03.30.08
Toygar Işıklı - Ninni
Kim meseleyi daha çok anlamışsa, onun benzi daha sarıdır…
Mevlânâ Celaleddin-i Rumi
Gücünüz bir yolu ortadan kaldırmaya yetmiyorsa, o yolu kapatmaya çalışırsınız. Bir yolu kapatmanın en kolay yolu da herkese sataşan birkaç maaşlı serseriye ve maaş ödemenize gerek olmayan birkaç saf ahmağa o yolda volta attırmaktır. Türkiye’de Avrupa Birliği karşıtı olarak medyada boy gösteren solcu ve sağcıların, görünenin aksine, Batılılaşmayı hızlandırmak ve İstanbul’a giden yolları kapatmaktan başka bir işe yaramadıkları ortadadır. Onlar orada bağırıp dururlarken, kimse onlarla birlikte görünmek istemeyeceği için o yolun yolcuları günden güne azalmakta, çözüme giden yol böylece boşaltılmış olmaktadır.
Yol boşaltıldığı gibi, önemli birçok şeyin de içi boşaltılmakta, hayatî öneme haiz olan şeyler boşlanmaktadır… “Anabiritanika”nın “tarih boyunca insanlığın gelişimini en çok etkileyen ve düzenleyen şehirler” sıralamasında, Kudüs ve Mekke’den sonra üçüncü sırada saydığı İstanbul’un onlarca yıldır beton ve cam (gökdelen) yığınlarıyla işgal edilmesine göz yumanlar, gazetelerinde logolarının altına “Türkiye Türklerindir” veya her tarafa “Ne mutlu Türk’üm diyene” yazanlar, acaba, ne kadar Türkçe biliyorlar? Bugünkü İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı, Sultan Abdülhamid’in resmini gördüğünde, lütfen, iyi baksın o gözlere. Sarayın gayrı müslim fotoğrafçıları, çektikleri İstanbul fotoğraflarının üstüne “Constantinopolis” yazmaları üstüne, akıllarının başlarına gelmesi, buranın İstanbul olduğunu öğrenmeleri için yıllarca sürecek bir sürgüne gönderilmişlerdi. Dünyanın birçok büyük kentinin belediye başkanının katıldığı bir davette, Papa’ya “İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı…” şeklinde takdim edildiğinde ve bu tanışma esnasında Papa kendisine “Haa, Konstantinopolis!” dediğinde, “Konstantinopolis değil, İstanbul! O, tarih sayfalarında yerini alalı çok oldu. Artık İstanbul var!” diyemeyen bir belediye başkanımız var, mesela.
Yabancı dil bilenlerin çok iyi bildiği gibi, bir dili öğrenmenin ilk adımı, o dili oluşturan mantıkla düşünmektir. İngilizce öğrenmek istiyorsanız, İngiliz gibi düşünmenizi isterler sizden. Türkçe düşünerek İngilizce konuşamayacağınız gibi, İngiliz veya Amerikalı gibi düşünerek de Türkçe konuşamazsınız. Londra Türkçe’si olmaz demeyin, ankara Türkçe’si işte tam olarak budur. ankara Türkçe’siyle konuşanlarla anlaşmamamızın, kendilerine nezih İstanbul’u hatırlatmamızın nedeni budur. Tarihi yanlış telaffuz ettikleri gibi, onlarca yıldır anlamlı bir cümle kuramadılar, dünyayı ve insanları da yanlış anladılar. Bazen de hiç anlayamadılar.
Yaşadığımız dünyada Türkçe bilen (düşünen!) herkes büyük bir kuşatma altındadır. Çünkü Türkçe düşünmek, sanıldığının aksine, bugünkü dünyanın ırk-merkezli sınırlarını kabul etmemek değildir. Babası Çanakkale’de savaşmış olan Yasir Arafat, babasından kendisine miras kalmış birkaç kelimelik Çanakkale Türkçe’siyle düşünmesinin bedelini bütün dünyanın gözü önünde aşağılanarak ödüyor. Bundan aylar önce, uzun bir gece yürüyüşünden sonra eve döndüğümde, televizyonda Yasir Arafat ile yapılmış bir söyleşiyi görmüş fakat dikkat kesilmemiştim söylediklerine. Ta ki konuşmanın bir yerinde Yasir Arafat, Siyenen-Türk’ün bayan muhabirine “Kudüs-i Şerif Türkçe bir isimdir!” diyene kadar. Galiba odadan daha yeni çıkmıştım ki bu cümleyi duyar duymaz, hızla geri dönüp televizyonun karşısında dikildim. Bu fırsatı kaçıramazdım; bakalım muhabirimiz ve isminde “Türk” kelimesini taşıyan televizyon kanalı, gerçekten iddia ettiği gibi Türk mü, yoksa Atlantalı mı? (Hatırlarsanız, bu televizyon kanalı hava durumu haberlerinde, Mekke’yi “Uzaklar” başlığı altında veriyordu. Ve ben de başka bir yazımda sormadan edememiştim: “Manevî olarak Mekke size uzak olabilir, ama Mekke Türkiye’nin hemen aşağısında, çok yakınındadır. Şayet elinize bir harita alır ve “objektif ol”ursanız bunu siz de görebilirsiniz. Yoksa Siyenen-Türk Mekke’ye Amerika’dan mı bakıyor, öyleyse niye “Türk”kelimesini kullanıyor?”) Uluslar arası Türk kanalının Türk muhabirinin, “Kudüs-i Şerif Türkçe bir isimdir” cümlesi karşısında, nasıl bir tepki vereceğini merak ettim. Eğitimli bir Türk bu cümleyi anlayabilecek mi acaba, diye beklemeye başladım. Yasir Arafat, Türk muhabirin tepkisizliğinden bir şey anlamadığını farkedince birkaç kez yinelemek zorunda kalıyor cümleyi: “Kudüs-i Şerif, Türkçe bir isimdir!” Siyenen-Türk muhabirinde bir tepki yok, Yasir Arafat kadar Türkçe bilmiyor Türk muhabir, anlamıyor Kudüs isminin nasıl Türkçe olabileceğini. Muhtemelen, muhabir de sıradan her Türk vatandaşı gibi Kudüs-i Şerif’i Arapça, Kudüs’ü de başkalarının zannediyor. Yasir Arafat da, çaresiz başka bir noktadan anlatmaya karar veriyor. Bugün Kudüs diye bildiğimiz şehrin eski adının Yeruşalim (Jerusalem) olduğunu, buraya Kudüs ismini Osmanlı’nın verdiğinden bahsediyor. Çanakkale’de savaşmış bir ailenin çocuğu olduğunu hatırlatıyor ve konu değişiyor…
Bu söyleşinin üzerinden aylar geçti… O günden beri pek bir şey değişmedi. Filistin’de İsrail işgali devam ettiği gibi, zihinlerde de bunun nedeni olan Batılılaşmanın işgali devam ediyor. Türkçe denilince aklına Orta Asya veya Ali Püsküllüoğlu gibi adamların hazırladığı birkaç bin kelimelik “Öz Türkçe” sözlükler gelenler, Kudüs-i Şerif’in nasıl Türkçe olduğunu anlamakta zorlanacaklardır. Zorlanacaklardır; çünkü bu kadar az kelimeyle değil düşünmek (felsefe yapmak), edebiyat dahi yapamazsınız. İnsan dil ile düşünür; kelime dağarcığınız azsa, anlayamazsınız ve anlatamazsınız.
Parmak izlerimin alnımda çoğalmaya başladığı günlerden beri, “Kahrolsun faşizm” diyenlere, Batı Aydınlanması’ndan medet umanlara tebessüm ederim. Her şeyi ırkçı bir anlayışla yeniden tasnif eden (sınıflayan) Aydınlanma’nın bizatihi kendisi bir ırkçılık değil mi? Tarihi, müziği, felsefeyi, edebiyatı ırklara göre tasnif edenler mi faşizmi eleştiriyorlar: “Ulus devlet”… “Türk tarihi”… (Osmanlı yönetimindeki diğer ulusların tarihini nasıl ayıracaksınız bu tarihten?) “Cezayir edebiyatı”… (Eserlerini Fransızca yazmış “Cezayir edebiyatının öncülerini” nereye koyacağız? Fransızca’yla oluşturulan edebiyat Fransız edebiyatına dahil olmayıp da nasıl Cezayir edebiyatı oluyor? Ünlü Alman matematikçi filozof niçin Fransızca yazdı eserini? Macarlar neden 1850’lere kadar Latince’yi resmi dilleri olarak kullandılar?) “Yunan müziği”… (Yunan’ın ne kadar Batılı olduğunu ve Yunan müziğinin de ne kadar Yunan olduğunu tartışmak gerekir. Bu tartışma da, emin olun, Akdeniz kadar çok su götürür!) Ve saire ve saire. Hem bu kadar faşist liderin Avrupa kıtasından çıkması da bir tesadüf öyle mi? “Kahrolsun faşizm!” diyerek kendilerini kurtardıklarını zannedenler, kelimelere bile ırkçı bir anlayışla baktıklarının farkında mıdırlar acaba? Bir kelimenin Türkçe olması için Orta Asya’dan mı gelmesi gerekiyor? “Felsefe insanı karanlıktan aydınlığa çıkarır!” gibi sloganlar atanlar, varsa şayet, felsefe birikimlerini borçlu oldukları felsefe tarihi kitaplarında, felsefe tarihinin niçin Eski Yunan ile başladığından kuşku duyarak felsefe yapmaya niçin başlamıyorlar? Mısır’dan, Mezopotamya’dan veya Çin’den niçin bahsetmiyor bu felsefe kitapları? Batılıların kedilerinden olmayanları ve kendileri gibi felsefe yapmayanları yok saydıklarını ve yazdıkları felsefe tarihinin de ırkçı bir kurgu olduğunu anlayanlar, bu yazıdaki fotoğrafı da anlama noktasında avantajlı konuma geçeceklerdir. Kronolojik olarak Eski Yunan’dan önce felsefe yapanlardan, hatta bir kısmı Eski Yunan’ı beslemiş olan ama Avrupa kıtası dışında olan felsefe havzalarından niçin bahsetmiyor felsefe tarihi kitapları? Türkiye’yi yönetenler ve bu ülkenin entelektüelleri bu fotoğrafı bize açıklayabilirler mi? Niçin Amerika Birleşik Şirketleri’nin bayrağı değil de “Türk bayrağı”? Irk olarak Türk olmayan Müslüman Sırplar (Boşnaklar) niçin ay-yıldızlı bayrağa sığınıyorlar? Bunu anlayabilecek kadar Türkçe’niz var mı?
Saraybosna’da oynanan “Dostluk Maçı”nda Sırpların, on binlerce Müslüman Sırp’ı (Boşnak’ı) öldüren katiller lehinde slogan atmaları üstüne Boşnaklar “Türk bayrağı” açarak cevap vermişlerdi. Irk olarak Türk olmayan Boşnakların, bayraktaki yıldızın yerine dikkat ettiğimizde, bu bayrağı kendi elleriyle diktiklerini ve bu bayrağın bir ulusun değil, farklı uluslara sahip bir milletin bayrağı olduğunu bildiklerini görüyoruz. Hilal gibi kendisini çok az görebildiğimiz, karanlık gecelerimizi aydınlatan Allah ve O’nun yıldızı Muhammed (a.s.)…
23 Ağustos 2002 tarihini taşıyan gazetelerin çoğunda yer aldı bu fotoğraf. O gün bütün gazeteleri, sayfa sayfa, baştan sona didik didik ettim. Gazetelerin çoğunda aynı fotoğraf “Dostluk maçında büyük savaş” gibi başlıklarla yer alırken, entelektüel olmakla övünen sol bir gazetenin hali içler acısıydı: “Etnik nefret”. Görünen o ki, köşelerinden millete akıl veren radikal entelektüellerimiz de Avrupa ödevlerine çalışmamışlar. Avrupa tarihi ve Boşnakların kim oldukları hakkında yüzeysel bir bilgiye bile sahip değiller. İnsan olan, Sırpların bütün Avrupa’nın sessiz işbirliğiyle ortadan kaldırmaya çalıştığı, Avrupa Birliği’nin ortasında toplu katliamlara maruz kalan Boşnak denilen insanların kim olduklarını, bunca düşmanlığı hak edecek ne yaptıklarını (suçlarını!?) merak etmez mi? Etnik bir nefretten bahsedebilmemiz için ortada iki ırk olması gerekir; oysa o gün stattaki herkes Sırp’tı. Müslüman Sırplar (Boşnaklar) o gün bu ülkedeki aydınların bilmedikleri veya unuttukları büyüklerinden öğrenmiş oldukları bir şeyi bayraklaştırdılar: Türk, bir ırkın adı değildir. Türk bayrağı da bir ırkın bayrağı değildir. Yalnız değiller, göstermeye çalıştıkları şeyi görmüş ve buna şahitlik edecek yüz binlerce kişi var: Çanakkale Şehitliği’nde. (Şu dünya üzerinde hamasete ihtiyacı olmayan birileri varsa, o da biziz. Hamaset, gerçeği olmayanların, gerçekten nasibi olmayanların samanıdır. Oysa Çanakkale en gerçektir; zaten bu kadar gerçek olduğu için inanılmaz bulunmakta, efsane ile karıştırılmaktadır.) Dünyanın gerçeklerine yakinen şahit olmuş (şehit) olanların yattığı şehitlikteki, ırk olarak Türk olmayan Müslümanlar oradan geçerken kazara öldürülmediler. Serden geçtiler ama oradan geçmediler; vazgeçmediler… Geçmedikleri İstanbul’du. Onların çoğu da farklı ırklara mensup, farklı şehirlerde doğmuş İstanbullulardı. Ay ve yıldız, farklı uluslardan ama aynı dine/medeniyete mensup olan bir milletin bayrağıydı… “Etnik nefret” gibi asılsız bir başlık atarak, mazlumlarla zalimlere “eşitlik” tanıyan solcular ve ayyıldızlı bayrakla milliyetçilik yapmaya çalışan keneler, asılsız düzmece fikirlerin öznesi ve kurbanıdırlar. Umalım ki, bir gün olur da gözlerini açarlarsa, olur da Batı’daki müzeleri ziyaret ederlerse, oralarda Osmanlı döneminde Batılı ressamların yaptığı resimlerde “Türkler”i genelde esmer gördüklerinde şaşırsınlar, şaşırsınlar, şaşırsınlar ve bu esmer kişilerin kim olduklarını düşünsünler, düşünsünler, düşünsünler…
İmkan ve mekan kelimeleri arasındaki akrabalığı fark edenleri büyük imkanlar bekliyor. Ömürlerini “Bize imkan verilseydi…” diye hayıflanarak geçirenlerin Türkçe, ay-yıldızlı bayrak, klasik Türk müziği ve İstanbul gibi, içinde sayısız imkan barındıran onlarca mekanı nasıl mahvettiklerini, bunları başkalarına kaptırdıklarını veya değerlendiremediklerini görmek bile, başlı başına bir imkandır. Bu imkanla birlikte yerinizi, dilinizi ve sesinizi bulabilirsiniz. İstanbullu olmanın rahatlığıyla artık kim tutabilir sizi, her şey sizden yanadır, dünya üzerindeki itibarınızı tahmin bile edemezsiniz herkese, eteklerindeki taşı ortaya dökmelerini söyleyecek olan sizsiniz. Taş üstünde taş bırakmayanların modern dünyasında, taş üstüne taş koyacak, Süleymaniye gibi yapıtlara imza atacak olan sizsiniz. Elleriniz ceplerinizde dolaşmalısınız onların kentlerinde. Kendilerini aklamak için düzenledikleri toplantılarda, sizin de elleriniz ceplerinizde olmalı, temiz bir İstanbul Türkçe’siyle, tane tane konuşarak yerle bir etmelisiniz onların gecekondu savlarını. Söz, kalem ve kılıç misali, tutmasını bilene verilir; Tanrı’nın her şeyi kuran “söz”ü size vermesi bundandır. Akdeniz İslâm Medeniyeti’nin bir makine değil de bir söz medeniyeti olması bundandır. Bir İstanbullu kimin karşısında elpençe durması gerektiğini en iyi bilenlerdendir. Onlar kirli ellerini gizlemek için ellerini ceplerine sokarlarken, siz günde beş kez yıkadığınız ellerinizi kirletmemek için elleriniz cebinizde dolaşacaksınız. Nefret de tiksinme de insani duygulardır. Yerinde kullanılan her duygu güzeldir ve sizin nefretiniz tertemizdir, ütülü beyaz bir gömlek gibi. Kollarını sıyırarak işe koyulursunuz…
Fransızca şarkılara eşlik etmek istediğim güneşli sabahlar yok değil. Opera dinlerken kendimi kaybettiğimi görenler de olmuş olabilir. Ama kendimi bulduğum yer bu topraklardır. Benim halimden klasik kemençe anlar, onun dilinden de ben anlarım. İstanbul Türkçe’si ile düşünen ve konuşanların bir Londralıyla, bir Parisliyle veya bir Washingtonluyla “Aynı düşünüyoruz” demesi imkansızdır. Çünkü öncülleri farklıdır. Kurduğumuz ister bir cümle, ister bir devlet olsun; fark etmez. Bazen aynı noktada buluşabiliriz. Bu da insan olmamız nedeniyle tabiidir. Ama iyice dikkat edilirse, aynı şekilde düşünerek değil, farklı yollardan aynı noktaya geldiğimiz görülecektir. Telaffuzumuzdan bile anlaşılır ne kadar net olduğumuz. Cümlede her harfin, hayatta her şeyin hakkını vermeye çalışırız.
Bilinenleri bir de böyle anlatmaya çalışalım: The Kudüs bizim ilk sözlüğümüz, The Mekke Kitap’ımızın ön kapağı, The Medine arka kapağı, The İstanbul ise gramer kitabımızdır.
***
Bir asra yakın bir süredir doğu Karadeniz’in sarp bir dağ köyünde yaşayan anneannemin ağzından duymaya alıştığım türkünün bir Bağdat türküsü olduğunu fark ettiğimde, ki Bağdat nere, Rize nere? Sezai Karakoç’un “Diriliş Dergisi”nde görmeye alışkın olduğum gül resminin aynısını, çok uzun yıllar üstüne gittiğim baba ocağında, rahmetli babaannemin yatağının baş ucunda “Şecere-i Muhammediye”nin yer aldığı tabloda gördüğümde, rahmetli İlhami Çiçek’in bir şiirinde “gülün, evlerdeki yanlış konumunu düzeltmek” diyerek neyi kastettiğini anladım, galiba. Gül de bir imkandı…
Amerikan filmlerinden hatırlayacaksınız; kamera yükseldiyse, bu, film bitiyor demektir… Bitmek üzere olan Batılılaşmaya, tarihin bu en ucube fıkrasına gülmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Yüzüne gülüyorum, beni dostu sanıyor.
Nasıl başladık unutma: Gördüğün her benzi sarı kişiyi “hasta adam” sanma…
İbrahim Paşalı
Günümüz insanının problemlerine kabaca bir göz attığımızda bugün problem olarak görünen şeylerin aslında gerçek problemler olmadığı, asıl problemin çağdaş insanın kafa yapısı olduğu ortaya çıkacaktır. Bugün –maalesef- Müslümanlar da dahil olmak üzere insanlık putperest bir dünyanın düşünce sistemi üzerinden fikirlerini inşa etmekte ve bu sistemin öngördüğü hayat tarzını benimsemektedir. İnsanoğlunun daha önceki putperestlik tecrübelerine temelde paralel olan bu çağın pagan inancının putları, eski çağlardakinin aksine müşahhas değil mücerred bir yapıya sahiptir. Aslında bu noktada sorulması gereken asıl soru, bu tanrıların insanoğluna ne emrettiği ve insanı nasıl bir varlık kategorisi içine sokmak istediği olmalıdır. Bu soruya verilecek cevap bizim yüzyılın putları karşısında sağlam bir duruş sergilememize imkan verecektir çünkü. Ve tabiidir ki tanrıların ne söylediği sorusunun cevabı, bu tanrıları yaratan zihniyetin insanoğluna ne gözle baktığının bilinmesiyle mümkün olacaktır ancak.21. yüzyılın tanrı imalatçıları 18. yüzyılın sonlarında olduğu gibi yine batılılardır. Batı insanının ürettiği sonra da İslam coğrafyasında yaşayan halklara – ki bu halkların içerisine gayrimüslimleri de dahil etmek gerekir- ithal ettiği bu tanrılar imparatorluğumuzun dağılmasını emrediyordu. Nitekim bugün İslam coğrafyası üzerinde birbirine düşman ve birbirinden tamamen farklı düşünce ve hareket tarzına sahip millet ve devlet/devletçiklerin oluşması ve Türkiye’deki bir Müslüman’ın İslam coğrafyasının diğer bölgelerinde yaşayan kardeşlerinin acısını hissedememesi işte bu tanrıların kudretlerinin eseridir.İnsanı özünde bir meta ve kullanılması gereken bir “şey” olarak gören Batı, ona kağıt üzeride bazı özgürlük alanları yaratarak onu daha fazla bağımlı kılmaktadır. Örneğin bugün oldukça yaygın olan Feminizm akımı, kadına -sözde- özgürlükler getirmek amacıyla ortaya çıkan bir akımdır. Kadına daha fazla özgürlük getirmesi ve onun varlık değerini yükseltmesi beklenen bu akım, ‘kadının çalışma hakkı’ söylemini zihinlerde tabulaştırmış ve bu hakkı bir zorunluluk haline getirerek, kadının çalışmama özürlüğünü hiçe saymıştır. Ve bu da tabiidir ki; en çok sermayenin işine yaramıştır. Modern kadın, vahşi kapitalizmin para babalarının elinde ucuz işgücüdür artık.Yine bir başka handikap da teknoloji çılgınlığında ortaya çıkar çağın insanının. Hayatını kolaylaştırmak ve daha az bağımlı olmak için ürettiği teknoloji, insanoğlunu kendisine bağımlı kılmış ve hayatın olmazsa olmazı haline gelmiştir.
Şüphesiz burada teknolojinin neye hizmet ettiği önemlidir. Bugün batı insanının elinde teknoloji, Allah’ın en şerefli diye nitelendirdiği varlığın, varlık değerini düşürmeye hizmet etmektedir. İnsanoğlunu aşağılayıcı bir gururla ilerleyen teknoloji, onun yerini alıyor. Tarihte hiçbir zaman olmadığı kadar kendi yerini bir başkasına devretme yarışı içinde olan insan, kendi yarattığı tanrısına çılgınlar gibi tapınmakta, ona yeni güçler atfetmeye çalışmakta ve bu yaptığından gurur duymaktadır.Modern çağın çıkmazlarından biri de bilimsellik kaygısı ve bilimin olmazsa olmaz kabul edilmesidir. Bugün insanlık bilimden başka hiçbir gerçekliğin olmadığı kanısında birleşmektedir. Vahiy gerçeğinin kesin olarak kabul edilemeyeceği bu bakış açısına, insanlık kendisini o kadar şartlandırmıştır ki günümüzde bazı Müslüman aydınlar dahi bu kaygıyla, İslam’ı bilimle bağdaştırmak adına her türlü zorlama te’vil’i meşru görmüşler ve din ile bilimi uzlaştırma çabasına girmişlerdir. Bilimin İslamîliğini sorgulamadan İslam’ın bilimselliğini sorgulamaya çalışan bu yaklaşım, temelde rasyonalist düşüncenin tahakkümüyle açıklanabilir bir olgudur. Oysa ki İslam’da kesin olarak öncelenmesi gereken ve akılla hiçbir şekilde bağdaşmayan bir gerçek vardır: vahiy. Bu gerçekliğin, Tanrı’ya kafa tutan bilimle alakasını kurmaya çalışmak, saçmalamaktır.
Evet, bilim Tanrı’ya kafa tutmaktadır ve bununla kendi tanrılığını iddia etmektedir. Evet, bilim dogmaları yıkmaya çalışır ama bununla kendini dogmalaştırır. Bugünün en büyük dogması ve muasır putçuğun en büyük tanrısı bilimdir.Ne yazık ki bugün birçok Müslüman durumun farkında değildir. Bunun nedeni, sistemin bilinçaltımıza yerleşmiş olması ve İslam’ı anlayamadığımız için Müslümanca bir düşünce sistemine sahip olmayışımızdır. Demokrasinin İslamîliğini sorgulamaya bile gerek duymayan Müslümanların, İslam’ın demokratik olduğunu ispatlama çabaları, Müslümanların, batının zihin kalıplarıyla düşündüğünün basit bir göstergesidir. Batılı gözüyle İslam’a bakan birinin ise İslam’dan anlayacağı ancak bir müsteşrikinki kadardır. Kuru ilmin ötesine geçmez ve irfan derecesine ulaşması beklenemez. Üstelik İslam’ı anlamak, batılılaşma derdindeki insan için batılıdan daha zordur. Zira, batılı neyi reddettiğini bilmekte, batıcı ise ‘niye’ sorusuna ‘batılı yaptığı için’ cevabını vermektedir.
Batıcının İslam’ı anlamasının önündeki bir diğer engel ise, batının ‘din’ kelimesiyle anlattığı şeyi yanlış anlamasıdır. Bu anlayış, Hıristiyan mantığıyla üretilen terimlerin, İslam için kullanılması ve bu terimler üzerinden İslam hakkında yorum yapılması yanlışını da beraberinde getirmiştir. Örneğin din adamı ve dini görev tamlamaları İslam için kullanılamaz. Her Müslüman bir din adamıdır ve Müslüman’ın yaşantısı bütün olarak bir dinî görevdir. Batı sosyolojisinde olduğu gibi, siyaset, eğitim ve benzeri kurumların yanında bir de din kurumunun varlığından söz edilemez. Bilakis, bütün bu kurumların, dinin içinde belirli birer fonksiyonları vardır ve bunları icra ederler.
Yine İslam, ferdî yaşanabilir bir din değildir. O, bir toplum düzeni sunar. Nitekim bazı ibadetlerin ancak toplumla yapılabilir oluşu ve Fatiha Suresi’nde geçen bütün zamirlerin en az üç kişi için kullanılan zamirler oluşu gibi örnekler, bu durumu gözler önüne serer. Oysa Müslümanlar, sadece ferdî yaşantıları için gerekli olan özgürlükleri kazanmayı yeterli görmekte ve adeta batılı/batıcı sistemlerden hak dilenmekte lakin kendi sistemlerini kurmayı akıllarının ucundan bile geçirememektedirler. Bugün, İslam’dan kaynaklanıyormuş gibi lanse edilen birçok sorun, esasen, İslam’ın gayr-i İslamî sistemler içinde ferdî olarak yaşanmaya çalışılmasından kaynaklanmaktadır.
İslamî bir düşünce sistemine sahip olmayışımız, bizi, imanımızın ‘çünkü’sünü araştırma yoluna iter. Örneğin biz, orucun gerekli oluşunu ispat etmek için sağlık açısından faydasını ortaya koymaya çalışırız. Oysa akla ve mantığa uygun olduğu için ya da bilimsel olduğu için değil, sadece Allah’ın emri olduğu için uyulur dinin hükümlerine. Zira, bilim ve felsefe zaman içinde yalanlanabilir, geçici doğrular ortaya koyarken, İslam evrensel oluşuna vurgu yapar.
Aslında bu sorunun temelinde, Müslümanların çağın gözüyle İslam’a bakması yatmaktadır. Bugün Müslüman’ın arayışlarında İslamîlik değil, asrîlik merkez teşkil etmektedir. Yenilmiş olmanın verdiği aşağılık psikolojisinin esiri olan İslam alemi, batı düşüncesinin öngördüğü hayat tarzına sahip olmayı kendisine ideal edilmiştir.
Kendi sistemlerini kurmaya cüret edemeyen Müslümanlar, batılı sistemler içerisinde daha fazla yer alarak bazı haklarını kazanabilecekleri düşüncesi içerisindedir. Hazreti Peygamberin reddettiği Mekke reisliği için olağanüstü çaba sarfeden Müslümanlar, Mekke’nin fethini düşünememektedir bile.
İslam düşünce sisteminde aslolan, fikirlerin hayata geçirilmesi ve yaşanabilir olmasıdır. İdeal devlet ve toplum kuramlarının en ütopik olanları bile, bir gün gerçekleşeceği peşin kabulü ile öne sürülür. Farabî, Medine’tül - Fazıla’sının o gün için kurulamayacağının farkında değil miydi sizce?
Mürciî iman anlayışının izlerinin en çok görüldüğü Sünnî düşünce geleneğinde dahi, amellerin, mü’minin imanının bir göstergesi olarak kabul edilmesi, eylem planına aktarılmayan fikirlerin anlamsızlığını ortaya koymaktadır.
İslam, sosyalizm ya da kapitalizm gibi beşerî ekonomik sistemlerin alternatifi değildir. Olmaz ve olamaz. İslam yalnızca sosyo-ekonomik önermelerle kaim değildir çünkü. Ve o, sadece dünya hayatı için gerekli olan hükümleri vazetmez. İslam, dünya-ahiret, tanrı-insan ve vahiy-akıl gibi değerler arasındaki ilişkiler bütünüdür. ve bu ilişkilerin sağlıklı yürümesi ancak İslam sitesinde mümkün olacaktır.
Bu toplumun oluşumun önündeki en büyük engel, Müslümanların kafa yapılarıdır. Şüphesiz İslam, bugünkü sosyo-ekonomik sistemlerin üzerinde bir refah ortamı sunmaktadır ama bu, Müslüman oluşumuzun nedeni olamaz. Nitekim, ilk Müslümanlar, belki de İslam sitesi fikrinden bile habersizdiler. En azından, bu sitenin avantajları için bu dine girmemişlerdi. Hz. Peygamber’in onlara bu dünya için vaat ettiği tek bir şey vardı: sıkıntı.
Nitekim, bir hadis-i şeriften öğrendiğimize göre, bir adam Allah rasulü’nün önüne gelir ve onu sevdiğini söyler. Hz. Peygamber, adamı ne dediğine dikkat etmesi konusunda uyarır. Adam aynı şeyi iki defa daha tekrar edince, Hz. peygamber, yoksulluğa karşı hazırlıklı olmasını öğütleyerek, kendisini sevene yoksulluk imtihanın çok çabuk geldiğini ifade eder.
Günümüz Müslümanları ise, refaha talibtir ve en ufak bir sıkıntıya dahi göğüs gerecek dirence sahip değildir. İslam alemi, geçmişteki yüksek başarıları yeniden yaşamak ve geçmişteki rahatlığa kavuşmayı hedeflemekte fakat o günlere ulaşma yolunda çekilmesi gereken acıları göze alamamaktadır. Geçmiş kavimlerin başına gelenlerin bize de geleceği ve bunlara katlanmadan cennete ulaşamayacağımız gerçeğini göz ardı etmemiz, bize bu sıkıntıları katlanılmaz kılmaktadır. Gariplerin dinine rağbet kalmamıştır.
Müslüman gerekirse yaşadığı toplumun gerçeklerini görmezden gelerek dini yaşamaya çalışmalıdır. İslam zatı ile kaimdir çünkü. Herhangi bir toplumun yaşayış şekli onu çok fazla alakadar etmez. Zira İslam başlı başına bağımsız bir hayat tarzı sunar. Tabiidir ki Müslüman, çevresinde ve hatta dünyada olanlarla alakadar olmak zorundadır. Görmezden gelmek ifadesiyle kastettiğimiz şey, bu değildir.
İslam; sosyalizm, kapitalizm ve faşizm gibi bir dünya görüşü/ dünyaya ait görüş olmamasına rağmen, insana dünya hakkında bir görüşler silsilesi sunar. Müslüman için dünya, Allah’ın yarattığı bir varlıktır. O, batı insanının yaptığı gibi dünyayı hoyratça kullanamaz. Müslüman’ın amacı kainata hakim olmak değil, onunla birlikte yaşamaktır. Bir hadiste de belirtildiği gibi, dünyanın mamur olması ancak İslamî bir hayat tarzıyla mümkün olacaktır.
Müslüman için bu dünyanın taşıdığı değer, yaratılmış oluşuyla ilgilidir. Yani değeri yaradıcıdan kaynaklanmaktadır. Bundan mücerred bir değere haiz değildir. Dünya hayatı onun için, bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Fakat bu bakış açısı, onu miskinliğe itmemelidir. Burada kasıt, onun peşinden gidip, ahlakî değerleri unutmamaktır. İslam, gerek maddî gerekse manevi açıdan bir orta yoldur. İslam’ın orta yol oluşu, onun hak oluşundan kaynaklanmaktadır. Kesinlikle bir sentez oluşturduğu anlaşılmamalıdır. İslam, batıl düzenlerin sentezi değildir. Belki batıl düzenler onun belirli konulardaki ifrat ve tefritleridir.
Aslında İslam’ı batıl sistemlerle karşılaştırmak da yanlış olur. Bu açıdan bakıldığında yukarıdaki karşılaştırmanın da yersizliği ortaya çıkar. İslam, eksi ve artı uçları olmayan bir koordinat sisteminin orijinidir.
İslam’ın ortaya koyduğu hüküm ve yasaklar, belirli toplumsal gereksinimlerin neticesinde vazedilmiş değildir ve zaman içerisinde egemen sınıfın inisiyatifi ve çıkarları doğrultusunda ortaya konulan beşerî sistemlere de benzemez. Müslüman, aslında bir hukuk sistemini peşinen kabul etmiş demektir ve bu sistemin önermelerini keyfine göre yeniden düzenleme hakkına sahip değildir.
İslam, herhangi bir beşerî sisteme tepki olarak ortaya çıkmamıştır ve Müslüman’ın eylemlerinde gayr-i Müslim’e benzememek gibi bir kaygıdan söz edilemez. İslam bir karşı duruş olarak algılanmamalıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, İslam zıddıyla değil; zatıyla kaimdir. İslam bir duruştur. Batıl sistemler belki bir karşı duruş olarak nitelendirilebilir, İslam’ın karşısında. İslam belli başlı bazı kültürlerin etkisiyle oluşan bir yaşama biçimi değildir. Müslüman’ca yaşama tarzına sahip kişiler bir kültür ortamı oluşturur ve topluma yeni katılan fertlerden bu kültürel ortama uyum sağlaması beklenir.
Yıllar önce, Marx’ın doğru söylediğini iddia ettiğimde dinsizlikle suçlanmıştım. Yine aynı fikirdeyim. Evet, Marx dinin bir afyon olduğunu söylerken doğru söylemiştir. Çünkü onun kastettiği din, Hıristiyanlık’tır. Hıristiyanlık, bugün pratik hayattan soyutlandırılarak bir felsefe haline getirilmiştir. İslam içinse bu tanımın kullanılamayacağı aşikardır. İslam; sadece tanrı, insan, nübüvvet ve benzeri konularda bir takım düşüncelerden mürekkeb bir din değildir. Hayatın her alanına müdahale eder. İmanın temel esaslarını kabul eden birinden artık bu kabulün gereklerini yerine getirmesi beklenir. Bu gereklilikler ise hayatın her anına yayılmıştır.
Müslüman’a inanmak yeterli görülmez. İnanan bir insan için artık mücadele başlamıştır. En başta bir iç savaşa girer Müslüman. Bu, nefis ile mücadeledir ve savaşın en çetin olanıdır.
Bir yandan nefsiyle mücadele içine giren Müslüman, diğer taraftan inandığı değerleri yaşayabilme ve yayabilme mücadelesi içine girer. Yer yüzünde düzeni sağlamak ile sorumlu tutulan Müslüman, bunu gerçekleştirmek için sürekli hareket halindedir. İslam, dinamik ve mücadeleci hayat tarzına sahip olmamızı istemektedir bizden. Marx doğru söyledi. Yanlış anlayanlar olmasa bir de…
İslam, bugün bazılarınca erdem olarak kabul edilen, batı düşüncesi merkezli sıfatlarla tavsif edilemez. O, batılın kullandığı anlamda ne akılcıdır, ne bilimseldir, ne de demokratiktir. İslam’ın yüceliğini ispat etmek kaygısıyla ortaya atılan bu ve benzeri sözler, batılın üstünlüğünü peşinen kabul etmektir. İslam’ın çağdaş bir din olduğunu söyleyen kişi ya İslam hakkındaki cehaletinden böyle konuşmaktadır ya da kasten iftira atmaktadır. İslam kesinlikle çağdaş bir din değildir. Bilakis o, çağlar üstüdür.
İslam demokratik olma kaygısı gütmez. Bilimin dar kalıpları içine sığmayacak kadar engindir o. İslam, akla önem verir ve birçok yerde düşünmenin önemine vurgu yapar, doğrudur. Aklın ve vahyin çatışması düşünülemez bile. Ama o, aşkın gerçekler sunar. Aklın anlayamayacağı bir bilgi kaynağından…
Ömer Faruk çevik
Başımıza ne gelmişse bu aydın denilen mahlukat cinsinden gelmiştir. Bilgiyle kurduğu eşcinsel ilişki ile ön plana çıkan bu cins, bilgiye bir nesne gibi yaklaşır. Bilgiye yaklaşımı kalpten kopmuş aklın tahrikiyledir. Bilgiyi malumat düzeyinde kafasına doldurmakla işi biten, sonra da bu malumat odunlarını sağda solda pazarlayıp caka satmakla geçinen bu üçüncü cins, bugün de hal-i pür melalin birinci dereceden failidir.Zira, Batı aydınlanmasının zehirli bir meyvesi olan aydın, kendine Varlığın ve Varoluşun üstünde bir özne rolü biçerek bilgiyi tekeline almıştır. Varlıkla bütünleşerek ulvileşmek, hayatın özüne doğru bir yolculuk yapmak yerine, bilgiyi akademik disiplinlerin de yardımıyla yontup, kesip biçip, ölçülür ve hesaplanır hale getirmekle ‘ehlileştirmiş’tir. İnsanın kalbinde yeşeren ‘yaban tefekkür’den onun nasibi yoktur. O, toplumu manipüle etmek, politika yardakçılığı yapmak, toplum mühendisliğinde bulunarak kitleleri şekillendirmek üzere peydahlanmış bir aygıttır.
Aydın denilen tür, Söz’e ihanet etmiştir. Söz’ün beyaz sayfasını kirleterek kendine de ihanet etmiştir. Çünkü, Söz karşısında adam gibi adam, kadın gibi kadın görmek ister. Fedakarlık ister, paraya, şöhrete ve şehvete boyun eğmeyecek yüreklilik ister. Şahsiyet ister. Aydınsa bir şeyi merak eder ve o konuda aydınlanmak, yani ansiklopedik malumat (veri, data, malumat, bilgi, el-ilm, irfan gibi kavramlar birbirinden önemli noktalarda ayrılır, dikkat etmek lazımdır) edinmek ister. Söz konusu konuda aydınlanınca bütün işi biter. Şimdi sıra bu malumatı dönüştürmeye, pazara sunmaya gelmiştir. Fakat ‘alim’ ya da ‘arif’ öyle midir ya? İlmiyle amil alim’in ve kalbinde tefekkür eden arif’inse işi bir malumata ulaştığı anda başlar. Aydının işi malumata erişince sona erer, ama arifin/alimin işi malumata ulaşınca başlar. Önce o malumatı bilgiye dönüştürmek, sonra bu bilgiyi hayatına tatbik etmek, en nihayetinde de bu bilginin sahibini tanımaya çalışarak yanmak, yürüyen, konuşan bir nura dönüşmek. Aydın sadece bilmek ister, alim/arif o bilgiyle yanmak, zücacenin içindeki misbah olmak ister. Bize lazım olan ne idüğü belirsiz ağzı kalabalık, kafası karışık ama kalbi boş aydınlar değil, yaban düşüncenin izinde zihnini ve kalbini tevhid eyleyip Söz’ün hizmetkarı olan alim ve ariflerdir.İşbu tavsif üzere bulunan aydın, yakın tarihimizde Devlet-i aliyenin bütün imkanlarıyla, padişahın fermanıyla Avrupa’ya ilim, irfan, hüner öğrensin de memleket evladına faydası dokunsun diye gönderilen bu güruh, oradan zihinsel cinsiyetini değiştirmiş olarak dönmüştür. Sonra ekmek yediği sofraya bıçak çalmak için var gücüyle çalışmıştır. Bağrından çıktığı halkına bir snop edasıyla küçümseyen gözlerle bakmayı seçmiştir.
Tıpkı bir zenci fıkrasında olduğu gibi. Hani fıkra malum: İki zenci beyaz olmaya karar verir. Beyazlama merkezinin önüne geldiklerinde ücretin 100 dolar olduğunu okurlar. Fakat birinde 99, diğerinde 101 dolar vardır. 101 doları olan ‘Önce ben beyazlayayım, çıkınca sana eksik olan 1 doları veririm, sen de beyazlarsın’ demiş, anlaşmışlar. Yaklaşık bir saat sonra beyazlama merkezinin kapısından ağzı kulaklarında, epeyce beyazlamış olarak çıkan arkadaşına diğer zenci 1 doları hatırlatmış. Aldığı cevaba inanamamış: ‘Çekil karşımdan pis zenci!’
Sağa sola konferans için çağrıldığımda kimileyin bu fakiri ‘Bu toprakların yetiştirdiği genç aydınlarımızdan’ filan diye takdim ettiklerinde kan beynime sıçrıyor, gözüm kararıyor ve bazen ağzıma ne gelirse söylüyorum. Nasıl söylemeyeyim, bu toprakperest takdime mi kızayım, adamın beni çalı fasulyesi, maydanoz ve enginarla aynı kategoriye koymasına mı bozulayım, aydın maydın diyerek bana adeta ‘zihinsel eşcinsel’ demesine mi fıttırayım, varın siz hesap edin…
Yusuf Özkan Özburun
İslam âlemlerin rabbi olan Allah’a boyun eğme, teslimiyet, emir ve yasaklarına itaattir. İtaatin, gönülden isteyerek olması şarttır. İrade dışı mecburî teslimiyet ise bütün yaratılmışların, Allah Teala’nın kâinattaki kanunlarına boyun eğmesidir.
Nitekim Rabbimiz yere ve göklere, “isteyerek veya istemeyerek boyun eğin” (Fussilet 11) buyurmuş; onlar da isteyerek boyun eğmişlerdir. Kâinata baktığımızda bu boyun eğişe sürekli şahit olmaktayız. Güneş, ay, yıldızlar ve tüm gök cisimleri mükemmel bir sistemle bir araya getirilmişler, ilâhî kanunu izlemekte ve en ufak bir sapma göstermemektedirler. Yeryüzünde taşlar, ağaçlar, denizler, ırmaklar ve hayvanlar da Allah’a teslim olarak O’nun belirlediği yolu izlerler.İnanan inanmayan bütün insanlar da cismanî varlıkları ile kâinattaki bu zorunlu itaate tâbidirler. İnsanı sorumlu tutan teslimiyet, iradesine teslim edilen teslimiyettir. Çünkü insan akıl ve zekâyla donatılmıştır. Akletme ve muhakeme etme, seçme ve reddetme, benimseme ve benimsememe gücüne sahiptir. İstediği inancı kabul eder ve dilediği hayat tarzını benimseyebilir.
İnsan, yaratılışı itibariyle müslümandır. İrade alanında ise müslüman olmak veya bunu reddetmekte serbesttir. Bu özgürlüğü kullanış biçimine göre insan mümin veya kâfir olur. Yaratıcısını tanıyan, O’nu mutlak hâkim olarak kabul eden, emir ve yasaklarına boyun eğen, sosyal hayatta da dinin prensiplerine uyan kişi müslüman olmuş olur. Bunun şifresi de kelime-i tevhiddir. Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin de O’nun elçisi olduğuna samimi bir şekilde, kendi istek ve iradesiyle inanmasıdır.İslam kendisine üye olmak isteyen kişiler için kayıt kabul şartlarını bu kadar sadeleştirmiştir. Artık bu kimsenin imanında samimi olup olmadığı araştırılmaz. İslam’ın kendisine tanıdığı tüm haklardan faydalanır ve İslam’ın kendisine yüklemiş olduğu tüm yükümlülükleri de yerine getirmekle sorumlu tutulur. Bu kişiye düşen dünya ve ahirette leh ve aleyhine olan şeyleri yani İslamî yükümlülüklerini öğrenmektir. Bazılarının zannettiği gibi İslam’a kayıtla iş bitmemekte, aksine vazife ve sorumluluklar başlamaktadır. İslam’ı öğrenme, yaşama ve yaşatma noktasında bir ömür boyu gayret sarf etmek gerekmektedir.
İslam, imanıyla, ibadetleriyle, ahlakıyla, sosyal hayatın bütün yönleri ile ilgili hükümleri olan bir Allah nizamıdır. Bu, bu şekilde kabul edilip uygulanmadığı sürece tevhid kelimesinin gece gündüz telaffuzu bile kişinin İslam ümmetinin ferdi olması için yeterli olmaz.
İslam, imanı, ibadetleri, ahlakı ve sosyal hayatla ilgili prensipleri ile bir formüldür. Allah ve Rasûlünün çerçevesini çizdiği bu formüle ne bir ilave ne de bir çıkarma yapmazsınız. O zaman o İslam olmaktan çıkar. Nitekim Rabbimiz kâinatta var olan maddî ve manevî tüm varlıkları formüle etmiştir. İnsanın, meleğin, cinin, hayvanın, havanın, suyun, taşın, toprağın, bakırın, demirin her birinin formülü farklıdır. Bu formüllerin elemanlarına bir ilave ve çıkarma yapıldığında bu nesneler bozulduğu gibi, İslam’a yapılan en ufak ilave ve çıkarmalar da İslam’ı İslam olmaktan çıkarır. Bu İslam, bizi ne dünyada ne de ahirette kurtuluşa eriştiremez.Nitekim Rabbimiz önceki ümmetlerin şahsında bizi de uyararak:
“Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında rüsvalık; kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah, yapmakta olduklarınızdan asla gafil değildir. İşte onlar ahirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek ne de kendilerine yardım edilecektir” (Bakara 85-86) buyurmuştur.
İslam, imanı, ibadetleri, ahlakı, kısaca hayatın her yüzü ile ilgili prensipleriyle bir bütündür, parçalanamaz. İslam’ı bu şekilde anlayıp, bu şekilde yaşayıp bu şekilde yaşatmaya çalışmayanlar İslam’a bilerek veya bilmeyerek en büyük ihaneti yapmış olurlar.
İslam ne sadece iman ne sadece ibadetten ne de sadece ahlaktan ibarettir. İslam, Allah’ın kulları için hazırlamış olduğu bir kulluk programıdır. Kişi buna uyup uymamakla Allah yanındaki konumunu belirler.
İslam’ın bu ana konuları, bir zincirin halkaları gibidir. Birinin koparılmasıyla İslam dağılır parçalanır. İmansız bir İslam olamadığı gibi ibadetsiz, ahlaksız; hayati prensipleri, helal ve haramları hiçe sayılan bir İslam da olamaz. Bırakınız İslam’ın ana unsurlardan bir bölümünü tamamen çıkarmayı, o bölümlerden bir cüzün bile inkârı kişinin İslam’ını alır götürür.
Allah ve Rasûlünün sevgisinin kalplere yerleştirilemeyişi; Allah’ın zat ve sıfatları konusunda en ufak bir tereddüt; melek, cin ve benzeri görünmeyen varlıkların inkârı; ibadetlerin herhangi birinin inkâr veya tahrifi; ibadetlerin sadece çalışmaya indirgenerek çalışırken namaz vb. ibadetlerin ihmalinin caiz görülmesi gibi anlayışlar;
İslam ahlakının temellerinden olan hayânın (utanma duygusunun), Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin, “Hayâ imandandır” buyurmasına rağmen, günümüz müslüman toplumunda önemsenmez hâle gelmesi; sosyal münasebetlerde, İslam kardeşliği, anne baba, akraba, komşuluk vb. hak ve hukukunun hiçe sayılır hâle gelmesi vb. kişinin imanını ifsat eder.
İbn-i Kesir:
“İman edenlerin Allah’ı anma ve O’ndan inen Kur’an sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (Hadid 16) ayetinin tefsiri münasebetiyle şunu nakleder.
İbni Mesud radıyallahu anhın şöyle dediği rivayet edilir:
“Müslüman olmamızla Allah Teala’nın Hadid suresinin 16. ayetiyle bizi azarlaması arasında sadece 4 yıl geçti. (Müslim, Nesai, İbni Mace)
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin dört yıl eğitiminden geçen ashabın bu şekilde ilâhî azarlanmaya muhatap olduğunu duyan bizlerin ciddi bir nefis muhasebesi yaparak: “Ben, İslam imanının, ibadetlerinin, ahlakının ve sosyal hayatla ilgili prensiplerinin neresindeyim?” diye sorması gerekir. Eksik, hata ve kusurlar tesbit edilerek gerekli düzeltmeler acilen yapılmalıdır. Çünkü fert ve toplum hayatında bozulma sebeplerinin başında ihmalkârlık gelmektedir. Peygamberle daha sonraki nesiller arasındaki mesafe uzadıkça önce namaz terk edilir. Şehvetlerin peşine düşülür. Dinin öğrenme, öğretme ve yaşama yoluyla yayılmasına önem verilmez. İyilik emredilip kötülükten men edilmez, dine muhalif uygulamalar çoğalmaya başlar. Nesiller değiştikçe din namına ne varsa çoğu unutulur gider. Din adına bidat ve hurafeler, fert ve toplumları çepeçevre sarar. Toplumdaki ulema ve umeranın da bu konudaki ihmali bozulmayı hızlandırır.Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz:
“Dikkat edin! Çok sürmez adam tok olarak koltuğuna kurulur ve şöyle der: Siz bu Kur’an’a bakın, onda helalden ne bulursanız onu helal kılın, haramdan ne bulursanız onu haram kılın! Oysaki Allah’ın Rasûlünün haram kıldığı şey de Allah’ın haram kıldığı gibidir.” (Ebu Davud)
“Allah, ilmi insanlar arasından bir çırpıda çekip çıkararak almaz. O ilmi ulemayı almak suretiyle alır. Sonunda hiçbir âlim bırakmayınca, insanlar cahil başlar edinirler. Kendilerine sorular sorulur, onlar da bilgisizce fetva veririler. Böylece hem sapar hem de saptırırlar.” (Buhari- Müslim)
Bir kısım kötü insanlar da sapık amaçlarına ulaşmak uğrunda İslam’ın yanlış tevillerini yaparlar. Bu ya iktidar sahiplerine yaranmak ya da dini az bir bahaya satmak şeklinde olur:
“Allah’ın kitabından bir şeyi gizleyip onu az bir baha ile değişenler var ya, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir.” (Bakara 174)
Dinin bozulmasının ciddi sebeplerinden biri de ulemanın gevşekliğidir.
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Sizden önceki devirlerden bakıyye sahipleri (kitap ehli) yeryüzünde bozgunculuktan vazgeçirmeye çalışsalardı ne iyi olurdu. Fakat onların içinden kurtardığımız pek az kimse bunu yaptı. O zulmedenler ise şımartıldıkları refahın peşine düştüler ve hepsi de suçlu oldular. Senin Rabbin, halkları iyi ve ıslahatçı iken, o memleketleri haksız yere helak edecek değildir.” ( Hud 116-117)
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizden İsrail oğulları hakkında konuyla ilgili olarak:
“Âlimleri onlara yasakları belirtmişler fakat onlar geri durmamışlardır. Buna rağmen âlimler onlarla düşüp kalkmışlar beraber yemişler içmişlerdir. Bunun üzerine Allah Teala onların kalplerini birbirine benzetmiş. Davud ve Meryem oğlu İsa dili ile onları lanetlemiştir. Zaten onlar hakka tecavüz ediyorlardı.” (Ahmed bin Hanbel) buyurmuştur.Dini bozan sebeplerden biri de dinin zorlaştırılmasıdır. Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz zaman zaman ashabını bu hususta uyarmıştır.
Abdullah bin Ömer ve Osman bin Mazun’a kendilerini sıkıntıya sokacak şekilde ibadet etmeyi yasaklaması bu manayı ifade etmektedir. “Kim dinde zorluğa koşarsa, elbette ki ona galebe çalar.” (Buhari)
Haddi aşanların dine müdahalesi de dini bozan sebeplerdendir. Vaktiyle yahudiler recimden vazgeçerek, zina eden kimselerin vücutları ve yüzlerinin karalanarak teşhir edilmesini güzel bulmuşlardır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz bunun Tevrat’ta böyle olmadığını ve yahudilerce bozulduğunu, yahudi din adamlarına bizzat söylemiştir. Hazreti Ömer radıyallahu anh şöyle demiştir:
“İslam’ı, âlimin zellesi, münafığın kitapla cidalleşmesi, saptırıcı emirin hükmü yıkar.”
Dini bozan sebeplerden bir diğeri de cahil ataların yolunu takip etmektir.
Allah Teala bu hususa işaretle şöyle buyurmaktadır:
“Onlara Allah’ın indirdiğine uyun denildiği zaman onlar, “hayır biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” dediler. Ya ataları bir şey anlamamış doğruyu da bulmamış kimseler idiyseler?” (Bakara 170)
Körü körüne taklit de dini bozan önemli nedenlerdendir.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz: “Onlar, Allah’tan başka bilginlerini ve rahiplerini de kendilerine Rab edindiler.” (Tevbe 31 ) ayeti hakkında şunu söylemiştir:
“Onlar (yahudi ve hıristiyanlar) din adamlarına tapmıyorlardı. Ancak din adamları kendilerine bir şey helal kıldığı zaman onu kendilerine helal görüyorlar, kendilerine bir şeyi haram kıldığı zaman da onu kendilerine haram sayıyorlardı.” (Tirmizî)
Müslüman, nebevî uyarılara kulak vererek zaman zaman nefis muhasebesi yapmalı, kendini kontrol ederek aşırı gittiğinde dizginlemeli, geri kaldığında harekete geçebilmelidir.
Ne sırf aklı ne sırf kalbi temel almalı, İslam’ı akıl, kalp ve irade temeline oturtarak ilâhî çizgiyi muhafazaya çalışmalıdır…
Nurettin Soyak
Zalim Saddam’ın heykelini yıkan Irak’lı genci ilk alkışlayanlar Amerikan askerleri idi. Amerikan askerleri o gencin babasını da öldürdüler.
Arap ırkından olan Şiiler ile Fars ırkından olan Şiiler çatışma halinde. İki taraf birbirini öldürdüğünde iki tarafa da silah veren Amerika sevinir.
Sünni Arapla Fars ırkından olan Arap da birbirini öldürüyor. İkisinin elinde Amerikan silahı. Her ölü, Amerika’ya can veriyor.
Sünni Arapla Sünni Kürt çatışıyor. İkisinin elindeki silahlar yine Amerika’dan. İki taraftan ölenler, Amerikan halkına kan veriyor.
Kuzey Irak’ta Sünni Türk ile Sünni Kürt harp ediyor. İkisinin de ölenleri Amerikan siyasilerinin yaşam standardına katkıda bulunuyor.
12 askerimizi şehit eden, sekizini alıp kaçıran PKK’nın elindeki silah da Amerikanın, bizim elimizdeki silah da Amerikanın. Ayrıca PKK’nın cebindeki dolarların Amerikan helikopteriyle getirildiğini televizyonlardan seyretmiş ve görenlerden dinlemiştik.
Filistin’de iki taraftan ölen Filistinli Müslüman şehit ile İsrailli Yahudi’nin ölüsü de Amerikan çıkarlarına katkıda bulunuyor.
Afganistan’da Müslüman Peştularla Müslüman Taliban’ın birbirini öldürmesi de Amerikanın ekmeğine yağ sürüyor.
Hatta ölen Amerikalılardan bile Amerikalılar rahatsız değiller. Çünkü Irak’ta, Afganistan’da ölen Amerikalılar, elektrik sandalyesine girmeye hazır zencilerdirler.
Demek ki asıl düşman Amerika imiş!
2 Ekim 1992 günü Ege Denizi’nde sürdürülmekte olan “NATO Kararlılık Gösterisi 92 Tatbikatı” sırasında Saratoga uçak gemisinden birbiri ardına fırlatılan iki “Sea Sparrow” füzesi, donanmamızın güçlü muhribi, tatbikattaki Sancak (komodor) gemimiz olan “Muavenet”in kaptan köprüsünü havaya uçurup, gemi komodorumuz dahil olmak üzere beş denizcimizi şehit edip 11 denizcimizi de yaralayan Amerika’dır.
Irak’ın kuzeyinde 05/07/2003 günü on bir Türk subay ve astsubayını ve otuz kadar Türkmen’i tutuklayarak başlarına çuval geçiren Amerika’dır.
Hicretin altıncı yılında Umre için Mekke’ye gelen Efendimizi Mekkeli müşrikler katmayınca Hz. Osman’ı elçi olarak göndermişti. Hz. Osman’ın Mekke’den dönüşü gecikince “Osman’ı müşrikler öldürdü” diye bir şayia çıkınca Efendimiz yanındaki arkadaşlarından ölüm pahasına da olsa savaşacaklarına dair söz aldı. Bu söz alma işlemi daha sonra nazil olan Fetih süresiyle övülmüştür. Orada ölümüne söz veren ashabı kiramın o hareketi tarihe “Bey’ati Rıdvan” olarak geçmiştir.
Atalarımız, “Bir mıh, bir nalı düşürür. Bir nal, bir ayağı düşürür. Bir ayak, bir atı düşürür. Bir at, bir komutanı düşürür. Bir komutan, bir ülkeyi düşürür” demişler.
On bir subay değil, bir er bile kafir elinde esir edilse yetmiş milyonun onları kurtarması gerekir. Serbest bırakarak dostluk gösterisine aldananlar olabilir ama askerlerin başına geçirilen çuvalı kendi başına geçirilmiş gibi hissedenler bu müttefik darbesini unutmayacaktır.
Başörtülüleri takip eden istihbaratçılarımız, şehitlerin analarını da fotoğraflayıp “Başörtülü” diye rapor sunacaklarına elli metre yaklaşan PKK’yı rapor etselerdi.
Amerika Büyükelçiliği’nin arabasıyla Türkiye’ye gelen Peşmerge komutanlarının konvoyunu gördük televizyonlarda. Büyükelçilerimiz, Dış istihbaratçılarımız Amerika’da ne yaparlar acaba?
Amerika’nın bütün dünyaya yaptığı kötülüklerin hesabını sormak isteyen kuruluşların liderleriyle bir araya gelme cesaretini gösterebilirler mi? Veya herhangi bir yardım eli uzatabilirler mi?
Bu yapılmadan, yüreklere düşen bu ateş Amerika’nın bağrına düşmeden dünyanın başının ağrısı dinmez, yanan yüreklerdeki ateş sönmez. Bunu yapmaya cesaret edenlere Almanya, Japonya, Kore, Guatemala, Meksika, Küba, Şili, Dominik, Panama, Vietnam, Kamboçya, Endonezya, Arjantin, İran gibi birçok ülke el altından yardım eder. Çünkü buralarda Amerika’nın öldürdüğü insan sayısı, Hitler’in öldürdüğünden çok fazla.
Mahmut Toptaş
İşlenen suçların ve günahların çoğunu, bunları yapan kişilerde Allah korkusunun bulunmayışına bağlarız. “Bu kimseler Allah’tan korkup Onun azabından çekinselerdi, bu işleri yapmazlardı” deriz. Acaba Allah korkusu nasıl olmalıdır? Yalnızca dehşet ve korku üzerine kurulmuş bir disiplini, İslamın hoşgörü muhtevası ve Cenab-ı Hakkın sonsuz rahmetiyle nasıl bağdaştırabiliriz?
Kur’an-ı Kerim’de mü’minler şöyle anlatılır:
“Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’ın adı anıldığı zaman kalbleri titrer. Kendilerine Onun ayetleri okunduğunda imanları artar ve onlar yalnız Rablerine tevekkül ederler.” (1)
Bu ayetten anlaşıldığı gibi, iman nurunun artmasıyla Allah korkusunun kalbde yerleşmesi arasında çok yakın bir ilgi vardır.
Allah’ın ayetleri okundukça imanın ziyadeleşmesini merhum Elmalılı şöyle izah eder:
“İlim ve amel cihetinden gelen deliller arttıkça tahkiki iman inkişaf eder. Yakin ve iman ziyadeleşir.”(2)
Tahkiki imanın da mertebeleri vardır. Bunlardan ilmelyakin mertebesi, delillere dayanarak şüphelere karşı koyar. Taklidi, yani anne ve babadan devralınan ve derin bir araştırmaya dayanmayan bir iman bazan tek bir şüphe karşısında bile mağlûp olabilirken, delillere dayanarak elde edilen bir iman sayısız şüphe karşısında dahi sarsılmaz.
Tahkiki imanın ikinci bir mertebesi aynelyakindir ki, onun da kendi içinde mertebeleri mevcuttur. Allah’ın kainatta tecelli eden güzel isimleri ve bu isimlerin mertebeleri kadar mertebesi vardır. Mü’min o tecellileri görüp okuyabilme kabiliyeti nisbetinde sağlam ve sarsılmaz bir imana sahip olur. Bu safhanın en yüksek mertebelerinde artık kainatı bir kitap gibi okuyabilecek dereceye gelir. Yani, mesela bir çiçek üzerinde Cenab-ı Hakkın Halık, Musavvir, Müzeyyin, Mülevvin, Cemil, Rahim gibi isimlerini okur. Onu yaratan, sûret veren, süsleyen, renklendiren, güzelleştiren ve şefkat ve merhamet gösteren bir yaratıcısının isimlerinin tecellilerini seyreder.
Üçüncü mertebe de hakkalyakin olarak isimlendirilir. Bu dereceye ulaşan bir kimse artık varlık alemlerini saran perdeleri geçmiş ve şüphelerin ordular halinde hücumu karşısında dahi sarsılmayacak bir imana erişmiştir.(3)
Peygamberlerin ve maneviyat rehberlerinin imanı bu derinliğe sahiptir. Miracda Cenab-ı Hakkın cemal ve kelamına muhatap olan Resul-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) ve onun izinden giderek yerde iken Arş-ı Alayı temaşa edebilecek kadar ruhen terakki eden Abdülkadir Geylani Hazretlerinin kuvvetli imanları bu mertebeye misal olarak verilebilir.
Bu umman misali imana sahip olanların her an Cenab-ı Hakkın huzurunda imişçesine duydukları haşyet ve ürpertiyi tarif etmek mümkün müdür?
“Allah’tan ancak ilim sahipleri korkar” (4) mealindeki ayet-i kerimede bu hakikat ifade edilmektedir. Bu hürmet ve haşyet, her mü’minde imanın derecesine göre tecelli eder.
Çünkü insan ilim vasıtasıyla Rabbini tanıdıkça Ona olan sevgisi ve saygısı artmaktadır. Zira bütün kemal mertebelerinin üzerindeki sonsuz bir kemal, elbette ki sonsuz bir hürmete layıktır.Üstün vakarıyla ve eşsiz şahsiyetiyle erişilmez bir mertebeye sahip bir maneviyat büyüğünün huzurunda nasıl içimizi sevinçle karışık bir ürperti kaplıyorsa, onun sayısız defa üstünde bir kemalin sahibi olan Cenab-ı Hak katında nasıl bir ruh hali içine gireceğimizi düşünelim.
Allah sonsuz rahmet ve şefkat sahibi olduğu gibi, aynı zamanda sonsuz derecede gayret ve izzet sahibidir. Pekçok Kur’an ayetinde tekrarlandığı üzere, Allah hem Rahim’dir, hem Aziz’dir. Rahim isminin gereği olarak bütün varlık alemini sonsuz şefkat ve rahmetiyle kucaklarken, Aziz ismiyle de, kanunlarına isyan edenleri ve bu isyanlarıyla izzetine dokunanları cezalandırmaktadır.
Bu itibarla, Cenab-ı Hakkın huzurunda olan bir kul, bir taraftan o sonsuz rahmetin cazibesiyle kendisinden geçmiş, diğer taraftan da gazabının dehşeti karşısında kalbi titrer bir vaziyettedir. Böyle bir insanın Allah’ın emirlerine isyan edip yasaklarını çiğnemesi mümkün müdür?
Bu korku da, tıpkı sevgi gibi, insanı Allah’a götürür. Bu konuda Nur Külliyatında şöyle buyrulur:
“Halik-ı Zülcelalinden havf etmek [korkmak>, Onun rahmetinin şefkatine yol bulup iltica etmek demektir. Havf [korku> bir kamçıdır, Onun rahmetinin kucağına atar. Malûmdur ki, bir valide, mesela bir yavruyu korkutup sinesine celb ediyor. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü şefkat sinesine celb ediyor. Halbuki, bütün validelerin şefkatleri, rahmet-i İlahiyenin bir lem’asıdır [parıltısıdır> . Demek, havfullahta [Allah korkusunda> bir azim [büyük>lezzet vardır.” (5)
Şu halde, korkunun veriliş maksadı da insanı Allah’a götürmektir. Bu bakımdan, bu duygumuzu başka yerlerde kullanıp asıl maksadından uzaklaştırırsak, büyük zararlara uğrarız. Nasıl sevgimizi yanlış yerlerde kullandığımızda, sevdiklerimizden karşılık görmemek; aksine onlar tarafından tahkir edilmek gibinice ıztıraplar içine düşeriz. Aynı şekilde, korku duygusunun yanlış yerde kullanılması da, insanın hayatını zindana çevirir. Çünkü korkulmaya değmediği halde korktuğumuz varlıklar bize gayet sıkıntılı bir zillet yaşatmaktan başka hiçbir şey yapamazlar. Ne yardımcı olabilirler, ne de korkumuzu teskin edebilirler.
Korku hissinin iman ve tevekkülle olan alakası Sözler’de şöyle anlatılır:
“Tam münevverü’l-kalb bir abidi [kalbi nurlanmış bir mü’mini> küre-i arz [dünya> bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz. Belki, harika bir kudret-i Samedaniyeyi [Allah’ın kudret tecellilerini> lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat meşhur bir münevverü’l-akıl denilen [aklını ilim ve düşünce ile aydınlattığı iddia edilen> kalbsiz bir fasık feylesof ise, gökte bir kuyruklu yıldızı görse yerde titrer. ‘Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?’ der, evhama düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hanelerini terk ettiler.)” (6)
Kaynaklar
1. Enfal Sûresi, 2.
2. Hak Dini Kur’an Dili, 3:2367
3. Bediüzzaman Said Nursi. Emirdağ Lahikası, 1:102-3.
4. Fatır Sûresi, 28
5. Sözler, s. 331
6. A. g. e.
Mehmet Paksu
Akıl ile Hak Din arasında hiçbir tezat yoktur. Fakat her marifetin keşfinde sadece akıl kâfi değildir. Evet aklın tek başına idrak ettiği hakikatler de yok değildir. Meselâ, akıl tecrübe ve müşahede alemindeki hâdiseleri görüp idrak etme yeteneğine sahip olduğu gibi Allah-u Teâla’nın varlığını, birliğini, adalet ve ihsanın güzelliğini, zulüm ve sefahatin çirkinliğini de anlayabilecek mahiyettedir. Bununla beraber onun varamadığı ve keşfedemediği noktalarda çoktur. Zira akıl mahluk ve mahduttur; her hakikati görecek ve keşfedecek bir mahiyette değildir. Böyle bir akıl ile her şeyin mahiyet ve hakikatini anlamak muhaldir. “Hakikat-ı mutlaka, mukayyed enzar ile ihata edilmez. Kur’an gibi bir nazar-ı küllî lâzım ki, ihata etsin.”
İnsan henüz ruhunun mahiyetini idrak edebilmiş değildir. Kendi mahiyetini idrakten bile aciz olan aklın, metafizik alemini anlamada ne derece aciz kalacağı açıktır. Bu sahada akla düşen vazife, nakle yani vahye tabi olmaktır. Bu hakikati Bediüzzaman Hazretleri şu ifadeler ile çok güzel bir şekilde ortaya koyar: “Fikrin sönük ise; Kur’anın güneşi altına gir, İmanın nuriyle bak ki: Yıldız böceği olan fikrin yerine her bir âyet-i Kur’an, birer yıldız misillü sana ışık verir.“
İslâmiyetin temel fikir olarak kabul ettiği akıl, vahyin nuru ile nurlanan akıldır. Ancak böyle bir akıl, hâdiselerde ölçü ve mizan olabilir; insanı marifet ve hikmete vasıl edebilir.
Aklın İslâm dinindeki yeri şöyle dile getirilir: Kitap sünnet nasıl bir hüccet, bir delil ise akılda öyle bir delil-i şer’idir. Binenaleyh aklın kesinlikle iptal ettiği şeye şeriat izin vermez. Şeriatın izin verdiği şeyi de akıl iptal eylemez. Bunun içindir ki aklen muhal olan şer’an mümkün olamaz. Şunu da ehemmiyetle belirtelim ki, bu ifadelerde sözü edilen akıldan maksat ilm-i yakîni ifade eden yani nübüvvet mektebinden tam ders alan kamillerin aklıdır. İşte mezhep imamları bu kamil akıldan son derecede nasiplerini almışlardır. Dinin telkin ettiği hükümler akıl doğrulamazsa kalp ve vicdan tatmin olmaz. İslâm dininde mitoloji, hurafe ve hayale itibar edilmez. İşte bu yönüyle de İslâm mezhepleri, Hıristiyanlıktaki mezheplerle mukayese edilemezler.
Hıristiyan aleminde ruhanî reislerin akıl ve hikmetle bağdaşmayan itikat ve iddialarda bulunmaları akıl ve fikrî muhakemeden engellemeleri ve ilim erbabına zulmedip onları öldürmeleri bir takım felsefecileri Hıristiyanlık dinine ve onun şahsında bütün dinlere cephe almaya sevketti. Bunlar vahye tamamen gözlerini kapayarak sırf akıl ile hareket etme yolunu tuttular.
Ruhbanların, aklı tamamen azledip, hesaba katmayarak tefrite düşmelerine karşı, felsefeciler de aklı tek rehber ittihaz ettiklerinden dolayı ifrat ederek, metafizik konularda hakikati yakalayamamışlardır. Yıldız böceği olan akıllarına güvenip, nübüvvet güneşinin altına giremediklerinden dolayı, o yıldızlı gecelerin derin sükutu içinde o nur saçan cisimleri temaşa edip, kudret-i İlâhinin daimî şahidi olan o yıldızları dinleyip, dillerini anlayamamışlardır.
Evet. akıl deneme ve tecrübeye dayanan fizikî sahada bir şeyler söyleyebilse bile, manevî ve metafizik sahada yetersiz kalır. Bu filozoflar ancak ilahî vahiyle aydınlanabilecek meseleleri sırf akıl ile halletmeye kalkıştıklarından hataya düştüler.
Halbuki, metafizik hakikatlerde (Allah, ruh, yaradılışın sırrı, ölüm ve ölüm ötesi gibi) nübüvvet ekolünü de dikkate almaları gerekirdi. Bu insanlar nereden geliyor ve nereye gidiyorlar? Bu dünyadaki vazifeleri nelerdir? Sorularını o mektepte aramalıydılar. Bunu yapmadıkları içindir ki, feylesofların metafizik sahasında ileri sürdükleri fikirler, ortaya attıkları iddialar kesinlik damgasını taşıyamamıştır. Şöhretleri ne olursa olsun bu hatalar bağışlanamaz.
Tecrübeye ait metotlar ile manevîyata ait meseleler halledilmez. Dinî meseleler ve İlâhî hakikatlerde akıl yalnız başına senet olamamıştır. Bu İlâhî hakikatler his, tecrübe, akıl ve mantığın üstünde ve ötesindedir. İşte felsefeciler bu farkı anlayamadılar. Kendi sahalarına dahil olmayan hakikatleri de izaha kalkıştılar ve sırat-ı müstakimden saptı ve saptırdılar. Tabiat üstü hakikatlere iğne deliği kadar dar bir pencereden baktılar ve göremedikleri hakikatleri inkâr ettiler. Gaflet ve gurur ile yalnız kendi fikirlerine itibar ettikleri için de hatadan kurtulamadılar.
Netice olarak özetlersek, ilim ve fennin gelişmesinde tecrübe ve akıl ne ise manevîyat sahasında da Kur’an odur. Yani söz ve hüküm onundur. Hayatın maddî ihtiyaçları fen ve tekniğe dayandığı gibi manevî ihtiyaçları da semavi kitaplara dayanır. İlim sahasında akla, tecrübeye ne derece itibar edilirse, manevîyat sahasında da peygamberlere ve semavî kitaplara öylece itimat etmek zaruridir. İkisinin de sahaları başka başkadır.
İslâmiyet hem aklın düsturlarını hem de vahyin kanunlarını nazara alır, ikisine de itibar eder. Yani aklî deliller ile isbat ettiği o yüksek hakikatleri, naklî deliller ile de teyid eder. Hem de İslâmiyet, felsefenin bahsetmediği ve edemeyeceği bir çok hakikatleri tahkik ve tedkik ile ortaya koyar.
Şu bir gerçektir ki metafiziğe ait meselelerde rehber ve önder ancak peygamberlerdir. Hocasız bir insan ne kadar kabiliyetli olursa olsun talebe olmaktan ileri geçemez. Bu bakımdan peygamberleri hoca kabul edip, onları dinleyen İmâm-ı Gazali gibi alimler, insanlara ilim ve irfanları ile faydalı olmuşlardır.
İnsan için en kutsi gaye marifetullah, muhabbetullah ve rıza-i Bâri’dir. Bunlar ise ancak nebilerin eliyle insanlara gelmiştir.
“Bil ki: Nev’-i beşerde nübüvvet, beşerdeki hayır ve kemalâtın fezlekesi ve esasıdır. Din-i Hak, saadetin fihristesidir. İman, bir hüsn-ü münezzeh ve mücerreddir. Madem şu âlemde parlak bir hüsün, geniş ve yüksek bir hayır, zahir bir hak, faik bir kemal görünüyor. Bilbedahe hak ve hakikat, nübüvvet içindedir ve Nebiler elindedir. Dalalet, şerr ve hasaret; onun muhalifindedir.”
Önce gelen peygamberler sonra gelen peygamberleri müjdelemişlerdir. Sonra gelenler ise evvelkileri tasdik ve teyid etmişlerdir. Çünkü enbiyanın feyz aldığı menba vahiydir. Vahiy ise vehmin şaibesinden münezzehidir. Çünkü ilm-i İlâhîye’ye istinad eder.
Vahyin yolu daha metin, daha umumi, daha nafizdir. Her yönüyle insanın aklını tatmin, ruhunu memnun, vicdanını mesrur eder. İnsan ancak vahiy yoluyla, enbiyaya tabi olmakla dünyevi ve uhrevi ızdırap ve buhranlardan halas olabilir.
Hulasa; İslâm dinindeki mezheplerle hıristiyan mezheplerinin ayrıldıkları en önemli noktalar şunlardır:
1- İslâmî mezheplerde akıl önemli bir esastır. Hıristiyan lıkta ise ruhbanların saltanat ve tahakkümleri söz konusudur. Halkın inançlarını ruhbanlar tayin ve tespit ederler. Onlara şuursuzca tâbi olanlar taklit zincirini boyunlarından çıkarıp kıramamışlardır. Ruhbanları delilsiz olarak taklit etmişler ve onların tahakkümü altında yürümüşlerdir. Hiçbir fert inancında hür değildir. Kilisenin vaftiziyle Hıristiyan olur, afarozu ile de dinden çıkar. Ancak İslâmiyette ruhani bir tahakküm, bir saltanat yoktur. Hiçbir alim veya bir mürşidin başka birinin itikat ve inancı üzerinde tahakkümde bulunmaya salahiyeti yoktur.
2- Hıristiyanlıkta ruhanî reislerin helal dedikleri helal, haram dedikleri de haram olur. Reisler neye karar verirse, (Hâşa) Allah’da o karara uyar. İşte onların bu tahakkümlerini ve hurafelerini, İslâmiyet kökünden yıktı ve mahvetti.
İslâmiyette yalnız Allah’ın haram kıldığı haram, helal dediği helal olur. Allah’dan başka hiçbir fert haramı helal, helali haram edemez. Hiçbir alim ve müçtehidin emriyle başka birisi dinden çıkamaz. Bir alim, derecesi ve rütbesi ne kadar büyük olursa olsun insanlara karşı nasihat ve irşaddan başka bir hakka Mâlik değildir. Çünkü İslâmiyette Hazret-i Muhammed (asm.) Allah’ın kulu ve Resulüdür. Alimler de peygamberin vârisidirler. Hıristiyanlıkta ise Peygambere uluhiyet isnad edilir. Papazlar ise böyle bir peygamberin vekili olmakla günahları affetme, helale haram, harama helal deme selahiyetini kendilerinde buluyorlar.
3- Hıristiyanlıktaki mezhepler birbirini tekfir ederler. Herbiri müstakil bir din gibidir. İslâmiyetteki mezheplerin ise tamamı bir tek fırka olup ehl-i sünnet olarak yad edilir.
4- İslâmiyetteki mezheplerin müstakil âbedleri yoktur. Hepsi aynı camide namaz kılar ve birbirlerinin imamlarına uyarlar.
5- Bir Müslüman istediği mezhebe girebilir. Meselâ Şafiî iken Hanefi, Hanefî iken Şafiî olabilir. Hiçbir mezhep imamı bunu engelleyici bir hüküm getirmemiştir.
Mehmet Kırkıncı
Müslümanların Avrupa kapılarına dayandığı 8. yüzyıldan beri Avrupa’da rastlanan bir olgu olarak karşımıza çıkan İslamafobya, zaman içinde değişik çehrelere bürünse de, Haçlılar döneminde görülen İslâm düşmanlığı ile Endülüs medeniyetine kıyan İspanya örneği, Osmanlı’nın genişleme döneminde görülen İslâm düşmanlığı ve sömürgecilik döneminde neredeyse sadece İslâm dünyasını hedef alan bu düşmanlıklar arasında hep aynı ortak ve belirgin benzerlikler vardır.
1960′lardan sonra Avrupa’da yeni versiyonu ile servis edilen İslamofobya da benzer özellikler taşımaktadır.
Uzunca bir süredir Avrupa’da yaşamaya başlamış 15 milyonu aşkın Müslüman, İslâm ülkelerinde görünen baskıcı rejimler, petrol tüketiminin artışıyla birlikte Müslüman ülkelerin dünya politikasında etkili roller üstlenmeye başlaması, küreselleşme ve teknolojik gelişmelere paralel olarak yaşanan iletişim imkânları gibi faktörler yeni İslamofobyanın şeklini belirlerken, diğer yandan çözüm potansiyelini de artırıyor.
İslam dünyası önündeki bu tehlikeyi iyi okumak ve bunu fırsata dönüştürecek yapıcı ve kalıcı çözümler üretmek zorundadır.
Gulam Nabi’nin de değindiği gibi BM Genel Sekreteri Kofi Annan “İslâmofobi ile Mücadele: Tolerans ve Anlayış Eğitimi” başlıklı konferansta şunları söylemişti: “İslamofobya ile mücadele edecek strateji, temelde eğitim üzerine bina edilmelidir. Kamusal otoriteler sadece İslamofobya’yı kınamakla kalmamalı, ayrımcılık yapılmayacağı yönündeki vaatlerini yasal ve gerekli diğer uygulamaları garanti altına alarak desteklemelidir.”
Gerçekten de İslamofobyayı körükleyen bütün sebeplerin arasında belki de en önemlisi ‘bilgi eksikliği’dir. Bir başka ifadeyle söyleyecek olursak ‘doğru tebliğ’ ve ‘etkili temsil’ mekanizmalarının kurulamamış veya uygulanamıyor olmasıdır.
İslamofobyadaki esas çelişki, İslam’dan korkan pek çok insanın, aslında İslam hakkında çok az şey biliyor olmasıdır. İslam hakkında İslam ülkeleri de dâhil olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde sürdürülen sistematik ‘dezenformasyon faaliyetleri’ne karşı yegâne çözüm, ‘sistematik enformasyon faaliyetleri’dir.
Bizim dünyamızda tebliğ diye tanımladığımız bu bilgilendirme faaliyetinde ihmal edilmemesi gereken nokta, tebliğ ve davetin sadece dışa dönük yani gayr-ı müslimlere yönelik olması değil, aynı zamanda içe dönük olarak yapılması gerektiğidir.
Resul-ü Ekrem’in (asm) “Din nedir?” sualine mükerreren üç kez “Eddinün nasihah” “Din nasihattir” diye cevap vermesi, bu mevzudaki çıkış yolumuzun nasihatten, tebliğden ibaret olduğunu bize açıkça göstermektedir. Bu nasihat, ümmet-i icabe’ye de ümmet-i gayr-ı icabeye de en uygun vasıta ve metotlarla yapılmalıdır.
Doğru tebliğin veya günümüz diliyle doğru enformasyonun üç esası vardır: 1. Zamanı iyi okuyan tebliğ 2. Kişilikli ve izzetli tebliğ 3. İkna edici ve kalplerde yankılanacak bir tebliğ.
İçinde bulunduğumuz zaman; ilim ve fenni esas alan, özünde ‘ikna’ olan bir tebliği gerekli kılmaktadır. Dayatmalar; önyargıların, yanlış anlama ve algılamaların kaynağıdır. Evham ve vesvese cehaletten ve istibdattan doğar. İslâmiyet, ferde kıymet verir ve iknâyı esas tutar. Asrımızın büyük imamı Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi, “medenilere galebe çalmak iknâ iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile zorlama ile değildir.”(1) O şöyle söylüyordu:
“Ey evliya-yı umur! (ey işlerini takip eden kişiler!) Tevfik isterseniz, (muvaffak olmak) kavânin-i adetullaha (Allah’ın yeryüzünde ikame ettiği kanunlara), Tevfik-i hareket (doğru ve hak olan vesilelere muvafık hareket) ediniz. Yoksa tevfiksizlik ile (muvaffakıyetsizlik) cevab-ı red alacaksınız!”(2)
Bilgi, sahibine ve sahibinin tavırlarına göre değer kazanır veya kaybeder. Bilgilendirme, insanlığın en asil ve mukaddes mesleğidir. Tarih boyunca insanlığa gerçek bilgiyi öğreten Peygamberlerin en önemli özellikleri onların izzetli ve kişilikli birer insan, birer imam olmalarıdır. Bu, tebliğe kuvvet ve kudret kazandıran, ruh veren en önemli iksirdir.
Tebliğ, her türlü dünyevî ve siyasî amaçlardan arındırılırsa ve tebliğ edilen hakikatlere karşı özgüven ve itminan sahibi olunursa amacına ulaşır. Amelde rıza-yı İlahiyi esas tutmak, halktan ziyade Hakkın kabulünü önemsemek, o razı olduktan sonra ötesine çok takılmamak, “Vema alerrasuli illel belağ” düsturunu tebliğimize yegâne referans kabul etmek zorundayız.
Özellikle günümüzde, kendi değerler sistemini sorgulamaya kadar vardırılan ve maksadı aşan yanlış tebliğ usulleri, İslamofobyayı azaltmak yerine şiddetlendirmiş ve İslamofobik tavırları cesaretlendirmiştir.
Enformasyon keşmekeşinde ve bilgi kaynaklarının alabildiğine kirlendiği bir zamanda ortaya çıkan bir sonuç var: ‘Enformatik cehalet.’
Karışık ve doğru olmayan bilgi miktarının artması ve düzensiz bilginin yağması, ilme değil cehalete kuvvet vermektedir. Zamanımız insanının bu modern cehaletten kurtulmasının tek yolu, bilgiyi ayırt edecek mekanizmalara ve filtrelere sahip olmasıdır.
Tebliğ ve sistematik enformasyon ise, bu gerçeğe göre; kolay anlaşılabilir, muknî, makbul, emniyetli, sıhhatli bilgiyle donatıldığı ölçüde etkili olacaktır.
Doğru tebliğin ‘sistematik’ olmasını beş başlıkta toplayabiliriz: 1. Yetişmiş insan gücü, 2. İletişim vasıtalarını etkili kullanma 3. Rafine ve doyurucu yayınlar 4. Maddeten terakki 5. Sürdürülebilir koordinasyon ve birlik.
İslâm’ı ‘bilinmeyen öteki’ olmaktan çıkartmanın yolu, doğru tebliği ‘sistematik’ hâle getirmekten geçer. ‘Sistematik tebliğ’ yani tekrar ile takrir, kuvvetli ve kudretli tebliğ demektir ve ancak bu tarz, ‘bilinçli cehalet’i izale edebilir.
Maalesef, bazı İslam ülkeleri de dâhil olmak üzere özellikle Batı’da, geçmişten gelen bazı peşin hükümler, İslâm hakkında ‘bilinçli bir cehalet’ oluşturmak, karar alma mekanizmalarının hem tercihi, hem silahı olmuştur. Bu tercihin sebebi, köklerden gelen kasıtlı ‘ben tasavvurları’ ve siyasi emellerdir. Bu itibarla, sadece tebliğin doğru olması kâfi değildir, en uygun vasıtaları kullanarak sistematik olması da zorunludur.
İslam’ı tanıtacak fertlerin savunduğu davayı sadece tanıması değil, hazmetmesi ve en etkili, doğru vasıtalarla mücehhez olması gerekir. İslamofobya ve İslam karşıtlığına karşı en etkili silah ‘mücessem misaller’, ‘konuşan deliller’, müdara prensibini de iyi bilen diplomat fedakâr fertler yetiştirmektir. Başta Peygamberimiz (asm) olmak üzere bütün Peygamberlerin en mühim hususiyetlerinden birisi budur.
Fikren ve amelen yetişmiş insan gücü fedakârlıkla da donatılırsa, ortaya İslam terminolojisinde ‘vakıf insan’ diye tabir edilecek hüviyette şahsiyetleri meyve verir ki, sistematik tebliğin temel yapı taşı budur. Yani iyi yetişmiş, yetiştirilmiş eğitimli kadrolardır.
İletişim vasıtalarının kuvvetli ve yaygın olması İslamofobyayı körüklediği gibi iyi kullanılırsa çözüm potansiyelini de içinde barındırır. Etkili tebliğin en önemli unsurlarından olması hasebiyle bir kez daha altını çiziyoruz.
Bilgi kirliliği ve yayın sağanağı içerisinde sistematik tebliğ sahiplerine düşen bir diğer görev de fazlalıklarından arındırılmış, tecrübe edilmiş, doyurucu ve doğrudan hastalıkların tedavisine yönelik basılı, sesli, görüntülü yayınların hazırlanmasıdır.
Hakikatlerin gücü ve meşruluğu, vasıtaların güç ve meşruluğunu da zorunlu kılar. Tebliğ edilen hakikatlerin hak ve meşru olması, her vasıtaya başvurulabilir anlamına gelmez.
“Elhakku ya’lü vela yü’la aleyh, yani, Hak her şeyden üstündür, hiçbir şey hakke galebe edemez, umumi bir düsturdur. Ama neden kuvvet hakka galiptir ve neden ehl-i hak, ehl-i bâtıl önünde mağlup ve perişan haldedir?” sualine Bediüzzaman Hazretleri şöyle cevap veriyor:
Ehl-i hak olan ehl-i iman, hak olan, olması gereken vesileleri iyi kullanmazsa, ehl-i bâtılın hak vesilesi karşısında mağlup düşer. Burada yine hakkın batıla galebesi vardır. Hem kuvvetin bir sırr-ı hilkati, yaratılışının bir hikmeti vardır. Onu elde eden, hak olan bir vesileyi kullanmış olur. (3) Demek oluyor ki bu zamanda tebliğ yani‘i’lâ-yı kelîmetullah’, maddeten terakkiye bağlıdır. Sonuca yönelik, sağlıklı tebliğ faaliyeti yapmak için İslâm ülkelerinin, insanlarımızın ve kuruluşlarımızın maddeten gelişmesi ve güçlü yapılara kavuşması elzemdir.
Son olarak, sistematik tebliğin belki de en mühim şartı veya diğer şartları bir arada tutan ve anlamlı kılan ‘çatı’sı; ‘sürdürülebilir bir koordinasyon ve daimî bir birlik’tir. İttihad-ı İslamdır. İşte bu noktada çatısı altında toplandığımız İslam Dünyası STK’ları birliği büyük önem arz ediyor.
İslamofobik yayın ve politikalar, bu istikamette gelişen olaylar ve İslam karşıtlığı üzerine kurulu siyasetler, hep Müslümanlar arasındaki kopukluk, koordinasyonsuzluk, tecrübe transferinin yapılamaması, dayanışma eksikliği, önyargılar ve husumetlerden istifade etmektedirler.
Bu itibarla, netice vermeyen usullerde ısrar etmek, inatla ve taassupla birlik ve dayanışma ruhundan kopuk kamplaşmalara kuvvet verici hareketleri savunmak, hakperest anlayıştan uzak olarak tecrübe edilmiş tebliğ vasıtalarına aldırmamak tedavi edilmesi gereken ciddi bir hastalığımızdır. Bizler, yaptığımız çalışmalara şekilcilikten tribünlerden uzak, sadece öteleri, rıza-yı İlahiyi arzulayan canlı bir ruh katmak zorundayız.
İslamofobyaya karşı etkili mücadelede, birbirimize karşı olan asılsız, değersiz, mesnetsiz ve sanal fobilerimizden kurtulmamız olmazsa olmaz bir şarttır. “İnnemel müminune ihvetün” parolasında şekillenecek ittihad ve dayanışma şuuru, küçülen dünyada ‘sistematik tebliğ faaliyetleri’nin temelidir.
‘Doğru tebliğ’i tamamlayan veya doğru tebliğin neticesi olması gereken bir diğer husus da ‘etkili temsil’dir. ‘Temsil sorunu’ Müslümanların bugün en hayati meselelerinden birisidir. ‘Ferdî temsil’, ‘toplumsal temsil’, ‘siyasi temsil’ ve ‘küresel temsil’ zincirlemesiyle izah edebileceğimiz bu husustaki zaafiyet hem İslam dünyasına başıboş bir görüntü vermekte, hem de bu zaafı fark eden İslam karşıtı mihrakları cesaretlendirmektedir.
‘Doğru örnek’leri artırmak ve bunları bir havuz içerisinde eritmek temsil kabiliyetini hâiz toplumları vücuda getirecektir. İslam ahlakını söylemde bırakmayarak fiillerine yansıtan toplumları oluşturmak, İslamofobyayı ve İslam karşıtlığını gidereceği gibi, İslamı çok kuvvetli bir cazibe merkezi haline getirecektir ki tarihte görülen en haşmetli tebliğ ve hidayet hadiseleri hep böyle gerçekleşmiştir.
“Eğer biz ahlâk-ı İslamiyenin ve hakaık-ı imaniyenin kemalâtına ef’alimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslamiyete girecekler; belki küre-i arzın bazı kıt’aları ve devletleri de İslamiyete dehalet edecekler.”(4)
Toplumsal temsil gücü, er veya geç siyasi temsile dönüşür. Siyasi temsil, ancak hayatın her sahasında temsilde başarılı olmakla mümkündür. Resul-ü Ekrem asm “Kema tekününe yüvelli aleyküm” “Nasılsanız, öyle idare olunursunuz” buyururken, alt yapıda şekillenmesi gereken bu gerçeği bize ders vermektedir. Siyaset ise bu alt yapıya ihtiyaç duyan üst yapının adıdır. Sosyal hayatta başarısı tezahür etmemiş, halkın vicdanında makes bulamamış düşüncelerin etkili bir temsil kabiliyeti kazanması mümkün değildir.
Küresel temsil ise, İslam toplumlarını ve ülkelerini temsil edebilecek, herkesin kabulüne şâyan mekanizmaların oluşmasına bağlıdır. Bu çerçevede İslam Dünyası STK’lar Birliği sivil toplum bağlamında oldukça önemli bir misyon icra etmektedir. D-8’ler, İslam Konferans Örgütü gibi açılımların Dünya İslam Birliğine ne kadar güzel zemin hazırladığı ortada değil midir? Rahmet-i İlahiyeden bu yolda önümüzü açmasını, karşımıza çıkan dâhili harici muzır manileri bertaraf ederek birlik ve beraberliğimize kuvvet vermesini, kalplerimizi bu istikamette telif etmesini niyaz ediyoruz.
Bu emsal çalışmalar, dünya barışı ve toplumları için bir tehdit değil, bir nefestir, bir ihtiyaçtır, uluslar arası güç odaklarının acımasız tahakkümü altında ezilen insanlar için bir çıkış noktasıdır. Bunun için güçlü, meşru, donanımlı, karar alma mekanizmaları üzerinde etkili çatı teşkilatlar kurulmalı; İslam’ın öz ve esasına bağlı tebliğ ve yapılanma çalışmalarına el birliğiyle destek olmamız gerekmektedir.
Bugün özellikle Batı’da, Müslümanların temsil zaafiyeti her zaman ve zeminde hissedilmekte, kendine muhatap arayan çevreler ya yanlış temsilcilere başvurmakta yahut hiçbir kişi ve kurumu bulamamaktadırlar veya politik hesaplar gereği bu muhatapsızlık, kötü niyetli politik aktörlerin işine gelmektedir.
Netice olarak: Doğru tebliğ, etkili temsille bir bütün olarak hayata geçirilirse İslamofobyanın ve İslam karşıtlığının dayandığı temel sarsılmış olur. Bunun için gönüllü teşekküllerden üniversitelere, medyadan siyasi kurumlara kadar sistematik enformasyon seferberliğine hız verilmeli; sistematik dezenformasyon faaliyetlerinin sebep olduğu cehâlet ve önyargılar giderilmelidir.
Cenab-ı Haktan niyaz ediyoruz ki dininin esası olan tebliğ ve davette rızasına muvafık olarak bizleri muvaffak kılsın.
Dipnotlar:
1.Said Nursî, Hutbe-i Şâmiye, Y.A.N., s.92
2.Said Nursî, Divan-ı Harbi Örfi, Y.A.N., s.62-63
3.Said Nursî, Sözler, Lemeât, Y.A.N., s.666-667
4.Said Nursî, Hutbe-i Şâmiye, Y.A.N., s.30
Ali Kurt