Günlük Arşivler: Mayıs 11th, 2008

Bu ülkeden nefret etmeyeceğim sayın başkan, o sevimsiz bakışından bile ben burada doğdum, ankarada, bin yıllık bozkırın tam da ortasında dedemin havuç tarlaları var ve çanakkalede savaşan babasını anlatarak “ya Hak, ya hayyül kayyum” diyerek sallıyor çapasını, namaza gidiyor ezan okununca düğmesine basılmış gibi şapkasını ters çevirip kara davut, hayatüs sahabe, delailül hayrat okuyarak, zekatını kıtı kıtına öşürünü, zekatını, sadakasını kıtı kıtına, vergisini tam tamına dedem…

Bu ülkeden nefret etmeyeceğim sayın başkan, başaramayacaksın bunu enver, talat, cemal, yakup cemil, ismet ve diğerleri başaramadıysa nasıl sen de başaramayacaksın sayın başkan, sevgilimin elini tutup elini tutup sevgilime başörtüler alacağım, yasinler okuyacağım dara düşünce yasinler okuyacağım, sen bilmezsin inşirah okuyacağım, istihare yapacağım sonra arkadaşlarla bir araya gelip Sezai bey, İsmet Özel, Nuri Pakdil falan sonra arkadaşlarla bir araya gelip tehlikeli uyruklarımızla belki “Allah” diyeceğiz…

Bu ülkeden nefret etmeyeceğim sayın başkan, apoletlerinden nefret etmeyeceğim koşa koşa gittiğin amerikadan ama, nefret nefret nefret edeceğim her zaman…

Bu ülkeden nefret etmeyeceğim sayın başkan, sevgilimin elini tutup elini tutup sevgilimle sinemalara, kitapçılara, balıkçılara gideceğim içmeyeceğim, zihnim açık olacak, dişlerimi sıkacağım, türkçe konuşacağım sahi sen en çok, zihnimin açık, dilimin türkçe olmasından korkuyorsun değil mi?

Bu ülkeden nefret etmeyeceğim sayın başkan, benim param yok kalanlara peruk taksınlar diyerek kızımı bilmem nereye sekreterimle, metresimle, basın danışmanımla kırıştıramam
motosikletim yok, egemen değilim, bağışlamaz beni halk ah, sahi, biz halkız sayın başkan, tâbi olanız, silah altına alınanız…

Bu ülkeden nefret etmeyeceğim sayın başkan, oy vermeyeceğim aile planlamasına inanmayacağım, ucuz prezervatif dağıtmana dil uzatacağım dil uzatacağım senden ölümüne korkan, gölgesinden korkan o yavşaklara kızacağım sayın başkan, tıpkı senin şimdi bana kızdığın gibi işte bunu okudukça…

Bu ülkeden nefret etmeyeceğim sayın başkan, vazgeçmeyeceğim sevgilimden vazgeçmeyeceğim dedemin anlattığı Ali, Hamza, Muhammed, İsa, Musa ve Yusuf kıssalarından…

İsmail Kılıçarslan

Sizin hiç hayatı kaybettiğiniz oldu mu?
Benim bir kez oldu. Tedirginlikle ve korkuyla kaybettiğiniz. Gözyaşımı hatırlayamadığım andı ve yağmuru. Çocukluğumdan kaybettiğim günleri hatırlıyorum. Nerde çalışmıştım acaba,nerde oyun oynamıştım. Ustamdan dayak yiyişimin sebebi neydi ? Ve sonra içli içli ağlayışlarım. Gözyaşlarımı nereye düşürmüştüm..  O makinadan bu makinaya koşarken, işleri yetiştiremediğim yer neresiydi. Ustadan fırça yememek için olanca hızımla çalıştığım gün! Hangi gündü acaba? O oyun oynadığım yer…

Sizin hiç yaşamınızdan bazı günleri kaybettiğiniz oldu mu?
Nerede düşürdüğünü hatırlayamadığınız. Benim oldu. Büyük bir tedirginlikle, ansızın hastane yolunda koştuğumuz. İsmi neydi ve neresiydi hatırlayamadığınız. Sizin hiç yaşamınızı kaybettiğiniz günler oldu mu? Nedensiz. Soruları yitirdiğiniz… İlk aldığım haftalıkla heyecanla eve doğru koşarken.. Otobüse biletsiz binmeye çalıştığım anı ve ilk aldığım haftalıkla bir gazete bayiinden aldığım mizah dergisini, bir köşeye çekilip defalarca kere, çevirip çevirip okuduğum zamanı, güldüğümü, tekrar güldüğümü, tekrar okuduğum zamanı. Bir gece kaybettim. Bir gece kaybettim Texas,Tommix, Zagor okurkenki heyecanım. Bir gece kaybettim okumaya çalıştığımı. Ders kitaplarımın arasına, kimse görmesin diye özenle sakladığım kitaplarımı.
Ne zamandı? Nerdeydi? Bir konfeksiyon atelyesinde, bir gömlekçide çalışırken, dükkana gelen top kumaşları sırtıma almış alın teriyle taşımaya gayret ederken karşılaştığım tarih öğretmeni o bayana ne söylemiştim? Utanmış mıydım yoksa? Bana yoruluyor musun oğlum dediğinde, kan ter içinde ve utanarak, sıkılarak, “hayır hocam, hayır öylesine, çalışıyorum işte” dediğim gün. Kaç yaşındaydım? Sonra, sonra hergün kumaş topların taşırken bir başka öğretmenime rast gelir miyim diye, heyecanla etrafa bakıştığım o an. Neredeydi? Hangi gündü? O beni çok seven tarih hocamın, o güzel bayanın yüzüne tekrar bakabilecek cesareti aradığım o gün…

Sizin  hiç yaşamınızı kaybettiğiniz oldu mu?
Akşam iş bittikten sonra koşaradım Beyazıttan evime doğru koşarken, iki adamın beni çevirip kitap okuyor musun? diye sorduğunda “evet” diye cevaplarken, bana bir kitap hediye ettiklerini, Halid Bin Velidin hayatını anlatan o kitabı hediye ettiklerini ve defalarca, bi kez daha, bi kez daha okuduğum o kitabı kimden almıştım? O adam niçin, niçin yolda koşarken çevirip bana o soruyu sormuştu, namaz kılıp kılmadığımı. Kitap okuyup okumadığımı. Hangi gündü? Kimdi o adamlar? İlk kez bana kitap verildiğinde, ne kadar çok sevindiğimi bir gece unuttum. Akşam vakti olduğunda ustama ısrarla bu işide bitirdim, bu işide bitirdim deyipte, ustanın beni eve salmasını istediğim içten içe ve bunun için sık sık işimi bitirdiğimi vurguladığım. Ustamında galiba eve gitmek istiyosun dediğinde sıkılarak, gözlerinden gözlerimi kaçırdığım an. Ne zamandı? O ustamın adı neydi acaba? Ayakkabıcı dükkanında çalıştığımi gedik paşada çalıştığım gün, O ustamın adı acaba hüseyinmiydi dersin.

Sizin hiç yaşamınızı kaybettiğiniz oldu mu?
Yaz gelmesini istemediğiniz. Çünkü tekrar çalışmak zorunda olduğunuz günler. Kentin kayıp çocukları olduğunuz anda, hissettikleriniz. Sabah sabah işe gitmeniz için, ilkokulu henüz bitirmişken, yaz tatilinde işe gitmeniz için,anneniz sizi uyandırdığında, işe gitmemek için “karnım ağrıyo” dediğiniz. Sonra annenizinde şevkatli kollarıyla başınızı göğsüne yaslayıp, başınızı okşadığı oldumu?
Ogün hangi gündü? Karnım neden her sabah ağrırdı?  İşe gitmek istemeyişimin sebebi neydi? İlk defa, ilk defa yanımda içki, içildiğini gördüğüm ilk anda,kokudan midemin bulandığını söyleyerek kaytarmak için iki saat üç saat dışarda gezdiğim anlar. Hangi gündü acaba, kimdi o insanlar, yüzleri nerdeydi? Hangi sokakta yitirdim?Nerde bıraktım? Hangi defterimin arasındaydı? Hangi anımdaydı?
İş aramak için yola koyulduğumda, bir bakkala girip, “çırak lazımmı abi” diye sorduğum anı. O bakkala girmemdeki sebep neydi acaba? Şeker sattığı için mi? Plastik top sattığı için mi? Ciklet sattığı için mi?Bir bakkalda çalışmak neden bu kadar cazipti? Ne olacaksın diye sorduklarında hiç bir zaman “pilot olucam,doktor olucam” diye cevap vermeyipte, büyüyünce mobilyacı olucam dememdeki sebep neydi acaba? Bazı komşuların evlerinde gördüğüm o şatafatlı mobilyalar mı? Bunları satan insanların çok para kazandığını düşünmek oldukça cazip gelmişti. Çocukluğumun mesleğini nerde düşürdümki? Nerde kaybettim?

Sizin hiç yaşamınızı kaybettiğiniz oldu mu?
Annenizin gecenin geç saatlerine kadar, ayakta kaldığını, yorganın altında kafamı uzattığımda, annemin örgü ördüğünü gördüğüm anda, içimden geçen o şeyler. Ve annem örgü örerek, bana bir spor ayakkabı, oldukça fiyakalı bir spor ayakkabı aldığında, ne kadar sevinmiştim. Sabahlara kadar örgü örüp ve onları satıpta sırf arkadaşlarımın arasında, onlara özenmeyeyim, imrenmeyeyim diye bana spor ayakkabı aldığını.. Hangi gündü? O gün hangi gündü?O gün hangi gündü? O ayakkabıyı senelerce giymiştim sanırım.

Sizin hiç yaşamınızı kaybettiğiniz oldumu?
Bir gece vakti, kaybettiğiniz çocukluğunuz. Soruları kaybettiğiniz oldumu dostlar? Gecenin bir vaktinde sayfalar dolusu yaşamınızı kaybettiğiniz. Hangi kitabın arasında? Yırtıp atmışmıydım?  Yakmışmıydım onları? Bir yerdemi unuttum?
Pazarda limon satmak niçin o kadar keyifliydi? Cebimde sürekli para olması bir gurur bir onurmu verirdi? 400 lira haftalık alır almaz, anneme koşup gururla, bir adam gururuyla, büyük bir adam gururuyla ve onuruyla. Anne! Sana getirdim dediğimde, gözlerimden akan şimşekler, alnımın aklığı, vücudumun dikliği, büyük bir adam oldum, para kazandım demenin muzaffer edası. Ve sonra her hafta aldığım her parayı kuruşu kuruşuna yaşamın en kutsal yüzü annemin eline bıraktığımdaki o dayanılmaz keyif, o anlatılmaz his, o sıcaklık, o varolma hissi, o özgür olma hissi, o büyük adam olma hissi…
Onu nerde bıraktım? Kim çaldı? Sıra arkadaşlarımdan birimi? Bir tren yolculuğundamı kaptırdım? Kim? Neden alsındı? Düş kırıklığım kaybettiğim oyunlarım.

Sizin hiç yaşamını kaybettiğiniz oldu mu?
Bir gece vakti. Boğazınıza düğümlendiği, konuşamadığınız, susamadığınız, ağlayamadığınız, hıçkıramadığınız bir an.
Hiç bir yere not etmediğiniz yaşam sayfalarınızın kayboluverdiği bir an.
Sabahleyin erkenden işe kalkınca aldığınız sınav sonuç gazetesine tedirgin gözlerle baktığınızda yaşamınızın bir anda değiştiği an.Baba beni mahçup ettin arkadaşlarımın rasında. Çünkü en güçlü benim babamdı. Benim babam yapardı, benim babam söylerdi. Benim babam gelirdi. Ben babamla yazlık sinemalara giderdim. İki film yanyana oynardı. Üşürdüm ve sokulurdum babamın yanına. İkinci filmin sonunu asla seyredemezdim, uyuya kalırdım. O üşüme sıcak bir uykuyu beraberinde getirirdi. Ve büyük bir güvenle babama doğru yaslanırdım. İkinci filmin sonunu asla seyredemezdim. Beni arkadaşlarımın arasında mahçup ettin baba! En güçlü sendin. Sen söylerdin. Sen götürürdün. Şimdi yoksun. Şimdi arkadaşlarımın yüzüne bakamıyorum. Şimdi onların gözlerine bakamıyorum. Bunu hiç beklemezdim. Hastane koridorlarında, Allaha ısmarladık! deyişimde sesim hiç titrememişti. Çünkü yarın vardı. O güçsüz duruşun asla gözümün önünden gitmedi. Sonra birgece kaybettim.

Sizin hiç yaşamınızı kaybettiğiniz oldu mu? Beklentilerin büyüdüğü, yalnızlıklarında büyüdüğü. Siz hiç bu kentin kayıp çocuklarından biri oldunuz mu?

Sizin hiç sokaklarınız kayboldu mu? Siz hiç yolunuzu bulamadığınız, çocukluğunuzu, oyunları kaybettiğiniz oldu mu? İş yerinden kaçmak için değişik şeyler uydurduğunuz oldumu?

Sizin hiç yaşamınızı kaybettiğiniz oldumu bir gece vakti?
Gece yarısı otobüs seyehatlerinde, mola yerlerinde bir bardak çayla dahi hatırlayamadığınız. Kaybettiğiniz göz yaşları, kaybettiğiniz alınteri oldumu hiç? Siz hiç, yaşamınızdan bir sayfayı kaybettinizmi? Çocukluğunuzu. Siz hiç yürüdüğünüz yolları, gittiğiniz bir lokantada az para vermek için, bir tek çorba içip yanında bolca ekmek yediğiniz o lokantayı ve lokantada çalışan yaşlı kadının şevkat dolu bakışlarını. Her gün, hergün mutad bir şekilde içtiğim çorbayı nerde unuttum? Nasıl kaybettim? Gece atelyede yatarken, kumaşları doldurduğumuz o çuvalları yere serip bir yatak gibi rahatça, uyumaya çalıştığınız ilk anda sabah olduğunu, güneşin doğduğunu ve ilk defa güneşin doğmasında o kadar nefret ettiğiniz bir an var mı? Tekrar çalışmak için, gecelediğiniz atelyelerde, bir arabesk sözlerin altında, arabesk hüzünlerin eşliğinde, atelye de üzerinde yattığınız çuvallar. Neredeydi? Ne zamandı?

Sizin hiç yaşamınızı kaybettiğiniz oldu mu?
Bir kentin ortasında…  

Tarık TUFAN

Afrika’nın bir bölümünde yaşayan kaplanlar arasında ilginç bir dayanışma örneği sergilenir. Güçlü yağmurlar beraberinde korkunç yıldırımlar taşırlar buralara. Adeta gökyüzünü yırtan yıldırımlar, yeryüzüne büyük bir gürültü ile inerler. Tarihin içinde tanrıların kavgası ya da öfkesiyle anılır Yıldırımlar. Sahici bir öfkenin yansımasına benzer gerçektende.

İlginç olan bu şiddetli yağmurlar yağarken kaplanların birlikte gerçekleştirdikleri bir olaydır. Yoğun yağmurlar sırasında kaplanlar açık alanlara çıkarlar. Kısmen yıldırımlara karşı korunaklı açık alanlar. Çünkü ağaçların üzerine yıldırım düşmesi olasılığı fazladır. Büyük orman yangınlarına da neden olabilir bu yıldırım düşmeleri.

Açık alana toplanan kaplanlar yere uzanırlar.

Gurup halinde yere uzanan kaplanlar kafalarını birbirlerinin kafalarına yaslarlar.

Tek bir şey yüzünden!

Eğer birinin üzerine yıldırım düşerse, diğerleri de onunla birlikte ölür. Yan yana, göğüs göğse, kafa kafaya duran kaplanlar böylece ölüme birlikte gitme yemini ederler.

Birisi öldüğü anda diğerleri de ölsün diye.

Birbirlerine sahip çıkmak adına.

Dost olduklarını ispatlamak için.

Ölümü birlikte karşılayarak birlikte olmanın en onurlu yüzünü taşırlar. Kimse ihanet etmeden ve bir an olsun oradan kalkmayı düşünmeden öylece beklerler muhtemel bir ölümü.

Dostluğun ölümcül fedakarlığını paylaşırlar.

Kimi zaman kentin için de böyle gurupların içinde olduğunuzu düşünürsünüz. Omuz omuza bir yaşam paylaşımında bulunduğunuzu. Statüler önemli olmaksızın yan yana uzanmış insanlar olabileceğinizi düşünürken çıldırtıcı bir şüphenin esiri olursunuz. “Acaba kalkarlar mı birden?” Yıldırım düştüğü anda kalkabileceklerinin korkusu sarar bütün benliğinizi.

Güvenemezsiniz.

Herkes birbirinin yüzüne şüpheyle bakar.

Kent, yıldırım düştüğünde yalnız, kalanların acı hikayeleriyle doludur. Her sokağında, tek başına ölenlerin hazin izleri vardır kentin. Emeğini, geleceğini, gülümsemelerini paylaşan insanların, müthiş bir gürültüyle üzerlerine düşen yıldırımların altında, hiç ummadıkları bir anda tek başına kalmanın çaresizliği okunur yüzlerden. Asıl soru sona kalanın kim olacağı sorusudur.

Kimin hangi mazeretle kalkacağı…

Ya da kimin yakın durduğu halde, diğerlerine temas etmediği….

Bu yüzden kentin düşüş hikâyelerinde trajik bir yalnızlık vardır. Korkunun ve çıkarların, her şeye rağmen yaşamı kutsamanın verdiği bir ihanet duygusu.

Her şey rağmen, onursuz da olsa, yaşamı kutsamanın tiksindiren yüzleri.

Şimdi böyle bir tedirginlik duygusu taşıyorum kendi içimde. Kimseden emin olamıyorum sırf bu yüzden. Dahası gök gürültüleri duyulduğunda orada olabileceğimden bile kuşkuluyum.

Bu …. kuşkular tek tek tüketiyor hepimizi

Yağmur yağıyor…

Gök gürlüyor…

Birazdan yıldırımlar düşecek kentin sokaklarına…

Tarık Tufan

Bu seferki, herhangi bir şiddet sahibi gücün, hayatlarımızı kuşatma ve baskı altında tutup, yıkıcı bir uysallıkla, sonu gelmez buyruklarına boyun eğdirmelerinden farklı.

Gazetelerde yazan, televizyonlarda konuşan, dergilerde söyleşiler yapan, geniş salon toplantılarında hipnotik seminerler düzenleyen psikiyatristlerin her anlattıklarından kendime bir pay çıkarıyorum. Televizyondan gözlerimin içine baka baka, “hey camın arkasında duran adam, işte bütün bunları sana söylüyorum” dediklerini hissediyorum ve iliklerime kadar ürperiyorum.

Burada olduğumu biliyorlar. Ne yaptığımın, aklımdan neler geçtiğinin, kırılganlığımın, tek başınalığımın farkındalar ve durmaksızın toplum için, modern hayat için ne kadar tehlikeli olduğumu söylüyorlar.

Daha dün bir köşe yazısındaki tespitlerden hareketle, cinayete, uyuşturucu ve alkol kullanımına, sürekli kadınların peşinde olmaya ne kadar yatkın olabileceğimi anlamış bulunuyorum.

Hayatım boyunca plan yapamayacağımı, heyecan peşinde koşturacağımı, arzularıma yenik düşeceğimi ve sürekli tutarsızlıklar sergileyeceğimi de öğrendim. Öylesine korkunç neden-sonuç ilişkileri kuruyorlar ki bunların dışında kalabilmek imkansız.

Psikiyatristlerin, psikologların, yaşam koçlarının ve bilmem ne haltla uğraşan adamların gün geçtikçe daha hakim tepelerden halka seslenişlerde bulunmalarından nefret ediyorum. İşin kötüsü bunu bize de inandırdılar. Gecekonduda oturan ve saçlarını komşusunun boyadığı kadına da, bir tek tırnağının kırılmasını yeryüzünün en önemli olayı sayacak kadar kendine dönük kadınlara da bu duyguyu iman derecesinde aşıladılar.

Artık onlar olmadan hayatımıza devam edemeyeceğimize dair sarsılmaz bir inanç taşıyoruz. Bu çağın önderleri, popüler kimlikleri, büyücüleri, planlayıcıları psikiyatristler oldu.

İşin kötü tarafı kendime bile itiraf edemeyeceğim şekilde, bazılarının doğru söylediklerini biliyorum.

Teslim olmak niyetindeyim.

Kendimi olur olmaz şekilde sayıklarken yakalıyorum mesela. Bir filmin aynı sahnesini defalarca izlememi nasıl açıklayacağım? Roman kahramanlarının bir yerlerde yaşıyor olduklarına inanmaktan kendimi alamıyorum.

Yalnızlığın ve hüznün hastalık sayıldığı bir dünyada kendimi daha fazla gizleyemeyeceğimin farkındayım.

Burada olduğumu nasılsa biliyorlar.

Bu dünyada varolabilmek için, her sabah uyandığımda da yeni bir sebep aramak pek de normal insanlara özgü bir davranış olmasa gerek.

Teslim olmaktan başka çıkar yol kalmadı elimde. Arzu ettiğiniz renkte bir hapı hiç sorgusuz sualsiz yutmaya hazırım.

“Yalnız hüznü vardır kalbi olanın” diyen adamı sevmeye devam edeceğim bilesiniz, renkli haplarınızı yutsam da.

Çünkü “hüzün öylece orta yerdedir.”

Tarık TUFAN

Eğer bir gün yolunuz bir üniversiteye düşerse…

Beceriksiz adımlarla yürüyen bir kıza rastlarsanız. Sanki düşecekmiş gibi, sanki ayakları birbirine dolaşacakmış, bir yere takılacakmış gibi. Merdiven kollarını sıkı sıkı tutuyorsa. Aceleyle yürüyorsa mesela. Kalkacak son vapura, son trene yetişecekmiş gibi hızlı atıyorsa adımlarını. Yere, toprağı incitecekmiş gibi basıyorsa, yer çatlayacakmış gibi ürkek atıyorsa adımlarını. Şaşkınsa bir masaldan şehre düşmüş gibi.

Eğer bir gün yolunuz bir üniversiteye düşerse…

Utangaç bir kız yüzüyle karşılaşırsanız, başını yerden kaldırmıyorsa. Gözlerine hüzün düşmüşse. Karanlık değmişse bakışlarına. Gece gökyüzünü seyretmekten ay ışığının izi kalmışsa yüzünde. Gözlerinden yıldızlar dökülüyorsa mesela. Nereye baktığı anlaşılmıyorsa. Her şey gözlerinde kayboluyorsa. Kirpiklerine yakamozlar takılmışsa. Gözleri denize bakan bir balıkçının gözleri gibiyse.

Eğer bir gün yolunuz bir üniversiteye düşerse…

Genç gürültülerin arasında sessiz bir kıza rastlarsanız, kalabalığın ortasında bir sükut yürüyorsa. Tam konuşacakken dudakları titriyorsa, saklaması gereken bir sırrı taşıyormuş gibi. Bir ortaçağ bilgesinin susuşu gibiyse sessizliği. Henüz evrenin yaratılmadığı zamanlardan kalma bir sükutsa mesela. Bir Hint hikayesinin tanrısal suskunluğunu taşıyorsa.

Eğer bir gün yolunuz bir üniversiteye düşerse…

Saçlarını taramayı becerememiş bir kızla karşılaşırsanız. Konuşurken saçlarını savurmuyorsa. Sıkı sıkıya tokalarla yapıştırmışsa saçlarını. Uyumsuz kıyafetler varsa üzerinde. Yakıştırmasızca giydiklerini. Güzelliğinden utanıyorsa mesela. Yaz sıcağında boğazlı bir kazak giymişse. Bir pardesü giyip yün bir başlık takmışsa kafasına. Ya da modası geçmiş bir şapka takıyorsa. Ellerini sürekli başına götürüyorsa, saçlarını tıkıştırıyorsa şapkasından içeri. Ürkekse, bir başınaysa…

Bilin ki o kız, başörtülü bir kızdır.

Bilin ki, bir kez daha kaybetmişizdir.

Tarık TUFAN

Anne kendi dünyasında bir kutup varlıktır. Kâbe, topyekün kâinat hakikatinin; Mekke umum beldelerin, dimağ bütün bir bünyenin ruhu, mânâsı, özü ve atlası olduğu gibi, anne de âile cüz-i ferdinin temeli, direği, esâsı ve Yaratıcı Kudret’in de en önemli bir malzemesidir. 

Yuvada her şey onun etrâfında döner, ona dolanır ve ona dönüşür.
O ise kutup yıldızı gibi hep kendi çevresinde döner ve ucu gökler ötesi bir yörüngede yol alır.
Evet anneler, dünyada ukbâ eksenli varlıklardır. Hilkatteki rol ve istihdamlarıyla elde ettikleri mükâfatları, çektikleri meşakkat ve sıkıntılarıyla gördükleri mukabele arasındaki tenâsübsüzlük (uyumsuzluk) bu gerçeğin en açık delili. Bunun böyle olduğunu anlamak için uzun boylu araştırmaya da gerek yok; onların bir ömür boyu neler ekip neler biçtiklerine, neler çekip neler bulduklarına göz ucuyla bakmak bile yeter sanırım.

Simaları cennetteki hûrilerin yüzleri kadar uhrevî, bakışları meleklerinki kadar derin, duyguları da ruhânîlerinki kadar durudur annelerin.. onlar, suyu, toprağı, havası ötelerden getirilmiş mübârek bir zeminin gülleri gibi o kadar imrendirici, o kadar sevimli, o kadar büyüleyicidirler ki, insan dikkatle bakabilse onlarda cismâniyetini aşan, dünya ve içindekilerini aşan, hatta kendilerini de aşan bir sihrin bulunduğuna hükmeder.

Anne, gökler kadar derin.. ve içinde göklerin yıldızları kadar duygu ve düşüncelerin kaynaşıp köpürdüğü, köpürüp lav ırmakları veya yeraltı çayları gibi şuraya-buraya aktığı sırlı bir his yumağıdır.
Evet o, acı-tatlı kaderiyle uyumlu.. sevinçlerle, kederlerle barışık.. beklentileri olmayan, beklentilere takılıp yavrularına gönül koymayan.. tabiatı İlâhî ahlâkla kristalize öyle bir vefa ve şefkat âbidesidir ki; ne çektiği mihnetlerin mahşerdeki ter lüccesine denk gelip gırtlağına dayanması; ne de evlat vefâsızlığının bir poyraz gibi esip rûhunu sarması; sarıp ona gurbetlerin en acısını yaşatması onu dize getiremez ve ona “pes” dedirtemez..

 Bir düşünün; bizim için onlar, ne uzun hazırlıklar dönemi geçirmiş!.
Ne aşılmaz zorluklara toslamış ve neleri aşmış?. Ne çetin hadiselerle pençeleşmiş, ne kadar hayâl ve melâl ile oturup kalkmış?. Ne hülya ve rüyâlarla dolup boşalmış, ne kadar yeis ve inkisarlarla burkulmuş?.
Ne zorluk ve sıkıntıları göğüslemiş ve kaç türlü çileyle preslenmiş?. Ne sancılar çekmiş ve ne kadar inlemiş? Kaç defa çığlık çığlığa ağlamış ve ne kadar ağlama dindirmiş?.
Kaç defa merhametle coşmuş ve kaç defa merhamete ihtiyaç hissetmiş?.

Hâsılı bizim için ne değerli şeyler harcamış ve ne emekler sarf etmiş.. sarf etmiş ve sonra da herhangi bir beklentiye girmemişlerdir… Evet bizi, varlığa ermenin hemen her safhasında kucaklayan, koklayan, öpüp öpüp okşayan, teessür ve infiallerimizi yatıştırıp sıkıntılarımızı paylaşan; yemeyip yediren, giymeyip giydiren, açlığını-tokluğunu, açlığımız-tokluğumuz içinde hissedip yaşayan, mutluluk ve saadetimiz adına insanüstü bir gayretle akla-hayale gelmedik zorluklara katlanan.. bize, vücudumuzun gelişmesi, irâdemizin kuvvetlenmesi, zekâmızın incelip keskinleşmesi, ufkumuzun uhrevîleşmesi yollarını gösteren.. bütün bunları yaparken de açık-kapalı herhangi bir beklentiye girmeyen bir varlık varsa, işte o da ANAdır..

Anne, rûhundaki incelikle yürekliliği at başı götüren öyle bir şefkat kahramanıdır ki, şefkati, refeti ve zerâfetiyle ele alındığında bir tüy gibi yumuşak, bir ipek gibi de ince ve zarif olmasının yanında çocuklarını koruma ve kollama hususunda bir dişi aslan gibi sert ve parçalayıcıdır.
Şu gök kubbe altında ne varsa onun eli hepsinin üstündedir.. ve cennete giden yol onun ayaklarının altından geçer.
Allah, kitabında ona öyle bir ululuk ve sultanlık vermiştir ki, yeryüzü sultanlıkları ona nispeten, liyakatsiz başlarda kuru birer taçtan ibâret kalırlar. Zâten, onun ayağının altında yerini bulamamış başlardaki taçların da kalıcı hiçbir değeri olduğu söylenemez.

Ey ruhlar gibi ince, melekler kadar mâsum ve gökler kadar da derin, yüce ve değerli varlık, öteler sana kıymetler üstü kıymet vermekte ve senin nazını çekmektedir.
 
Senin ününün bestesi tâ meleklerin oturup kalktığı yerlerde duyulmakta, hayatının şarkısı cennet yamaçlarında yankılanmaktadır.

Sen her zaman duygu kancalarının ucu ciğerinde, din cevherinin gerdanlığı da boynunda yaşadın!
 
Biz hepimiz senin kölelerin, sen ise şefkat, vefâ ve samimiyet ağıyla bizleri avlayıp esir eden taçsız bir sultansın!
 
Eğer şu varlık âleminde her şeyin kendine göre bir rûhu, bir hayat cevheri varsa, bizim hayat cevherimiz de sen olmalısın! Allah, kıyâmet sabahında seni Zâtının ışıklarıyla aydınlatsın!
 
Geleceğin, cennetin cuma yamaçları gibi neşeli ve vuslatın da kutlu olsun!

Fethullah Gülen