Danimarkalı karikatürist öldü
Telefonla Danimarka’yı aradım sevgili okuyucularım, Jyllands Posten Gazetesi’ni aradım. Hayasızca Hz.Peygamber’in karikatürlerini çizen karikatüristin yanarak öldüğü haberini aldım çünkü.
Jyllands Posten Gazetesi yetkilileri bu konuda dut yemiş bülbül gibi. Açık bir şey söylemiyor. Fakat bu haber Danimarka halkı arasında dolaşıyor. Ben de Danimarka’da yaşayan birkaç dostumu aradım. Söz konusu yangına tanık olmuş bir Türk’ü buldum.
Haber doğruydu: “Danimarka’da Peygamber Efendimizin karikatürlerini çizerek İslam aleminin tepkisini çeken Jyllands Posten Gazetesi çalışanı karikatürist Kurt Westergaard çıkan bir yangında diri diri yanarak can verdi.”
Bu haberi sizlerle niçin paylaşıyorum? Açıklayayım.
1. Öncelikle “ilahi adaleti” ifade etmeliyim. İnsanlar yaptıkları kötülüklerin yanlarına kar kalacaklarını düşünüyorlarsa, bu olayla bir kez daha görüldü ki kötülük kimsenin yanına kar kalmıyor.
2. Allahu Teala peygamberini o hayattayken de, vefatından sonra da koruyor. Çünkü o Kainatın Efenedisi..Dolayısıyla Hz.Peygamber’e açıkca gösterilen saygısızlığın cezası, dünyada da, ahirette de açık bir felakettir.
3. İslam milleti, karikatür olayında infial göstermişti.. Fakat birlik olup büyük bir güç ortaya koyamadıklarından kutsallarını korumaktan aciz durumda olduğu apaçık ortada. Hala İslam birliği sorunu çözüme kavuşmuş değil.
4. Önce Afganistan, sonra Irak işgal edildi ABD tarafından. İran, Suriye, Mısır ve Türkiye sırada. Filistin’de bakanlar, milletvekilleri İsrail tarafından paketlenip götürülebiliyor. Bugünkü dünyada İslam Birliği sağlanıp acilen İslam Barış Gücü kurulmalı.
5. Türkiye, 1000 yıllık İslam medeniyetine, tarih mecraına dönmeli. İslam, Türkiye’nin geleceği, bağımsızlığı, onuru ve tek hayat veren gücü.
Türkiye Avrupa Birliği’ne boş yere çabalayıp zaman kaybetmemeli. D8 yapılanmasını destekleyip İslam Birliğini gerçekleştirmeli.
Bütün bu gerçeklerin bizlere söylediği şu: Ya adam gibi bir an önce işimizi gönüllü olarak yaparız ya da ilahi tokatı yiye yiye zorla yaptırırlar adama..
Bu millet, bu devlet, bu din ve bu tarih sahipsiz değil yani…
Mustafa Yürekli
Senden sana yol var mı?
Yokluğun kor bana… Sensiz, bin ateş parçasına bölünür kalbim. Tenimde cehennem cehenneme düşer, bir daha yanar. Avucumda denizler kurur; çöller başlar.
Gözüme geceler üşüşür; sabahlar ürküp uzaklara kaçar. Sözlerimi hece hece alev sarar; dudağımda yangınlar başlar. Korkarım, bir kez “su” dersem sular alev alır.
Susuşun zor bana. Sensiz, yokuşlar uzar, yollar uçurumlara uğrar. Yaraların kabuğu açılır; ırmakların yatağı daralır. Sele kapılır dağlar; köprüler geçilmez olur. Dünyanın bütün taşları kirpiklerime biner; güneşlerin hepsi çöle iner. Elimde kalır ağıtların hepsi; kimse duymaz, kimse ağlamaz, kimse anlamaz. Bir kuyuya iner gibi; tozlanır şiirler, güfteler silinir, şarkılar boğulur. Harfler harflere bitişmez olur. Sahipsiz kalır keman; telleri kopar bağlamaların… Ahenk bozulur; nefessiz kalır neyler.
Bir “Ah!” etsem, “Ah!”ların hepsi ağlar.
Varlığın koca bir dağ bana. Şirin bu kadar uzak değildi Ferhat’e. Sadece dağlar ayırdı onları. Dağdan sonrası Şirin’di. Dağın berisi Ferhat’ti. Sen ise dağın kendisisin. Kazıp da yakın edeceğim bir yer yok ki Şirin’e Ferhat olayım. Aşıp da kavuşacağım bir yâr yok ki sana geleyim. Sanki bir yanım dağ, bir Ferhat’tir benim. Kimi kimden uzak bileyim? Su içecek dudaklar kurudu, kime sular getireyim? Sular serinliğini yitirdi; kime sâki olayım?
Yokluğunu sor bana. Mecnun’un gözünde Leylâ değilsin ki, sana gelmek için çölleri göze alayım. Çölleri hepten yaktım; kumlar dağıldı, tozlar uçuştu. Aşk kalplere küstü, kuyulara düştü. Koynuma gömdüm ayrılığını ve her bahar yokluğunu meyve verdim. Mecnun beni deli sandı. Leylâ gözlerime aldandı; gözlerini gözlerimde aradı. Araya dağları koydum; kimse aldırmadı. Nice deniz kıyısında nice sevgili bekledim; hiçbirinden selam gelmedi. Şişelere bırakılmış mektuplar gördüm; okuyan olmadı. Ah, sevdiğim, sen yoksun buralarda, tadın da tadı kaçtı, lezzetler hüzne bulandı. Şöyle incecikten bir kez “aşk” desem, şiirler utanır, şarkılar kör olur, türküler köyden kaçar.
Yokluğunu bir sorsan bana, cevapların cümlesi kılıç kuşanır, suların hepsi köpürür, kuru dallar bin defa kırılır, kuşlar bin kez daha dağılır.
Hasretin nâr bana. Kuraklığın dudağı çatlar adını söyleyince. Pervane ateşi bırakıp yüzüme koşar; yanmaya gelir. Buzullar dudağıma koşar, erimeye özenir. Mumların alevi parlar seni anınca. Gölgeler senin adının altında serinler, dinlenir. Nicedir kirpiklerimde taşıdığım taşlar yoluma düşer; hüznüme yaslanır, ağlar, ağlar, ağlar. Bütün yangınların bütün külleri bana savrulur; anka kuşlarının hepsi gözlerimin içine bakar, bir kez daha uçmak için yalvarır. Yangını da yaktığımdan, küllerin hepsi yine, yeni ve yeniden küllenir. Adını ağzıma alsam, her yere her zaman yağmur yağar, denizler denizlere koşar, bütün dağlardan bütün dağlara kuşlar kanatlanır.
Sızın yâr bana. Seni yitirdiğimden beri, elimden ayrılıklar tutuyor; el ele dolaşıyoruz terk edilmiş sahilleri. Acıların canı yanıyor adını anınca, susayım diye yalvarıyorlar. Yaralar senin susuşunla yaralanıyor; bir söz umuyorlar dudağından merhem olur diye. Bir bilsen, ne kadar zamandır kapımda bekleşiyor unutuşlar, “bir yol bizi de hatırlasın” diyorlar. Geceleri sokak lambalarının loşluğuna sığınıp birbirlerine sarılıyorlar ama yine de çok üşüyorlar. Bir sabah gelip yüzlerini tek tek öpüp okşarsın diye umuyorlar. Bir de, evden kaçmış mutluluklar var; hâlâ sığınacak bir köprü altı arıyorlar ama gözleri aydınlık pencerelerin önünde, belki sen ekmek verirsin diye bekliyorlar. Umutlar var hemen aşağı mahallede, gecekondu yapmışlar kendilerine, köylerini bırakmışlar, kalplerden sürülmüşler. Gelirsin diye yolunu gözlüyorlar. Yolları sorma, onlar hepsinden perişan, sevgilinin köyüne dolanmak için can atıyorlar, kıvranıyorlar ama nafile… Sen olmayınca, yollar da yolda kalıyor, ayakları taşa dolanıyor.
Neredesin ey sevdiceğim? Sensiz ayrılık bile ayrıldı sevdiğinden. Sensiz hüzün de mahzun oldu. Sensiz şiirler yarım kaldı, dudağa değmedi; sadece bir fısıltını bekliyorlar. Heceler senin elinden tutup şarkılara sokulmak istiyorlar. Haberin var mı sevdiceğim, burada kuşlar yuvaya uçmuyor; gurbet bile gurbete düşüyor. Duydun mu, burada bahar geldiğine pişman oluyor; güzün yaprakları kuruyor.
Belki okursun diye buraya yazıyorum, harfler seni hecelemek için sabırsızlanıyor. A olmayınca Ş dudağa yapışıyor, sessiz kalıyor. K olmayınca, A ve Ş boşluğa düşüyor, anlamsız kalıyor. “A”, “Ş” ve “K” senin adının kucağında büyüyor, senin anlamının sıcağında doyuyor.
İnan bana, sensiz ayrılık bile ayrılık olmuyor, kavuşmak bile tat vermiyor. Sensiz ne seven sevebiliyor, ne sevilen sevildiğini biliyor. Sensiz sözler boşluğa düşüyor, sensiz kalem kâğıda dokunmuyor, sensiz dudak dudağa değmiyor. Sensiz ne sevda seviniyor ne veda üzülüyor. Sensiz hüzün bile yüze gelemiyor, acılar utanıp kuytulara saklanıyor.
Yokluğun kor bana ey aşk.
Sende yak beni, ateşe at sözlerimi.
Suskunluğun zor bana ey aşk.
Ben sustum, sen söyle iyiliğimi….
Senai Demirci
Dilimi değdirdiğim yere kalbim yetişir mi?
Korkuyorum. Dilim kolayca dolanıyor süslü kelimelere. Büyük laflar damağımın her yanına yapışmış gibi. Dudağımdan sözler yâr yüzünden düşen yaşmak gibi kayıveriyor göğe. Göğsünde taşıdığını bilmiyor gibi, içinde büyüttüğünü tanımıyor gibi heceler. Ayrılık sözleri dilimden eksik olmuyor. Ölümü sıkça anıyorum belki.
Hasret, hüzün, keder, sızı, sancı, ağrı, ölüm, ayrılık, özlem birer kelime sadece… Dile dokunduğunda acıtmıyor, kulağa vurduğunda can yakmıyor.
Bunlar sözler, sadece sözler, sadece sözler. Ağzımda kolayca yankılanıyorlar. Bir çok kulağa çarpıyorlar. Belki bir kaç kalbe de iniyor. Havada asılı duruyor sesler. Harflerin zincirine tutunuyor sözler. Dört harf “ölüm ve sadece iki hece. “Ölüm” derken, kelimenin tam ortasında dil damağa değiyor. Bitirdiğinde dudak dudağa kavuşuyor. “Ölümmmm.. Buluşuyor dil ve damak. Isınıyor dudaklar, kavuşuyor. Kolay ölüm… bu kadar kolay. Demesi kolay.. Ya olması ölümün. Ya dudakları soğutması. Eşiğinde durmak son nefesin nasıl bir tükenmişlik. Nice bir yangındır ömrün bir nefese daha yetmemesi.. Ölümün kendisini ruhunla hecelediğin oldu mu? Ayrılığı kıvrana kıvrana içtin mi hiç? Hasretin tam ortasında kala kalıp zamanın kırık cam parçaları gibi gırtlağına battığını hissettin mi?
Korkuyorum. Yalancı olmaktan korkuyorum. Dilimi değdirdiğim yerlere kalbimi yetiştirememekten korkuyorum. Dudaklarıma vuran sözlerin tenimde iz bırakmadan savrulması yalancı eder mi beni? Ya herşeyimi yitirmiş ve geriye sadece sözlerim kalmışsa? Kuru sözler, boş sözler, süslü sözler, içinde kalp olmayan kalp sözler…
Ölümün yüzüne yüzünü değdiren ne çok yüzler oldu. Güldü mü ölüm onların yüzüne? Gözleri ölümün gözleri olunca neyi gördüler? Hangi hasretler koşuştu dudaklarına? Yarınlar var diye yarım kalmış işler, sonra söylerim diye söylenememiş sözler, sırası değil diye gecikmiş sevmeler ölümün eşiğinde kimbilir nasıl haykırdı? Ölüm anında susan dudak söyleyeceklerinin hepsini söyleyememişti. Ölümün kollarında açık kalan eller, sahip olunacakların hepsini bitirmiş miydi?
Sözleri yok ölümün. Ne söylüyorsa gözleriyle söylüyor. Bir ölünün gözlerine yığıyor tereddütlerin hepsini. Sessizce iniveren kirpiklerin ucuna savuruyor geç kalmışlıkların hepsi. Sanki ruhunu dudakları arasındaki ince çizgiye biriktirmiş gibi ölümler, hem hiç konuşmuyor hem hep konuşuyor.
Hayat gibi değil ölüm. Az konuşuyor. Heceleri sessiz. Sözleri keskin. Benim gibi sözlere tutunma sevdası yok ölümün. Ömür boyu suskun. Bir kez konuşur ve konuştuğunda en büyük sözünü söyler. Ne kadar konuşsam ve yazsam, ancak ölümün sözünü ederim. Ölümün sözü, ölümün kendisi değil. Bir beden ki, ölümün kırık hecesidir her daim. Hücre hücre ölüme yazgılıdır içinde yürüdüğüm bu gövde. Zamanın her “tik-tak”ı uzaklıkların sinsi habercisidir; çatlaklar açar aramızda, içimizde.
Hayat, aslında hep ölümü anlatır dinleyene. Hayat ölümle berbat olsun diye değildir bu. Ölümün eşiğinde yaşanan bir hayat daha çok anlam arar kendine, daha çok heyecan bulur da o yüzden. Ölümü bilirsen çerçeve çizersin kendine. Bildiğin, beklediğin bir son varsa, hayatı som bir altın gibi işlemeye koyulursun. Ucunu açık sanırsan, oyalanmaya durursun, hoyratça savurursun, oyuna dalarsın. Rüyanın rüya olduğunu bile unutacak sahte bir uyanıklık içinde uyursun. Uyanamazsın.
Buraya yazıyorum: en güzel, en içten yazımı öldüğümde yazmış olacağım.. En sahici nasihatimi, en umulmadık haykırışımı cenazem söyleyecek sana. Hayata nokta koyduğumda yüreğine çelikten sözler dikmiş olacağım. Çelikten sözler.. Ezsen de unutkanlığınla, kalbinin odacıklarında bir yerde suskun bir tohum gibi patlamayı bekleyecek. Hiç beklemediğin anda çiçekler açacak, buruk meyveler sunacak.
Sen sus ey ölüm. Ben sana hece hece yaklaştıkça, sen bigâne kal. Ben kelimelerle yoluna tuzak kurdukça, sen suskunlukların ardına kaç. Ben ele avuca sığdırmaya çalıştıkça seni, sen perdeler ardına saklan. Sen sus ki, bana söz söylemek kalsın.Yalan sözler. Kuru sözler. Ağız dolusu. Dil bulaşığı. Yüreksiz sözler. Sözler kalsın.
Yalanı dilimden uzak eyle Rabbim!
Senai Demirci
Kamera arkası…
Bir filmin kamera arkası görüntüleri her seyirci için ilginç ve keyifli olmalı. Kamera-arkası görüntülerini izlerken, kendimizi az da olsa ayrıcalıklı bir konumda hissederiz.
Ayrıcalıklıyızdır; çünkü herkesin kendini kaptırdığı kurgulanmış bir gerçekliğin arkasına geçeriz; herkesin bilmediğini bilir, herkesin görmediğini görürüz. Keyifliyizdir; çünkü tasarlanmış bir hayalin içinden çıkıp onu kuşatır, inşa edilmiş bir rüyadan uyanıp rüyayı yorumlarız. Kamera arkası görüntülerini seyrederken, az önce seyirci olarak nesnesi olduğumuz ve etkilendiğimiz bir ürünü, kendi nesnemiz haline getirir, onu elimize alırız, ona özne oluruz.
Bir filmi seyretmeye razı olmak gönüllü bir aldanıştır, duygularımızı bile-isteye geçici bir gerçekliğin eline vermektir. İyi bir film bize sinemayı unutturur. Etkileyici bir senaryo sinemada bir seyirci olduğumuz gerçeğinden duygusal olarak kopartır bizi. Öyle ki, sinema ışıkları yanınca silkinmek zorunda kalırız. Sinema ışıklarının yanmasını bekliyorsak, koltukta olduğumuzu unutmamışsak, filmin film olduğu başından beri aklımızdaysa, iyi bir filmde değiliz demektir. Film odur ki, film olduğunu unuttursun.
Bir televizyon programımızın kamera arkası görüntülerini çeken kameraman ve yönetmen arkadaşlarımın koşturmaları sırasında acıyla fark edecektim ki, boşuna gayret ediyorlar. Çektikleri bir “kamera arkası” olmayacak. Kamera arkası diye çektikleri görüntüler ellerindeki kameranın önüne düşüyordu yine. Seyrettiğimiz her “kamera-arkası” aslında bir başka “kameranın önü”dür. Bizi kamera arkasına götürüp filmden uyandırmaya çalışanlar bir başka kameranın önünde yeniden uyutuyorlar. Kamera arkası görüntüleri ile kimselerin görmediğini gördüğüne inandırılan biz ayrıcalıklılar, aslında kamera arkası görüntülerini çeken kameraların arkasından habersiziz. Yeni bir kurgunun, yeni bir yapımın önüne sürüyorlar bizi kamera arkası görüntüleriyle. Yeniden uyutuyorlar. Yine kamera önünde oyalıyorlar. Kamera-arkası görüntülerin düştüğü kameraların da arkasına bir dizi kamera koysalar, seyrettiklerimiz yine bir kameranın önünde duruyor olmaktan kurtulamayacak. Bu kamera arkası çekimlerini, “kamera arkasının kamera arkasının kamera arkasının kamera arkası…” şeklinde sonsuza kadar çoğaltsalar da, bir kameranın önünde kalacak gözlerimiz. Üstelik, sonunda kameralar o kadar artacak ki, bunca kameraya yetişecek ne kameraman bulunur, bunca kamera arkası görüntüsünü seyredecek ne seyirci kalır.
Öyle bir kamera çekmeli ki gerçek kamera arkasını, başka bir kamera önü daha olmamalı çektiği görüntüler. Öyle bir yerden bakmalıyız ki gerçekliğe, o bakışın arkasında başka bir bakışa yer kalmamalı. Son ve gerçek kameranın çektiği öyle olmalı ki, o kamera arkası bakışını kuşatabilecek başka bir kameranın varlığı imkansız olmalı.
Bütün nazarları ve manzaraları, vizyonları ve vizörleri önüne alan, ardında başka bir şey bırakmayan tek ve nihaî görüş nedir o halde? Varlığın nihâi seyircisi kim? Hayallerimizin en son kamera arkası bakışı kimin nazarında saklı? Yaşadığımız hayatın nihai görüntüleri hangi perdeye düşüyor? Seyrettiğimiz görüntülerin gözbebeğimize düşmesi, bu görüntüye bizim verdiğimiz tepkiler ilginçtir değil mi? Öyleyse, kimdir gözümüzün gördüğünü gören, gözümüzün nasıl gördüğünü de gören ve dilerse gösterecek olan bakışın sahibi?
Gördüğümüz her rüya bizimdir; bize aittir ve biraz da biz o rüyaya aitizdir. Uyanılmayan bir rüya, rüya olamaz. Kendimizi rüyamızda ne kadar gerçek hissedersek o kadar rüyadır o rüya. Ancak kendimizi o rüyadan uyandırmadan da rüya diye bilinmez o rüya… Yani uyanmakla rüyanın kamera arkasına geçeriz; ona ait olmaktan çıkarız, o bize ait olmaya başlar. Ancak o zaman yorumlayabiliriz rüyayı. Nesnemiz ederiz onu.
O kadar sahici yaşıyoruz ki dünyada… Kendimizi kaptırdığımız bir filmde ağlar gibi, güler gibi, heyecanlanır gibi… O kadar içine almış ki hayat bizi; sinemaya girdiğimizi (doğduğumuzu) ve sinemadan çıkarılacağımızı (öleceğimizi) unutuyoruz. Ya ışıklar birden yanarsa?
Bu dünyaya geldiğimizi de gideceğimizi de unutmuşsak, kendimizi bir rüyaya/filme kaptırdığımız kesin. Kendimizi kaptırdığımız her şeyden bir an silkinerek uyanacağımız da kesindir. Peki nerede kamera arkası çekimleri? Nerede filmi yorumlama fırsatı? Kim yorumlayacak bu rüyayı? Bu gönüllü aldanıştan nasıl dürtüleceğiz?
Nihaî bakış, yani en son kamera arkası nerede mi? O, Yaradan’ın kendi kutlu nazarında saklıdır. O nazarda olduğumuzu bilerek yaşamalı, o nazarda yer edindiğimizi bilerek gözlerimize görüntüler seçmeliyiz. Varlığımızı “Ol!” sözünün içinde anlamlandıran gerçek Yönetmen’in perdesine anlamlar düşüren bir seyirciyiz/seyredileniz aslında.
Kendimizi o kadar kaptırmayalım filme…
Senai Demirci
Tuzak, ama uzak değil…
Tuzak dediğin görünmemeli… Hiç ummadığı anda ayağına takılmalı kurbanının. Süslü de olmalı tuzak… Heveslendirmeli; çekmeli kendine…
Uzak olmamalı tuzak; hep yakınında, yanında olmalı kurbanının.
Hem yolda olmalı tuzak; yoldan farklı durmamalı, hatta yolun kendisi diye bellenmeli.
Tuzak kötü bile olmamalı. Tuzağa düşmek iyilik sanılmalı, akıllılık sayılmalı.
Tuzağa doğru yürümek, yolun kendisi bilinmeli.
Tuzağa uzak köşelerden yürüyenler ayıplanmalı.
Tuzağı farkedenler utanmalılar kendilerinden.
Kötü bir şey yapıyormuş gibi büzüşüp kalmalılar kendi köşelerinde.
Ayağı tuzağa takılanlar alkışlanmalı; hayırlı bir akıbetin konusu bile edilmeliler.
Fıtratında kerem olan insan hiçbir kötülüğü “kötülük” sıfatıyla yapmaz. Bile bile “kötü” olmaz insan. Vicdanı susmadıkça, nefsi “iyi” bir gerekçe bulmadıkça, kötülüğün kuyusuna inmez.
“Kötü”ye “iyi” bir kılıf bulur, “şerr”e “hayır”lı bir renk verir de, öylece özne olur kötülüğe.
Şimdilerde, tuzakların estetize edildiği bir zamanda yaşıyoruz.
Örneğin, özgürlük kavramını, çıplaklığın eline yeni icat bir yelpaze gibi tutuşturuyoruz bunaltan sıcaklarda.
Reklam hakkının gölgesine siperlenip, mayodan artan kadın bedeni parçalarını, mayonun gizlemek yerine daha da belirginleştirdiği dişilik cezbelerini gözlere sokuyoruz.
Görünenler, göründükleri için kazananlar, güzel göründükleri için kendilerine imrenilenler, görenler, gördüklerine hayran olanlar, görüntüleri çoğaltılanlara imrenenler, hep birlikte mağdur ediliyor.
Görüntüyle vuruluyoruz, görünmeye vuruluyoruz.
Görüntüler üzerinden kuruluyor tuzaklar. Görüntüde yer almak adına, hiç tanımadığın gözlerde gözde bir konum edinmek hatırına inceliyor yeni tuzaklar.
“Görüntü”nün “gerçek”in aleyhine parladığı, “imaj”ın “vicdan”ı parçalayıp yırttığı bir çağın çocuklarıyız.
Bir önceki yüzyılda “olma”ya odaklanmış modern kafalar, nicedir “olma”nın, “gerçekleşme”nin en sığ ama en kolay erişilen, en yalancı ama en kolay kanılan bileşenine, yani “görünme”ye odaklandılar.
“Görüntü”leri üzerinden tatmin olmaya çağrılıyor mahzun ve tesellisiz kalpler.
Görüntü ise en fazla başkalarının sahte, sığ, geçici, iki yüzlü, vefasız bakışlarına sürgün ediyor insanı.
Şöhreti afet eyleyen o sır, yani başkalarının takdirine endeksli yaşama zavallılığı, en sıradan, anonim insanları da saçlarının perçeminden tutup çekim alanına alıyor.
Sırf şöhret olmak için rezillik etmeye razı oluyor insanlar; ekranlarda görünüp televizyonun elektronik havuzunda vaftiz edilip aklanmak uğruna en mahrem sırlarını açıp kişiliğini, dişiliğini, erkekliğini yağmalayabiliyorlar.
Köprüden atlamak için bile kameraların gelmesini beklemek, bedenini, hayatını, hatta -çoktan gözden çıkardığı- ebedî hayatını da parçalayıp mutluluğun ekranın vefasız görüntülerinde bir araya toplanmasına, huzurun iki yakasının TV düğmeleri ile bir araya getirilmesine razı olunduğunu göstermiyor mu?
Ünlü olmak uğruna rezil olmak yüceltiliyor. Herkesin tanıdığı biri olmak adına kendini öldürmek alkışlanıyor, aklanıyor.
Nefsimiz görüntüler üzerinden süslüyor artık eylemlerimizi.
İnsanları özlerini boşaltıp görüntünün kuru ve kırılgan kabuğuna iltica etmeye ayartıyor. Şöhreti “zehirli bal” diye tarif eden Said Nursî’yi daha iyi anlıyorum bugünlerde.
Bal tadında zehir. Dudağa bal tadı taşıyor, kalbe zehir kusuyor.
Bir de şaşırıyorum şöhrete müptelâ olmuşlar için okuduğu ayete:
“İnnâ lillah ve innâ ileyhi raciûn.”
Yani ki, “Biz Allah içiniz ve O’na dönücüyüz.” Her ölüm haberinde, ölümün kesinliğini, ölümden sonranın anlamını idrak etmek için zikrettiğimiz bu ayetin şöhretle ne ilgisi olabilirdi?
Uğrunda ölmenin bile göze alındığı, rezil olarak, kişiliğini toprağa diri diri gömmenin de hak görüldüğü şöhret bir tür ölüm demek aslında.
Şöhret, vefasız ve çaresiz gözlere gömülen bir cenaze ediyor insanı. Oysa, “biz Allah içiniz; Allah için varız.” Başkalarının gözlerinde değil, O’nun nazarında itibar ve dirlik buluruz.
Şöhret, sığ bakışlardan, gel-geç karşılaşmalardan hayranlık bekleyen bir dilenci eyliyor insanı. Oysa, “biz Allah’a dönücüyüz”; başkalarının bakışlarından değil O’nun katından sonsuz teselliler umuyoruz.
Tuzak işte. Hem çekici, hem tanıdık, hem yakın, hem yol, hem açık, hem gizli. Varlığın görüntüde yağmalanması…
Görünen kadarcık, görüntüde kalasılık bir varlığa fit olunması..
Tuzak. Ama uzak değil.
Senai Demirci
Merdivenler…
Hiç düşündünüz mü, hayatınızda ne kadar vazgeçilmezdir merdivenler. Evimizin, apartmanızın olmazsa olmaz parçası. Bizi aşağıya taşıyan, yukarı çıkaran, ulaşamadıklarımıza ulaşmamız için basamak olan merdivenler.. Gün olur, alev alev yanan bir evden ağlaşan çocukları indirmek için şefkatle uzatılan itfaiye merdiveni olur. Gün olur, ağaçtaki meyveye uzanmak için uzanır merdiven. Ve daha ne çok kullandığımız yer vardır merdiveni…
Merdiven, hayatı anlatmak için kullanılır bir bakarsınız şiirlerde. “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden” diye başlar Ahmed Haşim ve hayatı merdivenleştirir. Ardımız sıra bıraktığımız günlere ağıtlar yakar.
Nasıl anlatılır hayat merdivenle? İlk basamak neresidir, hangi hâl son basamak? Biz aslında, ademden vücuda dayanmış bir merdivende, hayat merdiveninde ilerliyoruz, adım adım, basamak basamak. Hayat adını verdiğimiz merdivende, her basamakta çok şeyler yaşayarak, kâh gülerek, kâh ağlayarak, ama hiç durmadan, bir geri basamağa inmeden ilerliyoruz.
İlk basamaklarda çocukluğumuz bekler bizi. O sıralar merdivenin farkında bile değilizdir. Her yer yakın ve her şey bizimdir. Bulutların üzerinde dünyayı seyrederiz gülerek. Kâh ana kucağının sıcaklığında dindiririz acımızı, kâh pembe hülyalara salarız kalbimizi. Gidenlerin, elimizden çıkanların farkında değiliz. Çünkü her an, her şey bizim için yeni. Ne zaman kaybolur çocukluğun büyülü dünyası? Ne zaman bulutlardan inilir, ayaklar ne zaman yere basar? Hayat sancısı hangi basamakta hissettirir kendini? Ne zaman kaybetmeye başlarız sevdiklerimizi ya da kendimizi?
Çocukluk basamakları ansızın bitiverir. Kendimizi sancılı bir delikanlılık/genç kızlık devresinde buluveririz. Kanımız çağlayarak akarken, bizi kimse tutamaz. Her şeyi biz biliriz ve kimse de bizi anlamıyordur. Her yerde olmak isteriz, her şey olmak isteriz ama mutlaka herkesten farklı kalmak, her yerden yüksekte durmak isteriz. Bize önerilenlere illâ ki karşı çıkarız. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelir hayat ve gençlik. Öyle ki nice olmaz şeyi gözümüzü kırpmadan göze alır, yüreğimiz burkulmadan harcarız zamanı. Gün gelip beli bükük, bir ayağı çukurda ihtiyarlar olacağımızı hesap etmeyiz, bilmeyiz, düşünmeyiz. Hep böyle dinç, hep böyle genç kalacak gibiyizdir. Acıları da sevinçleri de öylesine abartılı yaşarız ki… Kederde de, sevinçte de dünyamız baştan sona değişir; ya var, ya yok olur. Gök bir güneşlidir, bir sislidir. Hayat akıp gider, ardına bile bakmadan. Hâlâ merdivendeyiz; farkında mıyız? Bilmiyoruz. Bazı tökezlemelerde hissediyoruz belki… Ayağımız takılmasa, dizlerimiz acımasa hiç hissedecek değiliz. Sarhoşuz, gençlik sarhoşu… Peki ya sonrası…
Olgunluk çağı mı? Yoksa büyük aldanmaların yaşandığı basamaklar mı? Bilmiyorum. Deli deli akan kan durulmuştur artık. Bir baltaya sap olmuşuzdur belki ya da olmak için çalışıyoruzdur. Hayat gerçekleri acıdır demeye başlamışızdır. Çünkü, artık bakmamız gereken bir ailemiz, sorumluluğunu üstlendiğimiz çocuklarımız vardır. Hayat bir koşuşturmadır; evden işe, işten eve. Problemler, çözümler arasında dokunan mekikler. Peki ya biz neredeyiz? Biz kendimiz için ne yapıyoruz?
Şimdi şakaklarımıza karlar yağdı, yürümemiz yavaşladı. İhtiyar olduk. Hiçbirşey eskisi gibi değil… Uğruna yaşadığımız herşey bizden yavaş yavaş uzaklaşıyor. Çocuklarımız şimdi kendi yollarını adımlıyor, kendi merdivenlerinin basamaklarında oyalanıyorlar. Bir zamanlar bizim yaptığımızı yapıyorlar. Hayallerine merdiven kuruyorlar, sevdalarının zirvesine tırmanıyorlar. Ve sevdiklerimiz, basamakları birlikte adımladığımız akranlarımız, akrabalarımız, dostlarımız bir bir göçüyorlar buradan. Daha bir yalnızız şimdi. Kendimizle başbaşayız. Ölümle yüzyüzeyiz şimdi; hani şu uzaktaki ölümle, gençlikte bir türlü kendimize yakıştıramadığımız mezara dönük yüzümüz.
Sahi niye gelmiştik biz bu âleme. Her basamakta bizi yokluğa taşıyan merdivenleri adımlamak için mi? Yoksa her basamağında sonsuzluğu hissettiğimiz hakikat merdiveninde emin adımlarla ilerlemek için mi? Tercih bizim, hepimizin. Şimdi kararımızı verelim, merdivenimiz düşmeden, basamaklar tükenmeden.. Biz hangi merdivendeyiz? Hangi basamakta bekler bizi ecelimiz? Adımımız hangi basamakta tükenir? Adımız hangi basamağa “göçtü gitti!” diye düşer?
Şair Paul Verlaine’in sorusunu ilk basamakta sormalı değil miyiz?
İşte hayat! Aç gözünü gör;
Bak ne kadar sade.
Her günkü sade gürültüdür
Şehirden gelmekte.
Ey sen ki durmadan ağlarsın,
Döversin dizini;
Gel söyle bakalım ne yaptın,
Nettin gençliğini?
Dikkat! Merdivendeyiz! Düşebiliriz!
Senai Demirci
03.24.08
Gözlerime kapatma davası açın!
Olan biteni siz de görmüyor musunuz?
Kör müsünüz?
Yo, yo, kör diyemem size!
Bizim gözlerimizin görmediğini gördünüz.
Gözlerinizi “laiklik karşıtı eylemler”e odakladınız.
Ne ettiniz siz?
Ne yaptığınızın farkında mısınız?
Kapatın gözlerinizi..
Kimseleri görmesin, kimselere görünmesin gözleriniz.
Gözleriniz “laiklik karşıtı eylemler”in odağı oldu bayım.
Hemen yazmaya başlıyorum.
İddianame:
Madde 1: Göz bebeğinize secdeye giden bir adamın görüntüsü düştü.
Madde 2: Aman Tanrım, retinanıza kazındı laiklik karşıtı eylemlerimiz.
Madde 3: Laiklik karşıtlığı hızla beyninize sızıyor bayım.
Sakın ola yukarıya göndermeyin.
Gözünüzde kalsın laiklik karşıtlığı
Aklınıza tırmanmasın!
Gözünüzde kalsın aklınız.
Kulağınız, sayın bayım, kulağınız.
Felaket!
Laiklik karşıtı söylemlere açık.
Az önce ezandı kulak zarınıza teklifsizce çarpan!
“Olmasaydı, ah olmasaydı!” diye kıvranıyor musunuz içinizden?
Sızlanıyor musunuz?
Huzursuz mu oldunuz?
Fısıltı mı içinizdeki ne?
Yoksa yoksa…
Yoksa yoksa, siz, evet siz, dua ediyor olmayasınız
Dua olmasın sakın nefesinize arsızca dolanan fısıltılar.
Ağzınıza almayın laiklik karşıtı sesleri sakın.
Ağzınızı hemen kapatın, kapattırın.
Ne o öyle!
Hayy’dan gelip Hu’ya giden nefesler…
Almayın içinize sakın
Dışarıda kalsın.
Aldıysanız da,
İçinizde kalsın.
Müebbet hapisle cezalandırın.
İyisinden bir iç fırçası size: O’nu hatırlatan ıssızlıkları kazısın.
Hoş kokulu bir de dış macunu: O’na muhtaç değilmiş gibi yaşayan yanınız parlasın.
Uykunuzda unuttuğunuz bedeninizi göstermeyin kimselere.
Siz kendi kendinize sahipsiniz.
Esnemeyin sakın.
Kendinize sahip olmadığınız sanılmasın.
Kapatın ağzınızı.
Kapatın.
Dudaklarınıza kapatma davası açın!
Sızlar mı sizin de vicdanınız.
Aman bayım, ne gereği var.
Laiklik karşıtı eylemler ocağıdır vicdanınız.
Tez elden kurtulun
İçinizi temizleyin sonsuzluk arzusundan.
Kapatın o bahsi kapatın.
Göklere bakmayın.
Ümitlenmeyin sakın.
Ufuklara kapatma davası açın.
Hiç yakıştıramadım size.
Baştan ayağa laiklik karşıtı eylemler içindesiniz.
Nereye böyle?
Bu gidiş
Bu eskiyiş
Bu tükeniş
Bu yaşlanış
Laik olmayan bir yere.
Eksiliyorsunuz her an, bayım.
Toprağa dönüyor yüzünüz.
Bir namaza yaklaşıyorsunuz Allah’ın her günü,
Laiklik karşıtı musalla taşına taşınıyorsunuz her an.
Cenazenize doğru yürüyorsunuz.
Laiklik karşıtı bir kefene bürüneceksiniz.
Laiklik karşıtı bir eylemle gömüleceksiniz.
Laik karşıtı dualara konu olacaksınız.
Kapatın yüzünüzü bayım.
Yüzünüzü kapatın.
Dayanılmaz bir utanç bu.
Skandal.
Yüzünüz ahirete dönük, bayım.
Kapatma davası açın yüzünüze.
Gözleriniz, bayım, gözleriniz.
Göğe bakıyor.
Ufuklarda güneş bekliyor.
Bulutlardan yağmur umuyor.
Akşamı sabah etmek istiyor her Allah’ın günü.
Erik çiçeklerine aldanıyor, gün ışığına kanıyor.
Kalbiniz de eşlik ediyor gözlerin aldanışına.
Yaşama sevinciyle umutlanıyor.
Ebedî sevdalara düşüyor.
Hiç ölmeyecekmiş gibi sevmelere hevesleniyor.
Laiklik karşıtı eylemlerin kaynağı olan Allah’ın her günü “felfecir” okuyor gözleriniz.
Laiklik karşıtı eylemlere odaklanıyor.
Kapatılmalı gözleriniz
Kapatılmalı.
Görmüyor musunuz?
Kör müsünüz?
Kapatılmalı gözleriniz.
Hemen dava açmalısınız.
Senai Demirci
Tiramisu
Malzemeler (10 kişilik, 2 tepsi)
- 2 paket (250 gramlık) mascarpon peyniri
- 5 paket « kedi dili » bisküvi
- 6 yumurta
- 8 yemek kasığı şeker
- 4 yemek kaşığı nescafe
Yapılışı
Yumurtaların beyazını sarısından ayır. Beyazları 4 yemek kaşığı şekerle köpük alana kadar çırp. Sarısınıda 4 yemek kaşığı ile çırp.
Peyniri sarısına ekledikten sonra yeniden çırp. Peynir ve yumurata sarısı karışımının üzerine yumurta beyazını ekle ve tahta kaşıkla (püf noktası; aksi taktirde cıvık bir tiramisu elde edersiniz) köpük sönmeyecek şekilde yavaşca karıştır.
Nescafeyi yarım litre kaynar suyla erittikten sonra 5 dk kadar soğumasını bekle.
Bisküvileri kahveli suya batır (bisküvelerin fazla ıslanmaması gerekiyor) ve tepsiye bir sıra diz. Bunun üzerine krema sür. Bu şekilde iki sıra yap. Ikinci tepsiyi aynı şekilde hazırla.
Buzdolabında 24 saat beklet. Servis yaparken kakao serp.
Afiyet olsun!
03.23.08
Allah’ım tut elimizi!
Allah’ım!
Kanadı kırık bir kuş gibiyim.
Uçsam uçamıyor, göçsem göçemiyorum.
Yarım bırakılmış bir düş gibiyim.
Yardan da, serden de geçemiyorum.
Menzile erememe korkusu sardı benliğimi
Kolum kanadım kırık, gönlüm bin pare!
Ey kalpleri evirip çeviren, ey gönüller sahibi!
Yaraları saran, dağılanı toplayan Sensin!
Varlığım Senin varlığının şahidi
Varlığım Senin Rahmetinin şahidi!
Allah’ım!
Yalnız Senden yardım diler yalnız Sana kulluk ederiz.
Seni sığınak, barınak, tutamak bilir Ya Allah deriz.
Şeytandan SANA sığınır e’uzu billah deriz.
Her işe Seninle başlar bismillah deriz.
Nimet verdiğinde gönülden şükrederiz.
Versende aslanda elhamdülillah deriz.
Hayran kaldığımızda maşallah,
Pişman olduğumuz da estağfirullah deriz.
Sevindiğimizde Allahuekber,
Üzüldüğümüzde inna lillah deriz.
Canımız sıkıldığında fe-subhanallah,
Zafer kazandığımızda nasrun minallah,
Rızık kazandığımızda er-rizku ‘alallah deriz.
Bir işi arzu ettiğimizde inşallah,
Bir işi başardığımızda biiznillah deriz.
Güçlük karşısında la-havle ve-la kuvvete illa billah,
Söz verdiğimizde v’Allah ve billah deriz.
Allah’ım!
Benliğimin yaktığı ateşte yakma beni!
Beni nefsime kul etme, kul et nefsimi Sana!
Bir lahza dahi bana bırakma beni!
Sen bana yetersin, yetmem ben bana.
Bilmediğimi bildir, görmediğimi göster!
Sen bildirmezsen bilemem, göremem göstermezsen
Gönlüme huzur,gözlerime nur, dizime derman ver!
Sen “OL” deyince olur, olmaz “OL” demezsen.
Canana can, cana canan, kalbe ferman ver!
Al işte ellerim, uzattım sana!
Ne olur, ne olur bırakma beni bana!
Sen bana yetersin, yetmem ben bana!
Allah’ım, ellerimi bırakma!
Allah’ım!
Bırakma bizi
Tut elimizi!
Mustafa İslamoğlu
Parti kapatmaya hayır!
Demokrasimiz kapatılmasın diye, sitelerimizi karartıyoruz!
Oylarımızla, siyasal tercihlerimize, irademize sahip çıkıyoruz
Türkiye bir kez daha, “üç kişiyi idam ederek güzel bir sistem kurmak”la övünen elitist anlayışın tehdidi altındadır. Bu zamana kadar kapatılan 26 partiye bir yenisi daha eklenmek istenmektedir. Türkiye, halkın tercihleri ile seçkinlerin korku siyaseti arasında bir kıskaca alınmak istenmektedir.
Seçmenin %47’sinin tercihini alan, ülkeyi 6 yıldır yöneten bir parti kapatılmak istenmektedir. Halkın desteğini alan bir siyasal parti, kendini halkın, demokratik işleyişin, hukukun üstünde gören seçkinlerin korkularına kurban edilmek istenmektedir. Türkiye’nin geleceği bir kez daha karartılmak istenmektedir.
Siyasi tercihimiz ne olursa olsun Türkiye’nin geleceğini karartmak isteyenlere dur diyelim.
Hangi partiye oy vermiş olursak olalım; düşüncesinden, siyasi tercihinden dolayı siyasi partilerin kapatılmasına karşı çıkalım.
Oylarımıza, siyasal tercihlerimize, halkın iradesine sahip çıkalım.
Türkiye bu ayıbı bir daha yaşamasın.
Biz kimiz?
Biz bu ülkeyi çok seven, çıkan her huzursuzlukta yüreği yanan kişileriz.
Biz, Türkiye’nin geniş ufkunun kısır görüşlerle heba edilmemesi gerektiğine inananlarız.
Biz, her rüzgârda yön değiştiren ve haklının değil de güçlünün yanında yer alanlardan sıkılmış kişileriz.
kapatmayahayir.com’u milletin ortak hislerine tercüman olmak için bir grup arkadaş hayata geçirdik.
Şimdi çok kişiyiz…
Ve her imza ile sayımız büyüyor.
Peki, ne istiyoruz?
Ayak oyunlarıyla milletin görüşünün heba edilmemesini istiyoruz.
Seçmenin %47’sinin tercihini alan, ülkeyi 6 yıldır yöneten bir partinin kapatılmak istenmesine hayır diyoruz.
Siyasi tercihimiz ne olursa olsun Türkiye’nin geleceğini karartmak isteyenlere dur diyoruz.
Basit bir şey talep ediyoruz.
Oylarımıza, siyasal tercihlerimize, halkın iradesine sahip çıkalım.
Hedefimiz ise 1.000.000 imza.
03.22.08
Un kurabiyesi
- 1 Paket yumuşak margarin
- 4 Çorba kaşığı pudra şekeri
- 4 Çorba kaşığı nişasta
- 1 Çay bardağı sıvı yağ
- 1 Paket vanilya ( vanilya tadını sevenler için 2 paket vanilyada konulabilir)
- 1 Paket kabartma tozu
- Aldığı kadar un ( yaklaşık 20 tepeleme çorba kaşığı un konulmalıdır verilen ölçüye rağmen yapılan hamur kulak memesi kıvamında olmuyorsa tedbirli davranılarak un ilavesi yapılabilir)
Yapılışı
Verilen tüm malzemeler derince bir kabın içinde yoğrulur, içine sıvı madde pek konulmadığından (tek sıvı yağ hariç) yoğrulması azda olsa biraz zaman alır ve hamur kıvama gelene kadar toplanması yoğrula yoğrula meydana gelir bu nedenle toplanmıyor, olmuyor gibi bir hisse kapılmayın sonuç muhteşem olacaktır Allah’ın izniyle. Tabi bu arada sıvı (su süt vs gibi) malzemelerde kullanmayın hamuru toplamak için !!!
Hamur olduktan sonra yağlanmış tepsiye ister büyük ister küçük parçalar halinde dizin fakat kurabiyeleri tepside sıkışık şekilde dizmeyin yapışma olmaması için.
Verdiğim bu tarifle yaklaşık 2 tepsi un kurabiyesi çıkmaktadır tepsileri hazırlarken fırını da ılıtmalıyız ki kurabiyelerimiz ılık fırına girsin (170 ila 180 derece arası).
Pişme süresi ise; 20 dakikadan sonra fırında kontrol etmeliyiz kurabiyelerimizin rengi beyaz olmalıdır bu nedenle üzerinin pembeleşmesini beklemeyin arada elimizle dokunarak katılaşıp katılaşmadığını kontrol etmenizi öneririm.
Fırından çıktıktan sonra ise servis tepsisine koyup üzerlerine pudra şekerini eleyin isteğe bağlı olarak üzerlerine ayrıca hindistan cevizi de konulabilir…
Bu fırındaki hâli…
Buda yemeden önceki hâli…
Afiyet olsun!
03.19.08
Mevlid Kandili Duası
Eûzü Billahi Mine’ş-şeytani’r-racîm, Bismillahirrahmanirrahim
Ya ilahel alemin
İlk yarattığın nur efendimizin nuruydu.
Sen onu var etmeden evvel gündüzün geceden,
baharın da kıştan farkı yoktu.
İyilikler, kötülüklerle iç içe;
akıl nefse yenik,
ruh da bedenin esiri idi.
O güzeller güzeli
Varlığın sırrını keşfedip akla yüksek hedefler gösterdi
düşünceye kapılar açıp
insanın ebedlere namzet olduğunu âlemşümul bir dille haykırdı.
Böyle bir elçiyi insanlığa bahşetmenden
Ve sayısız nice nimetlerinden ötürü
sana sonsuz hamd ü senalar olsun ya Rabbi!
Güç ve kuvvet ancak kendisine has olan yüce ve büyük Allâh’ım!
Mahlûkatın adedince,
Zatının rızası,
Arşının ağırlığı ve kelimelerinin toplamınca
Efendimiz Hz. Muhammed (sas) ve O’nun ehli
ve ashabı üzerine salât ü selam la bir kere daha yâdederek huzûr-u İlahi’de el açıp yakarıyoruz.
Ey her şeye hayat bahşeden Allah’ım
bütün insanlık, hatta bütün bir varlık âleminin bayramı sayılan
mübarek günleri vardır.
bir gün daha vardır ki,
o da Allah Rasûlü’nün dünyayı teşrif buyurarak
tenezzülen aramıza girip bizi şereflendirdiği kutlu zamandır.
Bizler şimdi o anı yaşıyoruz.
Rahmet-i Rahman’ın galeyana geldiğine inandığımız
bu kutlu zaman diliminde,
Mevlid Kandili’nin bizim için hakiki bayram olması ümidiyle,
ümmet-i Muhammed’in hal-i pürmelali açısından
bayram hediyesine en muhtaç birer yetim olduğumuz mülahazasıyla, Şefkat Peygamberi’nin ruhaniyetine sığınarak,
Senden yeniden bir kere daha diriliş istiyoruz ya rabbi
Ey her şeye gücü yeten Allah’ım
Efendimizi düşünmekle
hayatın hiç kimseye nasip olmayan tadını
ve varlığın bitmeyen zevkli maceralarını duyarız.
Duyarız imanın yenilmez gücünü,
Duyarız Müslümanlığın kahramanlık olduğunu,
Duyarız doğruluğun paha biçilmez kıymetler ihtiva ettiğini,
Duyarız iffet ve ismetin, meleklerinkine denk insan tabiatının bir buudu haline geldiğini.
N’olur bu ve benzeri nice güzellikleri daha derince ve engince
Bütün insanların ruhlarına duyur ya Rabbi!
Ya Rabbel alemin
Onun terbiyesi, onun üslûbu ve onun sistemiyle yetişmiş olan nesillerin
imanları iz’ân ufkuna erişiyor,
muhabbetleri çağlayanlara dönüşüyor.
efendimizi bu ölçüde duyup sevmeleri münasebetiyle
her an daha da şahlanıyor
ve o kutlunun arkasında bulunma sevinciyle adeta yeni bir asr-ı saadet yaşanıyor.
Sen dünyamıza yeniden bir huzur çağı
ve gül devri yaşat ya Rabbi!
Ey yüceler yücesi Allah’ım
Yüzümüz yok, hicap içindeyiz;
Efendimizin senin katındaki nazının geçerliliğine de ümitlerimiz tam.
Keşke ne seviyede olursa olsun
efendimizden hiç uzaklaşmasaydık;
ondan gelen ışıklardan
ve ruhlarımıza boşalan mânâlardan
hiç mahrum kalmasaydık..
ve onu o inandırıcı çehresiyle
içlerimizde hep taptaze ve dipdiri duyabilseydik!..
sen bizleri kendi uzaklıklarını aşabilen
hak ve hakikatleri de bütün derinlikleriyle duyabilenlerden eyle ya rabbi!
Ya İlahel alemin
O güzeller güzeli Sevgiliyi, bir kere daha misafirimiz eyle..
tahtını sinelerimize kur
gönüllerimizdeki karanlıkları kov,
bütün benliğimize ruhunun ilhamlarını duyur
ve bize yeniden diriliş yollarını göster ya rabbi
İnananları karanlıklardan aydınlığa çıkaran Allah’ım
her gün biraz daha azgınlaşan şu zulmetleri o kutlunun ışığıyla dağıtıver
herkesi inleten zulüm ve adaletsizlik ateşini söndürüver.
her şekliyle kine, nefrete, düşmanlığa kilitlenmiş şu zavallı ruhların boyunlarındaki zincirleri çözüver
sevgiye, merhamete, şefkate hasret giden sinelerimizi muhabbetle, hoşgörüyle coşturuver
ruhlarımızı aklın aydınlığı, gönüllerimizi de mantık ve muhakeme enginliğiyle buluşturuver
ve bizi kendi içimizdeki hicran ve hasretlerimizden kurtarıver ya Rabbi!
Ey merhameti bol olan Allah’ım!
şefkati, adaletini aşkın gönüller sultanını unuttuğumuzun
ve saygısızlıkta bulunduğumuzun farkındayız.
Biliyoruz ki o rahmet nebisi
incinse de küsmedi
Vefasızlık görsede alakayı kesmedi
Başını yaranlar, dişini kıranlar karşısında bile ellerini açıp dua dua yalvardı.
Katiyen lanette bulunmadı. Lanet ve bedduaya “âmin” de demedi.
Sinesini, Ebû Cehil’leri bile ümitlendirecek ölçüde açabildiği kadar açtı
ve her sözünü, her davranışını senin rahmetinin enginliğine bağladı.
Sen bizleri onun o engin merhametinden istifade eden
ve şefaatine de nâil olanlardan eyle ey Rabbi!
Ey ihsanları sonsuz olan Allah’ım
düşe-kalka olsa da hep Efendimizin izinde yürüme gayretindeyiz.
N’olur bizi bir kere daha sevindir.
Sevindir ki; bağının taptaze fidanlarıyla
adını âleme tam duyuracak demdeyiz.
Bu dünya ışığa hasret gidiyor.
Bizler o kırık azimlerimiz ve o çatlamış ümitlerimizle,
yolların hakkını veremesek de hep yollardayız.
Sadece hislerimizle de olsa, aradığımız hep senin habibin;
N’olur gönüllerimiz bir kere daha onunla dolsun,
ufuklarımızı saran şu upuzun geceler yerlerini gündüzlere bıraksın
ve viladeti bizim hakiki bayramımız olsun..
Ey yapılan dualara cevap veren Allah’ım
Sana itaat edilir Sen karşılığını veririsin;
Sana isyan edilir, sen bağışlar ve affedersin,
Darda kalanlara icabet edersin,
Zararı sıkıntıyı ortadan kaldırırsın
Hastalara şifa, dertlilere deva verirsin
Günahları bağışlar, tövbeleri kabul edersin
Sen bizlerin dualarını kabul buyur ya Rabbi!
Allah’ım
acizlikten, üzüntüden, tasadan, kederden,
Korkaklıktan, kabir azâbından, cehennem ateşinden sana sığınırız.
Bizleri kötülükten ve kötülerin şerrinden emin eyle ya Rabbi!
Ey Yüceler Yücesi!
bize karşı düşmanlık duygularıyla oturup kalkanların kalblerini yumuşatmak murad ediyorsan,
bize ve gönüllüler hareketine karşı onların kalblerini yumuşat
ve sinelerini daimî bir sevgiyle doldur! Ya Rabbi!
Ey kalbleri evirip çeviren Sultanlar Sultanı!
Bizim kalblerimizi de, onların kalblerini de sevdiğin
ve hoşnut olduğun güzelliklere çevir! Ya Rabbi!
Allah’ım
Sen bizlere bizi aşan istidat ve kabiliyetler ver
ve lutfedeceğin bu kabiliyetleri
senin rızan yolunda kullanmayı
bizlere nasip eyle ya Rabbi!
Allah’ım
Sen bizlere peygamberleri donattığın sıfatları lutfet
lakin biz lutfedeceğin bu sıfatları tefahur vesilesi yapmayalım
ve hep kendimizi sıfır görelim ya Rabbi!
Allah’ım
Cümlemize vicdan genişliği lutfet
Kalplerimize inşirah bahşet
Bizleri kollektif şuura sahip kullarından kıl
Ve bizleri müttakilere rehber eyle ya Rabbi!
Ey yüceler yücesi olan Allah’ım
Biz ümmeti Muhammedin dağınıklığını gider
Bize ve ülkemize birlik ve dirlik ver
Bütün dünyaya da huzur ve barış nasibeyle..
Kalplerimizi birbirene ısındır ve
Bizleri birbirimize sevdir
Dünyanın dört bir tarafında hizmet eden kardeşlerimizi
Bizlerle beraber ihlas-ı etemme muvaffak kıl ya Rabbi!
Allah’ım!
Efendimiz Hz. Muhammed (sav)’in Sen’den istediği
her türlü hayrı Sen’den istiyor,
yine Peygamber Efendimizin sana sığındığı
her türlü şerden de
sana sığınıyoruz.
Yâ Erhamerrâhimîn ve Yâ Ekremelekremîn!
Bizim, anne-baba ve ecdadımızın
Bize rehberlik ve kılavuzluk yapan büyüklerimizin,
Bir harf bile olsa kendilerinden istifade ettiğimiz hocalarımızın,
Sevdiklerimizin, sevenlerimizin,
Içinde neş’et ettiğimiz beldedeki insanların,
Milletimiz fertlerinin,
Kadın-erkek inanan bütün arkadaşlarımızın,
Dostlarımızın, kardeşlerimizin..
Bize karşı hep civanmertçe davrananların..
Hayır dualarında unutmayıp
Her zaman bizi de yâd edenlerin..
Üzerimizde hakkı bulunan kimselerin..
Kıymetli nasihatleriyle
Bize bekâ desenli sâlihatın yollarını gösterenlerin…
Ve bütün ümmet-i Muhammed’in
Günahlarını bağışla! Ya Rabbi!
Allahım!
Duamızın sonunda Sana olan minnet ve şükran hislerimizi
Bir kere daha tekrarlıyor,
Resûl-ü zîşânı, âlini, ashabını
Bir kez daha salavâtlarla anıyor
Ve dualarımızı kabul buyurmanı istirham ediyoruz.
Ne olur, bizlerin dualarına icabet buyur ya Rabbi!
amin ve selamün alel murselin
vel hamdü lillahi Rabbi’l-alemin…
Amin!
(Ömer Faruk Şentürk)















