Günlük Arşivler: Mayıs 6th, 2008

Hep özendim sana anne!
Sabrına hayran kaldım hep.
Bakışındaki nura,
Gülüşündeki içtenliğe…
Sonunda sen oldum anne!
Senin gibi baktım olaylara.
Yolda yürüken karıncalar aklıma geldi hep,
Ya onları ezersem diye…
Sevecen baktım insanlara…
Amansızca gelen kötü şeylerden
İyi dersler çıkardım hep!
Sonunda sen oldum anne!
En kötüsü de ne bilir misin anne?
Pişman oldum!!!
Sabırdan,sabırsız oldum…
Bakışlarımdaki nur söndü,
Gülüşümdeki içtenlikse anlamsız…
Anlayacağın anne,
Özendiğim sende
Bir şeyi fark edememişim.
Hayata karşı verdiğin mücadeledeki
Tedirginliği görememişim…
Sen gülerken düşüncelerini fark edememişim…
Kısacası,sorumluluğun ne büyük olduğunu
Anlayamamışım anne!
Ezildiğini görememişim…
İyi ders çıkarmalarından,sabrından
Büyük haz alırken,
Hep susmak zorunda kaldığını
Görememişim ben anne!
İdare etmen gereken o kadar insanın
Sana bağırışlarını dinlerken,
Senin susmalarını gördüm hep…
En kötüsü de ne biliyor musun?
Onların içinde ben de vardım!!!
Sana bağıran…
Ben de ezdim seni.
Ve şimdi…
Şimdi ben eziliyorum annem!
Bedel ödüyorum…
Zoruma gittiğinden değil
Sakın yanlış anlama beni!
Meğer sen ne büyük insanmışsın.
Aslında o da değil anlatmak istediğim…
Sen de özenmiş miydin annene anne?!!!

Burcu Karacan

Müslüman toplumların ve İslâm medeniyetinin tarihine dair en özenli Batılı çalışmaların belki de başında gelen İslâm’ın Serüveni’nde Marshall G.S. Hodgson, bir kavramsal ayrım yapar: ‘İslâmî’ ve ‘İslâmîleşmiş.’  Hodgson, bu tasnifiyle saf, katışıksız bir şekilde İslâmî olan ile önceden var olduğu halde ‘İslâmîleşen’ kurum, durum ve değerleri ayrıştırır.
Meselâ Bizans’ın veya Sâsânî’nin saray kültürü, özünde ‘İslâmî’ bir şey değildir. Kur’ân’ın mü’minlerden istediği, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) hayatıyla gösterdiği yaşama biçiminin bu saray kültürü olduğu söylenemez.  Bununla birlikte, Bizans’ın ve Sâsânî’nin saray kültürü, özellikle Emevîlerle birlikte Müslümanları da etkilemiş; öte taraftan Müslümanlar bu kültürü kendi değerleriyle harmanlayarak ‘İslâmîleştirmiş’lerdir.  Böylece, ‘İslâmî’ olmayan ama ‘İslâmîleşmiş’ bir dizi unsur çıkmıştır hayat sahnesine.

Görgü anlayışında seküler bir damar var
Hodgson’ın, üç ciltlik eserine yayılan bu dikkate değer kavramsal ayrım çerçevesinde ‘edeb’e saray kültürünün hâkim değeri olarak müstakil bir bölüm ayırması da son derece anlamlıdır. Sahabelerin temsil ettiği ilk Müslüman toplum sünnet-i seniyye merkezli bir hayat yaşarken, Bizans ve Sâsânî saray kültürünün ‘İslâmîleşerek’ Müslümanların dünyasında yerini almasıyla birlikte, doğrudan sünnetle rekabet etmeyen, ama birebir sünnetle örtüşmeyen yeni bir değerler, tavırlar, fiiller manzumesi çıkmıştır ortaya.
Bu değerler manzumesi, bir kez daha belirtelim, sünnetle doğrudan çatışmaya girmemiştir. Ama katışıksız surette İslâmî olanı temsil eden sünnete kıyasla, bir ‘katışıklılık’ durumunu ifade eden ‘İslâmîleşmiş’ muhtevasıyla, İslâm toplumlarında ‘seküler bir yaşayış’ın mayası niteliğinde olagelmiştir.
Diğer bir deyişle, ‘edeb,’ ‘âdâb-ı muaşeret,’ ‘görgü,’ ‘yüksek kültür’ veya her ne denilirse denilsin, bu çizgide ‘seküler’ bir damar vardır. Zira, ‘İslâmîleşmiş’ olsa da, özünde ‘İslâmî’ değildir.
M.G.S. Hodgson, Âl-i İmran sûresinin tarifiyle ‘mârufu emreden, münkeri nehyeden en hayırlı bir ümmet’ olmak üzere yola koyulan İslâm toplumunun serencâmını İslâm’ın ilk günlerinden 1960’lara uzanan bir süreç dahilinde incelerken, sünnetle memzuç olmayan bu saray kültürünün ‘edeb’iyatına sık sık atıfta bulunur.

Sünnetin alternatifi olarak sunulmuş
İslâm tarihine dair sair çalışmalara da bu çerçeveden bakınca, yığınla malzeme birikir zihnimize.
Anlarız ki, bu kültür sünnet-i seniyyenin güçlü olduğu zeminlerde varlığını bir ‘tâbiiyet’ ile sürdürmüş; ama mü’minlerin sünnet-i seniyyeye tâbiiyetinin zayıfladığı zeminlerde, özellikle de modern zamanlarda sünnetin rakibi, hatta alternatifi bir konumda kendisini sunmuştur.
Müslüman toplumların modern zamanlardaki tarihine baktığımızda, bu vâkıa kendisini kolayca belli eder. ‘Modernite,’ İslâm toplumlarına kendisini dayatarak gelmiştir; ama onu seve seve kabullenen bir kesim de muhakkak var olmuştur. Hemen her Müslüman toplumda asker veya sivil, aristokrat veya seçilmiş, bir iktidar seçkinleri zümresi, modernitenin ‘âdâb’ını gönüllü olarak benimsemiş ve giriştikleri toplumu ‘modernleştirme’ teşebbüsünde ‘asrî âdâb-ı muaşeret’e dayanarak toplumu ‘terbiye etmeye’ girişmiştir. İşte bu girişimde, ‘âdâb-ı muaşeret,’ sünnet-i seniyyenin alternatifi olarak çıkar karşımıza. Sünnet-i seniyyeye riayet aşağılanırken, ‘bid’a’ kavramının kapsama alanı içindeki nice şey ‘görgü kuralı’ olarak meşruiyet kazanır.

Sünnet neden yobazlık gibi sunuluyor?
Bu noktadan bakılırsa, Türkiye toplumunun ne Osmanlı’nın son döneminde yaşadığı çifte kişilikli ve çifte yaşantılı hal, ne de Cumhuriyet’in kurucu elitleri tarafından sünnetin ‘çöl âdeti’ diye aşağılandığı bir zeminde devlet zoruyla Batı-menşeli bir ‘âdâb-ı muaşeret’in talim ve tatbik edilmesi tesadüfî bir hal değildir.
‘Semboller ülkesi’ Türkiye’de hâlâ daha kökenini sünnetten alan birçok edepli halin ‘kabalık,’ ‘görgüsüzlük,’ ‘geri kafalılık,’ ‘yobazlık’ diye sunulması bu sebeptendir.
Meselâ, yemeğine demir batırarak yemenin ‘görgülülük,’ eline alarak yemenin ‘kabalık’ olarak lanse edilebilmesi; çatalı tabağın soluna veya sağına koyma yahut sola konulmuş çatalı sağa alma tutumuna göre bir insanın ‘medenîliğinin’ ölçülebilmesi; mütedeyyin bir erkeğin veya mesture bir hanımın ‘aydın fikirli’ olup olmadığının kıstası olarak karşı cinsten birinin elini sıkıp sıkmadığının öne sürülebilmesi durduk yerde gerçekleşen ‘masum’ veya ‘yüzeysel’ tartışmalar değildir.
İlâhî veya nebevî bir temele dayanmayan kimi tutum ve davranışlar medenîlik göstergesi olarak mutlaklaştırılır ve ‘saygı’nın ötesinde ‘itaat’le karşılanmaları beklenirken; hayatı ilâhî tasdik ve takdire mazhar Peygamber (a.s.m.) sünnetine dayanan kimi tutum ve davranışlar ‘itaat’i geçelim ‘saygı’ dahi görmüyorsa, bu basit bir gerilimden öte bir duruma işaret etmektedir.

“Köylülükten kurtulma”
Bediüzzaman Said Nursî’nin, devlet eliyle ‘âdâb-ı muaşeret’ kitapları basılıp dağıtılan bir zoraki modernleşme zamanında ‘Tiryak-ı Marazi’l-Bid’a’ üst başlığıyla “Sünnet-i Seniyye Risalesi” yazması, bu bağlamda ele alınırsa, manidardır. İlgili risalede, “Sünnet-i seniyye nurdur, edebdir. Hiçbir meselesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın” gibi, “Edebin envaını, Cenab-ı Hak, Habibinde cem’etmiştir. Onun sünnet-i seniyyesini terk eden, edebi terk eder” gibi vurguların yer alması da.
Bütün bu hususları üst üste koyduğumda, ne zaman kökenini sünnetten almayan bir ‘görgü,’ ‘talim ve terbiye,’ ‘âdâb-ı muaşeret’ vs. söylemi ile karşılaşsam bende hâsıl olan ruh hali, teyakkuz ve tedirginliktir.
Yine bu yüzden, bugünün ehl-i dininin ağzına bile çok rahat yapışmış olan ‘köylülükten kurtulmak’ kabilinden söylemler beni rahatsız etmektedir. Çünkü ardı sıra gelen ‘medenîlik’ adresi Medinetü’n-Nebî’ değil; bilakis Paris, Londra veya şimdilerde New York, San Francisco veya Miami’dir.

En güzel örnek O’dur
Hz. Peygamber’in hayatına, sünnetine, hadislerine nüfuz ettikçe onu ‘incelikler Peygamberi’ olarak da tarif etmenin yerinde ve gerekli olduğunu hissetmiş biri olarak şunu söyleyebilirim ki, edeb isteyen için, hangi zamanda ve zeminde yaşıyor olursa olsun, ‘en güzel örnek’ olarak Hz. Peygamber’in (a.s.m.) sünneti yeterlidir.
Sünneti reddetmese bile bagaja koyan bir ‘edeb’ ve ‘görgü’ yaklaşımı ise, benim gözümde, kalplere ve zihinlere yer etmeye başlayan bir ‘sekülerizasyon’un habercisidir.
Zaten o yüzden, bugünün mü’minlerinin genel durumu, algıları, beklentileri ve halet-i ruhiyesi katışıksız surette ‘İslâmî’ olana bedel ‘saray kültürü’nü sözüm ona ‘İslâmîleştirme’ yolunu seçen Emevîlerin durumunu çağrıştırıyor.
Baktığımızda, Emevîler sünneti reddediyor değillerdi. Ama yordamını kimin göstereceğini Hz. Peygamber daha hayattayken ‘Ehl-i Beyt’ olarak bildirmişti:
“Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmazsınız: Allah’ın Kitabı ve Resûlünün sünneti.” (bk. Muvatta, Kader 3)
“Size, uyduğunuz takdirde benden sonra asla sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum. Bunlardan biri diğerinden daha büyüktür. Bu, Allah’ın Kitabı’dır. Semâdan arza uzatılmış bir ip durumundadır. (Diğeri de) kendi neslim, Ehl-i Beytim’dir. Bu iki şey, cennette Kevser havuzunun başında bana gelip birbirlerinden ayrılmayacaklardır. Öyleyse bunlar hakkında, ardımdan bana nasıl bir halef olacağınızı siz düşünün.” (bk. Tirmizî, Menâkıb 77)
Sünnet-i seniyyeye karşı nasıl bir halefiz?
Ehl-i Beyt gibi mi, Emevîler gibi mi?

Metin Karabaşoğlu

Bir kimsenin aile hayatı, onun ahlakının, davranışlarının ve karakterinin gerçek aynasıdır. İnsanın ev dışında ve sosyal hayattaki bütün hareketlerini yapmacık göstermesi mümkündür. Hatta kişi, evdeki tutum ve davranışlarının aksine dışarıda kendisini, olduğundan farklı gösterebilir. Fakat gerçek kişiliğini, ailesinden saklamayı uzun müddet başaramaz. Aile, kişiliğin müspet veya menfi yönden oluştuğu bir kurumdur. Kişinin, karakteri hakkında en sağlıklı malumat, aile hayatının araştırılmasıyla elde edilir. Kişinin diğer insanlara anlattığı, şefkat, merhamet, cömertlik, ahde vefa gibi insanı yücelten değerleri, kendi hayatında nasıl tatbik ettiği anlaşılması için aile hayatı, önemli ve şaşmaz bir ölçüdür.

İşte Peygamberimizin hayatı, bu ölçüler içinde değerlendirdiğimiz de, yeryüzünde gelmiş geçmiş ve gelecek bütün hanelerin, kurulacak bütün yuvaların en sade, en mutlu, en samimi, en bahtiyar ve en feyizlisi, onun hanesinin olduğunu müşahede ederiz. Onun hanesi her zaman saadet ve huzur doluydu. Belki bu hane, maddi imkanlar açısından, dünyanın en fakir hanelerinden biriydi; çünkü günler, aylar geçerdi de, onun hanesinde bir sıcak çorba bile pişmezdi. Onun ailesinde şefkat, merhamet, ünsiyet, ülfet ve muhabbet hâkimdi. Hiçbir kimse, çocuklarını, hiçbir evlat da babasını onlar kadar sevmemiştir. Hiçbir hanım kocasına, Hz. Peygamberin hanımlarının Resulullaha duyduğu sevgi kadar, hiçbir kimse de hanımlarına, Hz. Peygamberin hanımlarına gösterdiği sevgi, nezaket ve rifkat kadar ahlaki bir tavır sergileyememiştir.

O hanımlara karşı çok yumuşak ve müsamahalı davranırdı. Bir gün Hz. Ömer, Hz. Peygamberin huzuruna girmek için izin istedi. Hz. Peygamberin yanında Kureyş kadınları vardı. Ona bir şeyler soruyorlardı. Resülüllah’ın yanında yüksek sesle konuşuyorlardı. Hz. Ömer (r.a.) Hz. Peygamberin yanına girmek için izin isteyince, perdenin arkasına gizlendiler. Hz. Peygamber ona izin verdi. Bunun üzerine Hz. Ömer, Resülüllah’ın yanına girdi. Buradan ötesini Hz. Ömer şöyle anlatıyor; Hz. Ömer diyor ki: “ Resülü’nün yanına girdim. Baktım  Resülü durmadan tebessüm ediyor. ‘Ey ’ın Resulü!  seni ebediyen güldürsün’ dedim. Yine tebessümle şu cevabı verdi: “Şu kadınların haline gülüyorum. Oturmuş benim yanımda konuşuyorlardı. Senin sesini duyunca her biri bir yere saklandı.  Resulü’nün bu cevabı üzerine sesimi yükselttim ve Ey nefislerinin düşmanları! Demek benden korkuyorsunuz;  Resul’ünden korkmuyor ve onun yanında saygısızlık yapıyorsunuz öyle mi?” dedim. Bana şu cevabı verdiler: “ Sen katı ve şiddetlisin.”

 Resulü, hanımları ile oturur, sohbet eder, hatta bir arkadaş gibi onlarla bazı meselelerin müzakeresini bile yapardı. Peygamberin onların fikir ve düşüncelerine ihtiyacı yoktu, Çünkü o vahiy ile destekleniyordu. Ancak o, ümmetine bir şeyler öğretmek istiyordu.

Aşağıda sunacağımız hadis, Peygamberimizin hanımlarına karşı ne kadar müsemmahalı ve hoşgörülü olduğunu açıkça göstermektedir. Hz. Aişe’nin anlattığına göre: Peygamber Tebük ya da Hayber gazvesinden döndü. Hz. Aişe’nin eşyalarını koyduğu rafların üzerinde örtü vardı. Rüzgar esti Hz. Aişe’nin oyuncaklarının üzerinde bulunan örtüyü bir kenarından açtı. Bunun üzerine Peygamberimiz, “Ey Aişe bunlar nedir?” buyurdu. Aişe “Kızlarım” diye cevap verdi. Hz. Peygamber oyuncakların arasında iki kanatlı at gördü. “Oyuncakların arasında gördüğüm bu nedir?” diye sordu. Aişe “at” diye cevap verdi. Hz. Peygamber, “Üzerindekiler nedir?” diyince. Hz. Aişe “Kanatlarıdır” diye cevap verdi. Hz. Peygamber “Atın kanatları olur mu?” dediğinde Aişe, “Hz. Süleyman’ın atlarının kanatlarının olduğunu işitmedin mi? Şeklinde cevap verdi. Aişe derki: “Hz. Peygamber bunu işitince güldü. Hatta onun azı dişlerini gördüm.”

Görüldüğü gibi, Hz. Peygamber aile içinde gayet toleranslı davranır ve latife yapmayı severdi. Hey şeyden önce yüzü gülerdi. Onun sadece hiddetlendiği husus, ’ın emir yasaklarına karşı gördüğü saygısızlıktı. O böyle bir durumda, ’ın emirlerinin yerine getirilmesi ve haram kıldığı bir şeyden vazgeçilmesi için bütün gayretini sarf ederdi.

Hz. Peygamberin, bütün insanlara yaptığı hakikat çağrısı ile, kendi evindeki hayatı arasında mükemmel bir uyum vardı. Onun şahsi ve umumi hayatının berraklığı kadar, hiçbir kimsenin hayatı açık değildir. Hadis, tarif ve siyer kitaplarında onun hanımları, çocukları, ashabı, komşuları ve diğer insanlarla olan davranışları en ince teferruatına kadar anlatılmıştır. O, hayatının her safhasını, insanlara öylesine açmıştır ki, insanlar onun söz ve davranışlarını takip etmede bir zorlukla karşılaşmamış ve gerekli ibretleri almışlardır. Hz. Peygamber, yukarıda da belirttiğimiz gibi insanlara sadece umumi hayatını açmamış, hususi hayatını da bir kitap gibi herkesin gözlerin önüne sermiştir. Böylece dost düşman herkes onun hayatına vakıf olmuş ve gerekli dersleri alabilenler almış ve uygulamıştır. Çünkü O, her yönüyle bir önder, rehber ve uyulacak bir şahsiyettir. Bu sebeple onun bütün hayatı insanlık ufkunu aydınlatacak prensipler ve uygulamalarla doludur.

Aişe validemizin anlattıklarına göre, bir gün babası Ebu Bekr, Aişe’nin yanına gelir. Bu sırada Aişe’nin yanında Mina günlerinin anısına iki kız def çalıp oynamaktadır. Peygamber (s.a.v)’de elbisesine bürünmüş olarak orada bulunmaktadır. Ebu Bekr, bu durumu görünce, o iki kızı azarlar. Bunun üzerine Hz. Peygamber, yüzünden örtüyü kaldırır ve şöyle buyurur: “Onları bırak. Çünkü bu günler bayram günleridir, Bu günler Mina günleridir.”

Onun hayatının her safhası ve karakterinin her yönü açıkça ortadadır. Onun hayatı, bütün insanlığın bilmesi, faydalanması ve takip etmesi için açık bir kitaptır. O bir Peygamber olduğu kadar, aynı zaman da beşerdi. Yüce yaratıcının rehberliği ve kontrolü altında kusursuz bir hayat yaşadı. O bir aile mensubu olduğu kadar, kocaydı, bir baba olduğu kadar evlattı ve o, hayatını idame ettirmek için bir işle de meşgul oldu. Bir koca olarak onun davranış seviyesi ve karakteri çok yüce ve şerefli idi. O, insanların ona uyup örnek alacağı yegane bir insan, bir peygamberdi.

Peygamberimiz, ev halkına karşı taşıdığı ağır mesuliyetleri hissederek sık sık endişelenirdi. Daima onları, bu dünyadakilere kıyasla öteki dünyanın mükafat ve güzelliklerine teşvik ederdi. Gece teheccüt namazına kalktığında, hanımlarının da bu ulvi ve faziletli amele katılmalarını isterdi. Sevgi ve yumuşaklıkla bu tür ibadetlere teşvik ederdi.

“Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et…” Bu ayette  Teala, Peygamberinden aile halkına namaz kılmayı emretmesini, onlarla beraber ona sarılmasını, sabır ve azimle ona devam etmesini istiyor. Ayetteki hitap, Hz. Peygamberin şahsınadır. Bu hitabın içine umumi olarak bütün ümmeti, hususi olarak ta Hz. Peygamberin aile halkı girmektedir.  Bu ayetin hükmü gereği peygamberimiz, altı ay müddetle Messid-i Nebevi’ye sabah namazına gitmeden önce, Hz. Fatıma ve Hz. Ali’nin evlerine uğrar ve kapılarının önünde durur: “Ey Ehl-i Beyt (Muhammed’in ev halkı) namaza kalkınız” buyururdu.

Dr. Kerim Buladı

Son Peygamber olarak gönderilen ve hayatının her safhasında “en güzel örnek” olan Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem, aile hayatında da “eşsiz bir hayat arkadaşı” olarak rehberlik ediyor bizlere, çağlar ötesinden…

“Modern hayat” denilen keşmekeşlerle dolu yaşantımızda, her zamankinden daha çok muhtaç olduğumuz aile içi iletişime, huzur ve saadetimize kapı aralayıp, asırların eskitemediği güzellikteki hayat tarzıyla Peygamber Efendimiz (sav) yine en büyük rehberimiz ve öğretmenimiz olarak elimizden tutuyor. Yeter ki, biz de O’nun sünnet-i seniyyesine tutunmak için bir el uzatmış olalım!…

Bu bölüme gelinceye dek, bir evlat ve akraba olarak bize sunduğu eşsiz güzellikteki resimlerini hasret ve hayranlıkla seyrettik Peygamberimizin… Aşağıdaki satırlarda ise Resûl-i Ekrem (sav) Efendimizin eşleriyle olan ikili ilişkilerini, onu bize bir eş ve hayat arkadaşı olarak anlatan bilgiler çerçevesinde ele almaya çalışacağız.

Konuya girmeden önce ifade etmemiz gereken bir husus vardır: Allah Teâlâ tarafından, “mü’minlerin anneleri” (Ahzâb, 6) olarak nitelendirilerek büyük bir şeref bahşedilen Peygamberimizin eşleri, “Ezvâc-ı Tâhirât” denilen o muhterem hanımefendiler sayesinde bizler, Nebiyy-i Muhterem (sav) Efendimiz hakkında pek çok bilgiye sahibiz. Denilebilir ki, insanlık âleminde, tüm insanlar arasında, aile hayatı hakkında en detaylı bilgilere sahip olunan tek kişi Sevgili Peygamberimizdir…
“O’nunla birlikte kadınlar değer buldu”

Önce, bir nebze Sevgili Peygamberimizin dünyaya geldiği yıllardan bahsedelim isterseniz… Kız çocuklarının kızgın çöl kumlarına gömülerek hayat hakkının elinden alındığı, savaşlar sebebiyle esir edilenler yanında, yetim kalanların da türlü türlü mağduriyetler yaşadığı bir ortamda, kadının herhangi bir değeri yoktu tabiatiyle…

Böylesi bir ortamda, hükümdar kızları veya varlıklı/itibarlı bir aileye mensup olanların dışında kalan kadınların, ne sosyal statüsü ne de değeri vardı. Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz işte bu anlayışın hüküm sürdüğü topraklarda dünyaya gelmişti. Gelişi, bütün “âlemlere rahmet” olduğu gibi, ezilen ve hor görülen, yok sayılan, mağdur edilen ve zaman zaman alınıp satılan bir metâ olmaktan kurtulamayan tüm kadınlara da rahmet vesilesi oldu. O’nun getirdiği dinin mukaddes kitabı, kadınlardan bahseden nice ayetlerle doluydu. Dahası, O’na nazil olan sûrelerden biri, Levh-i Mahfûz’dan “Kadınlar” anlamında “Nisâ” sûresi olarak geliyordu… Bir başka ayet ise çarpıcı ifadesiyle tüm insanların dikkatini çekiyordu:

“…Diri diri gömülen kız çocuklarına hangi suçtan dolayı öldürüldüklerinin sorulduğu o kıyamet gününde…” (Tekvîr, 8-9)

İslâm dini, kadını vahyin muhatabı olarak görmüş ve mukaddes kitaptaki sayısız ayetle bu değeri perçinlemişti.

Gelen vahiyleri destekleyen tavır ve davranışlarıyla kız çocuklarına ayrı bir önem veren ve daima onlar lehinde inisiyatifler kullanan Peygamber Efendimiz, gösterdiği çaba ve gayretleriyle cinsiyet ayrımını ortadan kaldırmaya muvaffak oluyordu. Dahası:

−Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi: Kadın, güzel koku ve gözümün nuru namaz. Buyurmak suretiyle, kadına manevî bir değer de atfediyordu.

Bu ifade bile, o dönem için başlı başına bir inkılaptı diyebiliriz. Çünkü, bu hadiste kadın, insanı farklı âlemlere götüren güzel koku ve kişiyi Allah ile buluşturan namaz ile birlikte zikrediliyordu. Demek ki kadın, insanı Allah’tan alıkoyan değil, belki ona Allah’a kulluk yürüyüşünde yardımcı olan bir unsurdu. Nitekim Sevgili Peygamberimizin, kendisine gelen vahyi ilk paylaştığı kişi de yine bir kadındı… O, her zaman ve her hususta kendisini destekleyen eşi Hz.Hatice (ra) annemizdi…

Kurduğu yuvasında ilk eşi Hz.Hatice (ra) ile birlikte 25 yıl kadar mutlu bir evlilik hayatı süren Sevgili Peygamberimiz, onun vefatından sonra bir süre yalnız yaşamış ve sonra yine bir dul hanım olan Hz.Sevde (ra) annemizle ikinci evliliğini yapmıştı.

Daha sonra Medine döneminde her biri bir hikmet ve özel sebep gereği yaptığı evlilikleriyle Nebiyy-i Muhterem (sav) Efendimiz, eşleri vasıtasıyla insanlara ve özellikle de kadınlara dinlerini anlatma hususunda farklı bir imkâna sahip olmuştu.

O’nu bizlere bir eş ve hayat arkadaşı olarak anlatan ve tanımamıza imkân sağlayan bu değerli hanımefendilerin aktardığı bilgiler çerçevesinde, Sevgili Peygamberimizin aile hayatından günümüze yansıyan mesajları tespit etmek üzere, gelin geçmiş günlere bir göz atalım yeniden…

“Vefasıyla da en güzel örnek…”

Resûl-i Kibriyâ (sav) Efendimiz, ilk eşi Hz.Hatice (ra) annemizi sık sık hayırla anmış ve onu sitayiş dolu sözlerle yâd etmiştir. Hatta onun hatırasına karşı gösterdiği derin saygı Hz.Aişe’nin dikkatini çekmiş ve onu bu kadar anmasındaki sebebi öğrenmek istemişti. Sevgili Peygamberimizden aldığı cevap anlamlıydı:

−Allah bana ondan daha hayırlısını vermemiştir. Çünkü insanlar benim peygamberliğimi inkâr ederken, o bana inandı. Herkes beni yalanlarken o beni tasdik etti. Çevremdekiler benden mallarını esirgerken, o benim için bütün malını feda etti. Ayrıca o, çocuklarımın da annesiydi… Doğrusu ben onun sevgisiyle rızıklandırıldım!…

Bu sevgi öylesine saf, öylesine katıksız ve öylesine kuşatıcıydı ki, vefatının üzerinden yıllar geçse de Sevgili Peygamberimiz, daima Hz.Hatice’den bahsetmiştir. Dolayısıyla nikâh merasimlerinde yapılan duada,

−Allah’ım! Nikâhları kıyılan şu gençlere, Hz.Muhammed (sav) ile Hz.Hatice (ra) arasındaki muhabbetin ve ülfetin bir benzerini nasib eyle, diyerek onların isimlerine yer verilmesi boşuna değildir.

Sevgili Peygamberimizin, ona olan vefasının iki zirve örneği vardır ki, bunları sizlerle paylaşmak istiyorum.

“Hatice’nin kabrinin karşısında”

İslâm ordusu büyük bir ihtişamla Mekke’ye girmiş ve şanlı komutan Resûl-i Kibriyâ (sav) Efendimiz de mahzun bir şekilde terk ettiği yurduna muzaffer bir komutan olarak geri dönmüştü. Akşam olunca nerede gecelemek istediği kendisine sorulunca, Yüce Resûl (sav) Hacûn mevkiinde kendisi için bir çadır kurulmasını arzu ettiğini bildirdi… Burası, Cennetü’l-Muallâ’yı karşıdan gören bir yerdi… Ve burası, sevgili eşi Hz.Hatice’nin kabrinin tam karşısındaki bir alandı… Ne dersiniz? Kendisine Mekke’nin en güzel ve ihtişamlı evleri tahsis edilmek üzere hazır beklerken, Sevgili Peygamberimizin, Cennetü’l-Muallâ kabristanının karşısında gecelemeyi istemesi, yıllar önce kaybettiği ama hiç unutamadığı eşine olan vefasından başka neyle açıklanabilir?…

“Hatice’nin arkadaşına ilgisi…”

Asr-ı Saadet’in, insanlara mutluluk bahşettiği güzel günleri… Bir gün Peygamberimizin kapısı çalınır. Gelen yaşlı bir kadındır. Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz onu görünce yüzünde büyük bir sevinç gözlenir. Hemen içeriye buyur edilir ve geleneklere göre değerli misafirler için uygulanan bir işlemi yaparak, sırtındaki hırkasını çıkarıp yere serer ve misafirini onun üzerine oturtur. Kısa ziyareti esnasında hâl-hatırı sorulan bu yaşlı kadına, muhabbetle ikramlarda bulunan Sevgili Peygamberimiz, bir müddet sonra memnuniyeti yüzünden okunan misafirini yine güleryüzle yolcu eder. O’nun, bu yaşlı kadına, böylesine ilgisinin sebebini merak ederek “kim olduğunu” soran Hz.Aişe’ye Efendimizin cevabı çok anlamlıdır:

−O, Hatice’nin çok sevdiği yakın bir arkadaşıydı…

Hz.Hatice (ra) vefat edeli yıllar olmasına rağmen, Peygamberimizin, eşine duyduğu saygı ve sevgisinden dolayı hayatta kalan arkadaşlarına gösterdiği bu alâkayı, sadece bir şey izah edebilir: Vefâ duygusu…

Mehmet Emin Ay

Hz. Peygamber’in Borçlarının Tesbit ve Vaadlerinin Yerine Getirilmesi
Hz. Peygamber vefatına yakın bir zamanda mescide gelir ve halka kendi üzerinde hakkı olanların bulunup bulunmadığını sorar. Israrlı soruları karşısında birisi kalkıp 3 dirhem kadar bir alacak talebinde bulunur ve bu hemen kendisine ödenir. Yine bu dönemde Rasûlullah, hanımı Hz. Âişe’ye; O’nun nezdinde bıraktığı 7 (bazı hadislerde 6 veya 9) dirhem kadar paraya ne olduğunu sorar. Hanımı bu parayı getirip verir ve Hz. Peygamber onun 5 dirhemini, Ensar’dan beş fakir aileye dağıttırır ve geri kalanı da hanımlarına harcamaları için verir.

Her ne kadar Hz. Peygamber dünyadan borç bırakmadan ayrıldıysa da O’ndan sonra idareyi ele alan Hz. Ebû Bekir ilk iş olarak, Rasûlullah’ın borçlarını ödeme ve vaadlerini yerine getirme yoluna gitti. Hz. Peygamber’in vaadi borcundan farksızdı. O’nun bir kısım vaadlerini yerine getirmeye ömrünün yetmediği anlaşılıyor. Câbir (r.a.), O’nun kendisine olan bir vaadini şöyle anlatıyor:

“Hz. Peygamber, bana; eğer Bahreyn malı (vergi geliri) gelirse sana, (avucuyla) üç kere göstererek, şu kadar şu kadar vereceğim, dedi. Mal gelmeden Rasûlullah vefat etti. Bu sırada Hz. Ebû Bekir (her tarafa) bir tellâl gönderdi ve tellâl şöyle bağırıyordu: Hz. Peygamber’in kime bir vaadi veya borcu varsa bize gelsin. Ben de hemen gittim ve Rasûlullah’ın bana verdiği sözü bildirdim. Bana üç (avuç) ölçeği ile verdiler.” (Buhari, Hibe, 17).

Hz. Peygamber’in Bıraktığı Mallar ve Bunların Taksimi
Rasûlullah’ın mîrasını bölüştürmek zor olmadı; çünkü, fazla bir şeyi yoktu. O vefat ettiğinde, bazı araziler ve oturmakta olduğu evlerinden başka önemli bir malına rastlanmamıştır.

Hz. Peygamber’in İbn Sa’d’dan nakledilen bir bilgiye göre varlığı bilinen deve ve davar sürülerine ise ne olduğu bilinmemektedir. İbn Sa’d, gerek bağış yoluyla olsun ve gerek harp hukuku gereği olsun Hz. Peygamber’e ait köle ve câriyelerin isimlerini vermekte ve O’nun tarafından sağlığında hemen hepsinin de âzad edildiğini bildirmektedir.

Hz. Peygamber’in mîrasına uygulanan işleme gelince, O’nun hayvanları ile bazı âletleri, ayakkabıları mîras olarak Hz. Ali Ailesi’ne verildi. Hırkası, kılıç ve yüzüğü ise devlete kaldı.

Hz. Peygamber vefat ettiğinde başta kızı Hz. Fâtıma olmak üzere mîrasçıları, O’nun her çeşit malını ve bu arada arazilerini bölüşmek üzere halife Ebû Bekir’e (r.a.) müracaat ettiler. kendilerine Rasûlullah’ın;

“Bize mîrasçı olunamaz, bıraktıklarımız sadakadır” sözleri hatırlatıldı ve buna göre de O’nun sahip olduğu tüm araziler devlete maledildi. Hz. Fâtıma’nın, böyle bir buyruktan haberi olmamalı ki O, Hayber, Fedek ve Benû Nâdir bölgelerindeki arazilerden payına düşeni almakta ısrar ediyordu.

Hz. Peygamber’in mîrası hakkındaki diğer bir sözleri de şöyledir:

“Mîrasçılarım hiçbir dinarı bölüşmesinler. Hanımlarımın nafakasından ve âmilimin masrafından başkası sadakadır.” (Buhari, Vesâyâ, 33, Cihâd, 202)

Buna göre Peygamber hanımları yaşadıkları müddetçe Rasûlullah devrinde O’nun tarafından tâyin edilen nafaka gelirlerini alma hakları devam edecektir. Burada O’nun âmilinden maksat, şüphesiz ki, O’nun kendi yerlerine bakan, gelirleriyle ilgilenen ve işletilmek üzere başkalarına verilmemiş olan arazilerinde bizzat çalışan görevlileri ve işçileridir.

Hz. Peygamber’in hanımlarının oturmakta olduğu odalara gelince, bunları Rasûlullah vasiyet yoluyla onlara bırakmıştır. Onlar bu yerlerde oturacaklar ve dünyadan ayrılınca da bu odalar, araziler gibi Rasûlullah’ın sadakaları arasına katılacaktır.

Böylece Müslümanlardan tahsil edilen her türlü gelirlerden faydalanmayı kendisine ve akrabalarına yasaklayan Hz. Muhammed (sav), ganîmet ve fey´ hukuku gereğince kendisine düşen veya bağış sûretiyle eline geçen yerleri de devletin idaresinde Müslümanlara sadaka bırakmış, mânevî ve maddî iktidarını şahsına ve ailesine servet yığmada değil, sadece ve sadece tüm Müslümanlara, her iki dünyayı kuşatan bir mutluluk getirmede kullanmış bulunmaktadır.

Hz. Peygamber’in Sahip Olduğu Hakların Mîrası
Hz. Peygamber’in pek çok sıfatı bulunmaktadır ki, bunların en başında şüphesiz Peygamber olması ve devlet başkanlığı gelir. Son Peygamber’in artık ebediyen peygamberlikte bir mîrasçısı olmayacaktır. Bu bakımdan peygamber olarak sahip olduğu haklarının bir başkasına devri ve mîras kalması düşünülemez. O’ndan sonra devlet başkanlığına ise halkın biât ettikleri veya seçtikleri kimseler geçecektir. Hz. Peygamber’in devlet başkanı sıfatıyla sahip olduğu haklara gelince, bunların kendinden sonra gelen başkanlara intikali söz konusu olacaktır. Biz burada bu çeşit hakların hepsinden değil, sadece malî olanlarına mezhepler açısından temas edeceğiz.

Hanefîler, Hulefâ-i Râşidî’nin tatbikatına dayanarak Rasûlullah’ın vefatıyla gerek O’na ve gerek akrabalarına ait hisselerin düştüğünü iddia ediyorlar. Onlara göre Hz. Muhammed (sav), devlet başkanı olma sıfatıyla değil, peygamber olma sıfatıyla bu hakka sahiptir. İmam Şâfi’î ise, O’na ait hissenin, vefatından sonra devlet başkanlığına geçecek olan halîfelere intikal edeceği görüşündedir. O’na göre, nasıl ki Hz. Peygamber, gelen heyetlere ve elçilere hediyeler vermek şeklinde bazı harcamalarda bulunmuştur, aynı şekilde halîfelerin de bu tür harcamalarda bulunmaya ihtiyaçları vardır. Şâfi’î’ye göre, devlet başkanları, Hz. Peygamber gibi kendilerini âmme işlerine vakfettiklerinden bu hisseye kifâyet ölçüsünde sahip olurlar. Şâfi’î, aslında fey´ ve ganîmetlerden Rasûlullah’a düşen hissenin, O’nun vefatından sonra halifelere şahsî bir mülk ve hak olarak değil, sadece âmme menfaatı için harcanmak üzere intikal edeceği görüşündedir ki, bunu biz gerek kendi eserinden ve gerek Mâverdi’den açıkça öğreniyoruz. Ancak Kâsânî (v. 587 )’nin ifadesinden anlaşıldığına göre, Şâfi’î devlet başkanının da bu haklardan şahsen faydalanabileceği görüşündedir. İmam Şâfi’î gibi, bu hisseyi, âmme menfaatlerine harcanmak üzere tamamiyle devlet başkanının emrine veren daha başkaları da vardır. Hanbelîler, Rasûlullah’a ait hissenin, 0’nun vefatından sonra, doğrudan âmme menfaatlerine, kamu hizmetlerine ve yatırım işlerine harcanacağı görüşündedirler.

Prof. Dr. Celal Yeniçeri    

Rasûlullah’ın sofrası yiyecekler bakımından fakir, fakat muhtaçlara yardım ve Allah’a şükür bakımından sofraların en zengini olmuştur. O’nun sofrasına haram hiç girmemiştir.

Hz. Peygamber, münferit yemek yemenin bereketli olmayacağını ve ailede topluca sofraya oturmak gerektiğini “Yemeği topluca yeyiniz, dağınık olmayınız, şüphesiz ki bereket topluca yemektedir.” şeklinde ifade etmiştir. Herkes gibi bazı yemekleri diğerlerinden daha çok sevse de, topluluk içinde beğenmediği yemeği kötülememiş ve kötülenmesini de yasaklamıştır. “Hoşlanmadığını bırak, onu başkasına haram etme” diyerek başkalarının arzularına saygılı olmak gerektiğini vurgulayıp, yiyeceklerin ziyan olmasını engellemiştir.

Hz. Peygamber, iktisâdî kurallara son derece riayet etmiş ve ekmek, yemek israfına meydan vermemiştir. O, yere düşen lokmaların, yiyeceklerin insanlara zarar verecek maddelerden temizlenip yenilmesini söyleyerek tabaklarda yiyecek bırakılmamasına şahsen özen göstermiştir. Diğer yandan yemede ölçünün kaçırılmamasını tenbihleyip, “Hiçbir insan, karnından daha kötü bir kap doldurmuş olamaz.” buyurmuştur.

Peygamber Sofrasında Sevilen ve Yenilen Yiyecekler
Hz. Peygamber, bal ve diğer tatlıları çok severdi. Et suyu ile yapılan bir çorbaya ekmek doğrayıp kaynatılarak hazırlanan tirit yemeği O’nun en çok sevdiği yemeklerdendi. Tam kıvama gelmemiş hurma ile karpuz yemek de hoşlandıkları arasındadır. Salatalığı tuzlayıp yemek de âdetiydi. Hiç söylemeye gerek yok ki, o devirde en çok yenilen et yemekleridir ve bu tür yemekler Hz. Peygamber’in aynen tirit gibi en çok sevdiği yemekler arasındadır.

Şüphesiz ki Arabistan’da herkesin olduğu gibi Peygamber ailesinin de en başta gelen besin kaynakları hurma ve arpadır. Hurma, yarımadada açlığa karşı bir teminat olmuştur.

Süt de, en çok müracaat edilen bir içecektir. Hz. Peygamber’in bizzat avlusunda barınan davarlarının sütünü sağarak ailesine yardımcı olduğu vâkidir. Süt, diğer ailelerde olduğu gibi, Peygamber Ailesi’nde hurma ve arpa ekmeği gibi temel gıda maddesi durumundadır ve misafirlere de en çok ikrâm edilen içecektir.

Peygamber Mutfağında Çekilen Sıkıntılar ve Sofra Tarzı
Vazifelerin en ağırıyla görevlendirilen Hz. Muhammed (sav) ve dolayısıyla O’nun ailesi sık sık geçim sıkıntısı içine düştüler. Büyük dâvânın tebliği, Hz. Peygamber’e şahsen geçim peşinde koşma imkânı vermiyordu. Aynı dâvâda O’na yardımcı olanlar da başlangıçta bu sıkıntıları çektiler. Sıkıntıların en başında şüphesiz ki yeterli rızkı temin edememe geliyordu. Hz. Peygamber kıt imkânlar ile ailesinin nafakasını sağlamaya çalışıyordu.

Rasûlullah’ın ailesinin yiyecek bakımından çektikleri sıkıntılar ile ilgili çok sayıda hadis vardır. Hz. Peygamber’in açlıktan karnına taş bağlaması da bunlar arasındadır. Hâne-i Saadet hakkında bizlere geniş bilgiler sunan Hz. Âişe, Rasûlullah’ın yiyecekleri idareli tüketimi hakkında da şöyle bir tutumundan bahseder:

Hz. Peygamber’in midesine bir günde iki ayrı çeşit yiyecek girmemiştir. Eğer O, et yemişse ona başka bir şey katmaz, hurma yediyse ona başka bir şey katmaz, ekmek yediyse ona başka bir şey ilave etmezdi.”

Şüphesiz ki, bir defada çok çeşitli şeyler yememek sıhhat bakımından gereklidir. Fakat, Hz. Peygamber’in burada sadece tek şey yemesi, gıda maddeleri azlığından kaynaklanmaktadır. O’nun ekmek kalitesi hakkında ise Enes (r.a.) bize şu bilgiyi veriyor:

Rasûlullah, Allah’a kavuşuncaya kadar ince undan yapılmış ekmek ve kızarmış koyun eti yememiştir.”

Bir kısım hadislerden ailede kepekli ekmek yenildiği ve fakat Peygamber’in hanımlarının, elekleri olmaması sebebiyle, ekmeklik una üfleyerek onu kısmen kepekten arındırdıkları ve böylece biraz daha has bir ekmek yaptıkları anlaşılıyor. Bu dönemlerde Kur’ân-ı Kerîm’de geçen; zeytin, nar ve incir gibi yiyeceklerin yetiştiği bölgelere daha henüz Müslümanların erişemedikleri anlaşılmaktadır.

Hz. Peygamber’in mutfak hizmetlerine gelince, O’nun hanımları yemekleri kendileri pişiriyorlardı. Meselâ: Safiyye’nin (r.a.) yemek pişirmesi meşhurdur. Hz. Âişe; “O’nun gibi yemek pişireni görmedim” diyor. Kaynaklarda Rasûlullah’ın mutfağında çalıştırılan herhangi bir hizmetçi câriyeye rastlanmamaktadır. Hz. Peygamber’in eline sonradan hepsini âzâd ettiği bazı köleler ve câriyeler geçmiştir. Bunlar kısa sürelerde bağ-bahçe ve hayvan gütme işlerinde istihdam edilmişlerdir. Ev haricindeki işlerde istihdam edildiği anlaşılan bu köleleri Rasûlullah, çok kısa sürelerle elinde tutmuş olmalı ki kaynaklar onların gördükleri hizmetler hakkında fazla bir mâlûmat vermezler. Rasûlullah’ın aşçısının olmamasına karşılık ashaptan bazılarının aşçıları-ekmekçileri olmuştur. Meselâ: O’na on yıl hizmet etmiş olan Enes’in (r.a.) sonradan bile olsa bir ekmekçisi olmuştur.

Muhtemelen Hz. Peygamber’in hanımları, ekmeklik unlarını, el değirmenlerinde kendileri öğütüyorlardı. Bizi bu düşünceye iten şey, kızı Fatımâ’nın (r.a.) babasından; ellerinin un değirmeninden nasırlaştığını öne sürerek kendisine bir hizmetçi köle verilmesini yahut satın alınmasını isteyip de O’nun bu talebinin, muhtaçların ihtiyaçları yüzünden, yatağa, Allah’ı tesbih edip yorgun gitmenin daha hayırlı olacağı düşüncesiyle geri çevirilmesidir.

Altın ve gümüş kap-kacağın kullanılmadığı ve yasaklandığı Rasûlullah’ın sofra biçimini, O’na küçük yaşta 10 yıl hizmet etmiş olan Enes’ten (r.a.) dinleyelim:

Ben Hz. Peygamber’in küçük sahanlarda yemek yediğini, O’na ince undan ekmek pişirildiğini ve O’nun masada yemek yediğini bilmiyorum. (hadisi rivâyet eden Katâde’ye ) Peki onlar neyin üzerinde yerlerdi, diye soruldu da cevâben; (yer) sofralarında yiyorlardı, dedi.”

Peygamber’in evinde hurma dal ve yapraklarından örülmüş hasırlar üzerinde yemek yenirdi. Ekseriyetle ağaçtan yapılmış eşya sandıkları, tabaklar, maşraba ve diğer mutfak eşyaları kullanılıyordu. Yemekten sonra Hz. Peygamber’in bir tavsiyesi olarak elleri kurulamada peçete ve havlu kullanılırdı.

Hz. Peygamber’in Muhtaçlara Çıkardığı Sofralar ve Siyasî Sofraları
Hz. Peygamber, gerek Suffa’da barınan yersiz-yurtsuz fakirleri ve gerek diğer muhtaçları, açları, sadaka ve zekât gibi çeşitli imkânlardan faydalandırıyordu. Bazı durumlarda onlardan bir kısmını evine yemeğe götürür ve imkânı olan Müslümanlara da aynı şeyi yaptırırdı.

Hz. Peygamber ayrıca Nadiroğulları ve Hayber arazilerinden şahsî idaresine geçen yerlerden sağladığı gelirlerden, elçileri ve siyasî heyetleri de ağırlıyor ve onlara yemek çıkartıyordu. Hicretin 9. yılından itibaren Medine’ye çok sayıda heyetler gelmeye başladı. Hz. Peygamber bunları misafirhanelerde barındırıyor ve onlara sofra çıkartıyordu.

Heyetlere nelerin ikrâm edildiğini kaynaklardan öğrenebiliyoruz; Yemâme bölgesinden Hanîfe Halkı heyeti geldiğinde –ki kaynaklarda bunların 10 küsûr kişi oldukları kayıtlıdır- misafirhanede konuk edildiler. Kendilerine akşam-sabah; bazen ekmek ve et, bazen ekmek ve süt, başka bir zaman ekmek ve tereyağı, bazen de hurma ikram ediliyordu. Muhtemelen diğer heyetlere de, imkânlara göre değişiklik gösterse de, buna benzer şeyler ikrâm ediliyordu. Ebu Hureyre; akın akın gelenlerin ve misafirlerin çokluğundan dolayı Hz. Peygamber’in aç kaldığından söz etmektedir. Devlet gelirleri yeterli olmadığından Hz. Peygamber her yere yardım elini uzatmak zorunda kalıyor ve bu sebeple O’nun sofrası devlet adına evinin dışına da taşıyordu.

Prof. Dr. Celal Yeniçeri

Sizin sürdüğünüz şu dünya hayatından (iki şey) bana hoş göründü: hanımlar ve güzel koku; bununla beraber namaz gözbebeğim kadar değerlidir.”

Rasûlullah hiçbir hadisinde, insanların tamamen zühd ve takvaya dönük, cemiyet dışı ve insan ilişkilerinden uzak bir hayat sürmeleri gerektiğinden sözetmemiş bulunmaktadır. Bunun aksine vasat insan için nasıl bir yaşayış gerekiyorsa onu tavsiye etmiş ve belli bir denge içinde kadın-erkek her iki cinsin tek evli yahut çok evli, fakat kesinlikle zina, fuhuş ve sapık ilişkilerden uzak bir aile hayatı sürmelerini istemiştir. O, bu yönde bize örnek olacak bir çok emsâl bırakmış bulunmaktadır.

Kendilerinin, mü’minlerin annesi Hz. Hatîce ile evli kalmaları yirmibeş yıl kadar sürmüş ve peygamberlik yıllarının ilk senelerini de içine alan bu evlilik, monogami (tek kadın evliliği) şeklinde geçmiş ve hatta damatlarından da böyle yapmalarını ısrarla istemiştir. Ancak Hz. Hatîce validemizin vefatını takibendir ki, Hz. Peygamber 53 yaşından sonra ve kendine has sebepler içinde çok sayıda hanımı nikahı altında tutarak aile hayatını sürdürmüştür.

Rasûlullah’ın gerçekleştirdiği evliliklerin sayısı onbir, zevcelerinden dul olanların sayısı dokuz, izdivâc hayatı sürdürdüğü zevcelerinin en çok sayısı dokuz, Rasûlullah hayatta iken vefat eden zevce sayısı ise ikidir.

Eş sayısını dört ile sınırlayan âyet h. VIII. veya IX. yıllarda nâzil olduğunda Hz. Peygamber dokuz zevce ile aile hayatını sürdürmekteydi. Bu âyet nazil olduğunda, Hz. Peygamber, aralarından beş tanesini çıkarma konusunda anlaşmalarını zevcelerinden istedi ise de onlar razı olmayıp bu teklifi reddettiler. Fakat Rasûlullah, inen âyete göre sadece dördü ile fiilen zevcî ilişkilerini sürdürmek durumunda kaldı. Böylece beş validemiz, onunla hukûken evlilik (nikâhlı) durumlarını sürdürdüler.

Rasûlullah’ın bütün hanımları, o gün ve bugün, Müslümanların valideleri (Ümmühât’ul-Mü’minîn) durumundadırlar. Yani, boşansalar veya Rasûlullah’ın son nefesinden sonra dahi, onlarla Müslümanların izdivacı hukuken mümkün değildir ve öyle de olmuştur.

Prof. Dr. Salih Tuğ   

İslâm peygamberi Hz. Muhammed, Müslümanlar için bir örnektir. Bununla ilgili Kur’anıkerim’de Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır.”[1]

Hz. Muhammed, ailesi içerisindeki davranışlarıyla, tüm aile bireylerine örnek olmuştur. Onun ailesine karşı davranışları, bize de aile hayatımızda nasıl davranacağımız konusunda örnek oluşturmaktadır.

Peygamberimiz, aile bireylerini çok severdi. Örneğin, o kendisi küçükken ölmüş olan annesini hiçbir zaman unutmamış ve sürekli mezarını ziyaret etmiştir. Peygamberimiz, amcalarını, özellikle de Ebu Talip’i çok severdi. Onu kıracak bir davranış yapmaz, ona devamlı yardımcı olmaya çalışırdı.

Peygamberimiz, ilk eşi Hz. Hatice’yi çok severdi. Kendisine ilk vahiy geldiğinde heyecan içinde eşi Hz. Hatice’nin yanına koşmuştu. Hz. Hatice, ona moral ve destek vermiş ve ilk Müslüman olmuştu. Onlar, 25 yıl evli kaldılar ve çocukları oldu. Mutlu bir aile hayatı sürdürdüler. Hz. Hatice’nin ölümünden sonra da peygamberimiz, onu daima iyilikle anmıştır.

Aile, sevgi üzerine kurulur. Sevgi olmadan, mutluluk olmaz. Peygamberimiz, aile bireyleriyle kavga etmemiş veya onlarla tartışmamıştır. Çünkü o, aile bireylerini sever ve onlara değer verirdi. O, çok iyi bir aile reisi, şefkatli ve hoşgörülü bir babaydı.

Hz. Peygamber, aile bireyleri ile her zaman uyumlu olmuş, onların düşüncelerine önem vermiştir. Sık sık, hanımlara ve çocuklara nazik davranmak gerektiğini söylemiştir.

Peygamberimiz, çocuklarıyla da yakından ilgilenir, onlara olan sevgisini her fırsatta gösterirdi. Oğlu İbrahim, Medine’nin kenar semtinde oturan bir süt annenin yanında kalırdı. Peygamberimiz onun yanına gider, onu kucaklar, öper, koklar ve geri dönerdi. En küçük çocuğu Fatma’ydı. Fatma’yı gördüğü zaman onu sevgiyle karşılar ve alnından öperdi. Sonra da ellerinden tutup yanına oturturdu.

Torunları Hasan ve Hüseyin’i de çok severdi. Torunları, onun sırtına çıkarak binek oyunu oynarlardı. Peygamberimiz, onları omuzlarına alarak gezdirirdi. Bir gün Sevgili Peygamberimiz, namaz kılarken secdeye yatmış ve torunlarından biri gelip sırtına binmişti. Torunu sırtından kalkana kadar peygamberimiz secdeden kalkmamıştı.[2] Bu örnekler, bize peygamberimizin, aile bireylerine sonsuz sevgi, ilgi ve şefkat gösterdiğini açıklamaktadır.

Bir aile içerisinde, bireyler birbirlerine yardımcı olurlar. Örnek bir insan olarak Hz. Peygamber de ev işlerine yardımcı olmaktan hoşlanırdı. Ev halkı ve arkadaşları onun bütün işlerini yapmaya hazır olduğu hâlde, peygamberimiz bunu istemezdi.

Bir gün birisi, Hz. Ayşe’ye, peygamberimizin işlerinde neler yaptığını sordu. Hz. Ayşe, onun bizzat ev işleriyle meşgul olduğunu söyledi. Peygamberimiz, elbiselerini yamar, evi süpürür, keçileri sağar, çarşıdan alışveriş yapar, ayakkabılarını ve delik su kaplarını tamir ederdi. Develeri bağlar, onların yemlerini verirdi. Ev işlerine yardım ederdi. Arkadaşlarının da bu konuda kendisini örnek almalarını isterdi.[3]

Peygamberimiz, tüm insanlar gibi ara sıra şaka yapardı. Ancak o, şakalarında aşırıya kaçmazdı. Çevresindeki insanların gönlünü hoş edici şakalar yapardı. Sık sık etrafındaki insanlarla şakalaşır ve gülerdi. Arkadaşlarından Abdullah bin Haris, Peygamberimizden daha hoş ve güler yüzlü bir kimseyi görmediğini söylemiştir.[4]

Peygamberimiz, şaka yapmayı seven ve neşeli bir kişi olmakla birlikte, şakalarında yalan ve yanlış söz bulunmamasına özen gösterirdi. Şakalarında başkalarını kırmamaya, doğru sözler kullanmaya dikkat ederdi.

Peygamberimizin kibar şakalarıyla ilgili bir çok örnek vardır. Bir defasında yaşlı bir hanım, Peygamberimizden cennete girmesi için dua etmesini istemişti. Peygamberimizin, “Hiçbir yaşlı kadın cennete gidemeyecektir.” demesi üzerine kadın üzülerek ağlamaya başlamıştır. Peygamberimiz gülümseyerek “Cennete girecek herkesin otuz yaşında ” olacağını söylemişlerdir.[5]
Anne babanın çocukları arasında ayrım yapması, aile mutluluğunu azaltır. Peygamberimiz de bir baba olarak, aile bireylerine eşit davranmış, aralarında ayrım yapmamıştır. O, herkese hak ettiği değeri verirdi. Aile içinde kimseyi ayıplamaz, küçük düşürmezdi. Yanlış davranışları bile güzellikle çözerdi.

O dönemde, kız çocukları, erkek çocuklarından ayrı tutulurdu. O, erkek çocukların üstün görülme anlayışını yıkmıştır. Peygamberimizin kız ve erkek ayrımı konusunda getirdiği en büyük yenilik, kadınların da mirasçı olmalarıdır. Çünkü, o dönemde ölen kişilerin varlıklar sadece erkeklere kalıyordu.

Peygamberimiz, aile bireylerinin eğitimine önem vermiştir. Kız erkek demeden tüm çocuklara iyi eğitim vermenin önemi üzerinde durmuştur.

Peygamberimiz, sonradan evlatlık edindiği, Zeyd’i kendi çocuklarından hiç ayrı tutmamıştır. Zeyd’e kendi yediklerinden yedirmiş, giydiğinden giydirmiştir.

Hz. Peygamber, ailede çocuklar arasında ayrım yapmayı kesinlikle uygun görmemiştir. O, şöyle buyurur: “Allah’tan korkun, çocuklarınız arasında adaletli davranın.” Bu konu üzerinde o kadar durmuştur ki, bir defasında şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki Allah, çocuklarınız arasında öpücüklerinizde de eşit davranmanızı sever.”[6]

Peygamberimizin aile bireyleri arasındaki davranışlarına şu olay çok güzel bir örnektir. Hz. Ali şöyle anlatır: “Hz. Peygamber, bizi ziyaret etmişti. Yanımızda geceledi. Hasan ve Hüseyin de uyuyorlardı. Bir ara Hasan, su istedi. Derhâl kalkan Hz. Peygamber, su kabından su aldı. Çocuğa vermek için getirmişti ki, o sırada uyanmış olan Hüseyin, hemen bardağı alıp su içmek istedi. Hz. Peygamber, ona vermeyip önce Hasan’a verdi. Bunun üzerine, Fatma dayanamayarak, Hasan’ı Hüseyin’den çok seviyorsun, deyince, hayır ilk defa o istedi, cevabını verdi.”[7]

Peygamberimizin çocuklarına, torunlarına, hanımlarına karşı güzel davranışları bizlere de örnek olmalıdır.

İslâm peygamberi Hz. Muhammed, Müslümanlar için bir örnektir. Bununla ilgili Kur’anıkerim’de Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır.”[8]

Hz. Peygamber, diğer insanlarla olduğu gibi akrabaları ile de iyi ilişkiler kurmuştur. Çünkü Kur’anıkerim akraba ile iyi ilişkilerin önemine dikkat çekiyordu. Bu nedenle akraba ziyaretini düzenli hâle getirmiş, bu yöndeki toplumsal sorumluluğa vurgu yapmıştır. O, akrabalık bağlarını güçlendirmeğe gayret etmiş ve akraba ilişkilerine yönelik tavsiyelerde bulunmuştur.

Peygamberimiz, akrabalarla ilişkilerin, her ne olursa olsun, devam ettirilmesini öğütlemiştir. Onlara karşı hep iyilikte bulunulmasını, kaba davranılmamasını söylemiştir. Akrabaları ile ilişkileri güzel olanların Yüce Allah tarafından sevildiğini de belirtmiştir. Peygamberimize bir gün bir adam gelir.: “Ben akrabalarımı ziyaret ediyorum ama onlar beni ziyaret etmiyorlardır”. Bunun üzerine Peygamberimiz, « Olsun, sen onları ziyaret etmeye devam ettiğin sürece Allah, seninledir »[9] cevabını verir.

Peygamberimiz, akrabalarını sık sık ziyaret ederdi. Onlara iyilik ve ikramda bulunurdu. Gençlik döneminde ticaretle uğraşırken, yola çıkmadan önce akrabalarını ziyaret eder, dönüşte hediyeler getirirdi. Akrabalar arasında meydana gelen kırgınlıklarda arabuluculuk yapardı. Küs olanlar varsa onları barıştırırdı.

Hz. Peygamber’in aile bireyleri diğer toplum bireylerinden farklı değildi. Ancak, onun aile hayatında iyilik ve güzellikler konusunda daha seçkin özellikler de vardı.
Peygamberimiz’in ailesinin seçkin özelliklerinden birisi, ailesinde sevinçlerin ve sıkıntıların paylaşılmasıdır.

Hz . Peygamber, peygamber olmasına rağmen bizim gibi bir insandı. Bir insan olarak o da diğer insanlar gibi hayatı boyunca birçok sıkıntı ve güçlükle karşılaşmıştır. Kimi zaman üzülmüş, kimi zaman sevinmiştir. İşte bütün bu durumlarda duygularını eşi ve çocuklarıyla paylaşmıştır. Örneğin, çocukları dünyaya gelince sevinmiştir. Yedi çocuğundan altısının kendisinden önce ölmesine çok üzülmüştür. Her bir ölüm olayına aile bireyleri hep birlikte üzülmüşlerdir. Aile bireylerinden hastalanan olduğunda el birliği ile yardımcı olmuşlardır. Tedavisi için bütün aile çaba sarfetmiştir.

O dönemlerde bazı yıllarda kuraklık nedeniyle kıtlıklar olmuştu. Gıda maddeleri ve hayvan yiyecekleri bulunamayan bu yıllarda sıkıntılar peygamber ailesince paylaşılmıştı. Bu kuraklık anlarında, şikayet edilmemiş, sıkıntılara el birliği ile karşı konulmuştur.

Peygamberimizin çocukları birbirlerini çok severlerdi. Vakitlerini birlikte geçirirler, kendi aralarında oyunlar oynarlardı. Peygamberimiz, ailesinde sevinç ve neşenin hâkim olmasını isterdi. Bunun için aileyi neşelendirecek, onların hoşuna gidecek işler yapardı. Kızlarının evliliklerinde hep birlikte sevinmişler, mutlu olmuşlardır.

Konukseverlik, bir çeşit sevgi, saygı ve fedakârlık göstergesidir. Bunu en açık biçimde Peygamberimizin yaşantısında görmemiz mümkündür. Peygamberimiz, çok misafirperver bir insandı. Ona her taraftan çok sayıda insanlar gelirdi. Gelen misafirlere bizzat kendisi hizmet ederdi.

Hz. Peygamber’in ailesine gelen misafirler hiçbir zaman yük olarak görülmemiştir. Gelen misafirlerden kimse rahatsızlık duymamıştır. Peygamberimiz misafir konusunda hiç ayrım yapmamıştır. Onun ailesinde, gelen misafir hangi din ve ırktan olursa olsun kendilerine ikramda bulunulmuştur. Aynı şekilde zengin, yoksul, dul, öksüz ve yetim tüm gelenler misafir edilmişlerdir. O, sık sık kimsesiz ve yoksulları evine davet eder yemek yedirirdi. Aynı şekilde evde yapılan yemeklerden muhtaçlara göndermiştir.

Peygamberimiz, her zaman yardımlar davranmış ve bunu tüm Müslümanlara tavsiye etmiştir. Kendisinden nakledilen bir hadis şöyledir: “Allah’a ve ahiret gününe inanan, misafirlerine ikram etsin.” [10]

Bir gün, peygamberimizin kapısına bir ihtiyaç sahibi geldi. O anda evde ona verecek bir şey yoktu. Komşularından yarım ölçek buğday ödünç aldı ve ihtiyaç sahibine verdi. Bir defasında bir alacaklı, alacağını istemeye gelince, peygamberimiz eşine şöyle dedi: “Ona bir ölçek buğday veriniz. Yarısı borcumuz için, diğer yarısı ise bizim ikramımız olsun.”[11]

Peygamberimiz insanların en cömerdiydi. Kendisinden bir şey isteyen hiç kimseyi boş çevirmemiştir. Bir gün peygamberimize, bir parça kumaş hediye edilmişti. Buna ihtiyacı da vardı. Yanına oturanlardan biri “Bu ne iyi kumaş” deyince, peygamberimiz, kumaşı ona bıraktı.[12]

Peygamberimiz’in ailesinde israf yapmamaya özen gösterilirdi. Çünkü israf gereksiz yere harcamak, saçıp savurmaktır, bu nedenle Allah tarafından yasaklanmıştır. Allah’ın verdiği nimetlerden ihtiyacı kadar faydalanmak gerekir. Peygamberimize göre, hangi konu olursa olsun, sınırı aşmak, ölçüsüz hareket etmek israftır. Yüce Allah da “Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz.”[13] buyurarak israfı yasaklamıştır.

Peygamberimiz çok sade bir hayat sürdürmüştür. O gençliğinde ve Hz. Hatice ile evlendikten sonra, ticaret yapmış ve varlıklı bir aile hâline gelmiştir. Buna rağmen o hiçbir zaman sade yaşantısını terk etmemiştir. Onun kıyafetleri, sade ve gösterişten uzaktı. Ev eşyaları konusunda da israftan sakınırdı. Onun evine, ihtiyaç olmayacak eşyalar satın alınmaz, ihtiyaç olan eşyalar kullanılırdı. Yiyecekler konusunda da israftan sakınılırdı. Evdeki ekmek artıkları atılmaz, mutlaka değerlendirilirdi. Yemekler israf edilmez, sofrada fazla çeşit bulundurulmazdı. Kızı Fatma’nın düğünü çok sade olmuş, lüks ve israftan kaçınılmıştır.

Bir gün Peygamberimiz, sahabîlerden birinin abdest alırken suyu israf ettiğini görür. “Bu israf nedir?” diye sorar. Bunun üzerine sahabî, “Abdestte israf olur mu” diye karşılık verir. Peygamberimiz: “Evet, akan bir nehrin kenarında bile olsan, normal bir miktarın üzerinde su kullanman israf olur.” buyurur.

Aile ve akrabamızdan sonra bize en yakın olanlar komşularımızdır. Peygamberimiz’in ailesinde komşuluk ilişkilerine önem verilirdi. Onlar, komşularına karşı nazik ve kibar davranmışlardır. Komşularla ilişkilerde daima saygılı olmuşlar, karşılaştıklarında hâl ve hatırlarını sormuşlardır. Evde yaptıkları yemeklerden komşulara da göndermişlerdir. İnsanlara yardım etmede önceliği komşulara vermişlerdir.

Peygamberimiz, komşu hakları ile ilgili olarak şu uyarıda bulunmuştur: “Allah’a ve ahiret gününe inanan komşusuna eziyet etmesin.”[14] Komşuya eziyet etmemek yeterli değildir, iyilik etmek de önemlidir. Peygamberimiz, “Allah’a ve ahiret gününe inanan, komşusuna iyilik etsin.” [15] buyurmuştur.

Komşularımıza karşı görevlerimiz; iyilik yapmak, onları incitmemek veya zarar vermemektir. Komşuların birbirlerine karşı ilişkilerinin nasıl olması gerektiğini soranlara Peygamberimiz, “Hastalanınca geçmiş olsun ziyareti yap, ölüsü olunca cenazesine git, borç isterse ver, ihtiyaç içindeyse gider, mutluluklarını paylaş, acılarında teselli et, izni olmadan binanı onunkinden fazla yükseltme, onu rahatsız etme, bir meyve aldığında ona da ver. Vermiyorsan onu gizli al ve özendirmemek için çocuklarının onu açığa çıkarmasına izin verme.” [16] tavsiyelerinde bulunmuştur.

Bir defasında, eşi Hz. Ayşe, peygamberimize gelerek, “İki komşum ve bir hediyem var. Hediyeyi hangisine vereyim?” diye sordu. Peygamberimiz, “Kapısı daha yakın olana ver.” buyurdu.[17]

Öksüzler ve yoksullar korunmaya, gözetilmeye muhtaç insanlardır. Peygamberimiz, her zaman etrafındaki yoksul insanlarla, yetim çocuklarla ilgilenmiş, onlara yardım etmiş ve onları koruyup gözetmeyi tavsiye etmiştir. Öksüzlerin yalnız kendilerini değil, onlara ait malları da korumak gerekir. Bununla ilgili Kur’anıkerim’de şöyle buyrulur: “Ergenlik çağına erişinceye kadar yetimin malına yaklaşmayınız.”[18]

Peygamberimiz, nerede bir öksüz görse, yanına gider, saçlarını okşar ve onu severdi. Hatta bir gün, ağlayan bir öksüz çocuğa rastlamış ve onu evine götürerek yemek yedirmiş ve üstünü temizlemiştir. Daha sonra da bu çocuğu evlat edinmiştir.[19]

Hz. Peygamber’in ailesinde öksüz ve yoksullar en iyi şekilde karşılanırdı. Zekat ve sadaka verirken bunların onurlarını kırmamaya özen gösterilmiştir. Evlerine konuk çağırdıklarında, aralarında mutlaka yoksullar bulunmuştur. Bu konuda o şöyle buyurmuştur: “Müslümanların evleri arasında en iyi ev, içinde kendisine iyi davranılan öksüz bulunan evdir. En kötüsü de içinde öksüz bulunup da kendisine kötü davranılan evdir.”[20]

Peygamberimizin, öksüzlere karşı davranışının en güzel örneğini, ünlü sahabi Enes bin Malik’e karşı davranışlarında görüyoruz. Küçük Enes, on yaşındayken peygamberimizin evinde kalmaya başladı ve vefatına kadar ona hizmet etti. Peygamberimiz, Enes’e her zaman çok iyi davranmıştır. Aynı şekilde diğer aile bireylerinin de ona iyi davranmalarını istedi. Bir defasında, bir hatasından dolayı Enes’i uyarmak isteyen eşine, “Bırakın çocuğu.” diyerek müdahale etmiştir.[21]

Dipnotlar
[1] Ahzab suresi, 21.
[2] Afzalur Rahman, Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Vessellem (Sîret Ansiklopedisi), çev.: Yusuf Balcı, İstanbul 1996, c.2, s.262.
[3] Afzalur Rahman, Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Vessellem (Sîret Ansiklopedisi), c.1, s.63.
[4] Asım Köksal, İslâm Tarihi, c.1, s.417.
[5] Afzalur Rahman, Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Vessellem (Sîret Ansiklopedisi), c.1, s.83.
[6] Lütfi Şentürk ve Seyfettin Yazıcı, Diyanet İslâm İlmihâli, Ankara 1998, s.554.
[7] İbrahim Canan, Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye, s.176-177.
[8] Ahzab suresi, 21.
[9] Nevevî, Riyazus Salihîn, çev.:H.Hüsnü Erdem, c.1, s.351.
[10] Buharî, Edep, s. 31.
[11] Afzalur Rahman, Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Vessellem (Sîret Ansiklopedisi), c.3, s.257.
[12] Diyanet İslâm İlmihâli, s.540.
[13] Araf suresi, 31. ayet.
[14] Diyanet, İslâm İlmihâli, s.484.
[15] Diyanet, İslâm İlmihâli, s.485.
[16] Afzalur Rahman, Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Vessellem (Sîret Ansiklopedisi), c.3, s.242.
[17] Buharî, Edep, s.32.
[18] En’am suresi, 152. ayet.
[19] Peygamberimiz Çocuklarla, D.İ.B. Yayınları, s.5-11.
[20] İbn Mâce, Sünen, c.1, s.251.
[21] Buharî, Sahihî Buharî ve Tercümesi, c.3, s.195.

Haziran 2003, Sivas, Doç. Dr. Mehmet Zeki AYDIN

Soru soranla cevap verenin konumları açısından soru dört çeşittir:

1. Alimin alime sorusu: Bu dinleyenlere öğretmek, doğruluğunu test etmek, müzakere ve mübahase etmek için sorulur. Hz. Cebrail’in Hz. Peygamber’e sorduğu “İman nedir?”, “İslâm nedir?”, “İhsan nedir?” soruları bu türdendir.
2. Alimin cahile sorusu: Bu, soru yoluyla öğretme usulünün gereğidir. Muhataba ya bilmediğini öğretmek, ya yanlış bildiğini düzeltmek, ya da üçüncü şahıslara bir bilgiyi iletmek için kullanılan yöntemdir. Soruyu soran cevabı vermek için sorar. Rabbimizin vahiy yoluyla “Sizi kurtaracak kârlı bir ticaret önereyim mi?”, “Ona adaş birinin varlığını biliyor musun?” gibi sorular buna örnektir.
3. Cahilin cahile sorusu: Bu sorudan bir şey çıkmaz. Tıpkı “Üçayaklı hayvanın adı nedir?” gibi abes bir iştir. Cahilin muhatabı olan cahilde uyandıracağı bilme merakı ihtimali, bu tür bir soruyu nisbeten anlamlı kılabilir.
4. Cahilin alime sorusu: Asıl soru budur ve vahyin “Bilmiyorsanız bilgi sahibi (ehl-i zikr) olanlardan sorun!” emrinden anlaşılması gereken de bu tür sorudur.

Bu dördüncü maddeye giren sorularda yapılmaması gereken usul hataları şunlardır:

1. İlle de aklımızdakini onaylatmak için soru sormak: Yani: “Bana öyle bir cevap ver ki, mutlaka benim aklımdaki, ya da hoşlanacağım, ya da işime gelen bir cevap olsun”. Allah alimlerimize yardım etsin. Bazıları, istedikleri cevabı alıncaya kadar ısrar eder. Bazıları bunun için cevap sahibini sıkıştıracak kadar gözünü karartır. Bazıları, istedikleri cevabı alamayınca muhatabını suçlayacak kadar saygısızlaşır. Bu yapılan en yaygın usul ve üslup hatalarından biridir. Bu, hem bilginin kendisine, hem sorulan kimseye saygısızlıktır.

2. Soru sormakla muhataba lutfettiğimizi sanmak: Bu tipler gerçekten gariptir. Asıl riski soru soranın değil cevap verenin aldığını düşünmez. Mesele dini bir meseleyse, cevap veren alimin ağır bir manevi sorumluluk altında ezildiğini, o baskıyı tüm hücrelerinde hissettiğini bilmez. Beyimizin soru sorması bir lütuftur. Soru sorduğu alime minnet etmek şöyle dursun, onu minnet altına almaya kalkar. “Cevap vermeye mecbursun” havasıyla sorar sorusunu. Bir de vereceği cevaba itibar ettiğini söylemesi yok mu, hepsine tüy diker. Sanki insanın itibar etmediği birine mesele sorması normalmiş gibi.

3. Alimin hiçbir işi gücü olmadığını, “Yar bana bir soru” diye sabahlara kadar ekranlara göz diktiğini zannetmek: Köroğlu “Delikli demir çıktı mertlik bozuldu” demiş ya, internet çıktı adab ve erkan daha da bozuldu. Ömründe bir kez bile karşılaşmamış, dahası kim olduğunu bilmiyor. (Kimliğini gizleyerek veya takma adla kimliğini saklayarak soru sorana zaten cevap verilmez.) Sorusu en basit nezaketten dahi yoksundur. Daha önce verdiği cevapları araştırmamış, bulma, okuma, dinleme, seyretme zahmetine dahi katlanmamışız. Bir de “Delil de isterim” diye tutturursak, üzerine tüy dikmiş olmaz mıyız? Alimin meşguliyeti başından aşkınmış, nefes alacak vakti yokmuş, iki ayağı bir pabuçtaymış… Bütün bunlar bizi ırgalamaz. Biz “ona soru soran tek kişiyiz” ve o da bize cevap vermekten başka işi olmayan bir “makine”. Bazen bir soru yetmiyor, bir tek mesajda 5 hatta 10 soru sıralıyoruz. Bu sorular içinde “evet-hayır” soruları hemen hiç yok. Bazıları kitaplık çapta cevap isteyen sorular. Muhatabımızın hal-i pür melalini bir düşünebiliyor muyuz? Hele bir de o konuda oturmuş yıllarını verip bir eser, günlerini verip bir ilmi makale üretmiş ve biz onu okuma zahmetine dahi katlanmadan bunu yapmışız… Vah ki vah!

4. Kırk akıllının kırk yıl cevaplayamayacağı soruyu bir delinin birkaç saniyede sorabileceği gerçeğini unutmak: Bizim kolayca sorduğumuz öyle sorular var ki, alim onu cevaplamak için bazen günlerce dirsek çürütür, bazen kök söker, bazen yürek ve zihin teri döker. Bazı sorularımız soru soran açısından netameli değildir, ama cevap veren açısından netamelidir. Bazı sorularımız çok özeldir. Çok özel soruların çok özel tanışıklık gerektirdiği unutulur veya göz ardı edilir. Mücadile suresinde geçtiği gibi, Rabbimiz Hz. Peygamber’den yerli yersiz özel görüşme talep ederek onu meşgul edenleri durdurmak için “Necva sadakası” mecburiyeti getirmişti. Bu aslında önder ve rehber konumundaki şahsiyetlerden “mesai çalma bedeli” idi. Bununla şu mesaj veriliyordu: O size Allah rızası için zaman ayırıyor. Madem öyle, haydi o zaman siz de Allah rızası için muhtaçlar için bir sadaka ödeyin! Fakat biz bazen muhatabımızı saatlerce meşgul edecek mesaisini alıyor da bir teşekkürü bile çok görüyoruz. Hatta bazılarımız sıkılmadan dönüp bir de beğenmediği cevaptan dolayı tariz ve sitem etmeye yelteniyor.

5. Alimlerimizin de etten ve kandan bir beşer olduğunu unutmak: Bir soruyoruz, cevap alıyoruz. Ardından aklımıza bir şey esiyor ona da cevap alıyoruz, ardından aklımıza esen tüm soruları hiçbir zahmete katlanmadan sıralıyoruz. Eğer cevap alamazsak sanki alimlerimizi çarçur etmek hakkımızmış gibi çıkışıyoruz. Bazen kızdırana kadar çabalıyor, kızınca da ona Peygamberimizi örnek göstererek güya haddini bildirmeye çalışıyoruz.
Allah alimlerimize sabrı cemil ve ecri cezil lutfetsin, biz ilim taliplerine de kadir kıymet bilmeyi nasip etsin.

Mustafa İslamoğlu

İnsan, ekmekle doyar, emekle büyür, sevgiyle yaşar. Sevgi varlığın yaratılış sebebidir. Çünkü varlığı var eden Allah, onu, sevgiyle yaratmış, sevmiş ve sevilmeyi istemiştir. Aile binasının harcını sevgi ve inançla karınız. Harcı sevgi ve inançla karılan aileler, değil bu dünyada, öte dünyada da çözülmezler.

Ailede sevgi şartsız olmalıdır. Şartsız sevginin illeti yine sevgidir. Şartlı sevgi “şöyle davranırsan seni severim, böyle davranırsan seni sevmem” mesajını verir. Şartsız sevgi “seni, sen olduğun için seviyorum”

der. Kimi tefsirlerin Hz. Peygamber’in amcası Ebu Talib hakkında indirildiğini söyledikleri “Sen sevdiğini doğru yola iletemezsin, fakat Allah dilediğini doğru yola iletir” (28:56 ) âyetinde, Hz. Peygamber’in, birini sevmesi için hidayete ermiş olması şartının dahi koşulmaması, hayli dikkat çekicidir.

Aileyi içerisinde barındıran ev, ya cennet köşelerinden bir köşe, ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur. Evi cennetten bir köşe yapan şey sevgi, cehennemden bir çukur yapan şey ise sevgisizliktir.

Sevginin cennetten bir köşeye dönüştürdüğü evlerde yetişen çocuklar, kendisiyle barışık, kendine ve başkalarına güvenen ve güvenilen, sevecen, umutlu, hoşgörülü ve mutlu birer insan olarak hayata atılırlar.

Eşler arası sevginin bir tezahürü de kıskançlıktır, fakat her kıskançlık sevgiden doğmaz, bazı kıskançlıklar nefretten doğarlar. Sevgiden doğan kıskançlık sevgiyi geçerse onu yer bitirir. Sevgiden doğan kıskançlığın sevgiyi yiyip bitirmesine fırsat vermemek gerekir.

Kıskançlığın en kötüsü, kişinin sevdiği bir değeri Allah’tan ve O’nun davasından kıskanmasıdır. Bu durumda iki sonuç kaçınılmazdır: Ya kıskananın kıskandığı kendi başına bela edilir, ya da tamamen elinden alınır.

Ailede sevgiyi, ilgi doğurur. Deyim yerindeyse ilgi, sevginin hem anasıdır hem çocuğu. İlgisiz sevgi, iktidarsız sevgidir. “Seni seviyorum” deyip de sevginin isbatı anlamına gelen ilgi ve emeği göstermeyen biri, sevginin bedelini ödemekten kaçınıyor demektir. Bedeli ödenmemiş sevgi, haksız kazançtır.

Sevgiyle bir arada tutulamayan aileler, aile reisinin baskısı ve zorbalığıyla bir arada tutulmak zorundadırlar. Sevginin değil de, tahakkümün hakim olduğu böylesi ailelerde aile reisi ‘efendi’, geri kalan fertler ‘kul-köle’ mesabesindedir. Küçük bir dikta yönetiminin hakim olduğu bu ailede aile reisi saltanatını yürütebilmek için baskıya ihtiyaç duyar, ailenin diğer bireyleri de aile adlı bu küçük krallıkta ceberut ve baskıcı rejimlerin uysal vatandaşları gibi bastırılmış, sindirilmiş, uysallaştırılmış, özetle nesneleştirilmiş birer unsurdurlar. Aslında, baskıcı ve zalim yöneticilere uysal, uyumlu ve sünepe vatandaşları yetiştiren birer fabrikadır bu tür aileler. Tıpkı, firavunun emri altında köle yapılan İsrailoğulları’nın, Musa gelmezden önceki uysal ve köleliğe razı hâlleri gibi.

Aile bireylerine özgürlük sevgiyle verilir. Çünkü sevgiyle verilen özgürlük parçalayıcı ve ayrıştırıcı değil, yürekten bağlayıcı ve birlikteliği sağlayıcı bir işlev görür. Bu sayede topluma aklı hür, vicdanı hür, satılamaz ve satınalınamaz şahsiyetler kazandırılmış olur.

Sevdiği için evlenenler olabileceği gibi evlendiği için sevenler de olabilir. Aslolan sevginin gerçek bir biçimde dal-budak salması ve üretici, özgürleştirici ve sağaltıcı bir sevgi olmasıdır. Eğer sevgi bunların tersi olan tüketici, tutukdayıcı, kör edici bir tutkuysa (sevgi değil), bu sevginin muhatapları birbirlerini tanıyıncaya kadar ya da kavuşuncaya kadar severler. Oysa ki erdemli insanlar tanıyıncaya kadar değil tanıdıkça seven ve sevilen insanlardır. Bunun tersi ‘şıpsevdilik’tir; şıpsevenler çıtkırılırlar, çünkü sevgilerinin kökleri gelişmemiştir.

Mustafa İslamoğlu