak, salih amel gibi değerler varsa, o kimse kıymetli olur.

Irklar Karışmış!
‘Irk’ peşinde koşmak, boşa vakit kaybetmek, hatta kan kaybetmektir.

Gerek ülkemizde, gerekse dünyanın başka coğrafyalarında zaman zaman “saf kan ırkçılığı” yapanlar çıkabilmektedir. Dünyanın bazı kesimlerinde bunu iddia etmek mümkün olsa bile, Türkiye coğrafyasında bunu ortaya koyabilmek mümkün değildir. Çünkü bu mübarek vatanın Müslümanlar tarafından fethedilmesinden sonra, hemen her taraftan göç ile buraya gelip yerleşenler olmuştur.
Yakın zamanlarda bile Balkanlar, Ortadoğu, Orta Asya gibi yerlerden bu ülkeye gelip yerleşenler olduğu, şimdiki nesillerin bile gördüğü bir realitedir.
Bu durumda, “saf kan bir ırk”, Türkiye için söz konusu olamaz. Özellikle Türkler ve Kürtler yüzyıllardır çapraz evlilikler yoluyla birbirleriyle kaynaşmışlar, et ve kemik gibi ayrılmaz hale gelmişlerdir.
“Daha müreffeh bir Türkiye” için gayret sarfetmek gerekirken, Türkçülük veya Kürtçülük adıyla bazı teşebbüslerde bulunmak boşuna zaman kaybetmek, hatta kan kaybetmektir.

 

Irkçılık Damarı
Irkçılık, bir fanatikliktir.
Irkçı insan, insaf ve adaleti kaybeder.

İnsan, yaratılışı gereği kendi akrabalarına daha bir yakınlık duyar. Mensup olduğu milleti diğer milletlerden daha fazla sevmesi de bu yakınlığın bir görüntüsüdür. Aslında buraya kadar bir problem söz konusu değildir. Ama bazıları kendi kabile ve milletini sevme duygusunu, başka kabile ve milletlere düşman olmak şekline getirirse, problemler işte o zaman başlar. Birinci hâl gayet normaldir, ama ikinci hâl fanatikliktir, zararlıdır.
Benzeri bir durumu particilik ve futbolda görürüz. Bir insanın benimsemiş olduğu partiyi veya taraftar olduğu takımı desteklemesi gayet normaldir. Ama bu, “benim partimden olanlar iyi diğerleri kötü, benim takımımdan olanlar dost, diğerleri düşman” şekline gelirse, çok ciddi problemleri de beraberinde getirir.
İnsan, insaflı olmalıdır. Kendi milletinden olanların bazan haksız olabileceğini kabul etmeli, “bizden olanlar daima haklıdır” gibi genellemelerden kaçınmalıdır.

Önce İnsanlık
Farklı ırklara mensup olabiliriz.
Ama her şeyden önce hepimiz birer insanız.

İnsanı insan olarak görmek ve değerlendirmek yerine, nedense bazıları ırk ve milliyeti öne alırlar ve ona göre değerlendirirler.
Tanıdığım değerli bir profesöre, ırkçılık yönü ağır basan birisi, şöyle bir soru sorar:
“İki ayrı ırktan iki insan denizde boğulmak üzere olsa, bunlardan biri senin ırkından, diğeri başka bir ırktan, ikisi de Müslüman, ikisi de benzer özellikler taşıyor, önce bunlardan hangisini kurtarırsın?”
Profesör şu cevabı verir:
“Kur’a çekerim, kime çıkarsa onu kurtarırım!”

Herkesin ‘insanlık milletimdir, yeryüzü vatanım’ demesini beklemek gerekmez. Elbette herkesin mensup olduğu bir millet ve vatan vardır. Ama bu mensubiyet, diğerlerini inkâra yol açmamalıdır.

Irkçılığın Bittiği Nokta

Kabir sualleri arasında ‘hangi ırktansın’? sorusu yok!

Bir insan şu dünya hayatında general rütbesini elde edebilir. Ama vefat ettiğinde cenazesi “er kişi niyetine” diye kılınır. Çünkü artık ölümle beraber rütbeler, makamlar sona erer, herkes ameliyle baş başa kalır.
İnsanlar şu dünya hayatında akrabalık bağlarından, aynı millete mensup olmak gibi durumlardan da yararlanabilirler. Ama bu yararlanma belli bir zamana kadardır. Kur’an buna şöyle dikkat çeker:
“Sûr’a üflendiği zaman aralarında artık ne nesep kalır, ne de birbirlerinin hallerini sorarlar.” (Mü’minun, 101)
Yani kıyamet koptuğunda, herkes kendi derdine düşer, başkasının halini düşünmeye, sormaya sıra gelmez. O gün, salih amel dışında bir şey insana fayda vermez. Hatta peygamber oğlu veya peygamber kızı olmak da insanı kurtarmaz.

Hz. Nuh’un Oğlu
İnsana kıymet kazandıran şeyler; iman, ahlâk gibi değerlerdir.
Yoksa peygamber evlâdı olmak da onu kurtarmaz.

Hz. Nuh’un oğullarından biri iman etmez. İman etmeyenleri ise bir tufan beklemektedir. Sular yükselirken, Hz. Nuh hem peygamberlik, hem de babalık şefkatiyle oğluna, ‘Yavrum, gel bizimle beraber gemiye bin, kâfirlerden olma’ der. Fakat oğlu ‘beni sudan koruyacak bir dağa çıkar, kurtulurum’ diyerek gemiye binmez. O sırada bir dalga gelir, Nuh’un oğlu suların içinde kaybolur gider.
Hz. Nuh, ‘Ya Rabbi, şüphesiz bu oğlum ehlimdendir. Senin va’din ise elbette haktır. Sen Hâkimler hâkimisin’ der.
Allah şöyle buyurur: ‘Ey Nuh, o senin ehlinden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir amel sahibidir. O halde, hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme. Seni, cahillerden olmandan menederim.’
Hz. Nuh der: ‘Ya Rabbi, bilmediğim şeyi Sen’den istemekten Sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen, zarara düşenlerden olurum.’ (Hud, 42- 47)
Görüldüğü gibi, peygamber oğlu olmak bile insanı kurtarmamaktadır.

Irkçılık Tehlikesi
Irkçılığın faturası; hem dünyaya, hem de ülkemize ağır, hem de çok ağır olmuştur.

Charles Darwin, canlıları incelerken, güçlü olanların hayatta kalacakları, zayıf olanların ise silinip gidecekleri sonucuna varmıştı. Bazı sosyal bilimciler, aslında gerçeği yansıtmayan bu fikri, insan ırkları üzerinde de geçerli saydılar. Buna “Sosyal Darwincilik” denilir.
Adolf Hitler, bu fikirlerden yola çıkarak Almanya’da Nazi ırkçılığının temelini oluşturdu. Ona göre en üstün ırk Alman ırkıydı ve dünyayı Almanlar idare etmeliydi.
Hitler, bu fikirlerle halkı heyecana getirdi. Etkili hitabetiyle kitleleri harekete geçirdi. Bu heyecan ve hareketler, 2. Dünya savaşının çıkmasına neden oldu. Almanya Polonya’yı ülkesine ilhak etti. İtalya ile birleşip İngiltere ve Fransa ile savaştı. Derken savaş başka cephelere yayıldı, bir ‘dünya savaşı’ oldu… Ve dünyanın şahit olduğu bu en kanlı savaşta, 47 milyon sivil, 15 milyon da asker hayatını kaybetti. Sadece Rusyada 20 milyondan fazla insan, savaş kurbanı oldu. Başta Almanya olmak üzere nice ülkeler baştan sona harabeye döndü. Avrupa’daki fabrikaların % 70 i işe yaramaz hale geldi.

Ruhun Irkı Yok!
İnsan, ruh ve cesetten meydana gelir.
Ceset için bir ırka mensubiyet söz konusu olmakla beraber, ruhun ırkı yoktur.

İnsanlar hangi ırka mensup olurlarsa olsunlar, diğer âlemde ırklarından değil, amellerinden sorumlu olurlar. “Şu ırktan olanlar cennete, başka ırktan olanlar cehenneme” diye bir ölçü yoktur. Ama “Mü’min olanlar cennete, kâfir olanlar cehenneme” ölçüsü vardır. Mü’min veya kâfir olmak ise, tek ırka mahsus değildir. Hemen her ırktan hem mü’min hem de kâfir çıkabilmektedir.
Peygamber Efendimiz şöyle der:
“Allah kıyamet günü sizin soyunuzdan- sopunuzdan sormayacaktır. Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız kötülüklerden en çok sakınanınızdır.” (Müslim, Birr, 33)
Peygamber Efendimiz bir başka hadisinde de şöyle der:
“Allah sizin mallarınıza ve şekillerinize bakmaz; fakat O sizin kalplerinize ve amellerinize bakar.” (İbnu Mâce, Zühd, 9)

Peygamber Torunları
Hepimiz peygamber torunlarıyız. Atamız Âdem bir peygamberdi.

Ankara Çamlıdere İmam – Hatip Lisesinde görev yaparken, bir ders esnasında öğrencilerimden biri şöyle dedi:
“Hocam, ben peygamber torunuyum.”
Ben önce peygamber efendimizin neslinden (Al-i Beytten) olduğunu zannettim, ellerinde bir şecere olup olmadığını sordum. Öğrencim gülerek dedi:
“Hocam, o yönünü bilmiyorum, ama neslimin Hz. Âdeme dayandığından da asla şüphe etmiyorum. Böyle olunca, herkes “ben peygamber torunuyum” diyebilir. Çünkü ilk insan Hz. Âdem, aynı zamanda ilk peygamberdi.”
Doğrusu bu zekice cevap beni ve herkesi şaşırtmıştı. Aslında Âdemin torunları olduğumuzu biliyorduk ama, hepimizin peygamber torunları olduğumuzu düşünmemiştik.
Peygamber torunlarına kavga değil barış, dövüşmek değil kaynaşmak yakışır.

Hepimiz, aynı insanlık ağacının farklı dallarında biten meyveleriz.

Bütün İnsanlar Kardeştir

Hz. Nuh’a “İkinci Âdem” de derler. Bazıları, şu an dünyadaki bütün
insan ırklarının Hz. Nuhun üç oğlu olan “Ham, Sam ve Yafes”ten geldiğini söylerler. Bunun sebebi, onun zamanında meydana gelen tufanda inkârcı insanların toptan helak edilmeleri ve sonraki insan nesillerinin Hz. Nuh ve Onunla beraber gemiye binenlerden gelmesidir. Aslında biraz daha geriye gittiğimizde karşımıza Hz. Âdem ve Hz. Havva çıkar, bütün insanlar ve ırklar bunlara dayanır. Bu açıdan baktığımızda, bütün insanları aynı ana-babadan gelen akrabalar olarak görmek mümkündür.
Hucurat suresi 13. ayette insanların başlangıçta aynı atadan geldiklerine dikkat çekildiği gibi, aynı surede daha özel bir kardeşliğe de dikkat çekilir ve şöyle denilir:
“Mü’minler ancak kardeştirler.” (Hucurat, 10)
Buradaki kardeşlik, nesebi bir kardeşlik olmayıp imandan gelen bir kardeşliktir. Bu kardeşlik ebediyen devam edecektir. Nesebi kardeşlik ise, şu dünyada bile bazan hükmünü yitirmekte, aynı anne- babadan gelen kimseler birbirine düşman olabilmektedirler. Eğer aralarında iman bağı yoksa, diğer âlemde bu nesebi kardeşlik bağı bir anlam ifade etmemektedir.

Arap Düşmanlığı
Etraf yılanlarla dolu iken, sineğin ısırmasına pek de bakılmaz.

Bediüzzaman Said Nursi, günümüzün en büyük farz vazifesinin “İttihad-ı İslam” yani “İslam Birliği” olduğunu söyler. Şüphesiz bu birlik, bütün İslam ülkelerinin tek bayrak altında toplanması anlamında olmayıp, siyasi, askeri, ekonomik, kültürel… işbirliği anlamındadır.
Günümüzde, “Araplar 1. Dünya Savaşında bize hıyanet etti, İngilizlerle bir oldular, bizi arkadan vurdular” gerekçesiyle, bir kısım insanımızda “Arap düşmanlığı” fikri olabilmekte. Araplarda da, İngilizlerin “Osmanlı sizi 400 yıl sömürdü, geri bıraktı” desiseleriyle Türk düşmanlığı yapılabilmekte. Hâlbuki Osmanlı oraları idare ettiği zamanda petrol bilinmiyordu ve sömürülecek başka şeyleri de yoktu.
2. Dünya savaşında Almanya ve İtalya birleşip, Hollanda, Belçika, İngiltere ve Fransa’ya büyük zarar verdikleri halde, bugün hepsi aynı Avrupa Birliği çatısı altında bir araya gelmişlerdir. Onlar, ciddi problemlere rağmen kendi aralarında birleşirlerken, İslam dünyasının bölük pörçük olması elbette hoş bir durum değildir. İslam dünyası kendi aralarındaki “sinek ısırması” türünden problemleri bırakıp, onları yutmak isteyen yılanlarla uğraşmalıdır.

Müsbet ve Menfi Milliyetçilik
Televizyon, kullanıma göre hem faydalı, hem de zararlı olabilir.
Milliyetçilik de öyle…

Her şeyin hem müsbeti hem de menfisi olabilir. Mesela,”televizyon faydalı mıdır yoksa zararlı mıdır?” denilse “kullanıma göre değişir” demek gerekir. Çünkü hem faydalı hem de zararlı olabilir. Benzeri bir şekilde milliyetçiliği değerlendirebiliriz. Her insanın fıtri olarak kendi milletini sevmesi güzeldir, faydalıdır. Ama bu, başka ırk ve milletlerden olanlara düşmanlığa dönerse elbette zararlıdır.
Müsbet milliyetçilik, her insanın kendi milletinden olanlara sahip çıkması, onların problemlerini çözmek için gayret göstermesidir. Bu tarz milliyetçilikte diğer milletlerin inkârı ve kötülenmesi yoktur, kişinin kendi akrabalarıyla daha yoğun münasebet içinde olması gibi, kendi milletinden olanlarla daha yoğun bir teşrik-i mesai yapması vardır.
Menfi milliyetçilik ise, ırkçılık tarzında bir yaklaşımdır. Bu tarz milliyetçilikte kendi ırkından olanları üstün görmek vardır. Bu fikirde olanlar, kendi ırklarından olanları, haksız bile olsalar başkalarına tercih ederler. Başkasını yutmakla beslenmek, menfi milliyetçiliğin en karakteristik özelliğidir.

Kendi Milletini Sevmede Ölçü
Milliyetçilik, milleti için fedakârlığı gerektirir.
Gerçek milliyetçiler, millete faydalı olanlardır.

İslam öncesinde Araplar arasında “Zalim de olsa, mazlum da olsa kardeşine yardım et” sözü hayli meşhurdu. İslam dini gelip daha önceki nice batıl esasları yerle bir etti. Bu cümleden olarak, kendi kabilesini üstün görmek şeklindeki yanlışı da kaldırdı.
Bir gün Peygamber efendimiz “Zalim de olsa, mazlum da olsa kardeşine yardım et” ifadesini kullanınca sahabeler hayli şaşırdılar. “Ya Rasulallah, mazluma yardımı anladık ta, zalime nasıl yardım edebiliriz?” diye sordular. Peygamber efendimiz şöyle açıkladı:
“Zulmüne engel olmak, ona yardımcı olmaktır.” (Tirmizi, Fiten, 68)
Şüphesiz her milletten hem mazlum hem de zalim kişiler çıkmaktadır. Her insana düşen görev, çevresindeki mazlum insanların ellerinden tutmak, zalimlerin de zulmüne engel olmaya çalışmaktır.
“Ben milliyetçiyim” diyen birisi, mazluma sahip çıkmıyor ve zalime de “dur” diyemiyorsa, milliyetçilik davasında samimi değildir, ancak kendini aldatmaktadır.

Üç Öküzün Hikâyesi
“Sen! Ben! desin efrad, aradan vahdeti kaldır,
Milletler için işte kıyâmet o zamandır.”
M. Akif Ersoy
Bir mer’ada beraber yaşayan üç öküz varmış. Bu hayvanların biri sarı, biri kara, diğeri de alaca renkliymiş. Bunlar, her zaman birbirine arka vererek otlarlar ve birbirinden ayrılmazlarmış. Kurt, bunları yemek için can atmakla beraber yanlarına yaklaşamıyormuş. Bunun üzerine, gayesine erişmek için bunların arasını açmayı düşünmüş. Bir gün alacalı öküz diğerlerinden uzakta iken, sarı ve kara öküzün yanlarına sokulmuş, “Siz ne kadar hoş ve güzelsiniz! Fakat bu alacalı arkadaşınız sizin aranıza hiç yakışmıyor” demiş. Diğerleri bu sözü tasdik edince kurt, “Bunu aranızdan uzaklaştırın” demiş. Onlar, bu işin çaresini sorunca, “Siz bana yardımcı olursanız ben onu sizden uzaklaştırırım” cevabını vermiş. Kimi, arkadaşının boynundan kimi, ayaklarından bastırarak kurda yardımcı olmuşlar. Kurt, büyük bir iştiha ile alacalı öküzü parçalamış.
Bir başka gün, karnı acıkan kurt, iki öküz birbirinden biraz uzak iken sarı öküze yaklaşmış, “senin rengin ne kadar da güzel, ama arkadaşının rengi siyah, o senin yanına hiç yakışmıyor” demiş. Onun da yardımı ile kara öküzü parçalamış. Sonunda sarı öküzün karşısına dikilmiş ve hiçbir hileye lüzum görmeden doğrudan doğruya “Ben seni yiyeceğim” demiş. Sarı öküz, işin vehametinin farkına varmış. Ama artık iş işten geçmiş, yapacak bir şey kalmamış. Çaresizlik içinde şöyle mırıldanmış:
“Aslında biz, alacalı öküzü yedirdiğimiz gün yenilmiş ve bu sonucu hak etmiştik.”

Neyin Kavgası?
Bizi bir ve beraber yapan ‘azami müştereklerimiz’ varken, dövüşmek niye?
Ülkemiz zaman zaman bazı acı olaylara şahit olmaktadır. Değişik fikir ve kanaatlere sahip gruplar arasında meydana gelen olaylar, halkımızın hem canına, hem malına, hem huzuruna zarar vermektedir. Bu tür olaylar çoğu kere aslında aynı şeyleri isteyenlerin kör dövüşüdür. Mevlana’nın anlattığı şu olay, bu gerçeğe bir ayna olabilir:
Dört ayrı milletten dört kişi arkadaş olmuş, seyahat ediyorlardı. Paraları yoktu. Birisi, bunların haline acıyarak bir lira verdi. İçlerinden Arap olan:
-Arkadaşlar, dedi. Bu parayla ineb alalım. Benim canım ineb istiyor.
İneb Arapça üzüm demekti. İranlı itiraz etti.
-Hayır, dedi engur alalım…
Engur da Farsça üzüm demekti. Rum olanı dedi ki:
-Hayır arkadaşlar, ne ineb, ne engur… Bize şu sıcakta istafil iyi gelir. İstafil alalım. İstafil de Rumca üzüm demekti. Sonunda Türk dayanamadı:
-Ben sizin istediklerinizin hiçbirisini istemiyorum. Bu parayla üzüm alalım, dedi. İneb’ti, engur’du, yok üzüm’dü, istafil’di diye başladılar tartışmaya… Derken iş kavgaya döküldü, yumruk yumruğa dövüşüyorlardı. O sırada bilgin, kadri yüce bir kişi, oradan geçiyordu. Kavganın sebebini sordu, her birisini ayrı ayrı dinledi. Sonunda anladı ki bu dört adam da aynı şeyi söylüyor, yani üzüm istiyorlar… Ellerinden paralarını aldı:
-Susun, dövüşmeyin… Ben bu bir lira ile hepinizin istediğini yerine getiririm. Gönlünüzü bana teslim edin. Bu bir liranız, istediğiniz şeylerin hepsini yapar, muratlarınızı yerine getirir, diyerek çarşıya koştu. Bir liralık üzüm aldı, önlerine koydu. Kavga da bitmişti, dövüş de…

Irklar Ötesi Dava
İslâm dini evrenseldir, bir ırkın değil, bütün ırkların dinidir.

İslâm öncesinde Arabistan’da tam bir bedevilik hâkimdi. O coğrafyada yaşayan insanlar medeniyet nedir bilmiyorlardı. Parça parça kabileler halinde yaşıyorlardı. Kureyş gibi bazı kabileler diğer kabilelerden üstün kabul edilir, bazı kabilelere ise değer verilmezdi. Hele zenciler, adamdan bile sayılmazlardı. İslam dini bir güneş gibi doğdu, onları cehalet karanlıklarından kurtardı, itibar ettikleri cahiliye âdetlerini ortadan kaldırdı. İlkel kabilecilik geleneğine son verdi, insanları adalet ve hukuk önünde bir ve eşit saydı.
Peygamber Efendimiz şöyle bildirir:
“İnsanlar Âdem’in çocuklarıdır ve Allah Âdem’i topraktan yaratmıştır.” (Ebu Davud, Edeb, 111)
Yine Onun ifadesiyle “İslâmiyet cahiliye ırkçılığını kesip atmıştır.” (Tirmizi, Cihad, 28)
“Müslüman olduklarında Kureyşli bir efendiyle Habeşli bir köle arasında bir fark yoktur.” (Ahmed B. Hanbel, II, 488)
Bilal-i Habeşi siyah bir köleydi. İslâma intisapla ‘müezzinlerin piri’ oldu, daima hürmetle yâd edildi.
Selman-ı Farisi, İranlı bir köle iken en önde gelen sahabelerden biri oldu.
Necaşi, Habeş kralıydı, peygamberimizi görmeden Ona iman etti. Vefat ettiğinde, Peygamber Efendimiz gıyabî olarak cenaze namazını kıldırdı.
Peygamber Efendimizin gönderdiği elçiler, dünyanın doğusuna batısına gittiler, bu evrensel mesajı her tarafa ulaştırdılar ve günümüzde de ulaştırmaya devam ediyorlar.

İlk Irkçı
İlk ırkçı şeytandır.
Yaratıldığı madde ile övünmüş, kendini üstün saymıştır.

İnsana değer kazandıran, soy, sop, mal gibi şeyler değil, ilim, ahlak, fazilet gibi değerlerdir. Ama tüm değer ölçülerinde İslama ters düşen şeytan, ırk meselesinde de aldanmış ve aldatmaktadır. Şöyle ki:
Allahu Teala Hz. Âdemi yaratır ve meleklerin Ona secde etmelerini ister. Bütün melekler secde ederler. Ama melekler arasında bulunan şeytan secde etmez. Allahın, “emrettiğim halde secde etmene engel nedir?” sorusuna şöyle cevap verir:
“Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten, Onu ise topraktan yarattın.” (A’raf suresi, 11-12)
Benzeri bir yaklaşımla, kendi ırk ve milletinden olanları üstün, başka ırk ve milletten olanları aşağı görmek, şeytanî bir bakış açısıdır. Yahudi milletinin, kendilerini Allahın seçkin kulları, diğer insanları ise kendilerine bir nevi hizmetçi görmeleri nice problemler meydana getirmiş ve getirmektedir. Almanların “biz üstün ırkız” mülahazasıyla 2. Dünya savaşını çıkarmaları gözler önündedir.

Bir Milleti ‘Millet’ Yapan Değerler
‘Milliyetimiz bir vücuttur.
Ruhu İslâmiyet, aklı Kur’an ve imandır.’
Bediüzzaman Said Nursî

Millet” kelimesi, aynı devlet çatısı altında kader birliği yapmış insanlar topluluğudur.
Bu kelime aslen Arapça olup “din veya mezhep; bir din veya mezhebe bağlı olan cemaat” anlamındadır. Ancak bu kelime 20. yüzyılın başlarından itibaren ülkemizde “aynı atadan gelen insanlar topluluğu” anlamında da kullanılır olmuştur.
Dil, din, vatan, kültür birliği, tarih birliği, ülkü birliği gibi esaslar, bir milleti millet yapan bazı temel değerlerdir. Ama her millet için bütün bu değerlerin beraberce bulunması zorunlu değildir. Mesela, İsviçre halkı dört ayrı dil konuşmalarına rağmen, aralarındaki tarih ve vatan birliğiyle yüzyıllardır dengeli bir devlet olarak varlıklarını devam ettirmektedirler. Amerikan halkı, çok farklı ırklardan meydana gelmekle beraber, vatan, din, ülkü birliği gibi esaslar etrafında birleşebilmişlerdir.
Her millette, milleti meydana getiren unsurların beraberce bulunmamasından dolayı, rkçılıkta ileri giden bazı kimseler bile “Dil, din bir ise; millet birdir” demeye mecbur olmuşlardır. Dolayısıyla ırka bağlı olmadan, “dil, din, vatan” değerlerini esas almak en selametli yol olmaktadır. Bunların üçü bir arada ise, zâten kuvvetli bir millet ortaya çıkar; eğer biri noksan olursa, yine millet dairesine dâhildir.

Kur’an’a Göre ‘Millet’ Kelimesi
Kendi aklımız cılız ışıklı cep fenerine benzer.
Kur’an ise Güneş misali âlemimizi aydınlatır.

Eskiden çocuklara temel bazı İslami bilgiler verilirken ‘hangi millettensin’? sorusuna cevap olarak ‘İbrahim milletindenim’ cevabı öğretilirdi. Buradaki ‘millet’ kelimesi din anlamındadır. Kur’an’da ‘İbrahim milleti’ şeklinde geçer. (Mesela bkz. Bakara 130, 135, Al-i İmran 95, Nisa 125′)
Peygamber Efendimizin nesebi Hz. İbrahime dayandığı gibi, dininin esasları da ona dayanmaktaydı. Bu yüzden yüce Allah peygamberimize İbrahim milletine, yani dinine yönelmesini ister.
Bir başka ayette ise şöyle bildirilir:
“Ne yahudiler, ne de hıristiyanlar Sen onların milletine tabi olmadıkça asla senden razı olmazlar.” (Bakara, 122)
Bazı dinî eserlerde ‘İslâmiyet milliyeti’ ifadesiyle karşılaşırız. Bu ifade, ırkı değil dini öne çıkaran müsbet bir milliyetçiliği ifade etmektedir. Aynı vatanı paylaşan, aynı dini yaşayan insanlar kendi aralarında kuvvetli bir millet olabilmelidirler.

Ateş Çukuru
Bölünmüşlük, parçalanmışlık kuvvet kaybıdır.
Birlikten ise kuvvet doğar.

Asr-ı Saadette Medine-i Münevvere’de Evs ve Hazreç isimli iki kabile vardı. Aralarında Buas denilen yüzyılı aşkın savaşlar sürmüş, İslâm gelince düşmanlıklarını unutup kardeş olmuşlardı.
Bir gün her iki kabilenin ileri gelenleri bir araya gelmiş, tatlı tatlı sohbet ediyorlardı. Bu durumu gören Şas Bin Kays isimli yaşlı bir yahudi, onların bu birlik ve beraberliğinden rahatsız oldu. Bir yahudi gencine, “Git, yanlarına otur. Onlara Buas günlerini ve önceki savaşları hatırlat ve o günlerde söyledikleri şiirlerden bazılarını okuyuver” dedi.
Delikanlı denileni ustaca yaptı. Çok geçmeden Evs ve Hazreçliler münakaşaya ve birbirlerine kızmaya başladılar. İş kızıştı ve o dereceye vardı ki, iki taraf da, ‘İsterseniz bugün yine öyle bir gün yaşarız. İşte meydan!’ demeye başladılar. Ortalık birdenbire alevlendi, kılıçlar çekildi, birbirlerine yürümeye kalktılar. Durum hemen Resûlullaha bildirildi. Sahabîleriyle birlikte hadise yerine gelen Hazreti Peygamber, “Ey Müslümanlar, size ne oldu, neden böyle yapıyorsunuz?” diye söze başladı ve şunları söyledi:
“Ben aranızdayken cahiliye dâvâsı mı güdüyorsunuz? Allah size İslâmı gönderdi, küfürden kurtardı, cahiliye âdetlerinin kökünü kesip kalplerinizi birleştirdi. Bütün bunlardan sonra yine eski küfrünüze mi dönüyorsunuz?”
Bu konuşmalar üzerine Evs ve Hazreçliler hatalarını ve oyuna geldiklerini anladılar, silâhlarını bırakıp gözyaşlarıyla birbirlerinin boynuna sarıldılar, helâlleştiler.
Bu münasebetle şu ayetler nazil oldu:

 

“Ey iman edenler!
Kendilerine kitap verilenlerden bir gruba uyarsanız, imanınızdan sonra sizi döndürüp kâfir yaparlar.
Allah’ın âyetleri size okunup dururken ve Allah’ın elçisi de aranızda iken nasıl inkâra saparsınız? Kim Allah’a sımsıkı bağlanırsa, kesinlikle doğru yola iletilmiştir.
Ey iman edenler! O’na yaraşır şekilde Allah’tan korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.
Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. Böylece O’nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Siz, bir ateş çukurunun kenarında iken sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.
İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun.
İşte kurtuluşa erenler onlardır.
Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır.
O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır. Yüzleri kararanlara: “İmanınızdan sonra küfrettiniz ha? Öyle ise inkâr etmenize karşılık tadın azabı” denecektir.
Yüzleri ağaranlara gelince, onlar Allah’ın rahmeti içindedirler. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
Bunlar Allah’ın, sana gerçek olarak okuyageldiğimiz âyetleridir. Allah asla âlemlere bir haksızlık murat etmez.
Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır. Bütün işler Allah’a döndürülür.”

(Âl-i İmran, 100- 109)

Irkçılık Yönünden İslâm ve Hristiyanlık

Kur’an-ı Kerim dikkatle okunduğunda, onun bir millete değil, tüm insanlığa hitap ettiği görülür.

İlâmî alanda araştırmalar yapan meşhur şarkiyatçı W. Montgomery Watt şöyle der:

‘Birçok hristiyanın meylettiği fikre göre bütün dünyanın nihai dini hristiyanlık olacaktır. Fakat bu, kesin olmaktan çok uzaktır. Sadece bir noktaya dokunmak konuya açıklık getirmek için yeterlidir: Başta gelen hristiyan ülkelerden bazıları bugün bir ırkçılık felaketine düşmüşler. Şimdi, kendi mensupları arasında görülen ırkçılık felaketiyle başa çıkamayan bir dinin diğer dünya problemlerinin çözümüne katkıda bulunması elbette mümkün değildir’ İslam’ın üstün olduğu konular arasında başta geleni, onun insan kardeşliğinin kurulmasındaki başarısı ve iman konusundaki derinliğidir’ Geleceğin yegâne dininin çerçevesini temin etme iddiasında İslam, şüphe yok ki güçlü bir yarışçıdır.’
(W. Montgomery Watt, Modern Dünyada İslam Vahyi, s. 173)

Nitekim dünyanın her tarafında hristiyan misyonerleri harıl harıl çalıştıkları halde, İslamiyet çok daha sür’atli bir şekilde yayılmaktadır. Mesela beyaz insanların Afrika’da siyahlar için ayrı kiliseler yapmaları o insanları rencide etmekte ve Hristiyanlığı değil İslâm’ı seçmektedirler.

Bu konuda şöyle bir olay nakledilir:

Bilindiği gibi Afrika, siyah ırkın hâkim olduğu bir kıtadır. Geçtiğimiz yüzyılda misyonerler Afrika halkının hrıstiyan olması için çok çalıştılar. Oradaki insanların genelde fakir olmalarından hareketle onlara konserve gönderip hristiyanlığa davet ettiler. Muhataplarının bir kısmı “tamam, bu hafta biz de kiliseye gelelim” dediklerinde, “acele etmeyin, biz size ayrıca kilise yapacağız” dediler.
Ama Müslümanlar oraya İslâm’a davete gittiklerinde onlara ayrı cami göstermediler, beraber namazlarını kıldılar. Bu da Afrika halkının İslâm’a girmesini hızlandıran bir durum oldu. Öyle ki, bir misyoner yetkili Afrikadaki durumu Vatikan’a rapor ederken şunu bildirmek durumunda kaldı:
“Bizim gönderdiğimiz konserveleri yiyorlar, ama sofradan ‘elhamdülillah’ diyerek kalkıyorlar!”

Deri rengi siyah olan nice insanın, ruhu pak ve beyaz olabilir.
Beyaz ırktan nice insanın da ruhu kararmış olabilir.

Siyah Balonlar da Uçar!
‘Balonları yükselten dışındaki renk değil, içindeki cevherdir.’
(Lyle D. Flynn)

Küçük bir zenci çocuk, şehrin lunaparkında dolaşırken bir satıcının elindeki balonları seyre dalmıştı. Her renkten ve her biçimden balonlar ışıl ışıl parlıyorlardı.
Derken, birdenbire kırmızı bir balon kazara bağlandığı yerden kurtularak havada uçtu, uçtu, uçtu ve nihayet aşağıdan seçilemeyecek kadar yükseldikten sonra gözden kayboldu.
Bu manzarayı seyretmek için öyle bir insan kalabalığı toplanmıştı ki, satıcı, bir tane daha bırakmanın iyi bir reklâm olacağını düşünerek havaya parlak sarı renkte bir balon daha bıraktı. Arkasından bir tane de beyazını çözdü.
Küçük zenci, olduğu yerden bir hayranlık içerisinde ardı ardına uçan rengârenk balonları seyrettikten sonra: ‘Baloncu amca’ dedi. ‘Acaba bir de siyah renkte balon bıraksanız, ötekiler kadar yükselir mi’?
Baloncu, anlayışlı bir bakışla çocuğa tebessüm ederek, siyah renkli bir balonu çözdü. Parmaklarını gevşetip onu da boşluğa bırakırken şöyle dedi:
“Yavrum, bu balonları yükselten dışındaki renk değil, içindeki cevherdir.” (Lyle D. Flynn)

‘Cahiliye’ Irkçılığı
Irkçılık fikri, İslâm öncesi cahiliye kalıntılarındandır.

Ağır aksak işleyen bir bilgisayara yeni bir format atıldığında kendine gelir ve düzgün bir şekilde çalışmaya başlar. İslâm dini gelmeden önce Arap milleti ağır aksak işleyen bir makine gibi idi. İslâm dini onların hayatlarını yeni baştan tanzim etti ve onları yükseltti. Böylece vahşetin yerini insanlık, bedeviliğin yerini medenilik, geri kalmışlığın yerini ilerleme aldı.
Kur’an-ı Kerim, İslâm öncesi zihniyetlerden “cahiliyye” şeklinde bahseder. Mesela, Allah’ı çok ötelerde tasavvur edip, “artık bu âleme karışmaz, olaylara müdahalesi yoktur” şeklindeki bir zan, cahiliyye zannı; Hak din namına değil, bâtıl şeyler uğruna gayrete gelmek, cahiliyye hamiyetidir. (Bkz. Âl-i İmran, 154, Mâide, 50; Fetih, 26).
Irkçılık fikri de cahiliye kalıntılarından gelen bir yaklaşımdır. İslâm’ın getirdiği “inananlar kardeştir” prensibini benimseyen ilk Müslümanlar, bedevilikten ve kabilecilikten kurtulup medeniyeti yakalamışlar, diğer milletlere de örnek olmuşlardır.

Hatadan dönmek fazilettir, hatada ısrar etmek ise o hatadan daha büyük bir hatadır.

Siyah Kadının Oğlu

Ashaptan Ebu Zerr, Bilal-i Habeşiyle bir gün tartışır ve ona: “Siyah kadının oğlu” diye hakaret eder. Durum Hz. Peygamber’e haber verilince Peygamberimiz son derece kızar ve Ebu Zerr’e şunları söyler:
“Ey Ebu Zerr! Sen Bilali, annesinin renginden dolayı ayıplamışsın öyle mi? Demek ki sen hâlâ cahiliye zihniyeti taşıyorsun!”
Bir anlık öfke ile ağzından çıkan ve kendisinin de istemediği bu sözden dolayı Ebu Zerr çok üzülür, pişman olur. Ağlamaya başlar ve kendini yere atarak yüzünü toprağa yapıştırır. Ardından şöyle der:
“Bilal ayağı ile yanağıma basıp çiğnemedikçe, vallahi yüzümü yerden kaldırmayacağım’”
Bilal-i Habeşiden tekrar tekrar özür diler.
Bilâl ise, yerden. Ebû Zerr’i kaldırır, “bu yüz basılmaya değil, öpülmeye layıktır” diyerek onu bağrına basar.
Öyle görülüyor ki, peygamberlerden sonra en seçkin kimseler olan sahabeler bile zaman zaman yanlış yapabiliyorlar. Ama bu yanlışlarında ısrar etmiyorlar. Zira biliyorlar ki, hatadan dönmek fazilettir, hatada ısrar etmek ise o hatadan daha büyük bir hatadır.

İslâmoğlu Selman
İslâmiyet, ona mensup milletlerin ‘üst kimliğidir.’

İslâmiyet soy-sop üstünlüğüne ve bununla övünmeye son vermiştir. Ashab-ı Kiramın bulunduğu bir mecliste, Sa’d bin Ebi Vakkas, sahabenin ileri gelenlerinden bazılarına soylarını saymalarını teklif etti. Kendisi de bu arada kendi soyunu baştan sona sıraladı. Topluluğun içinde İran asıllı Selman-ı Farisi de vardı. Onun, Kureyş ileri gelenleri gibi övünebileceği meşhur bir nesebi yoktu. Soyunu teferruatlı olarak da bilmiyordu.
Hz. Sa’d, ona da nesebini saymasını teklif edince, cevaben şöyle demişti:
“Ben İslâmoğlu Selman’ım.. Nesebimi sizin gibi bilmiyorum. Bildiğim bir şey var, o da Allahın beni İslâm ile şereflendirdiğidir…”
Sa’d'ın lüzumsuz, aynı zamanda cahiliyet devri zihniyetini andıran bu nesep sayma teklifinden Hz. Ömer de rahatsız olmuştu. Selman’ın bu manidar cevabı o kadar hoşuna gitti ki, “Ben de İslâmoğlu Ömerim” diyerek Hz. Selman’ın cevabına nazire yaptı.
Hadiseyi Hz. Peygamber (sav) duyunca, o da Selman’ın cevabını çok beğenmiş, “Selman bendendir, benim ehl-i beytimdendir (ailemdendir)” buyurmuştur. (İbnu Hişam, Siretu’n-Nebeviyye)

‘Eskiden sağır, dilsizdim. İslâm ile kendimi buldum.’
Malcolm X

Malcolm X

Malcolm X, Amerikada ihtida etmiş zenci Müslümanlardandır. 1925′te Omaha’da dünyaya gelmiş, 1965′te New York’ta şehid edilmiştir. Önceleri, sırf beyazlara tepki olsun diye İslâma girer, öyle ki konuşmalarında “Tanrı siyahtır” demektedir. Ama hac için mukaddes beldelere gittiğinde orada her renkten insanların Ka’be’nin etrafında tavaf ettiklerini görür, ırkçılık fikrinin İslâmda olmadığını anlar, eski fikirlerinden vazgeçer. Çünkü o “masmavi gözleri, sapsarı saçları olan insanlarla aynı tabaktan yemek yemiş, aynı saflarda omuz omuza namaz kılmıştı.”
Mekke’den hanımına şunları yazıyordu:
“İnanamayacaksın ama; tenleri beyazdan daha beyaz olan insanlarla aynı bardaktan su içtim ve aynı tabaktan yemek yedim. Hepimiz bir kardeştik. Ben artık ırkçı bir Müslüman değilim. Gerçek peygamberimiz olan Hz. Muhammed ırkçılığı yasaklamıştır.”
Dönüşünde, ırklar ötesi bir din olarak İslâm’ı tebliğ eder.

Yavuz Sultan Selim ve İslâm Birliği
‘Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş.
Bir veliye bende olmak cümleden âlâ imiş.’
Yavuz Sultan Selim

Yavuz Sultan Selim, doğuya yaptığı seferlerle büyük ölçüde İslâm Birliği’ni sağlamış, ‘mukaddes emanetleri’ İstanbul’a getirip ‘müslümanların halifesi’ ünvanına sahip olmuştur. Bir şiirinde şöyle der:
Milletimde ihtilaf u tefrika endişesi,
Kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni.
İttihadken savlet-i a’dayı def’e çaremiz,
İttihad etmezse millet, dağdar eyler beni.”
Yani, “Milletimde meydana gelebilecek birbirine düşme ve bölünme endişesi, beni kabrimde bile rahatsız eder. Düşmanları def etmek için tek çaremiz bir ve beraber olmak iken, milletimiz bunu yapmazsa gönlüm yara bere içinde olur.”
İdris-i Bitlisî, Yavuz döneminin şark âlimlerindendir. Bu zât, Doğu Anadolu’daki Kürt ve Türkmen aşiret reisleriyle görüşerek onların Osmanlı’ya iltihakını sağlamıştır.

Mehmet Akif ve Milliyetçilik
‘Ağlarım, ağlatamam, hissederim, söyleyemem.
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım.’
M. Akif Ersoy

Mehmet Akif, Osmanlının son dönemini ve Cumhuriyetin ilk dönemini idrak etmiş, insanımızın maruz kaldığı zor halleri kalbinin taa derinlerinde hissetmiş ve bu hislerini şiir kalıbı içerisinde diğer insanlarla paylaşmıştır.
Safahat’ı okuyanlar, bu muhteşem eserin satırları arasında Akif’in ızdıraplarını kolaylıkla görmektedirler.
Osmanlının son döneminde Mehmet Akif’in de içinde yer aldığı bazı aydınlar İslam birliği (ittihad-ı İslam) fikrini savunurken, bazıları Türkleri bir bayrak altında toplamak (Turancılık) görüşünde idiler.
Mehmet Akif, bu konuda şöyle der:
“Turan ili” namıyla bir efsane edindik;
“Efsane, fakat gaye!” deyip az mı didindik?
Kaç yurda veda etmedik artık bu uğurda?
Elverdi gidenler, acıyın eldeki yurda.”

Böl – Parçala – Yut!
‘Hani milliyetin İslâm idi, kavmiyet ne?
Sarılıp sımsıkı dursaydın ya milliyetine.
‘Arnavut’ ne demek, var mı şeriatta yeri…
Küfr olur başka değil, kavmini sürmek ileri.?
M. Akif Ersoy

Mehmet Akif, doğma büyüme İstanbullu olmakla beraber aslen Arnavuttur. Osmanlının son döneminde, devlet içinde yer alan bazı unsurlar, müstakil devlet kurmak peşinde koştular, ama hiç de mutlu olamadılar. Osmanlı günlerini mumla arar hale geldiler.
Mehmet Akif, bunu bir şiirinde şöyle anlatır:

Türk Arapsız yaşamaz, kim ki ‘yaşar’ der delidir,
Arab’ın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.
Veriniz baş başa; zira sonu hüsran-ı mübin,
Ne hükûmet kalıyor ortada, billahi ne din!
‘Medeniyyet’ size çoktan beridir diş biliyor;
Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor.
Arnavutlar size ibret olacakken hâlâ,
Ne bu şûride siyaset, ne bu fasid dava?
Görmüyor gittiği yanlış yolu, zannım, çoğunuz,
Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!
Bunu benden duyunuz, ben ki evet Arnavudum…
Başka bir şey diyemem… İşte perişan yurdum!..?

 

‘Ey Bu Vatan Gençleri!’
‘Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız!’

Bazıları hitap ederken belli bir milleti hedef alır, konuşur. Bediüzzaman Said Nursi ise gençlere şöyle hitap eder:
‘Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız! Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten sonra, hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklid edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi i’dam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz! Çünkü şu surette ittibaınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzadır!? (Lem’alar, s. 120)
Bediüzzaman’ın gençlere bu hitabında bir ırk ismi vermeden ‘Ey bu vatan gençleri’ demesi çok anlamlıdır. Çünkü eskiden beri hicretlerle pek çok milletin gelip geçtiği veya yerleştiği bu mübarek vatanda, günümüzde de farklı milletler beraberce yaşamaktadır. Hepsini tek bir isimde toplamak mümkün değildir. Toplamaya çalışanlar da muvaffak olamamışlardır. Yüzde doksan küsuru Müslüman olan bu cennet vatanın evladını bir araya getiren bağ, İslâmiyettir. Bayram ve Cum’a namazlarında, yedisinden yetmişine, liberalinden radikaline her türlü insanın, camilerde kardeşçe bir araya gelmesi bunun bir ispatıdır.

 

İslâm Milliyetçiliği
‘Ben milliyetimizi yalnız İslâmiyet biliyorum.’
Bediüzzaman Said Nursî

Bediüzzaman Said Nursi, İslâmî açıdan milliyetçiliği şöyle değerlendirir:

“Milliyetimiz bir vücuttur. Ruhu İslâmiyet, aklı Kur’ân ve imandır.”
(Münazarat, s. 99)
Bilindiği gibi, bir vücudun ruhu olmasa o vücut bir işe yaramaz, aklı olmasa çılgınca işler yapar. Onun gibi, müsbet manada bir milliyetçiliğin de ruhu İslâmiyet, aklı Kur’an ve imandır.
Bir Müslüman hangi ırka mensup olursa olsun İslâmiyetten ruh alır ve almalıdır. Mesela, günümüzde Macarlar ve Bulgarların bir kısmı Türk olmalarına rağmen İslâmiyetten ruh almadıklarından Türklükle de pek bağları kalmamıştır.
Öte yandan, bir Müslüman mücerret kendi aklıyla değil Kur’an’ın ölçülerine göre ölçer, biçer ve meseleleri değerlendirir. Mesela kendi aklı ona kendi milletinden olanları daha üstün gösterebilir.
Ama Kur’an’a baktığında üstünlüğün takva ile olduğunu görür, kendi aklına göre değil Kur’an’a göre değerlendirir.

Doğuda Din Gerçeği

Peygamberlerin çoğunun doğuda, felsefecilerin çoğunun batıda çıkması, doğuyu ayağa kaldıracak esasın din olduğuna kaderin bir işareti gibidir.

‘Doğu’ denildiğinde daha çok İslâm âlemi, ‘Batı’ denildiğinde ise hristiyan dünyası hatıra gelir.
Her milletin kendine has özellikleri olabilmektedir. Mesela, batı toplumlarına nisbetle doğuda din daha ön plandadır. Bediüzzaman Said Nursi, Birinci Millet Meclisinde bir beyanname neşreder. Bu beyannamede dikkat çektiği hususlardan biri de halkımızın batı milletlerinden farkıdır. İdarecilerin bu farkı görmeleri ve ona göre icraatlarda bulunmaları gerekir. Said Nursi şunları nazara verir:
“Bu İslâm milletinin cemaatleri, gerçi bir cemaat namazsız kalsa, fâsık da olsa yine başlarındakini dindar görmek ister. Hattâ doğu illerinde bütün memurlara dair en evvel sordukları sual bu imiş: “Acaba namaz kılıyor mu’” derler. Namaz kılarsa mutlak emniyet ederler; kılmazsa, ne kadar muktedir de olsa nazarlarında müttehemdir.
Bir zaman, Beyt-üş Şebab aşiretlerinde isyan vardı. Ben gittim, sordum: “Sebep nedir?” Dediler ki: “Kaymakamımız namaz kılmıyordu, rakı içiyordu. Öyle dinsizlere nasıl itaat edeceğiz?” Bu sözü söyleyenler de namazsız, hem de eşkıya idiler.” (Mesnevi-i Nuriye, s. 99-100)

Türkler ve Kürtler
‘Girmeden tefrika bir millete düşman giremez.
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.’
M. Akif Ersoy

Kendisi Bitlis’te dünyaya gelen, ömrünün büyük bir kısmını Türkler içinde geçiren ve eserlerini Türkçe olarak yazan Bediüzzaman’a göre
Kürtler,
‘ Türklerin hakiki bir vatandaşı
‘ Eskiden beri onların cihad arkadaşıdır. (Mektubat, s. 430)
Türkler ise,
‘ İslâm ordularının en kahramanı, (Lem’alar (Osm.), s. 757)
‘ İslâmiyetin kahraman bayraktarıdır. (Emirdağ Lahikası II, s.103)
Bediüzzaman, 1908 yılındaki meşrutiyet sonrasında neşrettiği Nutuk isimli eserinde, günümüze hayli benzeyen o günün şartları içinde muhataplarına şöyle der:
‘Türkler bizim aklımız, biz de onların kuvveti. Mecmuumuz bir iyi insan oluruz.’
Bir şair ve bir hattat beraber gezerlermiş. Bu samimiyetin sırrı sorulduğunda şöyle cevap vermişler:
“Birimiz okumayı biliyor, diğeri yazmayı. Ayrı ayrı olunca noksan oluyoruz. Ama bir araya gelince birbirimizi tamamlıyoruz, oluyoruz, okur – yazar.”
Her milletin kendine has bazı karakterleri vardır. Bu özellikler milletin her ferdinde aynen olacak demek değildir. Ama o millet toptan değerlendirildiğinde o karakter kendini gösterir. Bediüzzaman, bu ifadesinde iki milletin bariz özelliklerine dikkat çekerek beraberliğin lüzumunu anlatmıştır.

Bediüzzaman’ın Celal Bayar ve Adnan Menderes’e Gönderdiği Mektubundan Bir Bölüm

1960 yılında vefat eden Bediüzzaman Said Nursi, vefatına yakın yıllarda yazdığı bir mektupta, zamanın cumhurbaşkanı ve başbakanına bir mektup yazar. Bu mektupta, günümüzün hâlâ halledilmemiş bazı problemlerine reçeteler bulmak mümkündür. Said Nursi, şunları söylemektedir:

“Altmış beş sene evvel Câmi-ül Ezher’e gitmek istiyordum. ‘Âlem-i İslâm’ın medresesidir’ diye, ben de o mübarek medresede bir ders almaya niyet ettim. Fakat kısmet olmadı. Cenab-ı Hak rahmetiyle bir fikir ruhuma verdi ki: Câmi-ül Ezher Afrika’da umumi bir medrese olduğu gibi; Asya, Afrika’dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir dârülfünun, bir İslâm üniversitesi Asya’da lâzımdır. Tâ ki İslâm kavimlerini, meselâ Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan’daki milletleri, menfî ırkçılık ifsad etmesin. Hakikî, müsbet ve kudsî ve umumî hakiki milliyet olan İslâmiyet milliyeti ile Kur’anın bir kanun-u esasîsinin tam inkişafına mazhar olsun. Ve felsefe fenleri ile dini ilimler birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakikatleriyle tam musalaha etsin. Ve Anadolu’daki ehl-i mekteb ve ehl-i medrese birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye doğu illerinin merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas, hem Türkistan’ın ortasında Medreset-üz Zehra manasında, Câmi-ül Ezher üslûbunda bir dârülfünun; hem mekteb, hem medrese olarak bir üniversite için, tam ellibeş senedir Risale-i Nur’un hakikatlerine çalıştığım gibi, ona da çalışmışım.

En evvel bunun kıymetini -Allah rahmet etsin- Sultan Reşad takdir edip yalnız binasını yapmak için yirmi bin altun lira verdiği gibi, sonra ben 1. Dünya Savaşındaki esaretimden döndüğüm vakit, Ankara’da mevcud 200 meb’ustan 163 meb’usun imzası ile 150 bin lira, o zaman paranın kıymetli vaktinde, aynı o üniversite için vermeyi kabul ve imza ettiler. Mustafa Kemal de içinde idi. Demek, şimdiki para ile beş milyon liraya yakın bir tahsisat vermekle, tâ o zamanda böyle kıymetdar bir üniversitenin tesisine her şeyden ziyade ehemmiyet verdiler. Hattâ dinde çok lâkayd ve batılılaşmak ve geleneklerden sıyrılmak taraftarı bulunan bir kısım milletvekilleri dahi onu imza ettiler.

Yalnız onlardan ikisi dediler ki: “Biz şimdi an’anevî ve dinî ilimlerden ziyade batılılaşmaya ve medeniyete muhtacız.”

Ben de cevaben dedim:

“Siz, farz-ı muhal olarak, hiçbir cihette ihtiyaç olmasa da ekser peygamberlerin Asya’da, Doğuda çıkması ve ekser feylesofların Batıda gelmelerinin delaletiyle; Asya’yı gerçek anlamda ilerletecek, fen ve felsefenin tesirlerinden ziyade din hissi olduğu halde, bu fıtrî kanunu nazara almayarak batılılaşmak namıyla İslâmi gelenekleri bıraksanız ve dine dayanmayan bir esas yapsanız dahi, dört-beş büyük milletlerin merkezinde olan doğu illerinde millet, vatan selâmeti için dine, İslâmiyet’in hakikatlarına kat’iyyen taraftar olmak, size lâzım ve elzemdir. Binler misallerinden bir küçük misal size söyleyeceğim:

Ben Van’da iken, hamiyetli Kürd bir talebeme dedim ki: “Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?”
Dedi: “Ben Müslüman bir Türk’ü, fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünki tam imana hizmet ediyorlar.”

Bir zaman geçti o talebem, ben esarette iken, İstanbul’da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı öğretmenlerden aldığı aks-ül amel ile, o da Kürdçülük damarı ile başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: “Ben şimdi gayet fâsık, hattâ dinsiz de olsa bir Kürd’ü, sâlih bir Türk’e tercih ediyorum.”

Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaatı geldi ki: Türkler, bu İslâm milletinin kahraman bir ordusudur.

Ey sual soran milletvekilleri! Şarkta beş milyona yakın Kürd var. Yüz milyona yakın İranlı ve Hindliler var. Yetmiş milyon Arab var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van’daki medreseden aldığı dinî ders mi daha lâzım? Veyahut o milletleri karıştıracak ve ırkdaşlarından başka düşünmeyen ve İslâm kardeşliğini tanımayan sırf felsefi ilimleri okumak ve İslâmî ilimleri nazara almamak olan o merhum talebenin ikinci hali mi daha iyidir? Sizden soruyorum!?

İşte bu cevabımdan sonra, an’ane aleyhinde ve her cihetle batılılaşmak fikrini taşıyanlar, kalktılar imza ettiler. İsimlerini söylemeyeceğim, Allah kusurlarını afvetsin, şimdi vefat etmişler’”
(Emirdağ Lahikası II, s. 224-225)

Üç Düşman

‘Bizim düşmanımız cehalet, zarûret ve ihtilaftır.
Bu üç düşmana karşı san’at, mârifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz!’

‘Düşman” denildiğinde daha çok dış düşmanlar akla gelir. “Cihad” denildiğinde ise genelde dış düşmanlara karşı savaş hatırlanır. Bediüzzaman Said Nursi, şu ifadesinde aynı kavramlara farklı açıdan yaklaşır:
‘Bizim düşmanımız cehalet, zarûret ve ihtilaftır.
Bu üç düşmana karşı san’at, mârifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz!’
(Tarihçe-i Hayat, s. 64)

Cehalet, bilgisizlik; zaruret, fakirlik; ihtilaf ise ayrılıktır.
Cehaletin ilacı marifet, zaruretin ilacı sanat, ihtilafın ilacı ittifaktır.
Cehaletten kurtulup “bilgi toplumu” olma yolunda gayret sarfetmek, ekonomik yönden güçlü olma uğraşısı vermek ve toplumdaki ayrılık pürüzlerini giderme mücadelesi yapmak mukaddes bir cihaddır.
Hiçbir İslâm toplumu, böyle bir cihaddan müstağni olamaz. Zira bu düşmanlar, hemen her devrin ve her toplumun ortak düşmanıdırlar.

Kardeşlik Çağrısı
Hepimiz insanız

Küçüklüğümüzde dillerde dolaşan şöyle bir şarkı vardı:

“Bütün dünya buna inansa,
Bir inansa,
Hayat bayram olsa.
İnsanlar el ele tutuşsa,
Birlik olsa,
Uzansak sonsuza’”

Bütün dünya insanlarının el ele tutuşmalarını, bir ve beraber olup huzur içinde yaşamalarını istemek, şüphesiz güzel bir temennidir, ama böyle bir ideal bugüne kadar tarihin hiçbir devrinde gerçekleşmemiştir. Ülkemiz dâhilinde bunu istemek ise bir ütopya olarak görülmemelidir, tarihimiz bunun en güzel örnekleriyle doludur. 600 yıldan fazla devam eden Osmanlı Devletinde, değil sadece aynı dine mensup İslam milletleri, gayr-i müslim azınlıklar da huzur ve barış içinde yaşamışlardır.

Sonuç

Hep birlikte daha mutlu ve daha huzurlu yarınlara…

On yıl devam eden Irak – İran savaşıyla alakalı şöyle bir yorum dinlemiştim: “Irak ve İran savaştı, bir milyon kişi hayatını kaybetti, her iki devlet de aynı sınırlarında kaldı, hiç biri bir şey kazanmadı. Bu savaşı, silah satan ülkeler kazandı!”

Son otuz yılda terör yüzünden onbinlerce insanımız hayatını kaybetti. 2007 sonlarında yapılan bir açıklamada, ülkemiz dâhilinde meydana gelen terörün 23 yıllık faturasının 300 milyar dolar civarında olduğu belirtildi. Bu korkunç meblağ, terörün kimlere yaradığını açıkça göstermektedir. Bazı güçler, güçlü bir Türkiye istememektedirler. Bunun da yolu, bir takım olaylarla milletimizin oyalanmasından geçmektedir.

İstiklal şairimiz merhum Mehmet Akif Ersoy şöyle der:

“Sen! Ben! desin efrad, aradan vahdeti kaldır,
Milletler için işte kıyâmet o zamandır.”

Osmanlı Devleti, bünyesinde pek çok milletleri barındırmıştı. Bu milletler aynı devlet çatısı altında asırlarca kardeş olarak yaşadı. Osmanlının torunları olarak bizlere düşen görev, birlikte yaşamanın en güzel örneklerini verebilmektir. Dinimiz bunu emreder, tarihimiz bunu gösterir, kültürel alt yapımız buna müsaittir. İçinde bulunduğumuz şartlar da birlik ve beraberlikten başka tercih hakkımız olmadığına işaret eder. İnanıyoruz ki, bu cennet vatanın insanları basiretli davranacak, kaos ve kargaşa yerine huzur ve refahı seçeceklerdir.

Ülkemiz, yeni bir diriliş heyecanı yaşamaktadır. Tarihe yön veren bir milletin, bir kaç asırdır “gelişmekte olan ülkeler” arasında sayılması, hamiyet ve gayret sahibi insanlarımızı derinden üzmektedir. Şimdi maddi ve manevi kalkınma zamanıdır. Yeniden, tüm dünyaya gerçek medeniyetin nasıl olacağını gösterme zamanıdır.

Allah, yar ve yardımcımız olsun.

 

Kitabı resimleri ile birlikte PDF olarak indirmek için tıklayın.

Bu makale Mega Ofset tarafından basılan aynı isimli kitapdan alıntıdır.

Yararlanılan Kaynaklar

ACLÛNİ, Muhammed, Keşfu’l-Hafa
BAŞAR, Alaaddin, Irklar Ötesi Dava, Zafer Yay. İst.
BEYHAKİ, es- Sünenü’l- Kübra
BEYDÂVİ, Kadı, Envaru’t-Tenzil ve Esraru’t-Te’vil
BUHARİ, Muhammed İsmail, Camiu’s-Sahih (Sahihu’l-Buhari)
DARİMİ, Ebu Muhammed b. Abdurrahman, Sünen
EBU DAVUD, Sünen
ERSOY, Mehmed Akif, Safahat
GÜNDÜZALP, Selim, Sevgi Öyküleri, Zafer Yay.
HAKİM, Ebu Abdullah (Nisaburi) Müstedrek, Matbaatu’l-İslamiye, Beyrut
İBNU HANBEL, Ahmed, Müsned
İBNU HİŞAM, es-Siretu’n-Nebeviyye
İBNU KESİR, Hafız, Tefsiru’l-Kur’âni’l-Azim
İBNU MACE, Sünen
İMAM MALİK, el- Muvatta
MEVLANA, Celaleddin Rumi, Mesnevi, Tercüme ve şerh: Tahiru’l-Mevlevi, Ahmed Said Matb. İst. 1963
MÜNAVİ, Feyzul-Kadir
MÜSLİM, İbnu Haccac, Camiu’s-Sahih
NURSİ, Said, Risale-i Nur Külliyatı
RÂZİ, Fahreddin, Mefatihu’l-Gayb (Tefsiru Kebir)
SABUNİ, Muhammed Ali, Safvetu’t-Tefasir
SÜYUTİ, Celaleddin, el-Camiu’s- Sağir,
TABERİ, İbnu Cerir, Camiu’l- Beyan an Te’vili’l- Kur’ân, (Tefsiru’t- Taberi)
TİRMİZİ, Ebu İsa Muhammed, Sünen
WATT, W. Montgomery, Modern Dünyada İslâm Vahyi Ter: Mehmet Aydın, Hülbe Yay. Ank. 1982.
YAZIR, Hamdi, Hak Dini Kur’ân Dili

Doç. Dr. Şadi Eren

Irkçılık, zaten bir dâvâ olmaktan çok uzak. Şu veya bu ırktan olmamız nasıl irademiz dışında ise, ırk değiştirmekten mahrum olduğumuz da bir gerçek… O halde, insan ırk dâvâsı güttüğü ve onun reklâmını yaptığı zaman ne demek istiyor?.. Bir adam ortaya atılıp, “benim gibi boylu var mı” diye bir dâvâ gütse maskara olmaz mı?.. Herkes ona der ki: “Arkadaşım, annenle baban seni çekip uzatarak uzun yapmadılar… Kısa boyluyu da, kimse mengenede sıkıştırmadı… Senin dâvân tamamen yersiz. Ben seni takdir etsem bile senin gibi olmak elimde mi? Öyle ise neyin dâvâsını güdüyorsun?”

Soy dâvâsı gütmek de buna benzemiyor mu? Türk olan, Kürt olan, Arap olan zaten olmuştur. Bundan çıkmaları mümkün değil. Olmayanlar da olmamışlardır. Buna girmeleri mümkün değil. Dâvâ ona derler ki, insan, onu kabullendiğinde intisap edebilsin. Irkçılıkta bu mümkün mü?..

Bir zamanlar birtakım kimseler Türkçülük namına bu milletin İslâm âleminden kopmasına yardım ediyor ve onları bizden ayırmaya çalışan İngiliz ajanlarının işini kolaylaştırıyorlardı…

Bu sırada bu milletin bağrından çıkan büyük Üstad Bediüzzaman’ın şöyle haykırdığını işitiyoruz: “Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et… Senin milliyetin İslâmiyet ile imtizaç etmiş, ondan kabil-i tefrik değil, tefrik etsen mahvsın. Bütün senin mazideki mefahirin İslâmiyet defterine geçmiş, bu mefahir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefahiri kalbinden silme!..”

O günkü fitnenin bir başkası şimdi sahneleniyor. O halde aynı ikazı Türk yerine Kürt kelimesini koyarak şarktaki din kardeşlerimize, mazideki silah arkadaşlarımıza, Osmanlı’nın önemli bir rüknü olmakla garbı titreten kahraman vatandaşlarımıza yine Üstadın dilinden okumamız gerekmiyor mu? Gerekiyor… Hem de mazidekinden kat kat fazla vurgulayarak…

Irkçılık dendi mi hemen akla iki millet gelir: Yahudi ve Alman. Üstün ırk safsatasına kendini en fazla kaptıran Yahudiler, diğer milletleri hayvandan da aşağı görürken, hatta onlara zulmetmeyi, haksızlık etmeyi sevap sayarken, Almanlar da Hitler’in bayraklaştırdığı Alman ırkçılığının sarhoşluğuyla cihana hâkim olma hayaline kapıldılar ve dünyanın huzurunu altüst ettiler… Ne gariptir ki, bugün memleketimizi parçalamaya dönük faaliyetlerin arkasında, bu iki ırkçı milletin desiseleri, entrikaları, propagandaları ilk sıraları alıyor…

Irkçılığın bu iki temsilcisinden daha ön sırada biri var… Bu felsefe, temelde ona dayanıyor: Şeytan… Aslıyla övünmeyi, başka asıldan gelenleri hor görmeyi o başlatmıştı. “Onu topraktan yarattın, beni ise ateşten” diyerek Hz. Âdem’e (A.S) secde etmemişti. “Ateş topraktan üstün. Öyle ise ben kendimden daha aşağı birine nasıl secde edebilirim?” diyerek isyanını müdafaaya kalkışmıştı.

Şimdi ise, hepsi topraktan yaratılanlar arasında yine aynı şeytan mantığının hüküm sürdüğünü görüyor ve üzülüyoruz. Bu ters mantık, bu yanlış değerlendirme, sahibini ancak şeytanın yanına götürür. Zira, bu düşüncenin mucidi odur, patenti ona aittir…

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz

Irkçılığı yasaklayan ayet-i kerime ve hadis-i şeriflere dikkatle baktığımızda kavmini sevmekle, kavmiyetçilik dâvâsı gütmenin ayrı şeyler olduğunu açıkça görürüz.

İslâm’ın yasakladığı, Allah Resulü’nün şiddetle menettiği, “kavmiyetçilik dâvâsında bulunmak”, diğer Müslümanlara hor bakmak, İslâm’ı bölüp parçalamak ve takvanın dışında bir başka fazilet ve üstünlük ölçüsü getirmekle İslâm’ın ruhuna ters düşmektir.

Yoksa, her insan akrabasını sever, onlara iyilikte bulunur. Yâni sıla-ı rahim yapar. Bu hususta Allah fermanında nice teşvikler vardır. İnsanın içinde yaşadığı milletini sevmesi, onlara acıması, onların hatasını düzeltmeye çalışması, ecdadının mazideki iftihar verici hallerini hatırlayıp onlara lâyık bir evlât olmak için gayret göstermesi ırkçılıktan tamamen ayrıdır.

İslâm ırkı reddetmez, ırkçılığı men eder… Buna bir misal olarak cinsiyeti verebiliriz. Kur’an-ı Kerîm, bizim kabile kabile yaratıldığımızı da haber veriyor, erkekli dişili yaratıldığımızı da. Biz ne ırkları inkâr ediyoruz, ne de cinsiyeti. Erkeklerin ve kadınların ayrı birer cephe kurarak mücadeleye girmeleri hâlinde nasıl aile kökünden yıkılırsa, ırk dâvâsı güderek parçalanmak da millet mefhumunu, devlet mefhumunu yaralar ve bizi düşmanlarımız karşısında zayıf düşürmekten başka bir şeye yaramaz.

Prof. Dr. Alaaddin Başar

Irkçılığı men eden ve insanların aynı asıldan geldiğini ders veren âyet-i kerimede “Muhakkak ki, Allah indinde en kerim olanınız, takvada en ileri olanınızdır.” buyuruluyor.

Allah’tan korkma kavramı içinde, ırkçılıktan sakınma da dahil. Allah indinde en makbul olanlar, şu veya bu ırka mensup olanlar değil, hangi ırktan olursa olsun takvada en ileri gidenlerdir.

Takva, Allah’tan korkmak, Onun yasaklarından şiddetle kaçınmak, hassasiyetiyle uzak durmak mânâsına geliyor… Ama, takva sahiplerinin sıfatlarıyla ilgili âyetlere baktığımızda; takvanın, İslâm’ı bütünüyle yaşamanın âdetâ simgesi, alâmeti olduğunu görürüz.

Âl-i İmran Sûresinde; Rabbimiz bizi, mağfiretine, cennetine çağırıyor; çağırmaktan da öte, “Koşunuz!” diyor. Ve âyetin sonunda, bu cennetin, muttakiler (takva sahipleri) için hazırlandığı beyan ediliyor.

Bu ayet-i kerimede takva sahiplerinin sıfatları şöyle sıralanır:

“Onlar darda ve genişlikte infak ederler.” (Nafaka verirler, muhtaçların yardımına koşarlar.)
“Kızdıkları zaman, gayzlarını, öfkelerini yutarlar.”
“İnsanlardan gelen kötülüklere karşı affedici olurlar.”
“Onlar bir kötülük yaptıklarında, yahut nefislerine zulmettiklerinde hemen Allah’ı hatırlarlar da günahları için istiğfar ederler…”
“Yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.”

İşte Allah’ın sevdiği kullar bu sıfatları taşıyanlardır. Hangi milletten, hangi tabakadan, hangi makamda ve hangi gelir seviyesinde olursa olsun. Allah’ın kulu olmanın şuuruna eren ve bunun zevkini tadan her mümin de, Allah’ın sevdiklerini sevmekle sorumlu değil mi?. Allah bu kullarını severken bir mümin nasıl olur da, bu sıfatlardan uzak bir ırkdaşını sevebilir?..

Fatihayı hemen takip eden sûrede de “Kur’an-ı Kerîm’in muttakiler için bir hidayet olduğu” nun beyan edilmesi ve takvaya dikkat çekilmesi ne kadar mânidardır!.. Bu sûrede muttakinin sıfatları: “Gayba iman etmek”, “namaz kılmak”, “Allah’ın ihsan ettiklerinden infak etmek”, “Kur’an’a ve daha önce inen kitaplara iman etmek”, “Âhirete şüphesiz inanmak” şeklinde sıralanır.

Bu sûrede de, ırktan, kabileden, amirden, memurdan, köleden, efendiden söz edilmez… Bu âyetler sadece iki misal… Bu nazarla baktığımızda Kur’anın bütün âyetlerinin ırk ayırımını reddettiğini açık açık görürüz.

Bütün emirler ya top yekûn insanlara, yahut müminleredir. Hidayete çağıran âyetlerde hitap bütün insanlığa yapılır; ne ırk, ne kabile, ne makam, ne de rütbe gözetilir. Bir Arab’ın hidayete ermesi, bir İngiliz’in hidayete ermesinden daha önemli değildir.

İbadete, itaate dair emirlerde ise hitap müminleredir. Bu hususta müminler arasında hiçbir ayırım yapılmaz… “Allah’a ibadet edin.”, “Ona secde edin.”, “Zekâtlarınızı verin.” gibi emirler ve “Faiz yemeyin.”, “Zinaya yaklaşmayın.”, “Gıybet etmeyin.” gibi yasaklar müminlerin tamamınadır. Bu emirlere uymanın ve bu yasaklardan kaçınmanın fazileti bütün kavimler için aynıdır.

Bir de azap âyetleri var; geçmiş kavimlerin başına gelen azaplarla ilgili ikaz âyetleri… Bu âyetlerde; kavimlerin işledikleri cürümlere, isyanlara, tekziplere, azgınlıklara ve Peygamberlerine karşı yaptıkları eza ve cefalara dikkat çekilir. Azap, bu cürümleri için gelmiştir. Yoksa şu veya bu kavimden oldukları için değil.

Irkçılığın akılla, ilimle, insafla hiçbir alâkası olmadığını Resulûllah Efendimizin (asm.) ırkçılık hakkındaki şu kelâmı güzelce ortaya koyar: “Asabiyyet-i cahiliyye”

İnsan, ırkından dolayı ne iyi olabilir, ne de kötü. İyinin ve kötünün tarifleri içinde böyle bir unsur yok. Bunu her akıl tasdik ettiği gibi, her vicdan da yakînen bilir. Bir insanın iyiliğinden söz ederken; onun güzel ahlâkını, takvasını, salih amelini, dürüstlüğünü, çalışkanlığını anlatırız. Bunların tamamı onun iradesiyle ilgilidir. Kimse kendi ırkını kendi iradesiyle seçmediğine göre, biz falan adam iyidir, çünkü filân ırka mensuptur desek cehlimizi ilân etmiş oluruz.

Neresinden bakarsanız bakınız ırkçılık dâvâsı cahiliyetten başka bir şey değil.

Peygamber Efendimiz, Arap milliyetiyle ortaya atılmadı. O, sadece Araplara değil, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmişti. O, tevhit dâvâsıyla ortaya çıktı. Karşısında, her nev’iyle şirk vardı. İnsanları putların köleliğinden, nefsin esaretinden, bâtıl inançların tahakkümünden kurtarıp Allah’a kul etmek, Onun dergâhında boyun büktürmek istiyordu. Zulmün yerine adaleti ikame edecek, her türlü yanlış anlayışı vahiy nuruyla ortadan kaldıracaktı. Kötü ahlâkın her çeşidini, Kur’an ahlâkıyla değiştirecekti. Onun bu dâvâsı kabileler ötesi, ırklar ötesi, hatta kâinat ötesiydi. Yaratıcısına inanmayan kul nasıl üstün olabilirdi?. Öyleyse O, işe imandan başlayacaktı. Nitekim öyle yaptı.

Rabbine isyan eden kul nasıl faziletli olabilirdi? O halde O, insanları ibadet etrafında toplayacaktı. Nitekim öyle yaptı.

Ona kendi kavmi karşı çıktı. Kendi akrabaları karşı çıktı. Öz amcası karşı çıktı.

Asr-ı Saadette, sahabelerin, inanmayan yakınları ile harp etmeleri ne kadar anlamlıdır!.. O harplerde, ashap, hiçbir akrabalığı, yakınlığı olmayan mümin kardeşleriyle omuz omuza veriyor ve kendi babalarını, kardeşlerini öldürüyorlardı. O dökülen kanla şirk ve ırkçılık birlikte akıp maziye karışıyordu.

Prof. Dr. Alaaddin Başar
Irkçılığı men eden âyet-i kerime:
“Ey insanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız. Allah katında en şerefliniz Ondan en çok korkanınızdır.”
(Hucurat suresi, 13)

Aynı surede şöyle buyulur:

“Ancak müminler birbirinin kardeşidirler. Öyle ise, kardeşlerinizin aralarını ıslah edin.”

Allah ne Türkleri, ne Arapları, ne Kürtleri değil, ancak, müminleri birbiriyle kardeş ediyor. İslâm’a göre, mümin olmayan bir insan, mümin babasına varis olamıyor. İman gidince, maddî, uzvî ve ırkî bağlılık bir işe yaramıyor.

Kendi nefsi için istediğini mümin kardeşi için de istemeyen (kâmil) mümin olamaz.” buyuran Allah Resulü (asm.), bu âyetin amel ve his âlemimize nasıl aksedeceği hususunda bize yol gösteriyor.

Müminler birbirlerini böylesine sevmeleri gerektiği halde şu veya bu sebeple aralarına kin ve husumet girerse, bu takdirde ne yapacaklardır? Âyet-i kerimenin devamı şunu emreder: “Kardeşlerinizin arasını ıslah edin.” Onları sulha, sükûna kavuşturun. Düşmanlıklarını, dostluğa, muhabbete, kardeşliğe çevirin.

Evet, Kuran’ın hükmüne göre müminler kardeş. Hepsi bir tek aile. Tek cephe. Onların arasına ayrılık sokanlar ise bilerek veya bilmeyerek karşı cephe namına çalışmış oluyorlar.

Hud Sûresinden ulvî bir ders: Nuh (as.) tufan hâdisesinde, “Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da benim ailemdendir. (benim ehlimdendir)” dediğinde, İlâhî cevap şöyle gelir: “Ey Nuh o senin ailenden (ehlinden) değildir.” Demek ki; insanın, inanmayan, isyan eden oğlu onun ehli sayılmıyor. Öyle ise inanmayan ırkdaşı da onun dostu, kardeşi olamaz. Bu hakikati hiçbir tevile imkân vermeyecek kadar net biçimde ortaya koyan bir Allah kelâmı:

“Ey iman edenler, babalarınızı ve kardeşlerinizi eğer küfrü imana tercih etmişlerse dost edinmeyin! Sizden kim onları dost edinirse işte onlar, zalimlerin ta kendisidir.”
(Tevbe suresi, 23)

Bu ayet, “Ancak müminler birbirinin kardeşidirler.” âyet-i kerimesinde ders verilen ince ruhun ve derin şuurun bir başka ifadesidir.

İnanmayan babanız sizin dostunuz değil, inanmayan kardeşiniz de sizin dostunuz değil.
Onları dost edinen insan, hakikati çiğnemiş, zulmetmiştir.
Allah’ın ona bir ihsanı olan sevgi hissini yanlış yerde kullanmış, zulmetmiştir…
Yanlış bir tercihle kendisini Cehenneme sokmaya sebep olmuş, nefsine zulmetmiştir.
Onun sevgi hanesinde küffar, mümine ağır basmış ve o adam bu büyük adaletsizliği işlemekle zalim olmuştur.

‘Maliki yevmiddin’ olan Allah haber veriyor:

“O gün ne mal, ne evlât bir fayda vermez. Allah’a kalb-i selim ile gelenler müstesna..”
(Şuara suresi, 88-89)

Irk yakınlığının en birinci basamağı, en ileri seviyesi evlâtla baba arasındaki münasebet değil midir? Bu âyet, bu yakınlığın o meydanda para etmeyeceğini haber veriyor bize. Artık hangi ırkçılıktan bahsediyoruz. O gün kimsenin ne malına, ne mülküne, ne de kazandığı evlât sayısına bakılmayacak.

O gün tek geçer akçe var: Kalb-i selim. Allah’a teslim olmuş, Onun her emrine ram olmuş temiz ve halis bir kalp. Ondan başkasına bağlanmamış bir gönül. Bu gönül kimde bulunursa bulunsun, Arap’ta olsun, Acemde olsun makbuldür. Ve Cennet, kalb-i selim sahiplerinin varacağı mükâfat menzili. Orada her mümine, ihlâsına, ameline, ahlâkına, gayretine, himmetine göre makam verilecek. Ondaki bütün tabakalar bu esaslara göre. Orada her ırkın ayrı bir makamı yok.

Prof. Dr. Alaaddin Başar