Günlük Arşivler: Nisan 10th, 2008

-Nûr’uma-

Can… Küçük bir ayrıntıydı… Hayat gibi!..
Câmilerin, soylu câmilerin kubbeleri, revakları, süslemelerin renkleri, çizgileri, sütunların kalınlığı, minârelerinin câmiye oranı, kubbenin azameti gibi… Ne görürdük mimârî eserlerde, ne görürüz de beğeniriz Süleymaniye’yi, Sultanahmed’i? Kubbesine yüzümüzü tutunca gök kubbe mi açılır üzerimize? Uzaklardan bakınca mimarın yahut padişahın, sultan hanımın mütebessim çehresi mi belirir câminin cephesinde?
Can, küçük bir ayrıntıdır, sırrımızda gizlenmiş…
Uzatıyorum bu mimarî bahsini… -Sahi, bir yakınlığın mı var senin buna.- Hadi, kalbini, kalbimin yanına koy gündoğumu arkadaşım, birlikte bakalım şu câmiye…. Kubbeyi örecekleri tuğlaları nasıl da özenle, dikkatle hazırlıyor ustalar. Her biri ayrı ayrı ölçülerde dökülüyor. Her biri diğerinden biraz ağır, biraz hafif… Milimlik bir yanlış veya eksik, dengeyi bozacak; bir sarsıntıda kubbe olduğu gibi secdeye kapanacak çünkü… Ya temel? Tek parça bir kayanın üzerinde, esnek bir şekilde dökülecek temel harcı; sarsıntılarda beşik gibi sallanacak, uyum sağlayacak yere. Ve başka mühim bilgiler…

Hayatımızın binasına girelim şimdi… İnşâsına mânen şâhitlik edelim: Temeli neyin üzerinde duruyor, ustaca mı dökülmüş? Kubbeyi oluşturan taşlar ölçülü mü? Sâhi, kim bu binanın mimârı?
O, bizim kalbimiz…

Ama biz küçük, câhil, âciz, biraz tembel kızlarız, Rabbim, üstelik mîmârî de okumadık hiç! Ne bu temel sâlih, ne bu kubbe! Onun için ufacık sarsıntılarda toza-toprağa bulanıyor yüzümüz, gözümüz. Ve değiştirilmez artık beton, donmuş harç, birbirine girmiş taşlar. Ya ne olsun, yıkılıp gitsin mi bu mâ’mûre? Arş titrer!

* * *

Bir keresinde Hızır –aleyhisselâm- çıkageldi, bir Hak dostuna…
“-Haydi gidiyoruz” dedi, “Nereye?” diye sorulmayacağını bilerek.
Gidip hâmile bir kadını âlem-i misâlden âlem-i mânâya aldılar, bir müddet… Sonra kadını yerine bırakıp döndüler, kendi âlemlerine. Zâhiren kadıncağız sıcak yatağında uyuyordu; bir sağına dönüyordu, rahat edemeyip tekrar soluna; sonra sırt üstü uzanıyordu. Bir hareket…
“-Eveet, şu kordonu bebeğimizin boynundan çözelim, önce.” Bir hareket daha, “Döndürelim anneyi, bebek baş aşağı dönsün şimdi de; yoluna girsin artık, vakit-saat geldi. Eh, tamam oldu işimiz, Allâh’a emânet!..”
Kadının kocası fakir bir işportacıydı. Doğumu hastanede yaptıracak, hele de problemli bir doğuma verebilecek parası yoktu. Ve kadın, bu bebeği, cân u gönülden istiyordu. Cenab-ı Hak, râzı olmadı ikisinin de hüsrânına, gönderiverdi erenlerinden birini. Sessiz sedâsız hallettirdi müşkili…
Maddî hastalıklar gibi mânevî hastalıklar da yaşlandıkça ortaya çıkar ve büyürmüş… Şimdi yaşlandıkça çirkinleşmek korkusundayız, ya bencilleşirsek, ya kibre, varlık duygusuna kapılırsak, ya dünya lezzetlerini tattıkça alışırsak dünyaya, “likâ”yı arzu edenlerden olmazsak sonumuzda? Süveydâ-yı derûnumuzda gün ışığını teksîf eden “cam” parçası, ayna olan ruhumuza, hayatımıza can katan Sultan; ya biz kuru bir yaprak olmayı başaramazsak? Yanmak için yaratılmışken bir “balta”ya sap oluverirsek?

Yâ «Settâr», yâ «Muhît»; bizi ört, bizi kuşat, bizi koru! Çünkü biz erenlerin kıssalarını dinlerken, okurken, hatırlarken hep “Bir gün inşaallah biz de…” ümidiyle, duasıyla dolduk. Bir gün alabildiğine kâmil, alabildiğine sevgili, alabildiğine mes’ûd olmayı hayal ettik. Korktuklarımızdan emîn eyle bizi, umduklarımıza nâil… Emîn ve nâil olalım güzelce, kolayca…
Elimi gezdiriyorum hayatımın üzerinde. Var mı bir problem Rabbim, varsa onarır mısın en ustacasından? Bize yine rahmeder misin Allâh’ım? Şefkat et ki, Seninle, zikrinle, şükrünle, güzel ibâdetinle meşgul olalım. “Cân ü dilimiz lutf-u şehinşâh ile mâmûr” olsun.

* * *

Can, küçük bir ayrıntıydı yaşamak bizim için. Büyümüş bulduk kendimizi birden. Mutmain bir kalp, «fenâ fillâh», «bekâ billâh», cennet ve nihâyet «cemâlullâh» vardı idealimizde; kamil bir îmanla vuslata doğru kanat çırpmak vardı. Büyümek, bilmediğimiz ve aklımızın ucundan geçmeyen, hep bambaşka sandığımız küçük bir ayrıntıydı… Büyüyene kadar.
Ya şimdi?

Hayatımızı bağrımıza basıp en hafîsinden “Allâh” diyelim can!..

Ayşenur Vural

“Bir gece kalsın yanında, dinlensin gönlüm”1

Bir insan taşa benzetilse nasıl olur? Yani: “İpek gibi” deriz, “gül gibi” deriz, “ceylân gibi” deriz… Bir insan için “taş gibi” deyince kalbinin ne denli katı olduğu anlaşılır… Ben, şimdi o müthiş âyet-i kerîmeyi de eklemek istiyorum taşın tedâîleri arasına:
“Ama bütün bunlardan sonra kalpleriniz katılaştı, kaya gibi hatta daha da sert oldu. Çünkü unutmayın, öyle kayalar var ki, içinden ırmaklar fışkırır ve öylesi de var ki, yarıldığında içinden su çıkar; bazısı da Allah korkusuyla (yerinden kopup) aşağı yuvarlanır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir!”2
Bana dokunan asıl benzetme, Hızır -aleyhisselâm-’ın talebelerinden birine verdiği taş örneği:
“-Bu taşın neresini görüyorsun? Bu yüzünü… Bütün yönlerini göremiyorsun. Arkasını, sağını, solunu ve içini göremiyorsun. Nasıl görünüyor? Gri, mat, soğuk… Ama kıralım taşı, bak, içinde rengârenk kıvrımlar, çizgiler var. Şaşırtıcı değil mi? Hadiseler de böyledir… Bir sana görünen yönleri vardır, bir de asılları, başka yönleri…”
Meşhur Hızır dersi… İnsana, Kur’ân’ı ve hikmeti öğreten Rahmân’ın gönül rızkı…

* * *
Senin hakkında ne çok konuşan var, Rabbim! Senin hakkında ne çok konuşuyoruz! Bilmediğimiz hâlde… En yakınlarımız için bile gün gelip: “Hiç tanımamışım…” dediğimiz hâlde… Kâ’bına varılmaz bir ummânı küçücük yüreğimize tıktığımızı sanarak…
İnsanlar birbirini seviyor. İnsanlar birbirini terk ediyor. Terk edilen, edeni özlüyor Rabbim… Hem öyle özlüyor ki, uykusu, rüyası, bakışı, bekleyişi, arayışı, gülüşü, ağlayışı o oluyor. Hep bekliyor, döner ümidiyle, geçmiş güzel günlerin hayâliyle tesellî ve güç bularak, destek alarak bekliyor. Bir gün dönecek…
Ve ben günlerdir, aylardır, yıllardır Sen’sizim. Böyle namazdayken de Sen’sizim. Sen’i anlatırken de, anarken de…
Hemen duyduklarım ve okuduklarım hücum ediyor hâlimi izah için… Ben Sen’i çok özledim! İşte o insan taşa benzer ki, üstüne yağmur yağar da suyu, damlası yüreğine sızmaz. Yağmurun güzeli, yüreğe yağandır. Neyleyim camlarımdan süzülüp inen damlayı? Yüreğime sızsa ya…
Seher rüzgârı mahzûn ve yetimce sokuluyor perdelerime. Gece bana hiç görünmeden kayboluyor arka sokaklarımda. Güneşin başı dik, gözleri ufuklarda, küskün bana… Nicedir yüzünü ağartmadım insanlığın!.. Günlerin bereketi yok, sohbetin bereketi yok, yaşamanın bereketi yok… Biraz temizlikte ferahlık var, biraz tebdîl-i mekânda, seyahatte… Her gittiğin yere, kendini de götürdüğün için ne ibadette, ne hizmette, ne gözyaşında incelme ve derinleşme görülüyor.
Ben Sen’i özledim Rabbim!.. Bütün insan yanımla, bütün rûhumla özledim. Zihnimi öyle yüklüyorum ki, uyanıkken, rüyada bile kaçamıyor rûhum nefsimden.
Ben Sen’i özledim Rabbim, diyorum kalbim gözlerime sarılıp ağlıyor hıçkırarak! Ben Sen’i özledim Rabbim… Sana Âdem’in irfânıyla sığınmayı: “Zalemnâ enfüsenâ: Biz nefsimize zulmettik” demeyi, Nûh’un gemiyi hazırlarken büründüğü hâli (Bir azabı beklemek ne müthiş bir rûh kuvveti ve iman gerektirir; ey depremi bekleyen şehirliler, biz biliyoruz değil mi?!), Davud’un zikrini, Süleyman’ın dengesini, İbrahim’in teslimiyetini, Mûsâ’nın âidiyetini, İsâ’nın merhametini, Cenab-ı Ahmed-i Muhammed Mustafâ’nın muhabbetini… Onların ve sahabe-i kiram hazarâtının, altın silsilenin her bir halkasının Sana lâyık amellerini, hizmetlerini, ibadetlerini, zikirlerini, şükürlerini sunmak mümkün olsaydı biraz…
“Âlemin ortasında, kimsesizliğin sesinde
Buğusunda sabahın”3
Ve ben, rûhum bir an önce sana yükselsin isterdim, böyle garip ve yalnız bu çöllerde… Bana mahkûm… Her şey bir sembol olsa bile aranızda, kulak nefsimse eğer, duymuyor… Seni bütün rûhumla özledim Rabbim!.. Mûsâ peygamber, mukaddes Tûvâ Dağı’na nasıl iştiyakla tırmanıyordu kim bilir?.. Özlemin böylesine can fedâ; neticede vuslat mümkün… Ben de özledim ey bir gün bana:
-”Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diyen Rabbim, özledim…

* * *
Ömer Seyfettin’in Forsa adlı bir hikâyesi vardır. Tüm öykülerinde olduğu gibi bir vurgun taşır içinde… Bir forsa4 öyküsü…
En ünlü, en tanınmış Türk gemicilerdendir Memiş Kaptan. Daha yirmi yaşındayken, Cebel-i Tarık Boğazı’nı geçmiş, poyraza doğru haftalarca, aylarca, kenar kıyı görmeden gitmiş, rastgeldiği ıssız adalardan vergiler almış, irili ufaklı donanmaları tek başına hafif gemisiyle yenmiştir. O zamanlar Türkeli’nde nâmı dillere destandır. Padişah bile onu, saraya çağırtmış, serüvenlerini dinlemiştir. Çünkü o, Hızır -aleyhisselâm-’ın gittiği diyarları dolaşmıştır. Öyle denizlere gitmiştir ki, üzerinde dağlardan, adalardan büyük buz parçaları yüzmektedir. Oraları tümüyle başka bir dünyadır. Altı ay gündüz, altı ay gece olmaktadır! Karısını, işte bu, yılı bir büyük günle bir büyük geceden oluşan başka dünyadan almıştır. Gemisi altın, gümüş, inci, elmas, tutsak dolu vatana dönerken deniz ortasında evlenmiş, oğlu Turgut, Çanakkale’yi geçerken doğmuştur. Şimdi ne hâldedirler acaba?
Otuz yaşında, dinç, levent, güçlü bir kahramanken Malta korsanlarının eline düşer Memiş Kaptan. Yirmi yıl onların kadırgalarında kürek çeker. Yirmi yıl iki ayağından rutubetli bir geminin dibine zincirlenmiş bir hâlde yaşar. Ama yirmi yılın yazları, kışları, rüzgârları, fırtınaları, güneşleri onu eritemez. Yalnız abdest alamadığı için üzülür. Hep güneşin doğduğu yanı sol ilerisine alır, gözlerini kıbleye çevirir, beş vakit namazı gizli işaretle yerine getirir. Elli yaşına gelince, korsanlar onu, “Artık iyi kürek çekemez!” diye bir adada satarlar. Efendisi bir çiftçidir. On yıl kuru ekmekle onun yanında çalışır. Allah’a şükreder, artık bacaklarından mıhlı değildir, abdest alabilmektedir. Kıblenin karşısına geçer, unutmadığı âyetlerle namaz kılar, dua eder. Bütün umudu, doğduğu yere, Edremit’e kavuşmaktır. Otuz yıl içinde bir an bile umudunu kesmemiş: “Öldükten sonra dirileceğime nasıl inanıyorsam, elli yıl tutsaklıktan sonra da ülkeme kavuşacağıma öyle inanıyorum!” demiştir. Kırk yıldır, yalnız taht yerinin, İstanbul’un minareleri, ufku, hayalinden hiç silinmemiş, “Bir gemim olsa gözümü kapar, Kabataş’ın önüne demir atarım!” diye düşünmüştür.
Altmış yaşını geçtikten sonra efendisi, onu sözde özgür bırakır. Bu, özgür bırakmak değil sokağa, perişanlığa atmaktır. Yaşlı tutsak, bakımsız bir bağın içinde yıkık bir kulübe bulur. İçine girer. Kimse bir şey demez. Ara sıra kasabaya iner, yaşlılığına acıyanların verdiği ekmek paralarını toplayıp döner. On yıl daha geçer. Artık hiç gücü kalmamıştır. Hem bağ sahibi de artık onu istememektedir. Nereye gidecektir?
Tam o günlerde yaşlı tutsak rüyasında, ağır bir Türk donanmasının limana girdiğini görür. Kasabaya giden yola birkaç bölük asker çıkarmışlardır. Yatağanlar, kalkanlar güneşin yansımasıyla parlamaktadır. Bunlar Türk gemileridir! Kıyıya yanaşmaktadırlar. “Bizimkiler! Bizimkiler!” diye bağırırken uyanır.
Memiş Kaptan, her gece uykusunda, kendisini kurtarmak için birçok geminin pupa yelken geldiğini görmektedir. Tutsak olalı kırk yılı geçmiştir. Kırk yıllık bir rüyadır bu… Türklerin, Türk gemilerinin gelişi.. “Kırk yıl görülen bir rüya yalan olamaz!” demiştir hep.
Doğrulur… Limana bakar. Gerçekten, kalenin karşısında bir donanma gelmiştir. Kadırgaların, yelkenlerin, küreklerin biçimine dikkat eder. Sararır. Yüreği hızla çarpmaya başlar. Karaya çıkan bölükler, ellerinde al bayraklar, kaleye doğru ilerlemektedirler. Kırk yıllık bir beklemenin son çabasıyla davranır. Kıyıya doğru koşar, koşar.
Kim olduğunu öğrenen leventler onu hemen kaptanın huzuruna çıkarırlar. Büyük sürpriz burada ortaya çıkar işte!
“-Sen, Kaptan Kara Memiş misin?”
“-Evet!           
“-Hızır -aleyhisselâm-’ın geçtiği yerlerden geçen sen misin?”
“-Benim.”
“-Aç bakayım sağ kolunu.”
İhtiyar, kaftanın altından kolunu çıkarıp kaptana uzatır. Pazusunda derin bir yara izi vardır. Bu yarayı, gecesi altı ay süren o adadan karısını kaçırırken almıştır. Yara izini gören kaptan, ihtiyarın ellerine sarılır. Öpmeye başlar. Bu, Memiş Kaptan’ın oğlu Turgut’tur!
Lâkin hasret gidermeye vakit yoktur. Hemen karaya çıkıp savaşa katılmak gerekmektedir. Memiş Kaptan’ın da hazırlandığını gören oğlu, babasının ellerini öperek:
“-Vatanını, sevdiklerini göremeden seni tekrar kaybetmeyelim baba!” diye yalvarır. İhtiyar kaptan, kafasını kaldırır, göğsünü kabartır, âdeta gençleşmiş gibidir. Bayrağı işaret eder:
“-Şehit olursam bunu üzerime örtün! Vatan, al bayrağın dalgalandığı yer değil midir?”
Özlemini çektiğin şeyin, her gece rüyasını görmek lâzım… Ben her an rüyasındayım. Gerçek olan, Sensizliğimdir… Rabbim, Sen’i özledim…
Hızır -aleyhisselâm-’ın geçtiği yerlerden geçtikten sonra mâneviyât korsanlarının eline esir düşmek… Bir nebze kolay, sabrı ve tesellisi var. Her gece rüyada kurtulduğunu görmek, tam kırk yıl… Sonra Mevlâ, evlâdını göndersin seni kurtarmaya. Arkanda bir evlât, bir eser, bir iz bırakmışsan… Ya hiç yol iz bilmiyorsan, ya hiç işe yarar bir amelin olmamışsa… Yine de korsanların elindeysen? Kırk yıl, dünya gemisinde kürek çekmek, ayakları zincirli, prangalı, sevmediğin bir şeyin ilerlemesine yardım etmek; rüyasızlık, kurtuluşsuzluk… Rabbim, Sen’i özledim ben!
Benim bir yanımda bu ihtiyar forsa var. Umudu temsil ediyor… Yüzakı’ndan öğrendiğim o harika tarifle:
“Hedefler ne olursa olsun onlara ulaşmak için gerekli irade ve yönteme sahip olduğumuz inancı var.”5
İblis, Arapça’da “umutsuz” demekmiş… İnsan; bir yanı toprak, bir yanı ilâhî bir nefha… Âdem -aleyhisselâm-, toprak sert ve zorludur diye çiftçiliği Kâbil’e vermiş; hayvanlar hassastır ve yumuşaklık ister diye hayvancılığı Hâbil’e… Umut zor… Güneş, hava, su, başka tesirler altındaki bir forsa ve onun toprak yanı umut… Sanılanın aksine, cemâl ile celâl kesin çizgilerle ayrılmış mıdır? Kıvrım kıvrım celâl içinde cemâl, cemâl yüzünde celâl…
Bir yanımda ise Kutad gu Bilig’deki6 Aytoldı… Geceleri rüyasında, kırlarda yelelerini savurduğunu gören atlar gibi nefsim… Eğitilmeye muhtaç… “Atlara fısıldayan”7lardan biri lâzım…
“Bu Aytoldı üzülüp çok ağladı
Başını göğe çevirdi, dedi:
Ey Rabbim, men senden özge tanrı bilmedim!”8
Ben böğrümde, tam da sol yanımda yumru bir taş taşıyorum nicedir. İçinden kaynayıp kaynayıp taşan gözyaşlarına mukâvemetsiz, rûhunda Rahmânî bir sır taşıyan donuk, gri, soğuk bir taş… Nicedir yuvarlanıp gidecek bir uçurumdan… Ama korkundan değil Rabbim: Hasretinden!..
Ve ben, Sen’i çok özledim!.. Her gece koynumda taşıdığım ipek bir mendili çıkarıp koklar gibi kalbimi çıkarıp öpüyorum ben… Özleminle dolu ya, ırmaklar fışkırıyor gözlerimden; kalbim ortasından ikiye ayrılıyor; gökkuşağına dönüşüyor hislerim… O kapıdan rûhuma kaçıyorum her gece… “Ve nefehnâ”ya bir pencere açılıyor; dolunay, âyine oluyor vechine… Ne yana baksam, evet, Sen oluyorsun sanıyorum, avunuyorum hayalin ile… Güneş hüsranıma doğuyor her sabah. Rabbim, Sen’i çok özledim!
Yâ Rabbi, Sen’i zikir, Sen’i tefekkür, Sana şükür ve Sana güzelce ibadet etmek için bize yardım et… Kulluğun, ki tadına doyulmaz, bizi o nîmetten mahrum eyleme bir ömür… Kulluğun, ki özlemimin zirvesidir; bana, Sana ulaştığım bir yol bağışla fıtratımdan…
“Müsta’id kıl yoğ ise isti’dâdım.”9
 

1 Tanrı Misafiri, Söz : Fikret Şeneş, Müzik : Rahbani Brothers.
2 (Âl-i İmran, 74) “Kayalardan ırmakların fışkırması” veya “suyun çıkması” benzetmesi, tam aksini, yani, kuraklığı ve cansızlığı tasvir eder ve böylece Kur’an’ın, İsrailoğulları’na yönelttiği rûhî çoraklık ithamına bir atıfta bulunur.” (Kur’ân Mesajı, Muhammed Esed)
3 Adam Gibi.
4  Forsa: Gemilerde kürek çeken tutsak veya hükümlü kimse.
5  Yüzakı Dergisi, “Duyguları ve Kendimizi Yönetmek”, Turgay Şirin, Temmuz 2006, sayı: 17, s. 38.
6  Kutadgu Bilig: Yusuf Has Hacip’in, Karahanlı Türkçesiyle (Hakaniye Türkçesi), aruz vezninin “feûlün feûlün feûlün feûl” kalıbında yazılmış mesnevisidir. 6645 beyitten oluşur.
Siyasetname nitelikleri taşıyan bir öğüt; din, mitoloji, felsefe, aile düzeni, ahlak, devlet ve saray örgütü, ordu, gelenek ve görenek, tarım, hayvancılık, el sanatları vb. konularda bilgilerin yer aldığı bir kaynak niteliğindedir. Bunların içinde pek çok sözün kaynağının hadislere dayanması, esere ayrı bir değer katar ve ilk İslâmî Türk eseri olan Kutadgu Bilig değerler bakımından İslâmiyet’e dayanır. Böylece eser, dünyâ ve âhiret saâdetinin ancak bu şekilde bulunacağı fikrini işler. Yûsuf Has Hacip, bu yönü ile ilk Türk eğitimcilerindendir. Zâten Kutadgu Bilig “dünyâ ve âhiret saâdetini gösteren bilgi” demektir.
11. yüzyılın başlarında Balasagun’da doğmuş olan Yusuf Has Hâcib, asil bir aileye mensuptur. Balasagun’da yazmaya başladığı Kutadgu Bilig’i (Mutluluk Bilgisi) 1069 yılında Kaşgar’da tamamlayarak Karahanlı hakanlarından Ebû Ali Hasan bin Süleyman Arslan Hakan’a sunmuştur.
7 Robert Redford’un “Atlara Fısıldayan Adam” filminden mülhem.
8 “Ey Rabbim, ben, senden başka ilah tanımadım!”
9  Şeyh Gâlib. “Kabiliyetim yok ise kabiliyet lutfet”

Ayşenur Vural

“Yağmur duasına çıksaydık dostlar
Bulutlar yarılır gökler açardı
Şimdi ne ihtimal ne de imkan var
Göğe hükmetmekten kolay ne vardı
Yağmur duasına çıksaydık dostlar”1

“Muhabbet olmasa, ilmin kârı, kahırdan başka nedir ki?”
Kimin sözüydü bu; hangi nur yüzlü, hangi gök gözlü erenin sözüydü? Çocukluğumun boş yollarını, ıssız sokaklarını, yüksek dağ başlarını dolduran hangi erenin sözü?
İlmin kârı… Kârı, kahır olmasın diye ilme muhabbet…
Sedd-i reh olur ateş-i aşk ehl-i vücûda
Cibrîl-i hired sidre-i kurbette zebundur2
“Aşk ateşi, varlık ehline yol engeli olur. Nitekim akıl Cibril’i, yakınlık Sidre’sinde zayıf, güçsüz ve âcizdir.”
Özetle: Sadece akıl, Allâh’a ulaşmak için yeterli değildir.
Aşkın bahsi güzel, tatlı… Muhabbetten söz açmak keyif veriyor. Ne kadar konuşsak bu hususta az geliyor, merak uyandırıyor aşk mevzuu insanlar arasında. Aşk kitapları yok satıyor. Aşksız bir gün geçmiyor kâinatta. Şâire:
Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan
Sözümüz her dâim kıssa-i cânân olsa3
dedirtecek kadar…
“Yanarım…” demişti sidre-i müntehâda Cebrâil aleyhisselâm, “…bir adım daha atarsam yanarım.” Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-, oradan öteye geçtiğinde zaman ve mekândan münezzeh, sesten ve şekilden âzâde, Rabbi ile görüşmüştü. İşte yakınlık… İşte kurbet makamı. Oraya yalnız muhabbetle erilirmiş.
Çün geçti felekleri
Hak dedi ki gel beri
Kaldırdım perdeleri
Böyle cemâlime bak4
Allâh’a giden pek çok yoldan, en kısa ve kolay olanı imiş muhabbet… İbâdet, hizmet, riyâzat, zikir, tefekkür, ilim; tüm bu metotları içine alan, hem en kapsamlı, hem de en sühûletli yol imiş. Allâh’ı sevince, tabiî olarak şevkle ibadet edermiş mü’min. O’nun aşkına hizmet edecek yer ararmış, “Yeryüzündekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsinler.” düsturunca şefkatle bakarmış etrafına… Yemek-içmek istemezmiş canı, bunca aç-açık varken; yemez yedirir, giymez giydirirmiş Yaratan’ın kullarını… Daima Rabbini düşünür, O’nunla yaşarmış her ânını… O’nu daha iyi tanımak, mârifete ermek için çabalarmış, Rabbi de ona «ilm-i ledün» lutfedermiş…
Gamzen oklarıyla ölmek hâb-ı bârândır bana5
«Gamze» çok ilginç bir kelime… Biz, bazı insanların yanaklarında, özellikle güldükleri zaman beliren çizgilere «gamze» diyoruz. Ama eski edebiyatta gamze, sevgilinin keskin bakışlarına deniyor. Sevgili, öyle bakınca kaş altından, âşığın bağrını dilhûn ediyor, “can telef ediyor”, ok gibi batıyor yüreğine o bakışlar; ama âşık bu hâlden memnun, sevgili baktı ya, gözleri yüzüne değdi ya, bakışları yüzüne serpildi ya, varsın ok gibi, kılıç gibi, hançer gibi olsun, varsın, âşık can versin o bakışlar altında… Bu hâli, yağmur yağarken varılan tatlı uykulara benzetmiş şair: “Senin o, ok gibi sivri ve keskin bakışların ile ölmek, yağmur uykusuna varmak gibidir benim için” demiş. Öyle tatlıymış… Muhabbetin zorlukları bile muhibbâna yağ ile bal olurmuş.
Herkes bu noktaya geliyor bir gün, aşk ile akıl arasında bırakılıyor ve çok az insan, aşkı seçiyor. Aşkın gerçek hayatta karşılığı yok. Realitede ağlayarak namaz kılmanın devamı yok, aç kalınca, darda kalınca gelmeyen yardımı bekleyen biri için tevekkülün mânâsı yok!.. Kanırta kanırta içimizde dönen bir bıçak gibi imtihanlar, kabzasında kimin elinin olduğunu öğrenende dehşet!.. Aşk nerde peki? Sevgilinin dudağının kıvrımında, gülen gözlerinde, ellerinin güvercin sokuluşunda, saçlarının kokusunda, bir çift tatlı sözünde… Öyle mi?
Ben aşkı bir üveyikten satın aldım6
diyen şâir karşılığında ne vermişti?
“Açken, yorgunken, uykusuzken…” demişti bir yakın, bir insanın ahlâkı bu üç hâlde ortaya çıkar; sadece sosyal hayatını bildiğim birinin huyuna dair şahitlik edemem. Açken… Yorgunken… Uykusuzken… Açım, beni doyur; yorgunum, dinleneyim; uykusuzum, uyuyayım; aralarda ise seni seviyorum elbet… “Ey örtülere bürünüp yatan, kalk ve korkut!” hitabı gelene dek!… Ey Settar olan Allah’ım, beni ört… Acziyet içinde kıvranırken muhabbetle dirilmek, takat bulmak, ayağa kalkmak… Ah korku, muhabbetin en güçlü hâli! “Aşk korkudur diyorlar, nasıl olur?” diyene, “Evet,” demişti Hak dostu, “Kaybetme korkusu…” Mecâzın sınırı buraya kadar… “Canım hâriç, her şeyden çok seviyorum.” diyen Hazret-i Ömer’e, “Olmadı yâ Ömer, beni canından da fazla sevmedikçe…” demişti Allâh’ın Habîbi -sallallâhu aleyhi ve sellem-… Mecâzın sınırı burası… Canından da çok sevmek… Açken de, uykusuzken de, yorgunken de sevmek… Gözünü onunla kapatmak, gözünü açmadan onu hissetmek, ondan uykuya, uykudan ona geçmek âdet; yemeyi unutmak, onun varlığı ile doymak… Adrenalin aşktan güçlü mü yani, ne denli koşsa yorulmazmış âşık; konsantrasyondan zayıf mı yani muhabbet, bebekler el ve ayaklarını o kadar uzun süre sallayabiliyorlar ki… Mecazdan kurtulmadan bu eşiği aşana ateş mâni olacak, Allah «el-Mâni’» ismi ile tecellî edecek de… Korku ibâdetinin vakti girmeden örtülerinden sıyrılanlar «Settar» ismi ile perdelenecek… Sidrenin, bir ağacın altına kadar geliyor herkes, oradan öteye yalnız muhibbâna izin var. Yanmaya alışmış olana, ateşin güllerine dokunmayan bir ateş ötesi. Bâtılı, sahteyi, eksiği, kusurluyu, varlığı, liyâkatsizliği tanıyan ve yakan bir ateş…
Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebun etti felek7
sözünü koca sultan cılız bir câriyeye mi söyledi yani?
Seni düşündüm dün akşam yine
Sonsuz bir umut doldu içime
Bir de kendimi düşündüm sonra
Bir garip duygu çöktü omzuma8
dendiğinde söz, uzay boşluğunu aşıp kime ulaşıyordu?
Sever isen güzeli sev
Çekme çirkin kahrını9
Be hey gâfil! Öyle mi?
Varsa sevmek istîdadın, onu niçin zâyî ediyorsun? Sevdikçe sevilecek, sevildikçe sevilecek bir Cemîl-i lem-yezel, bir Lâtîf-i lâ-yezâl’e akıtsana içinin ırmaklarını… Karışsana ummâna, çöllerde kuruyup kalmasana…
Âfitâb-ı hüsn-i hûbân âkıbet eyler ufûl
Ben muhibb-i lâ-yezal’im lâ uhibbu’l-âfilîn10
desene ceddin İbrahim -aleyhisselâm-’a uyup… Öyle mi? Kolay mı bu kadar? Yap deyince hemen yapıvermek mümkün olsaydı keşke…
Yar yüreğim yar, yarabilirsen
Gör ki neler var, görebilirsen11
Şiddetli bir imtihan skalası var, muhabbet meydanında… Nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i mülhime, hepsi de hasta kalpler… Nefs-i mutmainneye ermek, kalbin iyileşmesi demek… Mülhime ile mutmainne arasındaki mesafe başparmakla işaret parmağı arasındaki mesafe kadar… Sonrası sonsuzluk… Selâmet. Ya öncesi? İsrailoğullarının Tîh sahrasında dönüp durdukları gibi dolanıp durur nefs-i mülhime sahibi. Perişanlık nefsi… Azcık bir hayra ulaşsa şaşkına döner, azcık bir hata yapsa perişan olur. En mahrum, sahip olduktan sonra mahrum olandır. Mülhime, perdenin kıpırtısını görür, ışığın göz kapaklarına vurduğunu hisseder, bir tepeden ufka bakar “gözleri nemli”… Heves yetmeyecektir “ulaşmak için menzile”…
Yüzüne çevrilen namludan Allâh’ın baktığını, içine kızgın lavlar gibi aşkının aktığını, kor ateşler gibi avucunda tuttuğu şeyin kendi yüreği olduğunu; ana-babasında, eşinde-dostunda, evlâdının sevgisinde ulûhiyetin cevelân ettiğini, en acı haberler karşısında tevekkülle yutkunduğunu, «İşte ulaştım!..» dedikçe eline geçenin bir maket olduğunu, böyle böyle kaynaya kaynaya aklın taştığını, döküldüğünü; yine de ufukta hiçbir geminin görünmediğini, ama en çetin anlarda nurdan bir müge çiçeğinin içine düştüğünü, sevinçten Cafer’in döndüğü gibi döndüğünü, Allâh’ın kullarının ona olan sevgisinin her sevgiden şiddetli olduğunu, Rahman’ın kendisiyle övüneceği bir muhabbeti işte o zaman hissettiğini… söyleyenler var.
“Denenmek, çok aşağılayıcı…” diyen sevgili dost, insanın kendisinin kıratından emin olmaması çok yıpratıcı evet; deneniyoruz ve ortaya çıkıyor ne olduğumuz… Öyle sınamalardan geçiyoruz ki, sözünü ettiğimiz her şey lime lime elimizden akıp gidiyor. Sevmek iddiası güdülüyorsa hele… Acaba nasıl bir şey diye açılmışsa kutusu. İçinden bebek çıkacağını düşündüğümüz kutudan koltuk değneği çıkmışsa… Pollyanna olabilir mi herkes?
“Bir edebiyat hocası olarak söylüyorum, ben aşka inanmam, aşk yoktur, edebiyatı vardır…” dediğim gün, kaybetmişim ben, o gün ayağım kaymış aslında, bilmemişim. O gün etrafımdaki fanus kalkmış yahut bir fanusa girmişim ki, nefesim yavaş yavaş tükenmiş, bu boğulma ondanmış. Bir kara örtüye bürünmüş ki yüreğim, ne renk vursa sömürmüş, renksiz kalmış yine de… Muhabbet olmasa ilmin kârı, kahırdan başka nedir sahi?
Sevmek de, sevilmek de; sevmemek de, sevilmemek de; sevmek, ama sevilmemek de, sevmemek, ama sevilmek de imtihan… Denendik, deneneceğiz muhabbetle… En acısı, muhabbetin inancından mahrûmiyetle imtihan olmakmış!.. Sevmeye inanmak, büyük bir nimetmiş. Muhabbet olmasa ilmin kârı, kahırdan başka nedir ki?
Ben seni unutmak için sevmedim,
Gülmen, ayrılık demekmiş bilmedim,
Bekledim sabah-akşam yollarını,
Ölmek istedim, bir türlü ölmedim…

Aşk bu mu, sevda bu mu, hayat bu mu?
Kalp acı dünya hüzün gözyaşı dolu…

Şimdi sen kim bilir nerelerdesin?
Gelir gecelerden koşarak sesin.
Bana en acı haber kiminlesin?
Adını içimden hâlâ silmedim…12
Başını önüne eğdi. Biraz düşündü, “Tamam yâ Rasûlallâh, Sen’i canımdan da çok seviyorum…” “İşte şimdi oldu.” dedi eteklerinde nilüferlerin süzüldüğü Sevgili Yâr… Fark etmek sıfatıyla muttasıf «el-Fâruk» Ömer: “Canım hâriç” derken de seviyordu, canımdan çok derken de… Onun için başını eğişiyle kaldırışı arasındaki süre, o kadar kısa oldu. Allah ondan râzı olsun, ne güzel muhib!
Allâh’ım!..
Efendimiz Muhammed’e salât ve selâm eyle ki, Sen, O’nun kalbini celâlinle, gözünü cemâlinle doldurdun. Böylece o ferâh, mesrûr, güçlü ve mansur oldu… Ve O’nun tertemiz soyuna ve kerem sahibi arkadaşlarına da… Bunun için de Allâh’a hamd olsun. 13
Hâşiye: Murâdım rind ü zâhid tartışmasına bulanmış kalbimin tevbesini yazmaktı, bu çıktı; affola…

1 “Yağmur Duası”, Sezai Karakoç.
2 Şeyh Galib kuddise sirruh.
3 Taşlıcalı Yahya.
4 Yunus Emre.
5 Ahmet Paşa.
6 İbrahim Sadri.
7 Yavuz Sultan Selim.
8 Çiğdem Talu.
9 Türkü
10. Lâ edri.
11 Bedri Rahmi Eyüpoğlu
12 İlham Behlül Pektaş.
13 Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed ellezî mele’te kalbehu min-celâlike ve aynehu min-cemâlike, feesbeha ferîhan mesrûran müeyyeden mansûran. Velhamdü lillâhi alâ zâlik.

Ayşenur Vural

“Ey güzellerden güzel rûhum Muhammed Mustafâ
Derdime derman olan ancak cemâlin nurudur
İsmini anmakla dâim her gönül bulur safâ…”
 
“Ben gizli bir hazineydim, bilinmeme muhabbet ettim.” buyruğunun kudsî mânâsıyla sırlanmış olarak yaratılmış insan. Önce Son Peygamber, Habîbullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizin rûh-i şerifleri, sonra diğer ruhlar… Elest meclisinde O’nunla aynı meclisi paylaşmak şerefiyle mesrur olmuş kimi ruhlar, kimine ise belki sadece sesi, kimine belki sadece kokusu nasip olmuş, kimi ise bî-behre kalmış cümlesinden… Derler ki, görenlerin hepsi de tamamıyla görememişler. İstîdadına göre gösterilmiş her rûha nûr-i yâr. Ellerini görenler kalem erbabı imiş mesela. Ayrıntıları çocukluğumun “ağır” kitaplarında kalmış, hatırlamıyorum şimdi. Şu net ama: Yüzünü görenler âşıklarmış yahut yüzünü görenler aşk ehlinden olmuşlar. Yüz, çok mübarek ve gizemli; eski edebiyatta, halk arasında, gizli ilimlerde, Arap dilinde hep görürüz ki, bir insanın yüzü bütün vücudunu yansıtıyor. Ve yüzün bir kısmını anmak bütününü kast etmek oluyor. Bu yüzden «Gül-i ruhsar» deriz de hiç birimiz sadece yanaklarını hatırlamayız, gül yüzlü demek olur bu.
Ay yüzlüm… Gül yüzlüm… Ruhum… Nigârım… Nigar, resim gibi, heykel gibi güzel, mevzûn demek; sevgiliye hitab etmeye başlayınca âşık, ne dese az geliyor! O ki, bir bezm-i güzîdede vech-i Muhammedî’yi temâşâ etmiş bir ruh taşır özünde… Rab Teâlâ hem rubûbiyetini, hem mahbûbiyetini açmış O’na, ne gam ve ne denli zor; şu upuzun dünya hayatı, o Gül-cemal’in hasreti ile iç çekerek ve inleyerek geçsin!

Gerçi dünyada da rü’yet-i yâr ile şâd olan varmış. Ama O, rüyada hakîkati ile herkese görünmezmiş, yüzünü görmezmiş görenler, gördükleri âlem-i misalden bir sembol olurmuş yine… Görülmeye takat getirilemezmiş ki!.. Hakîkatiyle görme mertebesinde olanlardan bir zât-ı muhterem: “Bir gece rüyamda görmesem, kendimi kâfir addederim.” buyuruyor; ölçüye bakar mısınız, ömründe bir kez bile görememiş olanlar çatlayıp ölsün mü şimdi?

Bülbül gibi… Dört mevsim içinde bir bahar olur, güller açar subh-dem. Yanaklarında ayrı güller açar, dudaklarında ayrı… Gülünce yüzünde güller açan… Öyle bir yüz ki, hem bir gül-i yekta hem bir gül bahçesi, gül deryası…

Mecâz ise, viraneye çeviriyor gönül mülkünü dostlarım! Bin türlü yan etkisi ortaya çıkıyor hemen ve sonra sonra. Bir zaman tesellî olsa da “…basamaktır” diye, bir zaman geliyor bîçâre, der-i yâre düşüyoruz. Şehrin sultanı O’dur çünkü, O’na ait bu gönüller.
   “Sevgilinin bir gözüne bütün şehri feda ederim!”
Ney gibi… Neyin o mâlum ve meşhur hikâyesi. Sazlıktan alınır, içi yakılır hem ateşle hem nefesle; bağrı delinir oyuk oyuk. O da hem ayrılığın, hem başına gelenlerin acısıyla bir ses verir ki, gökler inler. Bir feryad, bir inleyiş olur o ses…
Ruhun feryadı ve zârı peki? Ait olduğu «bütün»den insanoğluna, gurbete yollanmış. Parça, bütüne kavuşmak ister. Hele bir de zâtını sevmiyorsa… Hakk’a yakın bir insanın ruhu için o insan yakın bir dost olurmuş; dostluğun şartı budur ya, kendinde ne varsa zâtına da verirmiş, açarmış ruh… Ruh gibi bilmek, ruh gibi görmek, ruh gibi duymak, ruh gibi hissetmek… Kişinin istîdadı ve kemâlâtı ne kadarsa, ruhu ile muhabbeti de o kadarmış. Ruhlar içinde en kâmil ve en azîz ruh Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rûh-i şerifleri… O’na ne kadar yaklaşırsa bir ruh, o kadar mesud ve âlî…
Varmanın bir yolunu bulmak lâzım öyleyse… Varlıktan soyunup tecerrüd edince olur mu acaba? O derece hiçlik ki, toprağa dönüşmek âdeta. Sonra? Sevgili’ye doğru esen rüzgârlara karışıp gitmek… Hiçbir şey olmasa da aç bağrını o rüzgârlara, ruh aynasını tozlandıran ayrılık acısı bir arzuhal mektubu olup dökülsün sevilenin eşiğine…
Bir adım daha ileri gidip iyice yok olmak da mümkün olur mu ruhum? O derece yokluk ki, O’ndan başka bir şeyi kalmamak… Dünyada da, âhirette de en yakınımızda bulunan ruhumuz gibi. Ruhtan ibaret kalmak gibi, O’ndan ibaret kalmak… Ne saadet, ne saâdet!
Bir nakıştan görmüş de vurulmuş Süheyl Nevbahar’a, ona ulaşmak için ne bâdireler atlatmış da Nevbahar’ın kendisi çıkıp gelmedikçe ulaşamamış bir türlü… Âşık kimin derdine düşmüşse derman onda, derman o! Canını dişine takıp “Nerdesin ey Yâr?” dedi içimdeki yalnız “parça”.
“Her şâm u seher odlara yanar,
 Hem benzi solar, ağlar gülemez…” (Niyâzi-yi Mısrî)
Bunca sözü bir gazele girizgâh olsun diye söyledim biliyor musunuz; şimdi bu 15. yy şiirindeki letâfet ve niyazı bırakıyorum önünüze. Şaşırın ve gülümseyin diye, âlemin en orijinal söyleyişleri bizim neslimize ait değilmiş arkadaşlar! Bu “sensedim” ifadesi o kadar etkileyici ki, her söyleyişte “ben de” dememek ve cümle sıkıntılarımızın teşhisinin burda saklı olduğunu görmemek imkânsız sanırım. Eh, buyurun efendim: Simât-ı gazel-i “sensedim”…
Görmeyelden yüzünü ben ki nigârım, sensedim…

(Yüzünü özledim, varlığını… Sensizim.)
 
Âh u zâr ile geçer bu rûzgârım, sensedim…
(Özlemin beni benden aldı, bensizim)
 
Gül cemâlin gülşenin gül gibi arz et bana ki
Bülbül-i şûrîde-vâr, ey gül-izârım, sensedim…

(Ben ancak seninle varım. Bana her güzellik seninle geliyor. Baharsızım…)
 
Gönlümün şehrini kim virân ediptir zulm ile?
Gel yine ma’mur kıl, ey şehriyârım, sensedim…

(Cemal için sen lazımsın, celal olmayınca da eğiliyorum ye’se, gaflete, tembelliğe, istiğnaya üstelik. Sultansızım…)
 
Sohbetinden vaslının, ayrı düşelden ney gibi;
Göklere irgirmişem feryâd ü zârım “sensedim…”

(Öyle sanıyorum, kâbuslar gibi, bağırdığını sanırsın sesin çıkmaz bir türlü. Sen nefes vermeyince ruhuma, nasıl ses versin? Sessizim…)
 
Firkatin yolunda ben toprak, anınçün olmuşam;
K’ilede senden yana yeller, gubârım; sensedim…

(Bu yana doğru esen rüzgâr yok mu erenler? Nefessizim…)
 
Gel berü cânım gibi, iki cihânda sevgili
Senden özge yohdurur âlemde vârım, sensedim…

(Şu dünyada herkesin var bir kimsesi… Kimsesizim… )
 
Ben Hümâmî, düşmüşem derdine nitekim Süheyl
Kandasın dermân, yetiş ey Nevbahar’ım, sensedim!

(Çare-sâz’ım, çaresizim…)
 
Hümâmî
 
Bir divan şâirimiz, “Bizim sarhoşluğumuzu meyden zannetmeyin sakın!..” diyor, “Biz «elestü» diyen o sedanın tesirinden kurtulamadık o gün bu gündür.”
Hümâmî de elest bezminde gördüğü yârin hasretinden dem tutuyor. Ömrü O’na tekrar kavuşacağı ânın hayâli ve bekleyişi ile geçiyor. Ne hoş ifade ediyor o her adımda ayaklarına yapışan kederi, ihtiyacı…

Şimdi birlikte söyleyelim mi:

Sensedim…

Ayşenur Vural

Mesnevî Şerhi’nin1 ikinci cildinin başında, hicret etmeyip de mustaz’af olduklarını söyleyenlerden bahseden âyetler yorumlanır ve burada “Allâh’ın arzı geniştir.”2 âyetine “mânevî arz” yorumu yapılır. Dolayısıyla, şartları sebebiyle “iyi kul” olamadıklarını “Allâh’ın haram kıldıklarından helâl kıldıklarına göçmek” anlamında “hicret” edemediklerini söyleyenlere şu değerlendirme yapılır:

“Allâh’a kaçın, her ne şart ve imkân dâhilinde olursanız olun, Allâh’a gidebilirsiniz. Nerede olursanız olun, oradan mânevî âleme bir geçiş muhakkak vardır. Allâh’ın arzı/yeryüzü geniştir; hicret edin, kaçın! O mutlu olamadığınız ortam, imkân, vasıf, her ne varsa hepsinden Allâh’ın arzında bir başka yere göç edin. Dininizi yaşamak için hicret edin, bu somut âlemden, o soyut âleme!.. Allâh’ın Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e ittibâ edin. O’na biat ederek, hani o ihtiyar ve hasta sahâbe, bu âyet üzerine yola düşmüş; öleceğini hissedince, elini, diğer elinin üstüne koyup Rasûlullâh’a biat etmiş, öylece… «Varamasam da yolunda ölürüm.» sözü ile ne demek istendiğini anlayarak…” deniyor âdeta.

Bu sahabe için de bir âyet inmesi, bende yankısını nasıl buldu; ertesi sabah şu duyguyla uyandım: Allah için değerli olan, kullarının imtihanlarının vasıfları değil, kullarının imtihanlardaki kulluk seviyeleri… Ehadiyet tecellîsi ile potansiyel olarak değerli olduğumu hissetmek içimi aydınlattı…

İçi çürük elmanın, dışını parlak kırmızıya boyamak gibi; vasıf kazanmaya çalışırken kulluktan, mâhiyet kazanmaktan uzaklaşmak, şeytanın bir tür yanıltması değil midir?

Geminin direğini boyamakla meşgulken, kumandayı boş bırakmak…

Allah büyük-küçük tüm kullarını önemser. Konumlarına ve maddî durumlarına göre değildir bu önemseme… Allah için vasıf; tahsil durumu, ilmî seviye, titr değildir. Öyle olsa Mevlânâ’nın Şems’e ihtiyacı olmazdı. Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin Üftâde Hazretleri’ne… Zâhirî vasıfları bakımından ne kadar kaliteli olsalar da, Allah onları bambaşka yollarla eğiterek vasıf kazandırmıştı. Bu vasıf, her kişiye göre değişiyor ve derviş, o vasfa erişmek için çaba harcamak yolunda ilerliyor. İstîdâdı ne ise, ona göre vasıf kazandırılıyor her kişiye…

Allah, kullarından göz ve gönül açıklığı istiyor. Yani kullarına avâmî, havassî, havassu’l-havassî hâller ve muhabbetler veren ve bunlardan geçip zâtına teveccüh edilmesini isteyen Hak Teâlâ, tüm bu kesretin perdelediği âlemde, elbette daha derin, daha latîf bir imtihan sistemi yaratmıştır. Yani kullar değildir avam, havâs, havassu’l-havâs olan sadece; hâllerdir, duygulardır, davranışlardır, amellerdir. Âleme bakıp:

“–Ben değersizim vasıfsızım; aksi olsaydı, ben de güneş olsaydım.” diyen zerre, ne kadar avâmî düşünüyorsa, böyle düşünen bir ev hanımı, böyle düşünen bir tır şoförü, böyle düşünen bir temizlik işçisi de o kadar avâmî düşünüyor. Şimdi o, bu avâmî alt yapı ile nasıl vasıf kazanır, nasıl sorumluluk alır? İnsana ümit lazım!

Hatırlayın; asr-ı saâdeti oluşturan sahabelerin titrleri/meslekleri neydi? Allâh’ın âyetle kınadığı o zekî adam mı, Velid bin Muğîre mi vasıflı, o mu havas? Yoksa Müslüman olmadan önce bir günahkâr olan Ebû Zer Gıfârî Hazretleri mi?

Kim has davranır, has düşünür, has yapar ve has yaşarsa o vasıflı oluyor.

Edep sahibi olmaya niyetleniyoruz. Bunun için gayret ediyoruz. Sonunda edep sahibi oluyoruz. Vasıf bu… Kime, neye, hangi imtihanlar içinde edep sahibi olmak için çaba sarf ettiğimizin ne önemi var? Netice ne? Başardık mı, başaramadık mı? Bu kişiye karşı ne ile kazandıysak, o kişiye karşı da aynı şey ile kazanıyoruz çünkü…

Birini gelinine karşı, birini kızına karşı, bir başkasını öğrencisine karşı, öbürünü komşusuna, onu komşusuna karşı aynı konu ile imtihan ediyor Rabbimiz!..

Mesele, güzel bir üslupla konuşmak… Avukatsa müvekkili ile, doktorsa hastası ile, anne-babaysa yavrusuyla aynı imtihanda, aynı davranış bekleniyor. Meselâ, kıdemli olan daha dikkatli, daha özenli, daha güzel konuşacak, davranacak.

“–Senin işin ağır, senin mesleğin zor, seni bu imtihandan geçiriyorum.” diye bir şey yok…

Bu yüzden iki apayrı insan, oturup sohbet ediyor da aynı koordinatlarda buluşuyor, anlaşıyor. Örnekler farklı, ama mevzu aynı… Gönlüm benim! Yani “Üniversite okusaydım daha iyi hizmet edebilirdim belki…” demek, şeytanın aldatmacası… Seni dışarının sesi ile meşgul ederken ambardaki buğdayı çalıyor; zamanı…

O yüzden her peygamber ayrı bir meslekte, ayrı ortamlarda, ayrı şartlarda… Zâhiri ne renk olursa olsun, bâtını gökkuşağı gibi rengarenk.

Ve Peygamberimiz “ümmî” idi dostlarım, ümmî idi! Çobanlık yapmıştı, yetimdi, öksüzdü; çok çocuklu amcasının yanında büyümüştü, pek çok psikolojik sorunu olmalıydı, zâhirî şartlara bakılırsa, modern psikolojiye göre… Kendisi yirmi beş, hanımı kırk yaşındaydı. Dört kız babasıydı o devirde. Kırk yaşına kadar hanımının ticârî işlerini yürütmüştü. Kızlarını evlendirmiş, iki oğlu olmuş, ikisi de vefat etmişti peygamberlik geldiği zamanlarda… Zâhiren hiçbir vasfı yoktu. Yani günümüz şartlarında neye tekabül eder bu özellikler, düşünün…

Ama O’nu vasıflı kılan, bu özelliklerin değişimi olmadı. Allah, O’nu bu özelliklerini değiştirerek vasıflı hâle getirmedi.

El-Emîn idi, bu bir vasıftır.

Hira’da ibâdet ederdi, bu bir vasıftır.

Hira’da iken Kâbe’ye bakar, onun etrafında yarı çıplak ve câhilâne dönen insanlara bakar, “Bu millet bir nur ister, kurtarıcı bekler!” der, duâ ederdi. Kendisinde bir üstünlük hissetmezdi ki, vahiy geldiğinde o denli şaşırdı, korktu. Bu bir vasıftır.

Kureyş’i toplayıp “Şu dağın ardında düşman var desem, bana inanır mısınız?” dediğinde, “Sana inanırız…” dediler. Bu çifte vasıftır. Hem güvenilir, hem üslûbu, usûlü güzel…

Miraç’taki hâli, Hak tarafından övülecek kadar güzel… Bu bir vasıftır.

“Neredeyse kendini helâk edeceksin” diyor Rabbi, bu da bir vasıftır.

Nübüvvet husûsiyetiyle yetinmemiş, velâyet husûsiyetleriyle de yükselmiş, şükreden bir kul olmak için ayaklarına kara sular inermiş, gece boyunca kıldığı namazdan dolayı… Bu bir vasıftır.
 
بلغ العلي بكماله
 كشف الدجي بجماله
 حسنت جميع خصاله
 صلوا عليه و اله
 

Beleğa’l-ulâ bi kemâlihî
Keşefe’d-dücâ bi cemâlihî
Hasünet cemîu hısâlihî
Sallû aleyhi ve âlihî
 
(Kemâlâtıyla, yani velâyetiyle en yüksek dereceye ulaşmış, cemâliyle karanlıkları aşmış, tüm vasıfları güzel olmuş O’nun… Sizde O’na ve ehl-i beytine salât ve selâm edin.) O’na uyun, tâbî olun. O’na ve O’nun yolundan gidenlere destek olun. Yollarını devam ettirin. Mânevî soylarını sürdürün.

“Yılmayan kararlılığı, gayreti seven Rabbim”3, ümit fişimi prize taktı bu hususlarla… Ümit olunca, gayret akıp doldurdu enerji haznelerimi… “Gönlümden Efendime inceden bir niyaz” oluştu. Kulluk bilinci dersim devam ediyor…

Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz! Varmak, birine ulaşmak, vâsıl olmak, dâhil olmak, bağlanmak, birleşmek, ondan olmak, onun olmak, onun gibi olmak, o olmak. Hakk’a varmak için bir kâmil irşad ediciye teslim olmak… Bir salkım söğüt gibi/kadar teslimiyet ve tevekkül ile eğilmek ırmağa, dereye… Gözünü hiç ayırmamak ondan… Râbıta… Hep yâdında tutmak, hep dimağında tutmak, hep kalbe bağlı akıl ile onu örnek almak…

Kur’ân’ın, namazın, sâlih ve kâmil zâtların irşad edicilik tecellîsine açık, hâzır ve nâzır olmak… Kur’ân’ın fasîh ve belîğ konuşmasına kulağımızı, gönlümüzü vermek… Rûhumuzu kalabalık ve gürültülü kesret âleminden namazın dingin sularına bırakmak (Namazda, âyetlerin anlamlarını bile mütâlaa etmenin câiz olmadığının bilincinde olarak)…

 “Susuzlar âlemde su ararlar, fakat su da cihanda susuzları arar durur.”4 düsturu üzere, sâlihlere karşı vefâlı olmak… Vefat etmiş olanlarla da, yaşayanlarla da sıla-ı rahmi kesmemek… O’nun yerine koyduğumuz, O’ndan değerli mi yani? Herkese ulaşmanın bir yolu var! Kiminin kapısına varırsın, kimisinin rüyasını görürsün, kimine Fâtiha ile bir kapı aralarsın hâtıranda… Kiminin yâdıyla bereketlenirsin. Kiminin yazısını, kitabını okur, bir sözünü duyar, dirilir, canlanırsın. Mesele vefâ sahibi olmak, aradaki kapıyı açık tutmak… Kapın küçük, büyük, süslü, sâde, çelik, ahşap… Açık olsun, mühim olan o! Var olsunlar hayatımızda…
“Sultan Selim Han bana bir kâm bağışladı
Sağ olsun lütfu ânın…”5
Kapısındaydım, eşiğindeydim, kütüphanesinin önünde… Beklemek ne zordu! Saniyeler saat gibi yavaşça geçiyordu âdeta… Heyecanımı kimle paylaşsam bilemedim. Kimin elini tutsam da güç alsam. Kitaplar el etti, biz onun kitaplarıyız, al birimizi, dediler. Reşahat’a uzandım, açtım, buyur dedim. Elimi tuttu sıcacık, “Onu görmeyi çok istiyorsun değil mi?” İlk gördüğüm cümle bu idi. Nasıl coşmuştu gözyaşlarım: Evet, evet, evet!.

“Bir adımda gelip yanına oturmuştu. Selâmun aleyküm… Sen kendin geldin sanıyorsun, ama biz çekmeseydik sen gelemezdin.” İkinci vurgun da burada olmuştu. Anlamıştım.

“–Gel kızım,” dendiğinde uysal bir kedi gibiydi ruhum. Yılkı atlarım evcilleşmişti. Yeleleri savrularak esmiyorlardı içimde… Ormanda güçlü bir aslan vardı, ceylanlar su kenarında güvenle duruyorlardı bu yüzden… Göklerde bir kartal süzülüyordu. Çok keskin bakışları vardı. Kuğular vardı göllerde, huzurlu ve sâkin.

Gözleri dolmuştu, “Dün bir tanıdığımızın cenâzesi vardı. Yağmurlu bir havada kabri kazıldı. Kabirden atılan toprakta solucanlar görülüyordu, kımıldıyordu. Sonra biz onu o kabre bıraktık. O toprağı üzerine attık, dönüp geldik.” derken durup yutkunmuştu. “Asıl hazırlık, âhiret hazırlığı kızım!..” derken, hangi müşâhade boyutundan sesleniyor, bunu da düşün!

Kimini kelebek kılıyorsun Rabbim, renk ve letâfet… Kimini koza; kazanlara kaynar sulara atılıp ipek oluyorlar. Kimi tırtıl olarak ölüyor. Dut ağacının yapraklarını yemekmiş vazifesi… Kelebek olmayı hayal ederken ipek olmuş bizimki. Hâlâ kelebek olamamanın hayfında… Oysa teslim olup iyi bir ipek olsa, belki de bayrak yaparlar.

Ne anlamsız bir tesellî oldu bu, imtihan değişmiyor ki… Yirmi gün yaşayan kelebek ölüme gidiyor, kanatlarıyla bir koleksiyona renk katıyor en fazla… Diğer yanda güneş solduruyor, rüzgâr yıpratıyor, yağmur ıslatıyor ve eskiyor ipek… Soluyor rengi… İndiriliyor gönderden, katlanıyor güzelce, kaldırılıyor bir depoya bayrak…

Birinin vasfı izzet ve şeref, birinin vasfı letâfet ve zarâfet oldu. Biri mukaddes, öbürü muazzam tecellîler oldular. El- Kuddûs, el- Azîm, el-Musavvir… Özünde ise, fânî varlıklardı, sönüp gittiler. Oysa insan?.. Doktor olmayı hayal ederken, ev hanımı olmakta bir problem yok. Zâhiren olsa da, bâtınen yok! Ama “Yâ eyyetühe’n-nefsü’l-mutmainne” sadâsını duymayı hayal ederken, “Tadın azâbı!” sözüne muhatap olmakta, ciddi bir problem var. Duhân Sûresi’ndeki “kalkale” misâlini mübalağalı bir şekilde okuyun derim, en son, “Züg!..”6 Orada meleklerin istihzâ ettikleri şey, tam da bu vasıf problemine parmak basıyor. “Sen dünyada şerefli bir kimseydin.”
Şehit, zengin ve âlim üç kişinin riyâ vasfı da bu konuda acıklı ve net bir misal olur. Bunlar vasıf değil, ihlâs vasıf.
Gözünü sevdiğim hocam:

“–Kızım, burada ne iseniz, yarın evlerinize gittiğinizde de osunuz.” buyururdu tekrar tekrar… Gayrete gelelim diye. Şeytan, gayret kapısının önünde dururdu da:

“–Burada bir şey değilsin, demek ki gelecekte de bir şey olamayacaksın, boğul yeiste!” derdi. Avama dönüştürürdü bu hâl beni… Ümitsizdim…

Vasıfsızlığın alâmeti bu sanırım:

“Yaptıklarına sevinen ve yapmadıklarıyla övülmekten hoşlanan”lardan7 olmak. Mânen vasıfsız ya, kompleks yapıyor bünye…

 Bir de şu var: Deccâl fitnesine karşı Kehf Sûresi tavsiye edilmiş. Deccal vasfına karşı dört vasıf… Deccâl fitnesi dört çeşit olacakmış: Din, mal ve evlat, ilim ve güç. Bu dört fitnenin örneği var Kehf Sûresi’nde: Din fitnesi ile imtihan olanlar Ashâb-ı Kehf, mal ve evlat fitnesiyle imtihan olanlar iki bahçe sahibi, ilim fitnesi ile imtihan olanlara misal Hızır ve Mûsâ kıssası, güç fitnesi ile imtihan olanlara Zülkarneyn –aleyhisselâm-…

Çözüm yine sûrede;

1-Din fitnesi ile imtihan olanlar “sâlihlerle birliktelik” yoluyla,
“Sen de sabah-akşam O’nun rızasını isteyerek Rablerine duâ edenlerle birlikte sabret… Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini, bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi “istek ve tutkularına (hevasına)” uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme.”8
2-Mal ve evlat fitnesiyle imtihan olanlar “dünyanın hakikatini bilmek” yoluyla,

“Onlara, dünya hayatının örneğini ver; gökten indirdiğimiz suya benzer, onunla yeryüzünün bitkileri birbirine karıştı, böylece rüzgarların savurduğu çalıçırpı oluverdi. Allah, herşeyin üzerinde güç yetirendir.”9

3-İlim fitnesi ile imtihan olanlar “tevâzû” yoluyla,

“(Musa:) «İnşaallâh, beni sabreden (biri olarak) bulacaksın. Hiçbir işte sana karşı gelmeyeceğim.» dedi.”10

4-Güç fitnesi ile imtihan olanlar “ihlâs” yoluyla kurtulacaklar.

“De ki: «Şüphesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan bir insanım; yalnızca bana sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor.» Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa salih amelde bulunsun ve Rabbine ibâdette hiç kimseyi ortak tutmasın.”11

Bu yolların çıktığı ana yol ise iki kol: Allâh’a duâ etmek ve âhireti düşünmek…

İşte vasıf bu, bunlar… Fitne çağındaki insana en büyük imtihan, vasıf imtihanı…
 
اللهم نجنا من الفتن ما ظهر منها وما بطن
 

Allâhümme neccinâ minel fiteni mâ zahera minhâ vemâ betane
 

“Allâh’ım, zâhirî ve bâtınî bütün fitnelerden bizi koru…”
Bu da tüm kelebek olmayı hayal eden ipeklerin duâsı olsun…

* * *

Bir dakika yâhu kelebek nerde? İpek neydi? Hayali ne? Burası neresi? Ben kimim? Biri beni uyandırsın!..
 
 
 1 Tahirü’l-Mevlevî.
 2 Zümer Suresi, 10. âyet-i kerime.
 3 Ayşegül Zobi Hocahanım, “Her Zorluktan Sonra Bir Kolaylık… Tatlılığın Şartı Acılık”, Şebnem Dergisi, 33. Sayı.
 4 Hazret-i Mevlânâ.
 5 Şeyh Galib.
 6 Duhân suresi, 49. âyet-i kerime.
 7Âl-i İmrân Sûresi, 188. âyet-i kerime.
 8 Kehf Sûresi, 28. âyet-i kerime.
 9 Kehf Sûresi, 45. âyet-i kerime.
 10 Kehf Sûresi, 69. âyet-i kerime.
 11 Kehf Sûresi, 110. âyet-i kerime.

Ayşenur Vural

Gözümü dünyaya açtığımda, ileride yaşayacaklarımdan habersiz sıcacık bir kucak aradım. Ve tüm unutulmaya yüz tutmuş duyguları keşfetmeye hazırlanan bir insan olarak yaratıldım. Şaşkın gözlerim, çevremi tanımaya çalışırken, yeni terimler kazandım. Ve büyüdü içim, büyüyen hayallerim kadar!.. Farklı mıydım diğerlerinden? Hayır, farklı olamazdım, ben de insandım!.. Benim de ellerim, ayaklarım ve herkes gibi içimde salınan hassas bir kalbim vardı.
Ve bir gün yeni arkadaşlar edindim, farklılığımı yüzüme vuran!.. Ben farklıymışım meğer… İnsan olmak yetmiyormuş bazılarına… Kalpler ara sokaklara terk edilirken acımazmış yürekler… Dedim ya, ben farklıymışım. Biraz daha büyüdü benliğim, ama küçülmeye başladı hayallerim… Sahte gülüşlerle geçilen dalgalar, yüreğimin ağlayan kıyılarını sızlatırken kimse hayallerimi ve beni düşünmedi.
Evet, şişmandım; diğerlerinden daha zorlu bir hayatım vardı. Doyasıya koşmanın, içimde kalan bir ukde olduğunu, yemek yerken saklanmayı planlayan kuytu hislerin peşimde dolandığını, yüreğim düşünülmeden yapılan azarlamaların beni ne denli acıttığını ve yalnızken döktüğüm sayısız gözyaşların beni nasıl farklı kıldığını yeni yeni anladım…
Belli kalıplar içinde hayata dar gelmeye başladım. Sessizce umutlarım da terk etti beni… Nice sevgi duvarları yıkılırken içimde, kimse, savaşımın büyüklüğünü fark edemedi. Bu ıztıraplar, sona her yaklaştığımda, tekrar başa dönmenin acısını yaşarken, ben de tek çâre olan Rabbime yöneldim. Zor günlerim vardı önümde… Gittikçe ağırlaşan bedenim ve ben, buruk sevinçlerin mekânı olmuştuk. Rüyalarıma, zamansız üstüme salınan baskıların kâbusları çöküyordu. Kimse bilmiyordu, her şeyin sözlerdeki kadar kolay olmadığını… Kimse bilmiyordu, içimde kan kaybeden duyguları… Boşa da gitmedi bu hüzünler… Her biri farklı bir yüz olarak yerleşti kalbime… “İnsan”ı tanıdım, tüm gerçekleriyle… Sanmasın kimse, payını almadı; her biri yerleşti, kalbimin lâyık olan yerine… Tebessümlerin, görmemezlikten gelmenin lüksünü yaşadım kimilerinde… Saklamak mı, elimdeki nimeti?! Onu da yaşattılar, güçlü görünen bedenimdeki titrek yüreğime…
Affetmeyi de öğrendim, acıyan gözlerle… Zayıf yüreklerin küçüklüğü, rûhumun büyük sevdâsına bedel öderken, ağlamadan ve ardıma bakmadan gidecektim yalnızlığıma… Her sahte bakış, içimi ezip geçtiğini sanmaktayken, Rabbimin kudretine şâhit oluyordu gözlerim… Farklı mıydım şimdi? Evet, sanırım farklıydım. Çünkü bir sırra şâhit olmuştum. Küçülmenin ardında saklanan büyük utançları fark etmiş ve hissettirmiştim, hak edenlere…
Harmanlanan gönlüm, büyüklüğüne ağlayan bedenime, doğru kapıyı göstermişti… “Sen fânîliğin temsilcisi boşuna ağlama!.. Vaktin kadar büyüklenirsin… Yine ben varım içinde kanayan, yine ben varım şifâsını arayan ve yine ben varım yegâne dost olan Rabbimize kavuşacak olan…”
İçimdeki bu değişme azmi, yalnızca nefsimi elimde tutmaya… Geçilen dalgalar sahiplerinin olsun, tebessümlerimle uğurlarım onları, affın doruklarına…

Fatma Aladağ