Günlük Arşivler: Nisan 6th, 2008

kelebek5.jpg 

 “Ülkenin birinde yaşanan” diye başlayan, çiçeklerin en güzel rengini arayan; mavi renkli bir kelebeğin hikâyesi.  Küçücük bedeni ile binbir renkli çiçeklerin nazarında her güne gece eklermiş.  Gecelerede topladığı renkleri asarmış.

Kırmızı gonca bir gül, mavi rengine göz kırpmış ve demiş ki; “Sen şu karşı dağın tepesindeki en güzel çiçeğin rengini biliyor musun? Rengine türküler yakılan, yoluna canlar verilen, edalı, nazlı çiçeğin rengini. Ömründe o çiçeği gören bilen sadece bir kelebek vardır. O da dağın tepesine ulaşınca, o çiçeğin rengine bürünerek geri dönen, dili lal olan kelebektir. Eğer ki; en güzel rengi aramızda ararsan, sende o çiçeği görmelisin. Ama yol uzun ve çetindir. Dönerim diye çıktığın yolda yarım kalabilirsin.”
Küçük mavi kelebek; “Ben de görmek istiyorum. O güzelle ben de büyülenmek istiyorum.” demiş.  Küçücük bedenine bakmadan kocaman yüreğim var diye hesap etmiş.
Günün ilk ışıklarıyla yola koyulmuş. Günler haftaları kovalarken bir rüzgâra yakalanmış. “Yolum yarılanmadı” derken, toprağa düşmüş. Can havliyle son soluğunu alırken, uzaklardan bir ses rüzgâra çalınmış.  “Benim büyüme boyanmak için rengini bilmen gerekir, senin rengin ne?” Küçük mavi kelebek can havliyle;  “Benim rengim mavi; umudun adı” demiş ve bayılmış.
Gözlerini açtığında pembe renkli bir kardelen çiçeği görmüş. Kardelen çiçeği, büyüsüne kapılan mavi kelebeğe;  “Sen ve ben aynı yerde yaşayamayız. Ben soğuğu severim sen sıcağı, burada birimiz fazla” demiş.
Küçük mavi kelebek; “O kadar güzelsin ki, ben giderim sen kal” demiş.   Küçük mavi kelebek orada rüzgâra savrulmuş, gitmiş…

Geçmiş dert için yakınmak, yeni dert edinmektir…

William Shakespeare

Kainatın yaratıcısı ve yaşatıcısı Yüce Allah’a sonsuz hamd ü sena ve şükür; bütün resullerin seyyidi, enbiyanın imamı, asfiyanın serveri, mahlukatın ekmeli ve mürşidlerin sultanı Hazreti Muhammed Mustafa’ya, âline ve ashabına da nihayetsiz salât ü selam ediyor, şu kutlu zaman diliminde yeryüzünün en bereketli ve en mukaddes beldelerini ziyaret için fevc fevc akın eden yüzbinlerce misafirinin dualarına icabette bulunduğu gibi Rabbimizin biz nâçâr kullarının niyazlarını da kabul buyuracağı ümidiyle ellerimizi bir kere daha kaldırıyoruz:

Ey her zaman kullarına rahmet ve merhametiyle muamele eden Yüce Allahımız! Sen’den bu düşkün kullarına da merhamet edip bizi de iman-ı kâmil ve marifet-i tâmme ile donatmanı dileniyoruz. Sinelerimizde, Sen’in azamet ve ululuğunun hakkı olan hürmete kaynak teşkil edebilecek mehâbet, mehâfet ve vuslata karşı şevk ü iştiyak hislerini uyaracak yegane Zat Sen’sin! Ne olur, bu lütuflarından bizi mahrum bırakma! Bizleri razı ve hoşnut olacağın amellere muvaffak kıl.. taklide takılmayarak kendi iman binasını kendi cehd ü gayretiyle ikame eden, bu imanın tabiî bir neticesi olarak da yaptıklarını hep arızasız ve kusursuz olarak yerine getiren ve haklarında yerde-gökte ‘vüdd’/sevgi vaz’ettiğin kullarından eyle.. sadakatı, ihlası, Hak huzurunda hep hürmet içinde iki büklüm olup mütevazi davranmayı yani hudû ve huşûu da fıtratlarımızın bir yanı haline getir!

Ya Rab! Sen hak kelâmında ifade buyuruyorsun ki: “(Kullarım!) Bana dua edin, ben de o dualarınıza cevap vereyim!” İşte kapıkulların olarak huzurundayız ve Sana teveccüh ediyor, hakkımızda vereceğin hükmünü bekliyoruz. Ne olur, bahtına düştük, dualarımızı kabul etmemek suretiyle bizi haybete dûçar kalan zavallılardan eyleme; eyleme ve Yüce Kitab’ında vaadde bulunduğun gibi dualarımıza icabet eyle!..

Bizim de Efendimiz, bütün ebrar ve ahyârın da Efendisi olan Hazreti Ahmed ü Mahmud u Muhammed Mustafa’ya, peygamber hanesinin seçkin fertlerine ve ashâb-ı güzîne salât ü selam ederek bunları Sen’den dileniyoruz. Dualarımızı kabul buyur Rabbimiz!..

Dua edenlere cevap veren, ızdırapları dindirip ihtiyaçları gideren, devrilenleri kaldırıp doğrultan, çatlayıp kırılanları sarıp-sarmalayan Rahmân ü Rahîm’e kâinatın zerratı adedince hamd ü sena ediyor; insanlığın şeref kaynağı, nübüvvet hakikatinin merkez noktası, Peygamberler ordusunun seraskeri, ins ü cinnin yanıltmayan rehberi Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e salat ü selamda bulunuyor ve bir kere daha Rahmet Peygamberi’ni şefaatçi yaparak Rahmeti Sonsuz’a el açıyorum:

Ey her zaman güzellikler izhar edip çirkinlikleri örten ve en çirkin görünen şeyleri dahi izâfî güzelliklerle bezeyen Güzeller Güzeli! Basar ve basiretimin önündeki günah ve isyan perdelerini kaldır; doğruları görmeme ve eşyanın hakikatını bilmeme mani olan bütün engelleri defet.. şu dünya hayatında, gönlümü güzellik duygularıyla mamur kıl; bana her zaman güzel kalmanın yollarını göster.. ve beni yeniden diriltileceğim mahşer gününde rezil rüsvâ eyleme!

Allahım! Sen beni önce taştan–topraktan yarattın, sonra da iman ve mârifet bahşederek kalbde ve ruhta yeniden dirilttin. Ben, bir zamanlar yoktum; var olma ihtiyaç ve neş’esinden de habersizdim. Sen beni cebr-i lütfîler tezgahından geçirerek, talep üstü, vücud, hayat, şuur, idrak, irade ve gönül gibi latîfelerle şereflendirip, rahmet yurdunun koridoru şu mihnet diyarına gönderdin. Verdiğin şeyleri istememiştim, isteyemezdim, isteyecek bir mahiyette de değildim. Ancak şimdilerde, bu lütuflarını anlamaya çalışıyor; anladıkça nimetlerinin artarak devam etmesine ihtiyaç duyuyor ve ıztırar çığlıklarıyla inliyorum: Ey iyilik ve ikram tahtının Sultanı Rabb-i Kerim! Mebdede benden bir istek ve talep olmadan lütf u ihsanınla bağışladığın sayısız nimetlerini, Rahmâniyetinin ve Rahîmiyetinin tecellileriyle bundan sonra da devam ettir…

Ey kesintisiz ikramlarıyla doyduğum, hep af ve mağfiretine nâil olduğum Rabbim! Ümidim odur ki, gayrı Seni hep ihsanlarınla yad edeyim ve bana her zaman rahmetinle muamele ettiğini göreyim. Allahım, hakkındaki hüsn-ü zannımda beni yanıltma, reca duygumu boş bir kuruntu olarak bırakıp kulunu hüsrana uğratma; rahmetinin güzelliğine ve merhametinin enginliğine yaraşır şekilde icâbet eyle dualarıma. 

İnsanlığın İftihar Tablosu’na, hane-i saadetin güzîde efradına ve bütün Ashab-ı Kiram’a salât u selam ederek bunları Senden dileniyorum; dualarımı kabul buyur Rabbim!..

Bugünü düşünürüm; dün geçti, yarın var mı? Gençliğe de güvenmem, ölen hep ihtiyar mı?

Ebû Türâb