Günlük Arşivler: Nisan 4th, 2008

Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile…
Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok, nâfile!
Kaç hakikî Müslüman gördümse: Hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!
İstemem dursun o pâyansız mefâhir bir yana…
Gösterin ecdâda az çok benzeyen bir kan bana!
İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yâdigâr!
Çok değil ancak! Necip evlâda lâyık tek şiâr.
Varsa şayet, söyleyin bir parçacık insâfınız:
Böyle kansız mıydı – hâşâ – kahraman eslâfınız ?
Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdâsına?

Mehmet Akif Ersoy

Ergenlik çağının en önemli çabası kimlik arayışıdır. Gencin kişilik özelliklerinin farkına varması, bu özelliklerin gerçekleşmesini engelleyen her türlü olumsuz şartlarla mücadeleye girişmesi kimlik arayışı olarak isimlendirilmektedir. Başarılı olduğu sürece öz güveni artar, kendisini değerli hisseder. Başarısızlığa uğradığı veya engellendiği zaman hırçınlaşır, saldırgan davranışlarda bulunur. Gencin yeteneklerini keşfetmesi, başkalarından farklı olduğunu görmesi için ailenin dışına çıkması gerekmektedir. Anne babanın verdikleri ona yetmez. Bu dışarıya yönelişe bağımsızlık isteği diyoruz. Anne baba çoğu zaman gencin bağımsızlık isteğini aileden kopma olarak değerlendirir. Halbuki gencin amacı aileden kopmak değildir. O dış dünyayı, diğer insanları tanımak istemekte, ailenin içinde olduğu kadar toplum içinde de bir yer edinmek istemektedir.
Çocukluk yıllarında yeterince güven duygusu kazanamayan bir genç, kimlik arayışı sırasında karşılaştığı engelleri gözünde büyütür, aşılamaz olarak görür. Deneme yerine geri çekilmeyi tercih eder. Fiziksel olarak bir insan topluluğunun içinde yaşamaktadır, ama duygusal olarak toplumdan ve aileden kopmuştur. Bir kimlik sahibi olmak ve sorumluluk almak istemez.

Anne babaların gençle olan ilişkilerinde yaptıkları en büyük yanlış onların kendilerine benzemesini, kafalarındaki şablona uymasını istemeleridir. Bunları yaparken bir zamanlar kendilerinin de genç olduğunu unuturlar. Geniş ailelerde büyük anne ve büyük baba da aynı yanlış tutumlarını sürdürür, torunların eğitimine müdahale eder, onları şımartır, anne babayı yönlendirmeye çalışırlar. Anne baba bundan rahatsız olduğu halde büyükleri küstürmemek için seslerini çıkarmazlar.

Kuşaklar arası çatışma dediğimiz şey, anne babaların çocuklarını kendi zamanlarına ve kendi geleneklerine göre yetiştirmeye çalışmasından kaynaklanmaktadır. Zamanın değişmesi ile birlikte gelenekler de revizyona uğramaktadır. Dedelerimizin, ninelerimizin çocukluğunu yaşadığı elektriğin, telefonun, televizyonun ve bilgisayarın olmadığı o günleri düşünelim. Bir de çocuklarımızın bilgisayarla ders yaptıkları bu günleri düşünelim. Zaman değişiyor derken bunu kastediyoruz. Çocuklarımız anlayış ve bilgi yönünden bizden çok ilerideler. Eğer onları kendi zamanımızın dar kalıpları içine sokmaya çalışırsak, hem onlara haksızlık yapmış, hem de kendi elimizle çatışma alanı açmış oluruz.

Hızlı Vücut Değişimine Tepkiler

Gençler vücutlarında görülen hızlı değişmeye farklı tepkiler gösterirler. Ancak bu tepkilerin çok azı sevinç ifade eder. Bazı gençler ergenlik belirtilerini büyümenin bir kanıtı olarak gördükleri için övünür, kendilerinden birkaç yaş küçüklere caka satar, “Sen daha bebeksin!” derler. Erkekler sakal ve bıyıklarının çıkmasına sevinir, bir an önce gürleşmesi için sık tıraş olurlar. Kızların çoğu memelerinin büyümesinden utanır, başkalarının özellikle babalarının gözünden saklamaya çalışırlar. Aybaşı kanaması bir başka utanç kaynağıdır. Hazırlıksız ve bilgisiz yakalanan genç kızlar, bekaretlerine bir zarar geldiğini veya hasta olduklarını zannederek ne yapacaklarını şaşırır, odalarından dışarı çıkmazlar. İçlerinde bunalıma girerek intihara kalkışanlar vardır.

Ergenliğe geçişte vücut görünüşü aşırı önem kazanmaya başlar. Kimileri boyunu, kimileri kilosunu, kimileri uzun burnunu, kimileri büyük kulaklarını, kimileri de yüzlerindeki sivilceleri takıntı haline getirir. Bu özelliklerinden dolayı ad takılması durumunda kendinden utanmaya varan bir aşağılık duygusuna yol açmakta, gencin kimlik oluşumunu etkilemektedir. Kendisine isim takılan gencin alınganlık göstermesi alaycıların iştahını kabartır, onu kızdırmaktan zevk alırlar. Bazen takılan isim gence öyle uygun düşer ki, kimliğinin bir parçası haline gelir. Yıllar sonra bile kocaman adamlar birbirlerini takma isimleriyle çağırmaktan zevk alırlar.

Ailesi ve arkadaşları tarafından sevilen, değer verilen, yetenekli, başarılı, sorumluluklarını bilen, öz güven duygusu gelişmiş gençler vücut görünüşünü fazla önemsemezler. Uzun boyun kişiyi yüceltmediğini, kısa boyun küçültmediğini; insanların başarılarıyla, bilgileriyle, güzel huylarıyla saygı gördüğünü öğrenmişlerdir.

Ergen Çocuğun Psikolojisi

Ön ergenliğin belirtileri ortaya çıkar çıkmaz uyumlu ve dengeli o ilkokul çocuğu gider; yerine tedirgin, kuruntulu, alıngan, küçük şeyleri sorun yapan, geçinmesi zor bir yarı yetişkin gelir. Duyguları hızlı iniş çıkış gösterdiği için neye nasıl davranacağı önceden kestirilemez. Çabuk sevinir, çabuk sinirlenir. Anne babanın uyarılarına birden tepki gösterir. Evdeki kuralları fazla ve sıkıcı bulur. Anne ve babayı acımasızca eleştirir, kabalaşır. “Bana karışamazsınız, ben artık çocuk değilim!” der.

Savruk, unutkan, umursamaz, dağınık bir kişilik sergiler. Sakarlaşır, sık sık bir şeylere çarpıp devirir. Derslerine eskisi kadar önem vermez, çalışma düzeni bozulur, okul başarısında düşme görülür. Buna karşılık istekleri artar, bencilleşir, kendisine tanınan hakları yetersiz bulur. Gel git hevesleri artmıştır. Gürültülü müzikten hoşlanır. Evde durmak istemez, sıkıldığını söyler. Okuldan dönüş saatlerine aldırmaz. Geceleri dışarı çıkar, arkadaş gruplarıyla buluşur, geç saatlerde eve döner. Fiziksel görünüşünü önemser. Ayna karşısında saçlarına jöle sürer, uzun süre şekil verir. Bir taraftan çabuk büyümek isterken diğer taraftan çocukluktan kurtulamaz.

Not: “Ergenlik Çağı” çocuk gelişiminde önemli ve kapsamlı bir konu olduğu için önümüzdeki sayıda işlemeye devam edeceğiz.

Ali Çankırılı

Genç bir adam, değerli taşlara ilgi duyarmış ve mücevher ustası olmaya karar vermiş.”Bu mesleği yapacaksam, iyi bir mücevher ustası olmalıyım” diye düşünmüş ve ülkedeki en iyi mücevher ustasını aramaya başlamış. Sonunda bulmuş, yanına varmış, bir süre bekledikten sonra usta tarafından kabul edilmiş. “Anlat, dinliyorum” demiş usta. Genç adam anlatmaya başlamış; taşlara ilgi duyduğunu ve iyi bir mücevher ustası olmaya karar verdiğini heyecanla anlatmış. Yaşlı usta sesini çıkarmadan genç adamı dinlemiş, sözleri bitince de ona bir taş uzatmış, “Bu bir yeşim taşıdır,” dedikten sonra genç adamın avucuna taşı bırakmış ve avucunu kapatmış. “Avucunu aynen böyle kapalı tut ve bir yıl boyunca hiç açma. Bir yıl sonra tekrar gel. Haydi şimdi güle güle” demiş ve şaşkın genç adamı öylece bırakıp kalkmış, odadan çıkmış.

Genç adam evine dönmüş, kendisini merakla bekleyen annesiyle babasına neler olduğunu anlatmış. Anlattıkça da kendisine çok anlamsız gelen bu hareketi ve soğuk konuşması nedeniyle kızdığı ustaya olan öfkesi artıyormuş. Günler geçmeye başlamış. Genç adam sürekli söyleniyor ama avucunu hiç açmıyormuş. “Nasıl böyle budalaca bir şey yapmamı ister. Bir de ülkenin en iyi mücevher ustası olacak. Bu saçmalığa bir yıl boyunca nasıl katlanacağım, böyle bir eziyetle nasıl yaşarım? Bu ne biçim ustalık? Ustalık kaprisi yapacaksa, bari başından yapmasaydı.” diye devamlı söyleniyor, her önüne gelene ustadan yakınıyor ama avucunu hiç açmıyormuş. Avucu kapalı uyuyor, bütün işlerini diğer eliyle yapıyormuş. Ve bu duruma da giderek alışmaya, diğer elini çok rahat kullanmaya başlamış. Uyurken de yanlışlıkla avucu açılıp taş düşmesin diye hep yarı uyanık uyuyormuş. Böylece bir yıl geçmiş, her günü zorluklarla dolu, her gecesi de yarım uykuyla yaşanmış bir yılı tamamlamış. Ve o gün gelmiş. Genç adam tam bir yıl sonra, büyük ustanın karşısına çıkmış. Usta bir süre beklettikten sonra yanına gelince, genç adam ne kadar saçma bulursa bulsun, bu sınavı başarıyla tamamlamış olmanın verdiği gururla elini uzatmış, avucunu açmış. “İşte taşın” demiş. “Bir yıl boyunca avucumda taşıdım, şimdi ne yapacağım?” Yaşlı usta sakin bir sesle cevap vermiş:
“Şimdi sana bir başka taş vereceğim, onu da aynı şekilde bir yıl boyunca avucunda taşıyacaksın.”
Bu söz üzerine genç adam bütün sükunetini kaybetmiş, bağırıp çağırmaya başlamış. Yaşlı ustayı bunaklıkla, delilikle suçlamış, mücevher ustalığını öğrenmek için gelen genç bir insana böyle eziyet ettiği için, hasta olduğunu bağıra çağıra söylemiş. Genç adam bağırıp çağırırken, yaşlı usta ona hissettirmeden bir taşı avucuna sıkıştırmış. Öfkeden yüzü kıpkırmızı genç adam, bir yandan kızgınlıkla söylenirken avucundaki taşı hissetmiş. Durmuş, taşı biraz daha sıkmış ve heyecanla haykırmış:
“Bu taş yeşim taşı değil, usta!”

Ne zaman sabır konusu açılsa, aklıma bu öykü gelir. Sabır, avucunda her dem bir yeşim taşı taşımak gibidir. Sabreden ne dişini ne de yumruğunu sıkar; avucunun içinde nazenin bir emaneti taşırcasına bir bilinçle yaşar. Taşı avucundan atmak hayattan kaçış, tuttuğu halde onu hissetmemek ise hayata hakkını vermemektir. Sabır, ne gerçeklerden kaçma, ne de pollyannavari bir tozpembe gözlük takma anlamına gelir. Tam tersine, sabreden gerçeği gerçek olarak görebilen; ama onu o haliyle kabullenebilendir. Madem ki, var edilmiştir o hal; madem ki, o hal tesadüfün veya zahirî sebeplerin değil çok şefkatli çok hikmetli birisinin eseridir, o halde insana düşen sabırdır.

Sabır, tahammül etmeyi de barındırır içinde ama ondan ibaret değildir. Sabreden, kendisine isabet eden taşa sarılı bir mektup olduğunu bilendir. Tahammül, o taşın acısına dayanmaksa, sabır taşa sarılı mektubu özenle açıp okumak ve mektuba aracılık ettiği için o taşa gülümseyebilmektir.
Sabır, sihirli bir dokunuştur. Âdi taşları değerli taşlardan ayırt etmemizi sağlayan, “kötü” görünen olayların sedefinin içindeki inci tanelerini görmemizi sağlayan, bakıştaki mucizedir…

Murat Çiftkaya

Toplum yapısının temel taşı ve ilk örneği aile. İnsanı aile,aileyi de insan oluşturmakta. Bir sosyal ortam içinde bulunmadığı takdirde gerçek özelliklerini kazanamayacak olan beşer, potansiyel olarak sahip olduğu vasıflarını ancak bir toplum yapısı içinde gerçekleştirebilir. Bu yapıyı da ilk önce ailede tecrübe eder. Herkesten önce kendi aile fertleriyle iletişim ve etkileşimde bulunur. Bu sayede bünyesinde saklı bulunan iyi ve kötü hasletleri hayata geçirir, kişiliğini oluşturur. Yani aile kurumuna olan ihtiyacımız var oluşumuzla ilgili.

Nasıl bir insan olduğumuz, özellikle hayatımızın ilk yıllarında nasıl etkilere maruz kaldığımızla doğru orantılı. Dünyaya gelen bebeğin kulağına okunan ezan, annesinden dinlediği ninni, daha sonra ahbap sohbetlerinde büyüklerinden duyduğu vecizeler, kafiyeli sözler, bir ritim ve estetik duygusuna sahip olmasının başlıca etkenleridir. Büyük şairimiz Necip Fazıl Kısakürek’in henüz bir çocukken hasta yatağındaki annesinden duyduğu şu cümle onun hayatının belki de temel belirleyicisi olmuştur: “Senin şair olmanı ne kadar isterdim…” Ünlü udî ve besteci Cinuçen Tanrıkorur’un da hatıratında benzer bir sahne vardır. O da hasta yatağındaki annesinin ricası üzerine ilk kez 17 yaşındayken hatır için udu eline almış ve tellerine dokunmuştur. Bu birer cümlelik ricaların bu kadar önemli tesirinin olması üzerinde düşünelim biraz. Anne oğul arasında hayatın ilk yıllarında temeli atılan ve gittikçe kuvvetlenen bir etkileşim ve gönülden gönüle yol veren sağlam bir köprünün varlığı söz konusu olmalıdır ki bu kıymetli anneler son demlerinde söyledikleri birer cümle ile yıllardan beri inşa etmeye devam ettikleri bu binalara son tuğlaları koymuşlar ve toplumumuza eşsiz bir şair ve müzisyen armağan etmişlerdir.

Tabi ki Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “İnsanlar madenler gibidir” sözünün işaret ettiği manaya da dikkat etmeli ve yüce yaratıcının cevherimizi oluşturduğu maden ile bu madenin aile ve toplumda işlenişi sonucu ortaya çıkan yapının inşasındaki ikinci safhaya dikkatle eğilmeliyiz. Güvenli ve sıcak ana rahminden dünyaya gözlerini açan bir bebeğin büyüyünceye kadar ihtiyaçlarının giderilmesi, sevilmesi, okşanması, onun büyüdüğünde sevgi dolu ve güvenilir bir insan olmasının temel belirleyicisi olduğu gibi tersi de doğrudur. Büyüklerin söylediği yalanlar, hileli davranışlar, öfkeli konuşmalar geleceğin yetişkininin kimliğini ilmek ilmek örmeye devam eder. Ailemiz, arkadaşlarımız, öğretmenlerimiz, bakkalımız, komşumuz, doktorumuz, dostumuz, hatta düşmanımızın ortaklaşa oluşturduğu bir eseriz biz. Sağlam aile yapılarının meydana getirdiği toplumlardaki suç oranlarının düşüklüğü nasıl görmezden gelinemezse, çözülmüş değerler sisteminin ortaya çıkardığı parçalanmış aileler, yalnız yaşayan ebeveynler ve mutsuz çocuklar da bugün toplum olarak gittikçe huzursuzlaşan hayatımızın belirleyici unsurları. Ailesi tarafından kendisine benimsetilen, yaşayarak gösterilen ve şahsiyetine sağlamca tesbit edilen herhangi bir değere sahip olmayan fertler kaçınılmaz olarak sevk-i tabiileriyle hareket etmekte ve bedensel hazların peşinde koşmaktalar. Bu yüzden hedefsiz, idealsiz bir hayatın içinde rüzgarın önünde savrulan yapraklar gibi istikamet tutturamamakta ve sadece kendileri değil çevrelerindeki kişiler için de üzücü durumlara sebep olmaktalar. Aslında ihtiyaç duydukları şey onların en tabi hakları. Bir aile sıcaklığı, güvenilecek bir baba, şefkatli ve ihtimamlı bir anne ile aynı çatı altında sürdürülen bir hayat. Yani içinde bir çok şeyi tecrübe ederek öğrenmesi gereken küçük toplum: aile.

Hayatını bekar olarak tamamlayan ve Beyoğlu’ndaki Pera Palas otelinin bir odasını mekan tutmuş bulunan ünlü şairimiz Yahya Kemal Beyatlı’ya bir dostunun gençken söylediği şu sözlere kulak verelim: “Dostum, bir an önce evlenmelisin. Çünkü eğer bekar kalırsan hayatın da kenarında kalırsın.” İnanıyorum ki bir aile kurmadan ileri yaşlara ulaşmış bulunanlar, bu kenarda kalmanın anlamını derinden kavramış bulunmaktadırlar. Toplum yaşayışına etkin bir şekilde katılmanın da yolu, bir ailenin ferdi olmaktan geçmekte değil midir zaten ? Bilinçli bir tercih olarak kendi özel şartlarından hareketle ve iç dünyalarındaki ihtiyacın yönlendirmesiyle bekar kalmayı tercih edenlere diyeceğimiz olamaz elbette. Ama biz yine de genel insan profilimizi muhatap alarak konuşalım. Aile kurmak ve toplum yapısının zeminine sağlam bir temel taşı gibi oturarak dışardan gelen yıkıcı ve yıpratıcı etkileri bünyesinde zararsız hale getirmek ilk bakışta fark edilmese de son derece anlamlı ve faydalı bir görev ifa etmek sayılmalıdır. Bu bakımdan aile kurumunun teşvik edilmesi, korunması ve sağlamlaştırılması yine ve ancak ailelerin başarabileceği bir iş olabilir. Sahip oldukları aile kurumunun değerinin farkında olan ve benzer ailelerin kurulması ve korunması için çaba gösterenler yürekten bir tebrik ve teşekkürü hak ediyor bugün.

Mutlu ve sağlıklı ailelerin içinde mutlulukla kalın…

Kevser Yıldız

Bazılarımızda olumsuz, bazılarımızda da olumlu çağrışımlar yaptıran disiplin kelimesi, genel olarak düzen, intizam, kurallara uyma, davranışlara konulan sınır, hiyerarşi gibi anlamlara karşılık gelmekle birlikte, çok daha geniş bir kullanım alanına sahiptir. Bilim dallarının herbiri ayrı ayrı birer disiplin alanıdır,toplumda her çalışma, belli bir disiplin çerçevesi içinde yürütülebilir, aileler çocuklarının davranış biçimlerini disipline etmeğe çalışırlar ,okulda öğretmenler öğrencilerin disiplinsiz davranışlarını cezalandırırlar v.s..
Bütün bu kullanımların ortak noktasını arayacak olursak, disiplinin konusunun ” insan” olduğunu görürüz. Sadece insandır disipline edilebilen, hizaya sokulabilen, şekil verilebilen, eğilimleri kontrol altına alınabilen,bir halden başka bir hale geçebilen ve bu sayede potansiyel kabiliyetlerini açığa çıkarıp geliştirerek değişen, beşer olmaktan insan olmaya doğru yol alan.

Disiplin, her eve lazım

Önce aile evde, sonra da toplum okulda ve iş hayatında, ferdi yavaş yavaş formata sokmakta ve kişi önce aile, sonra da topluma uygun bir yapı kazanmaktadır. Aile içinde çocukların arasında işbölümü yapıldığını farz edelim, küçük kız, ablasıyla sıraya koydukları bulaşık yıkama görevini hoşlanmasa da yerine getirmelidir. Misafirlerle beraber eğlenceli bir şekilde geçirilen gecenin sonunda, onu bekleyen bu sıkıcı işi, aile disiplinine uymak zorunda olduğundan dolayı istemese de yapar. Aksi halde onu bekleyen, kınanma ve belki de tazirdir. Bir müddet sonra bu iş ona kolay, hatta zevkli görünmeye başlar. Üstelik bulaşıklar yıkanmadan kaldığında, huzursuzluk hisseder. Böylece mutfak temizliği konusunda önce bir kurala uymuş, sonra bir disiplin elde etmiş olur. Bu davranış kalıbını kendisi de sonraki nesle aktarır.
Davranış disiplinine sahip fertlerden oluşan aile ve toplumlar, uyumlu bir hayat sürme konusunda daha avantajlıdırlar. İşyerinde mesai saati başladığında işinizin başında olmak zorundasınızdır. Birkaç dakikalık gecikmeler müsamaha ile karşılanabilir belki ama işinize sık sık diğer çalışanlardan daha geç başlıyorsanız, iş disiplinine sahip olmadığınız ortadadır ve sizi tatsız bir sonuç bekleyebilir. İşlerinde başarıya ulaşmak isteyen şirketler, çalışanlarından iş disiplinine tam olarak uymalarını beklerler.

İç disiplininiz var mı?

Ailenin ve toplumun kişiden beklentilerinin yerine gelmesini sağlayan ve kurallara uymak olarak da ifade edilebilen bu tarz disiplin, kişiye dışarıdan yöneltilen talebin içselleştirilmesi sonucunda kamil manada oluşabilir. Bunun yanısıra bir de kişinin “iç disiplin” ya da “oto kontrol” olarak adlandırılabilecek mekanizmaya ihtiyacı vardır ki, esas olan da bu disiplin türüdür. Eğer iç disiplinin hakim olduğu bir kişilik yapısına sahipseniz zaten aile ve toplumun beklentilerini tabii olarak karşılamaktasınızdır. Etkili bir iç disipline sahip olmanız için de, hayatı ciddiye alan, insani faaliyetler, insanlar arası ilişkiler, dünya hayatı, iyilik, kötülük gibi kavramlar üzerinde düşünen bir zihin yapınız var olmalıdır. Maddi hayatını sürdürebilmesi için kendisine verilmiş bulunan tabii eğilimleri (yemek, uyumak v.s).

Kontrol altında tutarak maksada uygun bir orta yolu tercih etmek, hırslarının peşine düşerek kendisine ve çevresine zarar vermemek ve hiçbir konuda aşırılığa kaçmamak, teenni ile hareket etmek, ancak iç disiplin sayesinde mümkün olabilir. Konularında otorite sayılan kişilerin hayatlarına bakıldığında iç disiplinin imrendirici örneklerini görürüz. Başta da söz ettiğimiz gibi, sadece beşerlikten insan olmaya terfi etmiş bulunan eşref-i mahlûkattır buna güç yetirebilen. Daha alt seviyedeki varlıklar için bir iç disiplinden söz edilemez. Mesela hayvanlar doğuştan programlandıkları hayat tarzına göre yaşarlar, davranışları ve tercihleri değişmez. Sahipleri tarafından terbiye edilerek hemcinslerinden farklı davranmaya alıştırılan bazı hayvanlar (polis ve av köpekleri gibi) için ise, şartlanmış davranışlardan bahsedilebilir ancak.

Eğer hayatta her istediğini elde edebilecek maddi imkanlara sahip kişilerden biri iseniz, isteklerinizi sınırlamak için iç disipline şiddetle ihtiyacınız var demektir. Bunu yapamadığınız takdirde sonunuz pek hayırlı olmayabilir. Yine bu sebeple, oto kontrol mekanizmasını henüz oluşturabilecek kadar zamanı ve tecrübesi olmayan varlıklı aile çocuklarının, ellerinin altında bolca bulunan cazip yiyeceklerden iştahlarını dizginleyemeyerek kontrolsüzce yemeleri sonucunda, çocukluk çağı obezitesine gittikçe artan oranda rastlanması anlamlıdır. Peki yaşı 40-50 olduğu, hastalıklar da peşini bırakmadığı halde, lezzetli yiyecekler karşısında direnemeyen, bu yüzden de hayatı zehir olanlara ne demeli? Ya da trafik kurallarına uymak gerektiğini düşündüğü halde, kırmızı ışıkta beklemeye sabretmelerini sağlayacak bir iç denetimden yoksun olanların, toplumun başına açtığı sıkıntılarla nasıl baş edilebilir? Toplumsal ve dini görevlerin yerine getirilmesi ve sistemin sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi için disipline olan ihtiyacımız gayet açık olmakla birlikte, dünyada hüküm süren kargaşaya baktığımızda uygulamanın pek de kolay olmadığı görülmekte.

Azı karar, çoğu zarar

Tabii ki her konuda olduğu gibi bu konuda da aşırı kuralcı davranmak değil, zaman zaman es-nek davranmakta fayda var. Çeşitli durumlara ve şartlara göre tutum değiştirerek itidalle hareket etmek, tercihe şayan bir davranış olmalıdır. Unutulmamalı ki bizler kurulmuş makineler değil, hakkında pek az şey bilinebilen ruhlara sahip orijinal varlıklarız. Hatta bazen sıra dışı davranışlar, beklenmedik tepkiler duygu ve düşünce dünyamızın canlılığını gösteren sağlık belirtileri bile sayılabilir. Bu gibi disiplin dışı sayılabilecek davranışlar, bilhassa çocuklarda görüldüğünde daha fazla müsamahayı hak eder. Çünkü çocuklar, büyükleri izler ve taklit eder.Hafızalarına kaydettikleri yanlış örnekleri silmek ise çoğu zaman güçtür ve biz çocuklarımızda biraz da kendimizi seyrederiz. Zaman zaman kuşatıcı ve şefkatli, zaman zaman da önleyici ve sınırlayıcı bir disiplin anlayışı ile yetiştirilen çocukların ebeveynlerinin benzerlerini oluşturması hiç de şaşılacak bir sonuç değildir.

Yani söz dönüp dolaşıp yine bize geliyor. Bize, yani yetişkinlere! Kendimizi disipline edebildik mi? Kışkırtıcı iç seslerimize ya da dış çağrılara nasıl cevap veriyoruz? Çocuklarımızın bizi bir model olarak gördüklerini biliyor, ve bu hassasiyetle davranabiliyor muyuz ? İnsan olmak zor iş vesselam. Ebeveyn olmak ise hem zor hem de karşı konulamaz cazibesinden dolayı herkesin omuzlamak istediği bir görev. Hepimize beşer olmaktan insan olmaya giden yolda Allah’tan (c.c) yardım dileyelim.

Hoşça kalın…

Kevser Yıldız

Emir kipinden hiç hazzetmeyen ve askerlik seramonilerine hiç hevesli olmayan biri olarak, dik bir erkek sesiyle gürce söylenen bu cümleleri her duyuşumda (bilhassa televizyondaki askeri kıt’a selamlamalarında ya da filmlerde) hayatın da insana ömrünün başından sonuna dek adeta böyle haykırdığını işitir gibi olurum.

Kainatın süzülmüş bir özeti olan hayat, ölümsüz bir sanat mucizesidir kanımca. Dünyanın tenhasında bir sahilde yumurtadan çıkar çıkmaz okyanusa koşan deniz kaplumbağası yavrusu adeta bir hedefe kurulmuş olarak doğar ve zembereğinden boşanmışçasına hiç bilmediği bir meçhule doğru koşar. Bu hayattır ve muhteşemdir. Toprağa düşen alelade bir tohum, diğer elementlerle öyle bir işbirliğine girer, öyle bir organizasyonun parçası olur ki bağrında taşıdığı nihai hedefe doğru adım adım yürür, sanki yürütülür. Duvarın arkasına sinmiş aç kedicik, ayaklarıyla pamuk tarlasında yürürcesine sine sine müstakbel kısmeti olan kuşa öylesine yaklaşır ki, yaydan fırlayan ok havada kuşu vurur çoğu kere. Müthiş bir odaklanma, hayran olunası bir sabır, takdir edilesi bir konsantrasyon ve son derece cömert bir hamle coşkusu. Bu hayattır ve hayrete şayandır…

Neresinden bakarsanız bakın hepsinde öncelikle bir hazırlık, ekipman temini, bir ön çalışma mevcuttur: Tüfeeeek omza! Hemen ardından ciddi odaklanma ve konsantrasyon eşliğinde hedefe kilitlenme vardır: Nişaaaan al! Ve nihayet gergin kasların şarkısının, enerjinin müthiş coşmasının, tüm varlığıyla hedefe atılmanın büyüsü parıldar: Ateeeş!

Hayat olağanüstü amaçlılığıyla, hayatın içindekiler göz kamaştıran hedefliliğiyle insana sürekli bir telkinde bulunur sanki: “Ey insanoğlu! Her şey ama her şey sürekli büyük bir amaca doğru doludizgin akmaktadır, her varlık kendi halince kendisi olma vazifesini, içindeki programı gerçekleştirme hedefini vurmak için çırpınıyor. Bunca hareket, bunca değişim, halden hale geçiş içinde büyük amaca koşan varlıkların hedeflerine yönelişleri var. Senin de öyle yapman gerekmez mi? Çocukluğundan itibaren kendini varoluş gayene göre hazırlaman, varlığına konan yeteneklere, zekaya, yüce hislere yatırım yaparak malzeme temin etmen, ekipman tedarik etmen, kafanı ve gönlünü donandırman, ilim ve irfan ve ahlaktan oluşan ışıklı silahları elde etmen gerekmez mi?: Tüfeeeek omza!

Seni evren içinde yegane kılan yeteneklerini, sendeki özel tecellileri, sana has baskın yanlarını keşfederek her şeyin ezeli maksadı olan ebedi ahiret yurduna layık bir şerefli varlık olmak için dünyada her an kendine küçük hedefler koyman, zamanını ve ömrünü çarçur etmemen, can sıkıntısı ve ataletle bir ömrü heder etmemen, kendi içindeki potansiyeli açığa çıkararak bodur bir akasya olarak çürümekten kurtulup ulu bir çınara dönüşmen lazım değil midir? Gönlünü ve gözünü bir noktada birleştirerek aklını çelen, zihnini dağıtan, kalbini meşgul eden ıvır zıvır dan yüz çevirmen vazifen değil midir? Tüm varlığınla kısa dünya hayatını ebedi bir sermayeye dönüştürme aşkına gözünü dikmen gerekmez mi?: Nişaaaaan al!

Daha ne bekliyorsun, bak, Hayat emrediyor: Ateeeeş!”

Yusuf Özkan Özburun

- Kiminin susmak ve biriktirmek sandığı bir tepki biçimi.
- Açlığa, susuzluğa, yokluğa ve çokluğa, dengeli bir bakış ve yaşayışın onurlu adı.
- Hazları erteleyebilmenin, hayran bırakan görüntüsü.
- Herkesin ulaşmaya çalıştığı bir mertebe.
- Kimi zaman elimizle ettiğimizin sonucu, kimi zaman, bizim dışımızdaki oluşmuş dalgaların, başkasının rüzgarıyla bizim sahili dövmesine karşı direnmenin adı.
- Hayat yolunun asfalttan çıkıp taşlı yollarla devam ettiğinde, ayaklarımıza batan taşlara
rağmen, çarığımızı yenileyip yola ve yolculuğa devam etmenin adıdır sabır.
- Artan sancıların, doğumun habercisi olduğunu bilip, tekrar derin bir nefes alarak gelecek
yeni sancıları karşılamaktır.
- İnsanı ve olayları doğru okuyup, hayatın atmosferinin de aynen hava durumu gibi, kimi güneşli, kimi karlı yağmurlu olduğunu bilerek, fırtınanın dineceğine dair inancını yüreğine kilitleyip kendine düşeni yaparak gözümüzü ufka, dilimizi esmaül hüsna ya bağlayıp beklemektir.
- Tohumun, karanlıkta bekleyip olgunlaştığında yarılıp gün yüzüne çıkması gibi, sabrı tohumdan öğrenip, tohumun çatlayacağı ve yeryüzü ile merhabalaşacağı zamanı, saniye saniye saymaktır. Varlığını ortaya koymak, varlığa sevgiyi ve umudu katmaktır.
- Sabır, hep ümitle yoldaştır, ümit sabra yol verir. Ümide kapı aralayan ise sevgidir.
- Bir mü’min, sahip olduğunda mânen tüketen şeyi elde etmektense, mahrup bırakıp yoksullaştıran ya da acı çektiren yoksunluğa talip olur. Ve ulaşacağını bildiği mükâfata dair ümîdini yavan ekmeğe katık yapmayı tercih eder ve doğru yolda tedbirini alıp taktire havale etmenin adıdır sabır.
- Bilgi bize eşyayı, insanı ve bunların hakikatini bildirir. Her işleyişin bir sisteme dönüşmesi, düzenli işlemesi ve bekleneni vermesinin, ancak ve ancak, yemeğe tatlandırıcı tuz niyetine oranlı katılmasıyla ağza tat vermesi gibi, sabrın da hayatın içine serpiştirilmesiyle sonuç alınacağını öğretir.
- Bilgi, tohumu ektikten ve bakımını yaptıktan sonra beklemenin adının sabır olduğunu, ekmeden, biçmeden beklemenin, bilgisizlik mancınığı ile aklın ve mantığın Kaf dağının ardına atılmış olacağını söyler.
- İnsan, her olayla ve durumla sınanır. Sınav, başarıyla geçmek, çoğunlukla bilinçli sabır ve irade olgunluğuna bağlı. Her mübarek ayı ve günü buna vesile kılabilmemiz ve başarabilmemiz duasıyla…

Saliha Erdim

Hedefi olmak; ne istediğini bilmek, belki yüzlerce seçenek arasından, “Evet, benim için gereken bu ” diyebilmektir. İstediği belli olduktan sonra da, o şeyin peşine azim ve karalıkla düşmek, helâl ve meşru bir hedefin peşine ve yine helâl ve meşru yollardan ulaşmaya çalışmak ise aslolandır..

Ana gaye insan olabilmek ve insan kalabilmek. Bunun çerçevesini dinimiz, Rasulûllah’ın hayatından, yaşanabilecek makul bir hayat tarzı olarak örnekliyor., Ana prensiplerini K. Kerim de vaz ediyor ve bizden de, pergelin sabit ucu merkezde kalmak şartıyla, hareketli ucunun ihtiyaç hissedildiği kadar açılmasını mümkün kılıyor, bu da sınırları belirliyor.

Hedefi olmak, suya kanal açmak gibidir. Hedefe göre hareket etmeye hazır vaziyette bekleyen bütün fizyolojik, psikolojik ve iradî potansiyel, yönlendirilen istikamete doğru dolu dizgin gitmek için sabırsız, doru at gibi yerinde durmayıp eşiniyor. Yanlış hedef enerjiyi yanlış yöne sevk eder, doğru hedef doğru yöne. Var edilme iradesi ve var olma sürecini kavramış, kendi varlık sebebini yerine getirmeye çalışan bir insan, Rabbinin rızasını kazanmaya sebep olacak şeyleri bilmek ve yaşamak gibi bir ana hedef ve o ana hedefe ulaştıracak ara hedefler koyar. Ulaşılan bir ara hedef, yeni bir ara hedef belirlenmesi için yeşil ışık yakar. Yani doğru bir hayatı organize edecek zihinsel donanım, doğru bir niyete eşlik eder.

Yol bilmek; yol sormak, yol bulmak, yolda olmak ve gerektiğinde yol olmakla mümkün. Hedefi olanlar; yol arar, yol sorar, bulmaya çalışır. Şaşırsa da, yolu yokuşa çıksa da, tökezleyip düşse de, yönünü değil yolunu değiştirir, gerekirse vasıtasını değiştirir, her nefeste ve her adımda hedefine biraz daha yaklaşır.

Hayat daima tutanın elinde kalacak nimetlerle doludur. Heybene bu nimetlerden ne kadarını doldurabilirsen, o senin azığın olur.

Gözlerimize, sözlerimize, ellerimize ve ayaklarımıza yön veren itici güç hedeftir. Aynı zamanda, eylem söylem birliğinin bileşik kabı gibidir. Olmasını istediğimiz şeyin mayası, olmazsa olmazı dır.

Aklın daldan dala konan arama kuşunun, ne araması gerektiğine karar verip o yöne kanat çırpmasıdır.
Gözün aradığı için gördüğü parçaların, bütüne götüren işaret taşlarıdır.

Hedefi olmak deniz, denizi besleyen bütün irili ufaklı dereler, çaylar, ırmaklar ise, ara hedeflerdir.
“Ne istediğini bilene bütün dünya yol verir” sözü, kararlılığın organize gücünü ve insana kazandırdığı duruş ve çevrede oluşturduğu imajın gücünü ifade ediyor.

Hedefi iyi bir eş, iyi bir anne ve ya baba ya da iyi bir insan olmak olan insan, eğer büyük çerçevede Rab’bini razı etmeyi murad etmişse, Rab’binin desteğini de yedeğine alarak adım attıkça, “Müslüman zaferden değil, seferden sorumludur” bilincini kuşanır. Böyle düşündüğümüzde ise, bizatihi O’nun yolunda olmak ve kalmak başarıdır. Hiçbir şeyin kontrolünün yüzde yüz bizim elimizde olmadığı, sadece, cüz-i irade sınırları içinde bize düşeni yapmaktan sorumlu olduğumuzu ve Rab’bimizin, kimi zaman vererek, kimi zamanda vermeyerek ve bazen de alarak bizleri sınadığını ve fakat daima O’nun yolunda olmak ve kalmak gibi bir niyet ve gayret içinde olmamız gerektiğini bilmeliyiz.

Öyleyse; ana gaye Yaratıcımızın rızası. Bizi O’nun yolunda tutacak her türlü meşru ve münâsip yöntemler bizim araçlarımız. Bu çerçevede, her türlü hedefi, usulüne uygun zihinsel donanım ve plânlı bir gayret ile elde etmeye çalışmak, sebeplere baş vurmak ve gerekeni yapmak, Rab’bimizin de talebidir.

Hedefine ulaşmak konusunda ve başarı adına zihninde oluşturduğu kriterlere kavuşamayanlar; geri dönmek ve vazgeçmek, şartları suçlamak, kendini suçlamak, suçu başkalarına atmak ve kahretmekle bir sonuca ulaşamazlar. Bunların yerine; yöntemlerini gözden geçirmek, istediği ve hedeflerinin makul ve ulaşılabilir olup olmadığına bakmak, çevre ve sosyal etkileri değerlendirmek için bir çaba gösterebilirler.Eğer bunlarda bir sıkıntı yoksa, dilemeye, kendine düşeni yapmaya devam etmek ve verilene razı olmak ta inanmanın bir gereğidir.
Hedefiniz ve araçlarınız; sizin ulaşacağınıza inandığınız ve kimse desteklemese bile, makul ve meşru olduğunu bildiğiniz zaman, irade ve azim kumandanız sizin elinizde, gönlünüz ve aklınız da Rab’bimizin emrinde olduğu müddetçe, ışıklar saçarak yürümek ve çevreyi de aydınlatmak, sizi doğal haliniz olacaktır.

İman ve selim aklın desteklediği her hedef, dünya için bir umuttur. Umudunuzun hep var ve çok olması temennisi ile efendim…

Saliha Erdim

İnsanın var olup ayakta kalabilmesi, toplu olarak yaşama ve dünyayı yaşanılır halde tutma becerisine bağlı diye düşünüyorum. Dünyada her şey birbiriyle ilişkili yani hiçbirşey birbirinden bağımsız değil. Dünyanın bir ucunda yapılan bir iyilik, diğer ucundakini etkiler, yapılan kötülüklerde öyle. Çünkü, dengeler hassastır ve etkilenmeye müsaittir. İşte insan olma bilinci, kendisine, kendisinin dışındakilere ve dünyaya katkıda bulunmak amacıyla yeryüzüne gönderilmiş şerefli bir misafir anlayışıyla yaklaşmayı gerektirir. İnsanın önce kendi dengelerini sonra da çevresindekilerin dengelerini korumak gibi sorumlulukları vardır. Bu ise insan olma ve erdemli bir hayata talip olma bilgisi ve bilincini zaruri kılmaktadır.

Bizleri yaratan hazreti Allah, ne yapar ve nasıl yaşarsak en ideal konumda bulunacağımızı, yaratan, küllî iradeye sahip ve yeterli bilginin kuşatıcılığı ile bizlere bildiriyor. Bize düşen, sınırsız bir teslimiyetle anlamak ve hayata geçirmek.

Bunun için kesintisiz bir bilgilenme sürecinin bizim gündemimizin baş köşesinde yer alması gerekir. Bunu yaşayanların hayatlarında o inanılmaz güzellikleri görmek mümkün. Yaşamayanlarınki de ne yazık ki ortada. Şimdi onları birazcık tasnif etmeye çalışalım.

Kendini eğitmeyi önemseyenler; öğrenmeyi yaşama biçimi olarak gören ve öğrenme odaklı yaşayanlar ve soru soran ve cevap arayanlardır aynı zamanda. Bu insanlar, başkalarından daha çok kendi içlerine ayna tutarlar. Karşılaştıkları her şey bir öğrenme vesilesidir. Olay ve durumlardan bir ders çıkarır ve ayaklarının altına alarak yücelmek için basamak yapar. Böyle yaşayanlar başkalarından daha çok rüzgarı ve rotayı hesaba katar.
Hayat, zihni dolu olanlara hitap eder ve ne istediğini bilerek çalışmaya niyeti olanlara ise fırsatlar göz kırpar.

Kendini eğitmiş insan, risk faktörlerini hesaba katar, kâr-zarar dengesini gözetir. Bu kendisiyle ilgili hata ve yanlışları en aza indirme, verimliği arttırma ve hayatı doğru yaşama gayretidir ve aynı zamanda Allah’a vereceği hesabı azaltmak ve mükâfatları çoğaltmak için “Oku” emri gereği, olmak, için bilmek eyleminin yolcusu olmak demektir.
Rab’bimiz “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer 93) derken, bilmenin, insanı bilmeyenlerden ayıran ve nitelik kazandıran bir ayıraç olduğuna işaret ediyor. İşte bilenler safında yer alabilmek için, insan olabilme bilgi ve bilincini yakalayabilmek için seferberlik halinde olmak ve

Rab’bimizin işaret ettiği ve sevgili peygamberimiz (s.a.v.) örneklediği, bilmek, olmak ve kalmak sürecini olabildiğince güzel yaşamaktır.
Bilenlerin, bilgiyle hayatı örenlerin, bilginin gösterdiğini görenlerin ve önce kendini görmek ve bilmek konusunda mücadele verenlerin eylemidir kendini eğitmek.

Yanlıştan ve kul hakkından korkmak, hüzün ve gözyaşının kendisiyle ilgili olmasından ödü kopmak ve bunun için kendini nakış nakış, oya oya dokumaktır, olayları ve insanları doğru okumaktır.

Kimi zaman da Rab’bimizin bazı olaylarla ve kişilerle bizi eğittiğini bilerek, tedbir alıp takdire teslim olmaktır ve sabırla olgunlaşmayı ummaktır. Biz ne yaparsak yapalım, sadece tedbirin hakkını vermiş olacağımızı bilmek ve Rab’bin tasarrufuna gönülden rıza göstermektir, kendini eğitmek ve yetiştirmek.

Kendini eğitmek, aynaya bakacak yüzü olmak demektir. Çünkü, yaptığı her şeyin insanın kendisine dönük tarafı vardır ve etkisi önce kendisinedir. Eğitimli olmak, kendini nakış nakış işleyip, hayata nadide bir armağan gibi sunmaktır. Zihnini doğru bilgilerle donatıp, her zaman doğru davranmanın omuruyla başı dik durmaktır. Yapana yapmak gibi ucuz bir oyuna gelmemek ve aslında kendisini, karşılık vermekten korumaktır. Duygu ve düşünce kumaşını doğru kalıba göre şekillendirmektir. “ Hayat sadece benden ve istediklerimden ibaret değildir.” diyerek, başkalarını da önemseyip değer vererek, bir şey diyecek ya da yapacakken, başkalarına da olacak etkiyi hesaba katmaktır.

Kendini eğitmek, sıradanlığa düşmemenin ilacıdır. elinden, ayağından, gözünden, kulağından sorumlu olduğunun bilincinde olmak ve kendini davranış ve yaşayış olarak iyi bir yerde görmektir.

Eğitilmiş insan, hayata kaba, yobaz, bağnaz ve hayata at gözlüğü ile bakmaktan korktuğu için, bilginin koruyuculuğuna sığınmış insan demektir.
Kendini eğitmek, “insanın mesul olduğu işle ilgilenmesi farzdır” emri uyarınca, işi insan olmakla ilgiliyse, nasıl daha iyi insan olunacağı bilgisiyle donanmaktır.

Kendini yetiştirmek, insanın ağzından çıkanların,karşısındakinin zihninde en iyi şekilde anlaşılması için ve kelimeleri hizaya getirme, kontrolsüzlüğe müsaade etmeme refleksini kazanma eylemidir. Önce kendi zihninden niyeti başta olmak üzere onay almayı önemseyenlerin, önce kendi gözlerinde kendilerini aklama gayretidir.

Bütünü bunlar için zihninize “Haydi” komutunu verecek bir komutana ihtiyaç vardır. Bu komutan ise doğru kaynaktan edindiğimiz BİLGİ dir.
Eğitilmemiş olanlar ise;
Çevreyi koruyup da insanı korumayanlar
Tertibi-düzeni koruyup da insanı korumayanlar
Ağacı koruyup da insanı korumayanlar
Hayvanı koruyup da insanı korumayanlar
Kuralları koruyup da insanı korumayanlar (Kendilerini koruduğu oranda kuralları savunanlar.)
Bu görüntü pergelin sabit ayağı merkezde kalacak şekilde eğitilmemiş ve aynı zamanda kendisini eğitmeyi de bilememiş olanların çerçevesindeki manzaradır ve aynı zamanda elinden ve ayağından çıkanların hesabını vereceğinin farkında olmayanlardır bunlar.

Saliha Erdim

Bebekler, hayata gözlerini açar açmaz, yoğun bir öğrenme sürecinin içine girerler. Önce gözlerinin gördüğü zihinlerinin ilk misafirleri olur. Anne karnındaki öğrenmeye ilave edilecek olan bu öğrenmeler, uyaran çokluğuna, kalitesine ve metoduna göre, değişmeksizin en derinlere kodlanır. Küçüklükte yapılan zihinsel kayıtlar ve eyleme dökülen müsadeler, her tekrarda sinir sisteminde sinaptik bağ oluşturarak bir alışkanlıklar silsilesinin başlangıcını teşkil ederler. İleride bizi tanıtan kimlik kartlarımız haline gelecek bu alışkanlıklar, insan olma zemininde ve insanı merkez alarak, akıllıca örgütlenmiş bilgilerle insanı ve dünyayı mamur etmeye yönelik oluşturulursa, çekilecek sıkıntılar en aza iner. Yok eğer tam tersi olursa hayat, normalde düz bir yolda yürümekse, bu durum yolu yokuşa sürmek anlamına gelir. Her çocuk, yeni oluşan kişilik yapısına, zekâ türlerine, aile atmosferine, ebeveynlerin iletişim tarzı, bilgi ve birikimlerine, sağlıklı olup olmamalarına, hatta ekonomik ve sosyal çevre durumuna göre bir öğrenme süreci yaşar. Bebek kendisini hangi çevre içerisinde bulmuşsa, o çevre şartlarında büyür, gelişir ve etkilenir.

Çocuğun büyüdüğünde sahip olacağı anlayış, tarz ve yaklaşım biçimi çocukluktan itibaren kazanılmaya başlar. Aile bunu kendi inanç biçimlerine ve değerlerine göre yapar. Bunu çocuğa aktarırken, bir öğrenme gerçekleşmektedir. Çocuğun hayat kalitesi anlamına gelebilecek bu öğrenmeler, önce anne-babanın hayatında yaşanılan bir uygulama olarak görülürse, yani önce hal dili ile mesaj verilirse, 0-6 yaş ve onu takip eden 11 yaşına kadarki süreç içerisinde en kalıcı öğrenme gerçekleşmiş olur. Çocuğun, kuralları gördüğü ya da kendisine söylendiği halde, bunu kolaylıkla yapabilecek bir alışkanlığa dönüştürmesi zaman alacaktır. Çocuğa zor gelen ya da bizim konuyu takdim tarzımızdan veya uygunsuz iletişim biçimimizden kaynaklanan direnmeler, yanlış anlamalar hatta inadına tersini yapmalarla karşılaşabiliriz. İşte disiplin tam da burada gereklidir. Aslında yaptığımız uygulamaları biz ebeveynler olarak ne kadar samimi ve sürekli yaparsak, bunların görülmesi, zaten doğal bir disiplin oluşturmaktadır. Biz disiplin dediğimizde ne yazık ki, olması gerekenin dışında şeyler anlıyor ve çevremizde de onu görüyoruz. Zorlamak, baskı, şiddet, tek taraflı karar verme ve dayatma vb. uygulamalar olarak algıladığımız disiplin tanımının değişmesi gerekiyor. Bunların yanında doğru bir disiplin uygulaması için;

a. Önce güzel ve güçlü bir duygusal bağ oluşturmalıyız.

b. Ne yapmaması gerektiğini değil, ne yapması gerektiğini davranışa vurgu yaparak söylemeliyiz.

c. Sevgi, aşırı duygusallık ve merhamet hisleri, yapmaması gerekeni yaptırmaya, ya da yapması gerekeni yaptırmamaya sebep olmamalı.

d. Eğer bir şey doğru olduğu için onunla ilgili ortak bir karar alınmışsa, hele de herhangi bir şeye zarar verme ya da bir can acıtılması söz konusu ise, asla müsamaha gösterilmemeli, sevgiyle yoğrulmuş cümlelerle onun öyle olması gerektiği söylenmelidir.

e. Evde başka dışarıda başka, babanın yanında başka, o yokken başka davranan bir anne, çocuğuna kalıcı temel insanî alışanlıkları kolay kolay edindiremez. Elbette ortam ve durum değişince tutum ve ifadeler değişebilir fakat bu hassasiyetimizin ve genel tarzımızın dışına çıkmamalı.

f. Disiplin, özellikle sınırları belirlemek ve sorumluluk almak konularıyla çok yakından ilişkilidir. Öğrenme tarzını öğrenip, ona uygun malzemelerle düşünmeye, aklını kullanmaya ve zor gelse de doğruyu yapmaya alıştırılan çocuk; giderek yaptığı iyi şeylerin kendini beslediği güçlü bir güven duygusunun temelini kazanacaktır.

g. Disiplini hayata geçirmede, pozitif ödüllendirme, konu ile ilişkili olarak dozunda mahrumiyetler, yazılı anlaşma (sözleşme), empati yapma becerisi kazandırıp düşünmeye sevk etme, paslaşma, vicdanını kullanmayı öğretme, her doğru davranışın ona ne kazandıracağını anlatma, negatif düşünme yöntemi gibi pek çok yöntem denenebilir. (Doğumdan 21 yirmi bir yaşa sevgiyle disiplin, Kural dışı yayıncılık Fitzhugh Dodson,) Disiplin konusunda bu kitaptan istifade edilebilir.

h. Çocuğumuz yapması gereken davranışı istemeyerek de olsa yaptığında taktir etmeli ve çocuğumuzu tebrik etmeliyiz.

ı. Beklentilerimizi çocuklarımızın yaş ve dönem özelliklerine göre belirlemeliyiz. Zihnindeki ideal çocuk tanımına uygun beklenti taşıyan anne-babalar, hem çocuğu zorlar, hem kendisini zorlar, hem de disiplini uygulanamaz hâle getirirler.

i. Disiplin, anne babaların kendilerini yeterli bir ebeveyn olarak hissetmeleri için otorite oluşturma adına bir baskı aracı değildir. Çocuğun ve gencin (aynı zamanda yetişkinlerin) hayatının düzgün gitmesi için, hayat katan detaylar dahil kimseye yük olmadan günlük işlerini düzenli olarak yapmasıdır. Hatta kendisine, çevresindekilere ve topluma değer katan artıları hareket temposuna ilâve etmektir.

j. Kimi zaman zorlanan ve ileri geri zikzak çizen çocuğu suçlamak ve tepki yüklemek yerine, duygularını etkileyen sebepleri araştırıp, motivasyon azaltıcı sebepleri ortadan kaldırarak yeniden başlama coşkusu aşılamalıyız.

k. Disiplini, bugün ve bizim için gerekli bir uygulama olarak takdim etmek yerine, bir işçinin elindeki anahtar ile vidaları-civataları sıkıştırmasına benzetebiliriz. Yani edinilen her tutarlı alışkanlık, bireyi yükseltecek merdiven basamakları gibi hayatta hem yücelten hem yükselten ve hem de işini bilen-sıkı tutan bir kişilik oluşumunu destekleyecektir. Bunu çocuklarımıza anlaşılır bir dille ve örneklerle anlatmalıyız.

l. Çocuklarımız kendilerini çok çok sevip saygı duyduğumuzu fakat, yemekten önce ve sonra ve tuvaletten sonra elleri yıkamadan başka bir şey yapamayacağını ve yatmadan önce dişlerini fırçalamadan yatamayacağını v.b. kuralları uygulamaları gerektiğini bilmeliler.

m. İstediğimiz şeyi anlaşılır bir biçimde gerekçeleriyle anlatmalı ve güçlü bir istek oluşturmalıyız.

Disiplin, hayatı düzene koyma işlemidir. Her eşyanın yerli yerine konduğunda insanın gözünün ve gönlünün ferahlayacağı gibi, bizi bekleyen işler de zamanında yapılırsa, kolay olan işlerin birikerek zorlaşması önlenmiş olur. Aynı zamanda insana kalite katan temizlik ve düzen anlayışı kazandırılmış olur. İnsanlarla bir arada yaşamayı kolaylaştıran sorumluluklarının bilincinde olma, işi zamanında hatta daha önce bitirme alışkanlığı, işini severek ve coşkuyla yapıp yeni işlere hazır olma performansı, insana zirveleri işaret eden levhalar gibidir. İşte bütün bunlar, disiplini hayata kattığımızda oluşacak güzelliklerdir.

Saliha Erdim