Aile gürültüdür diye başlayınca yazmaya, neden gürültünün yaşam olduğu konusunun da ele alınması gerekiyor belki de…
Mailime gelen sorulardan birisi, niçin böyle bir yazı yazdığı merak ettiğini belirtiyordu…
Neden yazmayayım ki…?
Öyle çok sebebi var bu yazının, anlatamam… ama anlatmayı deneyebilirim ancak…
…
‘Gür’den, yüksek ses çıkarmaktan türediğini belirttiğim “gürültü” kelimesi, tabiatı gereği, ‘şiddet’i de çağrıştırmaktadır.
Anne-babaların gözünde, ev içi çağrışmalar özellikle şiddeti çağrıştırır. İki kardeş kendi arasında bağrıştığında, gürültü yaptığında, ilişkilerindeki temel zeminin kavga olduğu hissini verir.
Bu hissi veren aslında, çocukların yaptıklarından çok, ebeveynin kendi çağrıştırdıklarıdır. Çünkü yüzyıllardır, ailede iyi anlaşmanın ölçütü sessizlik olarak tanımlanmıştır.
Sessizlik, huzur olarak tanıtılmıştır. Gürültünün olmadığı, seslerin yükselmediği, patırtı/çıtırtının olmadığı ilişkiler onura edilmiştir.
Hal böyle olunca da, üzerinde en fazla şikâyet aldığımız konu, gürültü olmaya başlamıştır…
…
Doğrusu yıllar önce, en tehlikeli durumun “sessizlik” olduğunu öğrendiğimde, garipsemiştim…
Nasıl olur…?
Daha da neler…?
Sessizlik niçin tehlikeli olsun ki…?
Ne güzel işte… gürültüden uzak…!
…
Evet… gürültüden uzak ama… neye yakın??
Ayrılığa… yalnızlığa… ve ölüme yakın…
Psikolojik dinamikler açısından düşünüldüğünde, sessizlik ayrılığı, yalnızlığı ve ölümü çağrıştırır sevgili okurlar…!
Onun için değil midir ki, her ölerek evden ayrılanın ardından hüzün yaşanır. Onun evde oluşturduğu gürültünün, canlılığın ardından; giderken yerine bıraktığı sessizlik, kalanlar için zor yaşam alanları oluşturur…?
Tam da bu nedenle değil midir, coşkuyla yaşanması gereken “düğün/evlilik törenlerinin” ardından kalanlar hüzünlenir…? Gidenin sesi, nefesi, neşesi, öfkesi, stresi, bağrışmaları aranır durur evin boş odalarında…
…
Zannedildiğinin aksine, gürültünün iyi yanları var. Anne/babalar bu yazıyı okuduklarında, kendilerini biraz daha iyi hissedecekler bence. Çünkü sessizliğin çağrıştırdığı yalnızlığın, ayrılığın ve ölümün yerine, gürültünün çağrıştırdığı yaşamla devam etmek hayata, birçok insana iyi gelmektedir.
…
“Eeee… iyi de çocukların gürültü yapmalarına izin mi verelim…?” diyen sesleri duyar gibi oluyorum…
Hayır…!
Tabii ki izin verin ya da vermeyin demiyorum… ama lütfen gürültünün alternatifini sessizlik haline getirmeyin…
Çocuklar niçin gürültü yaparlar…?
Niçin birbirleriyle kavga edip dururlar…?
Niçin en ufak bir zorlukta ağlarlar…?
Niçin anne/babasına ağlayarak her işi yaptırmaya çalışırlar…?
Çok basit… (ve basit mükemmeldir…)
Ailelerinden aldıkları öğreti bu şekilde davranmaları gerektiriyordur da ondan…
Siz şimdi çocuğun istediği bir şeyi yapmayın… ardından çocuk ağlayıp kıyameti koparıp ‘gürültü (!) ’ yaptığında, isteklerini hemen yerine getirin…
Bu durumda çocuğun en doğal isteklerini bile talep ederken, ağlamadan hiçbir şeye ulaşamayacağını öğretmiş olmuyor muyuz ona?
Yaşamı çağrıştıran gürültüyü, “Terbiyesizliği” çağrıştıran bir mekanizma haline getirmesine vesile oluyoruz resmen…
Sonra o en tehlikeli olanı, üstelik çözüm üretme adına, çocuğumuzun önüne koyuyoruz… “Gürültü yapma!” diyoruz onlara.
Çocuk gürültü yapmamayı, konuşmama… kimseyle sohbet etmeme… odasına gidip sessizce oturma… bilgisayar başında oyun oynama… aileden kimseyle bir şeyini paylaşmama… kardeşleriyle bile ayrı odalarda vakit geçirme… vb. biçimlerde algılıyor.
…ve başlıyor gürültü yapmamaya…
…
Oysa aileler, çocuklarının herhangi bir yanlışlığında, odalarına gidip yalnız başına oturma cezası vererek, çocuk için ölümü çağrıştıracağına; “Hadi gel… bu meseleyi aramızda konuşarak halledelim… Ne dersin…?” diyerek, yaşamı ve paylaşımı çağrıştıran çözümler üretse…
…
Gürültü yaşamdır sevgili okurlar… gürültü tehdit edici değildir…
Esas tehdit edici olan tavırlarıdır çocuklarımızın ve bizim…
Asılan suratlar… çatılan kaşlar… konuşmayan dudaklar… saatlerce bir arkadaşıyla aynı ekrana bakarak, hiç iletişim kurmadan, göz göze bakmadan oynanılan oyunlardır…
Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu
