03.14.08

Yeryüzünü Can Bürüyor

Yazı kategorisi: Senai Demirci 8:00 pm yazan: Minik Kelebek

Ele avuca gelmiyor can. Dokununca dökülüyor gibi parmak uçlarından. Oysa, elimize avucumuza varlıktan yana ne düşmüşse, parmak uçlarımıza yakınlıktan yana ne dökülmüşse, hepsi can dokunuşundan, hepsi can dokusundan. Bir kardelen edasıyla çiçekleniyor şimdi bahar. Ölü ağaçlardan, kemikleşmiş tohumlardan çiçek çiçek can, yaprak yaprak heyecan uzanıyor parmak uçlarımıza. Kara soğuk topraktan, sarı mahzun güz zamanlardan renkahenk hayat dökülüyor avuçlarımıza. Toprak altında unutulmamış, kuru ölgün kemiklerde mahfuz, unutulmuş zamanlarda hatırlanmış ne varsa, hepsi hiç unutmayan, canı yokluğunda bilen, ölüyü yeniden dirilmek üzere hıfzeden Hafiz’den. Ayrılık kokan güzlerde gizli bahar hazırlığı ve unutulmuş mezarların karanlığına sızan haşir sabahı O’ndan. Canların vuslatı Hafiz’den.

Söze sığmıyor, dile gelmiyor can. Şiire uymuyor, öyküde uyumuyor, film karesinde oynamıyor. Dilimize damağımıza değen ne varsa tatmak adına, hepsinin tadı can, hepsininin tuzu can. Söz etmeye değer ne varsa, kayda değer ne yaşarsa, hep can heyecanı, hepsi can serencamı. Can an’a sığmıyor; kalp sona razı olmuyor, akıl kırık düşler istemiyor, şefkat eksik vuslatlara kanmıyor, hayat kesik zamanlara doymuyor, dil ve damak yarım kalan lezzetleri sevmiyor. Bahar gelmeyince, can ölüyor, kalp kırılıyor, akıl taşlaşıyor, şefkat nefrete dönüyor, lezzet elemler doğuruyor. Her bahar kalplere vaadedilmiş sonsuzluğun tadı tuzu yürüyor damağımıza. Ebedi vuslatlar, nihayetsiz mutluluklar ve gölgesiz sevinçler açıyor güller boyunca. Akıl ve kalp, yeni çiçek kokularında, taze meyvelerde tadıyor ebedin tadını. Baharda ebed kokusu, güllerde vuslat muştusu, meyvelerde yeniden diriliş muamması, dünü bugüne bitiştiren, güzü bahar eyleyen, nihayetsiz anlar halkeden Kayyum’dan. Hayatın tadı tuzu O’ndan.

Mezara inmiyor can, toprağa düşmek bilmiyor. Çamura düşen, toprakta biten ne varsa, hepsinin dürtüsü candan, hepsinin dirilişi candan. Mezarlarlar boyu gizlenen ne varsa, hepsi can tarlası. Ne varsa toprak üstünde kanayan ve sancıyan, hep can kavgası.

Toprağa inmiş kuru tohumları renk renk dirilten, çamura düşmüş, rüzgarlarda dağılmış güzlerin hiçbirini unutmayıp yeniden yeniye bahar eyleyen, can kuyusu rahimlerden mütebessim yüzler çıkaran, baharı can tarlası eyleyen, ölüyü dirilten hep O. Muhyi O. Hayy O. Ezelden Diri ve Ebediyen Hayat Verici O.

Kokusu yok canın; sesi yok, nefesi yok. Çağıltısız ve uğultusuz, gürültüsüz, kavgasız kayıp gidiyor alnımızdan ve anımızdan. Bileğimizden akıp giden an, damarımızda kanayan dem, damağımızda tuzlu nem, dudağımızda gamlı ney, hepsi hepsi can kaygısı, hepsi can tortusu. Biz bizde değilken, biz sessiz ve nefessizken bizi anan O; bizi “anılmaya değer” kılan, hatırımızı sayan O. Baharda her şeyi binler kez hatırlayan, kendinden geçmişleri, hayattan göçmüşleri yeni yüzlere kavuşturan, fanilere yeni zamanlarda yeni mutluluklar vaadeden bir O. Bir O Baki. An’ı ebedi kılan da, kalplerin ayrılık yarasını saran da, canların yokluk yarasını bilen de, baharı solgun yapraklar, ölü tohumlar arasından sıyırıp getiren O, bir O Cemil-i Baki.

Tene değiyor can, ete kemiğe bürünüp öylece görünür oluyor. Tenin tenhasında, et kemik arasında gizli ne varsa, hepsinin libası can, hepsinin ayinesi can. Bu bahar, tohumların başına hayatı dolayan, kurumuş kemik gibi ağaçları renk renk, çiçek çiçek giydiren, ölmüş kemiklerin can urbasını diken O, çamura düşmüş yüzleri, yokluğa yuvarlanmış bakışları yine yeniden dokuyan bir O. Bir O Rahman.

Nefese siniyor can, bakışta siliniyor, dokunuşta yitiyor, ateşte eriyor. Renkten yana ne varsa gülde, ateşi yakan ne varsa, kanı kaynatan her neyse, hep candan, hep can ocağından, hepsi can çerağından. Baharda gül O’ndan, haşirde ebedi gülücükler O’nun rahmetinden. Kanı ısıtan ve canın sönmüş közünü üfleyen O’nun ihyası. Canı yokluğun ateşinden uzak tutan, dokunuşlardaki vuslat sıcağını harlayan bir O. Bir O Rahman. Bir O Rahim.

Dağılıp çözülüyor can zamanın kıvrımlarında, kırılıp dökülüyor yüreğin odacıklarında. Anları birbirine ulayan ne varsa hepsi canın bağından; kırık ayinelerde, soluk sarı fotoğraflarda unutulmadık, umulmadık ne varsa, hepsi canın yumağından. Savrulan sarı yapraklar gibi ayrılan canların vuslatı, aşklarından kopup dağılan, dağlanan kalplerin tesellisi bir tek O’nun adaletinden. Can bağının bahçevanı bir O. Unutulmuşlukların, unutulmuşluğu bile hatırlanmayanların, sahipsiz mezarların, kimsenin ölüsü bile olmayan bir zamanki yaşayanların tek vefalısı O. Bu bahar da Onun vaadiyle dirilir.

Bir O Sadıkul Vadülemin.

Yüzlere uğruyor can, bebek yüzlerden, güzel yüzlerden, masum yüzlerden, mahzun yüzlerden geçip gidiyor. İçin de içine sızan, sularda sızlayan, kalplere süzülen, şah damarda dolanan ne varsa, hepsi canın kuyusundan, hepsi canın kıyısından. Yusuf’u kuyudan çıkaran, İbrahim’i ateşten kurtaran, Yunus’u üç karanlıktan sıyırıp alan, bu bahar karanlıklarda gizli kalmış tohumları, adı geçmiş zamanlarda kalmış meyveleri yeniden diriltiyor, can veriyor. Çünkü sadece Odur hatırlayan “rahimlerde gizli olanı”, bir O bilir karanlıklarda, yitik zamanlarda olanı. Bir O yakındır sularda sızlayana, şah damarlarda dolanana. Bir O Zakir, bir O Müzekkir.

Yaralarda çoğalıyor can, kanda kıvranıyor, geceyi dağlıyor, gündüzü kanatıyor. Karbeyaz soğukların göğsüne akan sıcacık kanda azalan neyse, bir pıhtının özünde közlenen yangın neyse, gecenin acısını gündüzün yarasına dolayan ne hikmetse, hepsi can pâresinden, hepsi can çaresinden. Ölüye can suyu veren Şefik O. Pıhtılardan canlara yol açan Halık O. Kabir gecesinin ayrılık acısını, haşir sabahının vuslat tesellisiyle saracak olan Kadir-i Mutlak O. Bu bahar Onun şefkatinin kıvamında yoğruluyor, Onun hallakiyetinin divanında genişliyor, Onun kudretinin meydanında boy veriyor, serpiliyor. Bir O Halık. Bir O Kadir.

Dağı yol eyliyor can, denizi çölde boğuyor, rüzgârı susturup, suları yakabiliyor. Dağdağanın ortasındaki Yunus’dan savrulan rüzgâr nereye estiyse, yangının orta yerindeki İbrahim’den sızan su nereye aktıysa, denizin göğsündeki Musa’dan artan çöl nereye taştıysa, hepsi canı dağladı, hepsi canlar yaktı, hep canlar ağlattı. Canı, akşamı olmayan o sabahta, ins ve cinnin tek baharında teselli edecek bir O. Bir O Adil. Bir O Hakîm.

Can, paslı bir bıçak yarasıdır varlığın göğsünde. Tenin beyaz yüzünde bir kardelen hülyasıdır. Göğün en canlı yıldızı, yerin en kanlı çiçeğidir. Yarada kabuk bağlayan her neyse, buzda kristal kristal biçimlenen ne ise, gökten yukarıda, yerden aşağıda ne varsa kaynayan, hepsi can yüzünden, hep can gözünden, hep can özünden. Bahar yüzlü dirilişlerde, canı özünden eden yıkılışlarda, bıçak yarasında akıp yiten, çiçek tozlarında akıp giden, savrulup dağılan hayatlarda hep Onun tecellisi var, hepsi Onun hikmetinden. Var eden bir O. Yoklukta olanların, henüz yokluktaki ağızlarından varolma iştiyakını, varolma arzusunu duyan bir O. Bir O Sem’i. Yokoluşlardan sonrasını, yıkımlardan ve ölümlerden sonrasını bir bilen O. Bir O Sem’i-i Alîm.

Yüreğimizin yayında gerili oktur can, ki buralı değildir, şimdiye razı değildir; bizden önceleri ve bizden sonralarıdır. Gölgemizin kuytusunda saklı hayâldir can, ki bizden ama bizden olmayandır, bizimle ama bizimle kalmayandır. Alnımızda doğmuş şebnemdir can, ki bizde ama bize ait olmayandır, bizden ötelerde aşkları vardır.

Ezel ve Ebed Sultanı’nın emrindedir can. Burada kalası değildir. Kesik, kırık an’larda, yıkık dökük mekanlara razı olası değildir. Canın sultanı bilir hepsini. Canın bildiğinden, cana bildirdiğinden çok daha ötesini bilir Sultan. Can kendini unuttuğunda bile canı bilen bir O Sultan’dır. Can şebnemine ebedî vuslatın ışıklarını düşürüp, Onu ebedin yollarına düşüren O Sultan’dır. Tüm zamanların, tüm baharların sahibi bir O’dur. Ötelere can atan canın Sultanı O’dur. Bir O canlara ve anlara Sultan’dır.

Ve can Cânân’dandır. Semâda Ahmed muştusu, Hira’da Muhammed korkusu, Hicret’te Sıddık telaşı, Mekke’de mahbubiyet davası, Taif’de rahmet duası, Medine’de Ensar sevdası… Ne varsa, Cânân’dan yanadır, hepsi candan âlâ, hepsine can feda, hepsine canlar kurban olasıdır. Can burada kalası değil, can bu bahara kanası değildir.

Cânân yurdunun yeni canları, kevnin yüreğinden koşup gelen bahar tohumları, öte zamanlardan taşan güller ve bülbüller, bundan böyle yüreğimize akmalı, şah damarımıza varmalı, herkesi kâne boyamalı, herkesi Cânan ile vuslata kandırmalı. Bu bahar canlar ebedi dirilişin taze haberleri olarak okunmalı, vuslat gülü gibi koklanmalı ve kucaklanmalı…

Ne varsa yaşadığımız, tattığımız, sevdiğimiz ve var bildiğimiz; ne varsa yaşamaya değer bildiğimiz, anamız, babamız, yavrumuz, yurdumuz, vatanımız, dünyamız, göğümüz, gözümüz, elimiz, yüreğimiz… Hepsi Cânân’ın bahar ayinesinde, yeni kavuşmakların arefesinde yeniden dirilir, yeni canlara bürünür. Değil mi ki, hepsi Cânân’ın ‘levlâke’ dilemesiyle varlığa vardı. Hepsi Cânân ayinesinde birer can kırığıdır.

Kırıkları onarır elbet Cânân. Bu bahar yaptığı gibi. Ebedî esmasına baki ayineler eyler bu can kırıklarını. Esmânın bahçesinde yenilenir baharımız. Esma bohçasında ebedî çeyizler olur bu baharı seyranımız.

Senai Demirci

İnsan, Güzel ve Fânidir

Yazı kategorisi: Senai Demirci 7:59 pm yazan: Minik Kelebek

İnsan tersinden bakmaya görsün, ne kadar da şaşırıyor, şaşırtıyor. Chicago Üniversitesinden ve New York Uluslararası Uzun Yaşam Merkezi’nden araştırmacıların ince inceye yaptıkları hesapları de işte böylesi bir evrimci çarpıtmaya uğradı. Bu çarpıtmanın faillerini aramak gerekmiyor elbette! Ancak bir çarpıtmanın anatomisini keşfetmek, bakışımızı düzeltmek için güzel bir fırsat var önümüzde şimdi. Uzun lafın kısası, bu araştırmacılar, insan bedeninin “uzun yaşama”ya ayarlı olmadığını keşfetmişler. Sözgelimi, insana 120-200 yıllık bir ömür biçilecek olsa, insan bedeni buna hazır değildi; çünkü evrimci çarpıtmayı paylaşanlara göre insan bedeninin ciddi “zaafları” ortaya çıkıyordu. Geriye tabii ki, sözüm ona mükemmel olmayan bu bedene bir “evrim” çizmek kalıyordu. İnsan bedenini varsaydıkları bu “zaaflar”dan arındırınca, ortaya çıkan görüntü insan bedenine “kaba”, “incelikten yoksun”, “fonksiyonel olarak estetiksiz” bir kalıp düşüyordu. Yani, insan bedeninin mükemmel olmadığı iddiasını, araştırmacıların mükemmellik diye sundukları önerilerin çirkinliği çürütmüş oluyordu. Bu ilginç hikayeyi paylaşmak isterseniz, buyurun.

Günümüzde insanların bir önceki yüzyıla göre ortalama 25 yıl daha fazla yaşadığı düşünülünce, bu yüzyılda ömür beklentisine en az bir 25 yıl daha ekleneceği düşünülüyor. Şu halde, bu yüzyılın sonunu görmeye hazırlanan insanlar, yani muhtemelen torunlarımız için, 110-120 gibi yaşlar normal olacağa benziyor. Torunlarımızın bizim gibi 70’lerinde hayata veda etmesi, “Pek de gençti!” yazıklanmasına konu olacak.

Bu ömür beklentisinin giderek uzaması, bilim adamlarını insan anatomisi ve fizyolojisi üzerinde yeniden düşünmeye sevk ediyor. Acaba bedenimiz şimdikinden daha uzun yaşamaya alışık mı, hazır mı? Yaşarsa nasıl yaşar?. Garip biçimde tam bu soruların ardına, bir de evrimci bir soru ekleyebilirsiniz. “Yeni yüzyılda insan bedeni nasıl evrimleşecek?” gibi bir soru meselâ. Tek bir parmağının bile orantısız uzamasından endişe eden insanların, sırf “evrimcilik”lerinin hatırına böylesi sorular sorması hayli derin psikolojik tahliller gerektiriyor ya, neyse! Şimdi sorumuzu daha da somutlaştırarak soralım:

İnsan bedeni 60 yıl değil de, bunun iki katına varan bir süre için yeryüzünde kalmaya nasıl tepki verir? Chicago Üniversitesi’nden S. Jay Olshansky, Bruce A. Carnes ve New York Uluslararası Uzun Yaşam Merkezi’nden Robert N. Butler’ın bu soruya cevap aramak üzere yaptığı çalışmalar, insanın aslında kısa yaşamaya “programlı” olduğunu ortaya çıkardı. Buna göre, insan bedeni aktif üreme döneminden sonra, programlı bir “eskime” sürecine giriyor. Çocuklarımıza velayet edeceğimiz yaşlara denk gelen, nisbeten genç yaşlarda, organlarımız, özel istisnalar dışında, pek sorun çıkarmıyor ve sağlığın o “sessiz ahengi”ni yaşıyoruz. Öylesine ki, bir çoğumuz bu yaşlarda hep böyle gideceğini farzederek, hayatı sonsuz uzunmuş gibi algılıyor, zamanı doğrudan sevdiklerimize değil de, sevdiklerimiz adına olduğunu varsaydığımız dolaylı meşguliyetlere ayırıyoruz. Çok yaygın bir deyişle, insan, ömrünün birinci yarısında sağlığını para kazanmak için harcıyor, ömrünün ikinci yarısında da parasını sağlığını kazanmak için harcıyor.

Araştırmacıların bulguları, zaten bildiğimiz bir gerçeği yeniden ispatlıyor: Yaşlanmak hepimiz için kaçınılmaz bir seyirdir. Kırklı yaşlarla birlikte, kadınların menopoza girmesi, erkeklerin kalp-damar sisteminde öteden beri gelişen tıkanmalar ve yetersizliklerin belirgin hale gelmesi, bizi ömrümüzün ikinci yarısında sağlığı için para harcayanlar sınıfına sokuyor. İşte, araştırmacılar, insanın yaşlılığında karşılaştığı sağlık sorunlarının bedenimizde kasıtlı olarak tasarlanmış “zaaf”lardan kaynaklandığını söylüyorlar. Örneğin, kemiklerin kırılgan hale gelmesi, işitme ve görmenin zayıflaması, damarlarda varis oluşması, prostat büyümesi gibi sorunlar, araştırmacılara göre “bedenimizdeki kasıtlı zaaflar”dan kaynaklanıyor. Varoluşu alabildiğine serseri bir rasgelelik ve deneme-yanılma süreçleri üzerine bina eden evrimciler, tam bu noktada bu “kasıtlı zaaflar”a tutunuyorlar. Pek tabii ki, bu zaafların şimdiki elle tutulur ve gözle görülür varlığı, insanın “evrilme yolu”nun yolcusu olduğunu gösteriyor!

Hesapta bu hükmü doğrulamak için yola koyulmuşlar. İşe, insan bedeninin “zaaflı”, “arızalı”, “kusurlu” modeline “alternatif” tasarımlar çizmeye başlamışlar. Bu alternatif bedende, meselâ, özellikle kadınlarda 30 yaş sonrası başlayan kemik erimelerini önlemek için insan bedeninin daha kısa bir boyda olması gerekiyordu; böylece insan bedeninin ağırlık merkezi biraz daha aşağı kaydığı için kırılmalara neden olan düşmeler azalırdı. Ayrıca, insanları bir ömür boyu ve özellikle de ömrünün son yarısında rahatsız eden bel ve sırt ağrıları için insan omurgasının kemikleri daha büyük olması gerekiyordu, hem böylece düşmelerde kırık ihtimali de azalabilirdi. Hem sonra, insan bedeninin üst bölümü biraz öne doğru eğik olursa, omurgaya etki eden basınçlar azalır, böylece omurların çıkıntı yapmaları ve kaymaları engellenmiş olurdu. Eklemler, özellikle de diz eklemi, daha geniş alanlı ve daha büyük kemiklerle yapılmış olsalardı, ayrıca daha kalın kaslarla desteklenmiş olsalardı, hele de dizlerimizin ayakta dururken kemik-kemik üzerine kilitlenme mekanizması olmasaydı, pek muhtemel ki, bugün bir çok yaşlıyı canından bezdiren eklem ağrıları, diz tutulmaları olmayacaktı. Karın bölgesinde kasların zayıflamasıyla birlikte sıkça görülen fıtıklar, göğüs kafesinin insanın midesini ve kısmen barsaklarını da içine alacak şekilde uzun olmasıyla önlenebilirdi. Kulak kepçemiz şimdikinden daha büyük olsaydı, yüksek sesleri daha iyi süzecek ve yaşlılıkta işitme kayıplarına yol açan iç kulak zedelenmeleri önlenmiş olacaktı.

Buraya kadar hepsi güzel! Yeni insan bedeni tasarımı aşağı yukarı araştırmacıların tüm uzun ve sağlıklı yaşama tahminlerini gerçekleştiriyor, insanın kısa yaşamasına ayarlı “zayıf noktalar” onarılmış oluyor. Ancak araştırmacılar bu tasarımlarını çizmeye kalktıklarında çok büyük bir estetik kaybıyla yüz yüze geliyorlardı. İnsan ömründen kazandığında, güzelliğinden kaybediyordu. Meselâ, kemik kırılmalarını ve bel fıtıklarını önleyecek, daha kısa boylu ve üst kısmı öne doğru eğik bir insan bedeni, insanı daha doğduğu gün “beli bükük” yapıyordu. Eklem ağrılarını azaltacak ve kırılmalarını önleyecek daha kalın ve güçlü kaslar, ciddi dolaşım dengesizliklerine yol açması bir yana, insanı alabildiğine orantısız ve manevra yoksulu kol ve bacaklara sahip kılıyordu. İleri yaşlarda, besin yutma ihtimalini artıran ortak besin ve hava girişi yerine, ayrı ayrı besin ve hava girişi tasarlayan araştırmacılar, fıtıklaşmasın diye boyun omurlarını kalınlaştırıp kasları da büyütünce, ortaya kalın boyunlu, başını çevirmekte zorlanan, ama kesinlikle zarafetten yoksun bir insan boynu ve kafa yapısı çıkıyordu ve ayrıca insan sesi çirkinleşiyor, konuşma becerisi ciddi oranlarda yavaşlıyordu. O narin omuzlar, mücevherler ağırlayan gerdanlar bir çırpıda kabalaşıveriyordu. Buna bir de insanın işitme kaybını engelleyecek yeni kulak tasarımı eklenince gerisini varın siz düşünün.

Şükür ki, araştırmacılar erinmeyip bu tasarımlarını çizmişler. Scientific American dergisinin Mart 2001 sayısında yayınlanan tasarımlar, insanın daha kısa ömürlü yaşamaya ayarlanmasının, anlatılamaz incelikte bir “estetik” kasdına dayandığına açıkça tanıklık ediyor. Araştırmacıların insan bedeninde varsaydıkları “zaaf”lar, hemen yandaki resimleri karşılaştırarak farkedebileceğimiz o eşsiz insan estetiğinin “zarif” ölçüleri olsa gerek!

Siz olsanız hangisine müşteri olurdunuz? Kaba görünümlü ve hareketleri estetik yoksunu bir bedende uzun bir ömür sürmek mi? Görünümü son derece zarif ve fonksiyonel olarak eşsiz bir zerafete sahip bir bedende nisbeten kısa bir ömür mü?

Şükür ki, bedenimizin tasarıma ne rastgele karar verilmiş ne de evrimcilerin zevklerine bırakılmış.. Evrimcilerin biçtiği kadar uzun ömürlü olamasak da, evrimcilerin “zaaf”lı bildiği “zarif” bir beden içinde, evrimcilerin göremediği sonsuz uzunlukta bir hayata aday “yaratılmışlar” olarak yaşayıp gidiyoruz. Anlayacağınız nisbeten “genç” ölüp, ebediyen “genç” kalma yolunda yolculuğa bir süre daha devam edeceğiz. Allah’ın hesabı böyle…

Senai Demirci

Bilim ve Efsane

Yazı kategorisi: Senai Demirci 7:58 pm yazan: Minik Kelebek

Efsane: “bütün, parçalardan oluşur”

İnsan vücudunun organlardan, organların dokulardan, dokuların hücrelerden hücrelerin organellerden, organellerin de nihayet moleküllerden ve atomlardan oluştuğunu söylemeye hacet var mı? Atomdan sonrası ise proton, nötron, elektrondan başlayıp, quarklara, leptonlara… enerji bantlarına kadar uzayıp gider. Gerçekten de karşımızda küçükten büyüğe doğru karmaşıklaşan, büyükten küçüğe doğru sadeleşen bir parça-bütün hiyerarşisi vardır. “Bunda ne bityeniği var?” diyeceksiniz. Elbette ki buraya kadar herşey normal; sorun bundan sonra başlıyor.

Sorun, bilimin birşeyi anlamaya ya da ‘tanımlama’ya çalışmasıyla ortaya çıkıyor. İşte burada bir ‘şey’in parçalarını öğrenmekle, parçalarına isim koymakla o şeyi kavradığımızı, anladığımızı, anlamlandırdığımızı, tanımladığımızı sanırız. Modern bilime göre birşeyi anlamanın yolu, onu parçalarına indirgemektir. Bu yüzden bilim çok sıklıkla bir bütünü anlamlandırma yolunda, giderek küçülen parçalara odaklanır. Bu arada parçaları bütünden kopararak yalnızlaştırır, tekilleştirir, güdükleştirir. Böylece bizi hem parçayı bütün içinde anlamlandırmaktan, hem de bütünü bütün olarak görmekten uzaklaştırır. Aslında bir bütünün parçalardan oluştuğu sadece bir tasvirdir, yani olanı resmetmedir; bütünü anlamak ve tanımlamak ise resmini çıkarmaktan başka ve fazla bir iştir. Çünkü, bütün diye algıladığımız şey, parçaların toplamından fazla ve başka bir şeydir. Örneğin, çok zarif kıvrımlarla kıyıya yanaşan bir deniz dalgasının nihayet su taneciklerinden ibaret olduğunu söylemek, teknik olarak doğru olabilir; ama estetik olarak eksiktir, yanlıştır, yanıltıcıdır. Dalga diye isimlendirdiğimiz ‘şey,’ bütün su taneciklerinin toplamından öte birşeydir, yeni ve kasıtlı bir inşadır, bu yeni şey su taneciklerinin özelliklerine indirgenemez, onları toplayarak tanımlanamaz, açıklanamaz. Aynı şekilde, azıcık sanat ve estetik görüşü olan hiç kimse bir gülde saklı güzelliği çözümlemek için gülün yapraklarını yolmayı düşünmez. Binlerce gül yaprağını toplasanız, tek bir tomurcuktaki zerafeti ve estetiği ortaya çıkaramazsınız.

Ne garip ki, bilimsel çalışmalar, her defasında bölerek, parçalara ayırarak, dilimleyerek bütüne dair çıkarımlar yapmaya eğilimlidir. Örneğin suyun iki hidrojen ve bir oksijenden ibaret olduğunu keşfetmek, suyu anlamak ve anlamlandırmak için yeterli görünür. Pekâlâ bilinir ki, su, hidrojen ve oksijenin özelliklerinden (yanıcılık ve yakıcılık) fazla ve başka birşeydir, yeni bir bütündür, kendi parçalarından ötede gerçekleşmiş ayrı bir şeydir.

Bilimin bu indirgemeci yaklaşımı, özellikle tıpta öylesine yaralayıcıdır ki, modern hekimler insan vücudundaki parçalarla ilgilenirken çoğu zaman insanı, yani tek başına parçalarının toplamından fazla ve ayrı bir bütün olan insanı gözden kaçırırlar. “Bütün parçalardan oluşur” sözü kulağımıza ilk duyuşta hoş gelebilir, ama parçaların kendi başlarına bütün edemeyeceği gerçeğini unutturabilir. Siz şimdi okuduğunuz bu yazıyı kelimelere ve harflere bölerek anladığınızı söyleyebilir misiniz? Ümidim o ki, tam da bu satırda bu yazıyı oluşturan kelimelerden ve harflerden öte, başka, ayrı, yeni bir anlam bütününü anlayacaksınız. Öyleyse eşyayı ‘okur’ken de, parçaların yetmediğini düşünmeliyiz.

Efsane: “bazı şeyler çok gelişmiştir, bazı şeyler ilkeldir”

Bütünü parçalara indirgemek, sadece bütüne değil, parçalara da haksızlık yapmayı doğurur. Bütün içindeki parçaya odaklanan bilim adamı, çok geçmeden o parçanın bütün içindeki konumunu farketmez hale gelir. Böylece bütünü parçalarken, parçayı da yalnızlaştırır, yabancılaştırır. Yalnızlaşan parça, daha sonra insafsız bir sınıflamaya konu olur; parça, bütün içindeki önemine ve önceliğine göre değil de, kendi başına ne kadar becerikli olduğuna göre nitelendirilir. Örneğin bir ev için tavan lambası da, kapı da birbirleriyle kıyaslanamaz önem ve önceliğe sahiptir. Kapı, ışık yaymadığı ve elektriksel özellikler göstermediği için ampule göre ‘ilkel’ ya da ‘az gelişmiş’ diye nitelendirilemez. Ampul de, ahşap yerine camdan oluştuğu için, kapıya kıyasla ‘çok gelişmiş’ sayılamaz. Ancak, bu iki şeyin bir bütün olan evin içinde yer ve görev aldıklarını unutur yahut gözardı ederseniz, ahşap bir kapıyı elektronik özelliklere sahip tavan lambasından ‘geri,’ ‘az gelişmiş’ ya da ‘ilkel’ görmeye başlarsınız.

Aynı şekilde modern bilim de toprakta gözenekleriyle nefes alıp veren ve beslenen bir solucanı, her an sayısız bilginin akışını sağlayan bir insan beyni hücresine kıyasla ‘ilkel’ ve ‘az gelişmiş’ diye tanımlamaya eğilimlidir. Bu sıralamaya öylesine alışmışızdır ki, insan beyni hücresinin bir zamanlar solucan gibi ‘ilkel’ olduğu bir uydurma geçmiş ile solucanın bir insan beyni hücresi gibi ‘gelişmiş’ olabileceği bir ısmarlama gelecek arasında gidip geliriz. Sanki şimdiki zamanda mükemmel olan birşey yoktur; şu an herşey bir deneme-yanılma çalkantısı içinde salınmaktadır. Sanki herşey şu an bir eğreti form ve fonksiyon içine rastgele düşüvermiştir. Sanki herşey rastgele bir geçmişten başıboş bir geleceğe doğru sürüklenmektedir. ‘Şimdi ve burada’ tamam olan birşey yoktur; eğreti bir dünyada, serseri ve amaçsız formlar arasında yaşayıp durmaktayız. Biraz derinlemesine düşününce, her an duyageldiğimiz ‘ilkel’-‘gelişmiş’ gibi basit nitelemeler, bizi eşyanın ite kaka biçimlendiği, deneye yanıla kusursuzlaştığı bir zaman-mekânın ortasına yerleştirir. Bu bakış şu an en mükemmel denebilecek niteliklere sahip bir şeyi kusurlu ve rastgele bir geçmişle malul ettiği gibi, içinde bulunduğu bütünde mükemmel bir görevi tamamlayan sade bir şeyi de ilkelliğe yuvarlar.

Baştaki örneğimizi tekrar bütün içinde ele alırsak, bir solucanın toprakta yaşama konusunda ‘mükemmel’ olduğunu, bir beyin hücresinin de insan vücudunda bilgi transferi işinde ‘mükemmel’ olduğunu anlamakta gecikmeyiz. Solucan da ve beyin hücresi de yer aldıkları bütün içinde mükemmeldirler, eksiksizdirler, kusursuzdurlar. Bir solucanın insan beyni için ‘ilkel’ olduğunu düşünen, bir beyin hücresinin de toprakta yaşama konusunda ‘ilkel’ kalabileceğini düşünmelidir. Öyleyse herşey kendi yerinde kusursuz, tamamladığı bütün içinde mükemmeldir; ilkel olan bir şey yoktur. ‘İlkel,’ parçayı bütün içinde göremeyen beynin etiketidir.

Solucan da, insan beyni hücresi de, kendi parçalarından her defasında ‘yeni’ olarak inşa edilir. İnsan beyninin solucana ‘fark atacak’ daha eski bir geçmişi yoktur, ikisi de ‘şimdi’ ve ‘burada’ gerçekleşmektedirler.

Efsane: “mutlaka bölünmez bir parçacık vardır”

Tam burada Einstein’ın ünlü sözünü hatırlayalım: “Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, bir önyargıyı parçalamak atomu parçalamaktan daha zor.” Einstein’ın atomu parçalamanın kolaylaştığını ima etmek niyetiyle söylediği bu söz, içinde, belki Einstein’ın da farketmediği bir çelişki saklar. Bir önyargıdan daha kolay parçalandığı söylenen ‘atom’ da aslında binlerce yıllık bir önyargıdır. Latince ‘bölünemez’ (a-tommy) anlamına gelen atom kelimesi, maddenin bölünmez, yok olmaz, değişmez, eskimez bir ‘temel taşı’na dayandığı kabullenmesinin ürünüdür. Bu yüzden, Aristo gibi filozoflar, binlerce yıl öncesinden, bildiğimiz anlamda atomu keşfetmedikleri halde, bir ‘atom’un, yani bölünmez parçacığın olması gerektiği söyleyegelmişlerdir. Sonunda bu ‘bölünmez’ nitelemesini hak eden parça, yani atom tanımlanmış; ama onun da parçalanabilir, değişebilir, bölünebilir olduğu hem teorik olarak, hem de deneylerde bilfiil parçalanması suretiyle görülmüştür. Ne var ki atomun da parçalanabilir olduğu gerçeği, atom sözcüğünün sembolleştirdiği bölünmez temel parçacık arayışını durdurmamış; atomun da altında yine, yeni ‘sabit’ ve ‘bölünmez’ parçacıklar arayışına devam edilmiştir. “İşte bölünmez parçacık bu!” denecek olduğu her defasında, bölünmez denenin de bölünebilir olduğu anlaşılmış, bu defa yeni bir sabitenin peşine düşülmüştür. Modern fiziğin ‘sabite’ arayışında geldiği nokta, sabite arayıcıları için hüsranla sonuçlanacağa benziyor. Çünkü her defasında ‘sabit’ ve ‘bölünmez’ olması umulan şey unufak olup parçalanıyor, ‘temel taşı’ olacak kararlılığa sahip olmadığı görülüyor.

Sonu ne olursa olsun ‘sabite’ arama fikri, bölünmez, nihai temel taş arama ihtiyacı ilginçtir. Bu arayış, kâinatın yaratılma ve var edilme gibi kendi dışında bir eyleme konu olması ihtimaline karşı bir tür kapanmanın, yaratılış fikrine karşı bir direncin ifadesidir. Çünkü, ‘bölünmez’ olan zamandan etkilenmez; ‘sabit’ olan bir inşaya konu olmaz; o sadece vardır, bir başlangıcı olması gerekmediği gibi, bir sonu da yoktur! ‘Bölünmez’ olan, açık ifadeyle, bizim ancak kâinatın Yaratıcısına atfedebileceğimiz ilâhî özelliklere sahiptir; ezelîdir, ebedîdir, yok edilemez ve varlığı için başkasına muhtaç değildir! Bölünmez temel parçacık fikri sayesinde bilimsel görüş, evrimci zaman anlayışıyla, rastgeleliklerin yeterince zaman bularak gerçekleştiği çok geniş ve uzun zaman anlayışını ezele ve ebede kadar uzatacak ‘sabit’ bir dayanak da bulmuş olur. Öteden beri zaten varolan temel taşların rastgele ‘oynaşmasıyla,’ kendiliğinden ‘kaynaşmasıyla’ ortaya çıkan bir varoluşla karşı karşıyayızdır artık. Kâinat kendi kendine yetmektedir; herşey çözülse ve dağılsa bile yeterince zaman verildiğinde ‘sabit’ ve ‘bölünmez’ parçacıklar üzerinde her nasılsa yeniden kurulabilir, organize olur. İlla da bir ‘tanrı’ gerekse bile, bu tanrı ‘temel taşları’ hazır bulmuş ve kâinatı bu temel taşların ezelî ve ebedî özelliklerinden yararlanarak kurmuştur. Ya da, en fazlası, bu taşlar üzerinden sürekli ‘zar atıp’ rastgele oluşlara izin vermektedir.

Gerçekte, kâinatın derininde, atomun dibinde zaten varolagelen bir temel parçacık olmadığını kavradığımızda, bir Tanrı’ya sınırlı bir kudret vermekte sakınca görmeyenler ürpertici bir boşluk içinde kalırlar. Alışageldikleri ve hep arayıp durdukları ‘sabite’ yitiverir, varoluşu maddeye bağlayan ‘temel’leri yıkılıverir, kâinatı ezelî ve ebedî görmek isteyen hevesleri parçalanıverir, varoluşun kendi kendineliğini ve kendi başınalığını gösteren dayanakları yıkılır, eşyanın kendine yeter olduğu direnci çözülür. Onlara göre temeli olmayan bir kâinat, sabitesi olmayan bir varoluş sınırlı bir zamanda sınırlı bir iş görmesine ihtimal verdikleri muhayyel ‘tanrı’nın bile üstesinden gelemeyeceği birşeydir.

Tanrısal özellikler bahşettikleri maddeye olan dayanaklarını, en fazla sembolik varlığına ihtimal verdikleri, sınırlı bir iş buyurdukları muhayyel ‘tanrı’dan, herşeyi her an yeniden yaratan sınırsızca hükmeden hakikî ‘Yaratıcı’ya devretmeleri hayli ürkütücüdür. Maddenin bir Yaratıcıya atfedilebilecek sınırsız, sonsuz özelliklere sahip olmasında sakınca görmezken, tüm bu özelliklerin tek bir Yaratıcıya verilmesinin ağır bir sorumluluk duygusu doğuracağını bilirler.

Sonuç olarak ‘atom’ önyargısı ya da ‘sabite’ arayışı bir ezelî ve ebedî Yaratıcı ihtiyacından kaynaklanır, ama kasden maddeye takılıp kalır. Eğer bir ‘bölünmez’ varsa, bir ‘tanrı’nın varlığı kabul edilse bile, ‘bölünmez’ olan onun elinden kurtarılmış olur, geriye kalan bu tanrının seyretmekle yetineceği bir rastgelelik oyunu olur. Efsanenin fonksiyonu ise burada başlar. Kendi başına ve boşlukta işleyen bir kâinat kimseye kendi fonksiyonunu ve yerini tanımlama ihtiyacı yüklemez; oyunda oynaşta yaşayıp gideriz.

Efsane: “zaman hep ileriye doğru akar”

Bilimsel bakış, şimdi olanı kavrarken ona mutlaka uzunca bir tarih biçer. Bu mutlaka gereklidir; yoksa şimdi ve burada gerçekleşen şeyler hakkında ideolojik çalışmalar yapmak mümkün olmaz.
 
Bu bakışta, şu anda gördüğümüz şey, zaman içinde daha az gelişmiş bir başka şeyden evrimleşmiş ve ileride çok gelişmiş başka bir şey olmak üzere evrimleşmektedir. Böyle bakınca, ‘şimdi ve burada’ olan şey gerçek ve somut olmaktan çıkar; ‘şimdilik ve buradayken’ gördüğümüz bir sis yığınına, gelip geçici, sahte, kararsız bir seraba dönüşür. Burada anahtar kelime ‘evrim’dir; ileriye doğru akan zaman kavramı, geriye ilkelleşerek, ileriye doğru gelişerek akan tarih anlayışı, şu anda öne sürülen ‘evrim’i inşa etmek üzere tasarlanmıştır. Bu sayede evrimsel bakış herşeyi bir muhayyel tarihin içinde tamamlanmamış, eksik kalmış, kusurlu bir kimliğe büründürür. Bu tarihin ‘öncesi’ o şeyin imkânsızlıklar içinde deneme yanılmayla meydana gelmesine izin verecek kadar uzundur. ‘Sonrası’ da o şeyin şu andaki halinin ‘çok ilkel’ kalmasını sağlayacak hayalî mükemmelleşmelere imkân verecek kadar bitimsizdir. Bir diğer ifadeyle, evrimleşme şu anda varolanı geçmişte tesadüflerin eline verip, gelecekte de yine tesadüflerin elinde belirsiz bir ideale emanet ederken, ‘şimdi ve burada’ olana karşı bir tür ‘körleşme’ imal eder. Şu anda varolanı ‘şimdilik ve buradayken böyle’ gibi bir nitelemeyle eğretileştiren bu bakış, doğrusal bir zaman öngörür, bu zamanın geçmişe ve geleceğe sonsuzca uzadığını varsayar, bu doğrusal zamanın bir sonrasının bir öncekinden kaçınılmaz olarak ‘ileri’ olduğunu öne sürer. ‘Şimdi ve burada’ olan, bu bakış açısına göre asıl değildir, gerçekleşmemiştir, üzerinde düşünmeye değmez.

İşte bu yüzden ‘evrim’ anlayışını Darwin’le eşleştirip Darwin’in argümanları içinde kalarak reddetmeye çalışmak, paradoksal biçimde, Darwin’i haksız çıkarsa bile, Darwin’den önce varolan ve halen süregelen bu evrimci zaman anlayışını doğrulamak, onaylamak anlamına gelebilir. Darwin’in evrim teorisiyle yaptığı, bu ilerleyen zaman anlayışını biyolojiye adapte ederek, daha gözle görülür, elle tutulur hale getirmek olmuştur. Sözgelimi, Darwin A canlısının zaman içinde C canlısına evrimleştiğini söyler. Bunu isbatlamak için de bir B canlısını ya da B canlısı fosilini gösterir; öyle ki, bu B canlısı hem A’ya, hem de C’ye benzemek zorundadır. Darwin’in burada ‘gördüğü,’ A’nın önce B’ye, sonra C’ye doğru evrimleştiğidir. Aslında bu görüntü ‘ilerleyen’ zaman anlayışının doğrulanmasından ibarettir ve ‘görüntü’ görülmek istenen şeyi gösterecek biçimde tasarlanmıştır. Gerçekte ortada üç ayrı canlı vardır: A, B ve C. B’nin hem A’ya, hem de C’ye benzer oluşu, sadece B’nin hem A’ya, hem C’ye benzediğini gösterir. B’nin bir ‘ara-form’ olup, A’dan C’ye doğru evrilmeyi gösterdiği tezi, bir etiketleme ve yakıştırmadan ibarettir.

İlerleyen zaman anlayışı, AÆ BÆ CÆ… şeklinde bir şablon koyar karşımıza. Burada hem A, hem B, hem C tamamlanmamış ve eksik şeylerdir; dolayısıyla hem rastgele ortaya çıkmışlardır, hem de rastgele bir gelişime doğru yuvarlanmaktadırlar. Şu anda varolan ‘şimdilik’tir, ‘ara-form’dur. ‘Gelip-geçici’ ve ‘tamamlanmamış’tır. Dolayısıyla, B canlısının A ve B arasında bir yerde, ‘ara-form’ olup olamayacağı tartışmasının içinde yer almak asıl evrimci bakışı kabullenmek anlamına gelir. ‘Ara-form,’ ‘geçiş formu’ gibi tabirler daha derin evrimsel anlayışın sonucu ve uzantısıdır; sebebi ve başlangıcı değildir. Sorun, ‘ara-form’ argümanını çürütmek ya da doğrulamak değil, ‘ara-form’ anlayışını gerektiren ‘ilerleyen zaman’ anlayışını farkedip ondan kopmak ve ona karşı durmaktır. Zaman düz uzun bir çizgi içinde bir kesit değildir, sadece ‘şimdi’dir, her an ‘yeni’dir, her anın tarihi özel ve ayrıdır. Buna göre, A, B, C gibi canlılardan söz ediyorsak, bunların zaman içindeki konumları şu şekilde olabilir:
ÆA
ÆB
ÆC

Her bir canlı bir öncekinden hareketle, onun üzerine bina ediliyor değildir; ayrıca, tek başına, ayrıcalıklı olarak yaratılır.

Efsane: “sonuç sebepsiz olmaz”

Bu masum önermeye ne itirazımız olabilir? Gerçekten de hiçbir sonuç sebepsiz olmaz; varlık meydanına nedensiz uğrayan hiçbir şey yoktur. Meyve ağaçtan, yağmur buluttan, çocuk anne babadan gelir.

Esasında, böylesine sıkı bir sebep-sonuç ilişkisi olmasaydı, ne bilim mümkün olurdu, ne de kendimizi tutarlı ve anlaşılabilir bir dünyada yaşıyor bulurduk. Birşeyin nedenini bilmiyor olsaydık, onu nasıl isteyeceğimizi bilemezdik. Sebep-sonuç ilişkisi her zaman her yerde geçerli olmasaydı, kâinatta elimiz kolumuz bağlı, şaşkın, sürprizlere açık, tutarsız, güvensiz bir hayatımız olurdu. Meyveyi ağaçtan beklememiz, sudan hayat ummamız, her bebeğin annesini babasını sormamız, bu yüzden işe yarar, haklı ve tutarlı bir yaklaşımdır.

İşte aklımıza düşen bilim de bu yaklaşımın tutarlılığıyla gelir ve sonra akıl mihengine vurmayı hiç düşünmediğimiz bir hükmü, bir önermeyi de aklımızın bir kenarına—hatta her kenarına—yerleştirir. O da şudur: Sebep sonucu yapar. Sebebin sonucu yaptığı önermesi sözkonusu sebebin (meselâ ağacın) sonuçta (meselâ meyvede) varolan tüm özellikleri önceden düşünüp tasarlayarak gerçekleştirdiğini, yani her ağacın her bir meyvesinde varolan ve ihtimal ki bir ziraat fakültesi ve eczacılık fakültesi bünyesinde çalışan yüzlerce insan beyninin henüz listelenmesini dahi bitiremediği anlamlı özellikleri, faydalı içerikleri düşünüp yapıp edebilecek bilgi, kuvvet, seçicilik, yetenek ve tasarım gücüne sahip olduğunu kabullenmeyi içinde saklar. Bu ‘saklı kabullenme’yi akıl mihengine vurmak ise pek aklımıza gelmez. Oysa, bu sırada ‘bilim’ dediğimiz otorite, gözle görülen üzerine gözle görülmez bir hüküm kurmaktadır. Yani, meyvenin ağaçsız olmadığı/olmayacağı gözlemini, “Meyveyi ağaç yapıyor” gibi gözlenemez/gözlenmemiş bir hükme dönüştürmektedir. Görünen, meyvenin ağaç ile birlikte geldiğidir; iki şeyin, yani sebep ve sonucun her zaman birlikte olması, sırf gözümüzün hükmüne kalacaksa, sebep ve sonucun her zaman birlikte geldiğini gösterir, o kadar. Bunun ötesinde görünen birşey yoktur. Ağacın meyveyi yaptığını gören ise hiç yoktur. Öyleyse, “Sonuç sebepsiz olmaz” hükmü aklımıza düşünce, “Sonucu sebep yapar” hükmünü akıl mihengine vurmalıyız.

Senai Demirci

Koku Mucizesi

Yazı kategorisi: Senai Demirci 7:54 pm yazan: Minik Kelebek

Yüzümüzün tam ortasında, ağzımızın üzerinde, gözlerimizin altında ve ortasında, ileriye doğru uzanan bir çıkıntı: burun. Gözlerin arasından aşağı doğru yükselen, pürüzsüzce uzanıp giden yanakların ruhânî ovasında, bir dağ gibi uzanır burnumuz. Yüzün o zarif, sıcak, âşina coğrafyasında, öne fırlayan, ileri doğru çıkan burun hiç de fazlalık duygusu hissettirmez bakana. Gözlerin bakışı, dudakların kıvrılmaları, yüzün mimikleri burnun eteklerinde pürüzsüzce gerçekleşirken, burun sessizliğini korur, varlığını hissettirmez. Orada ve ortadadır ama, orada değil gibidir. Hem vardır, hem yoktur. Burun delikleri tam yere doğru bakarken bir görünür bir görünmezler. Görünmeleri de güzeldir, gizlenmeleri de. Burundan alınan derin bir nefes sırasında kendi varlığımızı ve başkalarının varlığını bitimsiz bir ruh derinliğiyle algılar gibiyizdir. Bu tür bir algılama, görmekten ve işitmekten daha derin bir algılama olmalı ki; burnumuzdan nefes aldığımız sırada kaçınılmaz olarak gözlerimizi kapatır ve kulaklarımızı da sese kapatırız.

Hayatın gözle görülmez iki nehri tam da burnumuzdan akar bedenimize: hava ve koku. Havayı solumak da, kokuyu koklamak da mutlak bir yakınlığı çağrıştırır. Soluduğunuza ve kokladığınıza mutlaka yakın olmanız gerekir. Görmek, konuşmak, işitmek böyle bir bedel istemez; uzaktan da görebilirsiniz, mesafeli de olsa konuşabilirsiniz, sözü kâğıda dökebilirsiniz. Gerçekliğin en katı belirtisi olan somutluk ve yakınlık, dokunmayı ve koklamayı davet eder. Bu yüzden, işitmekten ve görmekten beride kalır dokunmak ve koklamak. ‘Bir işe burnunu sokmak’ deyiminin çağrıştırdığı sınır ihlali de, koklamanın bu yakınlık bedelinden beslenir. ‘Burnunun dibinde olmak’ ve ‘burun buruna gelmek’ gibi ifadelerin yüz yüzeliğe olan vurgusu, koklama yakınlığından ödünç alınmıştır.

Ne var ki, yakınlık ve somutlukta ‘burun buruna’ duran dokunma ve koklama duyuları, koklamaya konu olan şeye sıra gelince, yollarını ayırırlar. Dokunmanın eşya ile ilişkisi ne kadar gözle görünür ve elle tutulur ise, kokunun eşya ile ilişkisi o kadar müphem ve ele gelmezdir. Koku, ancak birlikte olduğu şey ile somutlaştırılabilir, kaynak olduğu eşyadan dolayı adlandırılabilir. Menekşe kokusu, yağmurun toprağa değmesinin kokusu, kahve kokusu, taze ekmek kokusu gibi. Kokunun kendisi ortada yok gibidir. Menekşe kokusu, menekşeden farklı ve fazla birşeydir. Yağmurun toprağa değmesinin kokusu da, yağmurun toprağa değdiği anda vardır; ama ne topraktadır, ne de yağmurdadır.

Aslına bakılırsa, koklama organımız burnumuz değildir. Burnun gözle görülür sivriliğinin aksine, ancak koku duyusunun gizli ve derin etkisine yakışır biçimde, asıl koku duyumuz, burnun dibinde ve derinde gizlidir. Kokuyu burnumuzun tam dibine doğru yerleştirilmiş birkaç katlı hücre tabakasıyla algılarız. Burnun fonksiyonu kokuyu taşıyan havayı asıl koku organımıza doğru yönlendirmektir. İşte tam da burada, koku almakla burun büyüklüğünün doğrudan ilişkili olmadığını hatırlamalıyız. Çünkü, burun bir nefes alma organı olarak hizmet ederken, aynı oranda koku alma organı olarak hizmet etmeyebilir. Örneğin bir balina, dev burnuna rağmen çok az koku alırken, bir fare minicik burnuyla balinanın binlerce katı daha iyi koku alır. Balina ve fare örneğinde, burnun nefes alma ve koklama fonksiyonları birbirinden ayrı düşer. Balinanın hızlı ve yeterli nefes alması için yeterince kocaman bir burnu olması gerekir, ancak kokuya ihtiyacı fareninki kadar değildir. Farenin koku alma ihtiyacı minicik burnuna kıyasla daha büyük olduğundan, küçük bir buruna genişçe bir koklama duyusu yerleştirilmiştir.

İnsan burnunda, özel hücrelerden dokunan ‘olfaktör epitel tabakası’ burun içinde bir santimetrekareden daha az yer kaplar. Bu alan gözlerimizde ışığa duyarlı retina tabakasından daha azdır. İnsanın olfaktör epitel tabakasında, bir hesaba göre, yaklaşık 6 ila 10 milyon kadar sinir hücresi (nöron) bulunur. Bu miktar, ‘burnu iyi koku alan’ biri için yeterlidir. (Bu rakam, insanın ışığa duyarlı retina tabakasındaki sinir hücresi sayısına—200 milyon—yakındır.)

Koku alma ihtiyacı insanınkinden daha büyük olan bir köpeğin burnunda ise 150 ila 220 milyon kadar koku hücresi bulunur. Bunun anlamı ise kısaca şudur: Bir kokuyu (örneğin, koku araştırmacılarının çok kullandığı bütirik asit kokusu) bir köpeğin yeterince algılayabilmesi için 1 birim gerekiyorsa, bir insan için 10 milyon birim gereklidir. Bir başka deyişle, bir köpek sözgelimi bütirik asitten yapılmış bir şişe parfümün kokusunu, sanki 10 milyon şişe parfüm varmış gibi çok derinden ve çok uzaktan algılayabilir. Bununla birlikte, şükür ki, bir köpekte bizimkinin 10 milyon katı bir burun ya da 10 milyon tane burun görmeyiz.

Burnun nefeslendiğimiz havayı türbülansa sokan ve nemli tutan kıvrımlı ve bol akıntılı iç yapısı, koku algısının kimyasına hizmet eder. Havanın burun içindeki türbülansı kokuyu, koku tabakası üzerinde biraz daha uzun tutarken, burun içindeki nemli mukus tabakası da koku maddesinin kimyasal olarak daha hızlı çözünerek algılanmasını hızlandırır. Çünkü kokuyu sadece havada algılamayız; koku maddesi mutlaka koku sinirine ‘değiyor’ olmalı, orada kimyasal olarak çözülmeli, reaksiyona girmelidir. Bir maddenin sudaki çözünürlüğü ise havadaki çözünürlüğünün 10 ila 1000 katı kadardır. Nezle, grip gibi durumlarda, mukus tabakasının akıcılığını kaybetmesiyle koku alma yeteneğimizi geçici olarak kaybedebiliriz. Burun içindeki mukus tabakasının akıcılığı hormonlardan da etkilenir. Kadınların âdet dönemlerinde ve hamileliklerinde değişik kokulara karşı değişik hassasiyet göstermesinin bir nedeni de budur.

Diğer canlılarla kıyasladığımızda insanın koku alma konusunda ‘vasat’ bir yerde durduğunu görürüz. Canlılar dünyasında burnu iyi olanlar olduğu gibi, kokuya burun kıvıranlar da vardır. Hiç şüphesiz bu önemli farklılık canlıların ihtiyaçlarına ayarlıdır. Bu açıdan, burnu iyi koku alan burnu az koku alana kıyasla ‘daha gelişmiş’ sayılmayacağı gibi, burnu az koku alan da ‘ilkel’ sayılamaz. Evrimci bakış açısının dışarıdan yapıştırdığı bu etiket, kokuların canlılar dünyasındaki yerini anladığımızda düşer. Tam tersine canlıların burnuna bakarak, eşsiz bir ölçülülük ve zarif bir denge tablosu görürüz.

‘Yere yakın’ yaşayan canlılar, meselâ, kemiriciler, otçullar, sürüngenler, hem karada hem denizde yaşayan canlılar, semenderler ve ayrıca güvercin gibi kuşlar çok iyi koku alırlar. Çünkü, hem yiyeceklerinin kokusunu iyi almaları, hem de kendilerini yemeye çalışacak avcılarının kokusunu uzaktan ve keskin biçimde almaları gerekir. İyi koku alan fare gibi memelilerin burunlarının her zaman ‘sümüklü’ olmasının bir hikmeti de rüzgârın yönünü tayin etme ve havadaki kokuyu acil olarak algılama ihtiyacıdır.

Böcekler de ‘burnu keskin’ canlılardır, ama kokunun kaynağını ve yönünü antenleriyle algılarlar. Koku alma konusunda en hassası erkek ipekböceği güvesidir; eşinin kokusunu kilometrelerce öteden alır. Turna balığı da avını görerek, eşini ise koklayarak bulur.

Kokuya az duyarlı hayvanların başında kuşların gelmesini duymanız şaşırtıcı olabilir. İhtimal ki, bu yüzden, bülbülün güle aşkını konu edinen edebiyat eserlerinde kokunun rolü, gülün renginden aşağıdadır. Kuşların kanat çırptığı yükseklerde pek koku yoktur. Koku yoğunluğu ve çeşitliliği toprağa yakınlaştıkça artar, yükseklerde koku hızla yoğunluğunu kaybeder ve dağılır. Ayrıca, kokular daha çok yatay düzlemde hareket eder, kuşlar ise daha çok dikey düzlemde gider gelirler. Bu yüzden kuşların iletişimleri kokudan çok sese ayarlıdır. Şükür ki, böyle; yoksa o güzelim çiçek kokuları arasından kulağımıza zarif kuş cıvıltıları yükselmiyor olurdu. Evrimcilerin kuşlara ‘koku alamıyor’ diye atfettikleri sözümona ‘ilkellik’ olmasaydı, hem biz mükemmel kuş cıvıltılarından yoksun kalırdık, hem de kuşlar boş yere havayı koklamaya çalışırlardı. Buradan kolayca anlayabiliriz ki, iyi koku alan bir sürüngen ya da bir köpek kendine ait gördüğü çevreyi bir şekilde kokulandırarak diğer kardeşlerine karşı belirlerken, bir kuş kendine ait yuvayı ya da ağacı sürekli cıvıltılarla ilan eder.

Amip gibi tek hücreli canlılar, çevrelerini koklarlar. Görünüşe göre, ışığı alacak bir gözleri, sese duyarlı bir kulakları yoktur; ‘kör’ ve ‘sağır’ diye nitelendirilebilirler. Ancak evrimcilerin bu canlılara sırf tek hücreli diye ‘ilkel’ demesini reddedecek derecede hassas ‘burun’ları vardır; yaşadıkları sudaki en küçük konsantrasyon değişikliklerini en hassas biçimde algılarlar ve buna göre tepki verirler. Yani, gerçekte asla ‘kör’ ya da ‘sağır’ değildirler; ancak bizim alışık olmadığımız bir gözle görmekte, bizim farkında olmadığımız bir kulakla duymaktadırlar.

İnsanın koku alma duyusu çok iyi koklayan canlılar ile az koklayan ya da hiç koku almayan canlılar arasında bir yerdedir. Ancak, insanın koku derinliği koku alma yeteneğinde değil de, kokunun bağlantılarında ortaya çıkar. Birincisi, koku duyumuz, diğer dört duyumuzun aksine, doğrudan beynimiz üzerinden gerçekleşir. Yani, koku organımız olan olfaktör sinirler beynimizin ön parçasının doğrudan uzantılarıdır. Bir başka deyişle, kokuyu beynimizi kokuya daldırarak ve değdirerek alırız. Burnumuzu bir kokuya uzattığımızda beynimizi yakınlaştırmış oluruz. İkincisi, koku duyumuz beynimizin duygusal durum merkezi, hafıza, tat alma ve nörolojik dengeden sorumlu bölümüyle ilişkilidir. Koku duyusu konuşma merkeziyle ya da beynin bilinçli kısmıyla çok az ilişkili olduğu için, kokuyu ölçmekte, tanımlamakta, anlatmakta, ayırmakta hayli zorlanırız. Koku bunca müphemliğine karşılık, koku duyusunun derin duygu durumlarını harekete geçiren, ince ve eski hatıraları uyaran, hazzı ve hırsı artıran karşı konulmaz ve kesin bir etkisi vardır üzerimizde. Konuşmamızı, görmemimizi, işitmemizi, dokunmamızı kontrol edebiliriz belki, ama kokunun üzerimizdeki etkisi hesaba gelmez. Taze biçilmiş çimen kokusuna tepkisiz kalmamız mümkün mü? Sıcak ekmek kokusuna iştahsız durabilir misiniz? Baharda leylak kokusu alıp götürmez mi bizi uzaklara?

Her duyu insan bedeninde bir etkilenmeye denk gelir. Görmek, ışığın gözün retinasına değmesidir, işitmek sesin kulak zarına çarpmasıdır, dokunmak bir cismin tene değmesidir. Peki ya koklamak? Kokuyu, bir etkilenme olarak tanımladığımızda diğer duyusal etkilenmelerden daha derin, daha kalıcı ve daha az kontrol edilebilir bir etkilenme yaşadığımızı görürüz. Kokunun kendisi ne kadar şeffaf ve belli belirsiz ise, etkisi o kadar somut ve aşikârdır. Tıpkı bir okyanus gibi; kıyısında durunca, sakin ve düz görünür, ancak içinde esrarlı bir derinlik ve tanımsız bir enginlik saklar.

Onun için de, bir annenin yıllar sonra kavuştuğu çocuğuna gerçekten annesi olduğunu anlatamamasını, aradan geçen yılların anne-çocuk sıcaklığını küllendirmesini dillendiren Okyanus Kadar Derin filminin kırılma sahnesi bir sedir ağacının kokusuyla başlar. On yıl önce kaybolup ailesinden kopan çocuk, annesine ve ailesine bir türlü ısınamamıştır. Sadece oğlunu değil evladının yakınlığını da yitiren anne bir gün evdeki eski sedir ağacından yapılma sandığı açınca, kokunun o derin ve ince sihri işlemeye başlar. Çocuğun yıllar önce hafızasına kaydedilen bu kokuyla, annesine ve ailesine duyduğu âşinalık ve yakınlık yeniden inşa edilir, yeniden ihya olur. Sanki ılık bir kucaklayıştır koku, sessiz ve hızlı bir yolculuktur ruha doğru. Yitirdiklerini ihya eden, ölüp gitmişlerin yeniden dirilmesine vesile olan bir bahar gibidir.

Ünlü nehir romancısı Marcel Proust’un da, çok eskilere doğru olan yolculuğuna ‘çaya batırılmış bisküvi kokusuyla’ başlaması aynı sırdan olsa gerek. Koku, en derin ve en kalıcı hafızaya denk geliyor. Şimdi, bu satırların yazarı olarak, ceviz sandıkta bekletilmiş elmaların kokusuyla çocukluğumun sohbet dolu kış akşamlarına gidiveriyorum. Taze bir menekşe kokusuyla ilkgençliğimin bahçelerine koşuyorum. Kurşunkalem ve kâğıdın kokusuyla okul yıllarımın tatlı hatıralarına uzanıyorum. Koku, âdeta ruhumuza yerleşmiş ilâhî nefha; değer değmez bizi yeniden ihya ediyor gibi. Kokuyu soludukça, ruhumuz yeni baştan ihya üfleniyor.

Bitkilerin koku veren kısmına, ‘öz’ ya da ‘ruh’ anlamında ‘esans’ (essence) denmesi, kokunun maddeye bağlı ancak maddeden öte bir cevher olduğunu haber veriyor. Koku anlamındaki ‘rayiha’ kelimesinin, ‘ruh’ kelimesiyle akrabalığı da bu sırra dayanıyor olmalı ki, söz ve mânânın üstadı Bediüzzaman Said Nursi’ye, tam da meleklerden bahsederken, “Ervâh-ı tayyibe revâyih-ı tayyibeyi sever” gibi şiir kokan bir cümle söyletmiştir: Güzel ruhlar, güzel kokuları sever. Belki tersi de doğru: Güzel kokular güzel ruhlara siner.

Koku, ruhtan ruha ulaşan bir ‘kimyasal iletişim’ biçimi ve tenden de ötede gerçekleşen bir ‘kimyevî dokunma’ işidir. Kokuyu algılarken burnumuzun dibine yerleştirilmiş özel sinir uçlarında bir dizi ‘kimyasal reaksiyonlar’ olur. Ancak, kokunun kendisi, bu kimyasal işlemden başka birşeydir ve hâlâ daha sırrı çözülebilmiş değildir. ‘Kötü koku’ veren moleküller ile ‘güzel koku’ veren moleküller arasında, insanı itmek ve iğrendirmek ve insanı kendine çekip teshir etmek gibi bir büyük farklılığa denk gelecek bir farklılığın olmaması, maddenin koku için sadece bir ‘bahane’ olduğunu akla getiriyor. İnsan bedenine ruhun üflenmesi gibi, maddeye de rayiha üflenmiş olmalı…

Rayiha ile ruh arasındaki bu tatlı âşinalık hâli ve bu derin tanışıklık gerçeği, ikisinin de aynı nefhadan geliyor olması olamaz mı? Şu kadar ki; kokunun bunca derinlere nüfuz etmesini bildiğimiz verilerle açıklayamıyor araştırmacılar. Burun iç yüzeyindeki her koku nöronu sadece 60 gün kadar yaşadığı halde, koku hafızamız nasıl oluyor da bu kadar uzun süreli ve bunca kapsamlı olabiliyor? Bildiğimiz kadarıyla, kokuya algılamakla görevli bir nöron hücresi, öldüğünde, arkasında varis bırakmıyor. Bunun yerine, nöron hücrelerinin bulunduğu tabakanın bir altındaki kök hücrelerden yeni hücreler yaratılıyor. Bunun şimdiki açıklaması, koku algısının beynin daha merkezî bir yerinde gerçekleşmesi ve belleğe aktarılması şeklinde. Yani hücreler ölse de, gidenlerin de gelenlerin de beyin içinde bağlantı kurdukları yer aynı. Ancak sırlar bununla biteceğe benzemiyor. Kokunun insan davranışını etkileyişi nasıl oluyor? Koku bilgisi beyin içinde nasıl kodlanıyor? Beynin alt merkezlerinden beyin zarına nasıl aktarılıyor? Kokunun beyindeki bağlantıları neden bu kadar merkezî bir konumda?

Kokunun bunca merkezî konumuna ve derin etkisine karşılık, sosyal hayatımızda kokunun rolüne az da olsa burun kıvırıyoruz! Batı medeniyetinde koklama duyusu uzun bir süre ‘ilkel bir duyu’ olarak bilinegeldi. Ancak Doğuda tütsü dumanları arasında, gül kokuları gölgesinde bir rayiha cenneti öteden beri olageldi. Tıpkı ışık gibi, koku da doğudan yükseldi. Doğu ile Batı arasındaki ‘İpek Yolu’ ipeksi dokunmanın tarifsiz zerafetini ve sonsuz yumuşak tadını Batıya taşırken, ‘Baharat Yolu’ çeşnilerle birlikte kokuları da, koklamaktan utandırılan Batılı insanın burnuna sokuverdi. Hızlı yaşamanın ve sayısal çokluğun hüküm sürdüğü Batı, dokunmaya ve koklamaya ne kadar uzaksa, ince yaşamanın ve niteliğin egemen olduğu Doğuda koku o denli merkezî bir yerde olageldi.

Bu yüzden, varoluşunu ve dolayısıyla var edildiği gerçeğini unutan Batı felsefesinin iki ünlü temsilcisi Darwin ve Freud’un, tam da ‘şimdi ve burada’ yaşadığımızı ve var edildiğimizi bize hatırlatan kokuyu ilkellik olarak bir kenara itmelerine, keskin bir varoluş tadı veren kokunun insan ruhundaki esintisine burun kıvırmalarına şaşmamak gerek.

Aslında, koku, hayatımızda sürekli işlev görüyor; ona öylesine alışığız ki, tıpkı balıkların suyu unutmaları gibi kokuyu da unutuyoruz.. Dilimizde koku alamama hâline denk gelen doğrudan bir kelime yoktur meselâ. Sesi duyamama durumunda ‘sağır,’ ışığı görememe hâlinde ‘kör’ oluyoruz, ama kokuyu alamama hâlinde birşey değiliz. En fazla biz doktorların yedekte tuttuğu bir tabirle anıyoruz koku körlüğünü ya da sağırlığını: ‘anosmi.’ Oysa hayvanların dünyasında koku, ses ve ışık kadar ‘hayatî’ öneme sahip. Bu konuda en âşina olduğumuz köpekler ve fareler yiyeceklerini koklayarak ‘görüyorlar,’ çevrelerinin sınırlarını kokuyla çiziyorlar, kendi çocuklarını ve eşlerini kokularından tanıyorlar. Karınca ve arı gibi sosyal hayvanlar nereye gideceklerini, nasıl davranacaklarını kendi aralarında yaydıkları kokuya göre belirliyorlar, kokulu kimyasal sinyaller sayesinde kuruyorlar cumhuriyetlerini. Şu halde, “Hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşır” sözü haklılık kazanıyor. Biz insanlar ise çevremizi daha çok göz ve kulaklarımızla algılıyoruz. Burnumuzu pek işin içine sokmuyoruz. Kokulu uyarılara çoğunlukla önem vermiyoruz. Nedense, koklamada ‘köpeksi’ bir aşağılık ya da ‘fare gibi’ ezilmişlik duygusu vehmediyoruz.

Şükür ki, koku duyusunun bitimsiz derinliğini dilimiz metaforlarla itiraf ediyor. Koklamak, müphem ve sezgisel algılamamanın bir ifadesi olarak tekrarlanıyor sık sık. “Havada tuzak kokusu var,” “Memleket burnumda tütüyor,” “Para kokusu alıyorum” gibi ifadeler, koku hafızasının uzunluğuna ve genişliğine eşlik eden şuuraltı derinliğe göndermeler yapar. Bir olayı ‘olmadan önce sezmek’ gibi metafizik algılamalar koku algısının dayanılmaz kesinliği ile ifade edilir.

Diğer taraftan, insan-insan ilişkisinin mahrem yakınlıklarında koku olağanüstü bir ‘temas’ vesilesi olur. Örneğin, anneler bebeklerine has kokuyu bilirler, bebekler de annelerini kokularından tanırlar. Anne karnında ilk hissettiğimiz şey kokudur; içinde yaşadığımız amniyon sıvısının kokusu… Yaşadığımız ortamlardaki kokular, sağlık ve mutluluk hâlimizi derinden etkiler. Kokunun özellikle cinsel duygular üzerindeki tanımsız fakat karşı konulmaz etkisi, modern zamanların parfüm sanayiini doğurmuştur.

Aşklara ve iştiyaklara konu olan edebî metinlerde çiçeklere yüklenen onca mânânın sadece çiçeğin rengiyle ve güzelliğiyle sınırlı kaldığını düşünmemek gerekir. Bir çiçeğin adının zikredildiği her yerde, çiçeğin kokusunun yaydığı o âşinalık duygusunun, koku hafızasının bir anda çağırdığı vuslat lezzetinin de sözün arasına ruh gibi nüfuz ettiğini hatırlamalı. Derin özlemleri ifade eden, ‘burun sızısı’ anlamındaki ‘nostalji’ kelimesi, söze sığmayan duyguların kokular gibi soluklanabildiğini haber verir. Koku, sanki duygulara renk veren bir zarf gibi, ruhanî halleri buğulaştıran bir cam gibidir.

Ne güzel ki, dünyamızda ruhun sızıntısı olan ıtır da, sonsuzluğu yankılandıran ışık da hep aynı yerde buluşuyor. Çiçekler üzerinde… Yapraklarda ışığın emilip renge ve kokuya bürünmesinin ardından, çiçeklerin ‘gül yüzü’nde renk ve rayiha bütünleşir, en sonunda meyvelerin latif teninde, leziz etinde eşsiz bir renk-rayiha-lezzet buketi sunulur.

Bir meyvede buluşan koklama, tatma ve görme duyuları, koku duyusunun aslında insan hayatındaki gizli fakat temelli, vazgeçilmez fakat kolayca unutulur rolüne işaret eder gibidir. Zira, koku renge can katar, tada derinlik kazandırır. Koku duyusunu bir şekilde kaybedenler, yıllar içinde damak tatlarını ve sonunda görme zevklerini de yitirirler. En azından burnumuzun koku alma kabiliyetini yitirdiği nezleli günlerimizi hatırlarsak, yemeklerin tadının koku olmaksızın uçuverdiğini de hatırlayabiliriz.

Bu konuda, insan sinir sisteminin gariplikleri üzerine çalışmalar yapan Oliver Sacks’ın tanıklığına başvuralım:
“Kafasından yaralanmış akıllı ve bilgili bir adamın koku alma kanalları ciddi biçimde hasar görmüştü ve sonuç olarak adam koku alma duyusunu tamamen yitirmişti.   Bu olayın etkisiyle şaşkındı ve kendini baskı altında hissediyordu. ‘Koku duyusu mu? Bunu hiç düşünmüyorum. Normal olarak böyle birşeyi düşünmezsiniz, ama onu kaybettiğimde, âniden kör olmak gibi, hayat büyük ölçüde zevksiz ve heyecansız bir hal aldı. Kokunun ne büyük bir keyif ve mutluluk kaynağı olduğunu düşünemiyor insan… Artık, tüm dünyam âniden fakirleşti.” (Karısını Şapka Sanan Adam (Yapı-Kredi Yayınları))

Madem öyle, kıymetini onu yitirmeden bilmek üzere, tam da ‘burnumuzun dibinde’ bekleyen ruh elçisini yeniden keşfetmeye ne dersiniz?

Senai Demirci

İşimiz Ne Zaman Allah’a kalır?

Yazı kategorisi: Senai Demirci 7:51 pm yazan: Minik Kelebek

Kendimizi kendimize yeter hissettiğimiz yerlerde, sahiden “Allah’a iş kalmıyor” mu? İşler yolundayken, dua gerekmiyor mu?

İstemek, yoksulluğun ve çaresizliğin hemen yanıbaşında bekler. Elimizde bir şey yoksa, dilimiz istemeye yönelir. Elimizden bir şey gelmiyorsa, dudağımıza istemek gelir. Tam tersine, doygunluk ve varlık, dilimizi istemekten geri çevirir, dudağımızı dilekten çeker. Kendimizi kendimize yeter görüyorsak, bir başkasına başvurmayız. İhtiyaç duyduğumuz her şey elimizin altındaysa, önümüzdeki her engeli aşabiliyorsak, kimseden bir şey istemek durumunda değiliz demektir. Fakir ya da aciz değilsek, kapımız istemeye kapalıdır.

Hayatın akışı içinde hem ister hem istemez olduğumuz hallere uğrarız. Kendimizi oldukça muktedir hissettiğimiz anlarda, kimseye tenezzül etmeyiz. İçimizden istemek gelmez. Böyle durumlarda iş, “bizim işimiz”dir, iş “çocuk oyuncağı”dır. İstemek aklımıza gelmez, çünkü bu işi “biz yaparız”, işi “şansa bırakmayız,” “iş bitirici”yizdir. Zaman zaman, bunun aksi de olur; işi yapabileceğimize, işin yolunda gideceğine dair görünür hiçbir neden yoktur. İşte o zaman, biz “iş bitirici”ler için iş, “Allah’a kalmış”tır, iş “duayla gider.” Bir koyu belirsizliğin ortasında ne kadar dualara sarılıyorsak, herşeyin baştan belli olduğu, “yolunda” göründüğü meydanlarda o kadar kendimize güveniriz; tersinden söylersek “işimiz Allah’a kalmış” değildir.

Öyle mi? Kendimizi kendimize yeter hissettiğimiz yerlerde, sahiden “Allah’a iş kalmıyor” mu? İşler yolundayken, dua gerekmiyor mu? Bu soruların cevabı, kendimizi kendimize yeter hissettiğimiz anların tahliline ve işlerin yolunda gidişini tanımlamaya bağlıdır. Bu durumda, soruları yeniden sormamız gerekiyor. “İşimiz Allah’a kalmış” değilken, sahiden kendi kendimize yetiyor muyuz? İşler yolundayken, sahiden kimseden bir şey istemeyecek halde miyiz?

Gelelim cevaplara: Yeryüzünde yapageldiğimiz her şey, bir sebep-sonuç ilişkisi içinde yürümektedir. Bir sonuca mutlaka onun için gerekli sebepleri hazır ederek ulaşabiliriz. Bu dünyada sonuca ulaşmanın yolu yordamı böyle konulmuştur. Bu yolu izleyen istediğine erişir. Belli bir sonuç için gerekli tüm sebepleri hazır eden biri de, istediğini elde etme konusunda kendisini “kendi kendine yeter” görür ya da işin “yolunda” olduğunu söyler. Görünüşte haklıdır. İşi kuralına göre oynadığına göre, işi bir başkasına bırakmış değil, bir başkasından yardım istemeyecek kadar da yoluna koymuş sayılır. Dilediğini elde etmek, isteğine ulaşmak konusunda, bundan öte yapılacak bir şey yoktur. Dilimize her nereden yerleşmişse, “işi Allah’a bırakmak” tabiri, bu sınırların berisinde pek kullanılmaz. İş, gerekli hazırlıkların yapılamadığı yerde, eksiklikler ya da aksaklıkların kaçınılmaz olduğu anlarda “Allah’a kalmış”tır.

Görünen o ki, işi Allah’a bırakmak ya da bırakmamak, bir başka tabirle, dua etmek ya da dua etmeme kararı, sebepler ile sonuçlar arasındaki boşluğu ne kadar doldurduğumuza bağlıdır. Sonuca giden yolda hiçbir boşluk bırakmamışsak, iş Allah’a kalıyor değil ve dua etmesek de olur. Sonuç, elimizde olan sebeplerin ve yaptığımız hazırlıkların garanti edeceği bir şey değilmiş gibi göründüğünde, yani sebepler ile sonuçlar arasında boşluk bıraktığımız yerde, işimiz “Allah’a kalıyor” ve dua etmemiz gerekiyor.

İşte işin tam burasında, sebep-sonuç ilişkisine nasıl baktığımızı açığa çıkarmamız gerekiyor. Kendimizi sebepler ile sonuçlar arasındaki mesafeyi doldurabilir yeterlilikte mi görüyoruz, yoksa sebepleri ne kadar hazır edersek edelim, istediğimiz şeyin, yani sebeplerin bir uzantısı olarak değil de, ayrıca verildiğini mi düşünüyoruz.

Risale-i Nur, sebep ve sonucu, birbirinin uzantısı bir zincir olarak görmek yerine, birbirinden bağımsız, ayrı ayrı yaratılıyor olduğunu görmeye davet eder bizi. Ehl-i imanın ağzına bile bulaşan ve sonucun sebeplerin bir uzantısı gibi görüldüğü determinist anlayış, yerine “iktiran” gibi çok heyecanlı bir bakış açısını sunar Risale-i Nur. Buna göre, sebep ve sonuç birbirlerinin uzantısı olarak değil, sadece “beraberce” ve “ayrı ayrı” yaratılıyordur. Yani, istediğimiz bir sonucun varedilmesinde ilgili sebepler bir katkıda bulunuyor değil, sadece önceden geliyor. Sebeplerin önceden hazırlanması o sonucun varedilmesi için bir kural olarak konulmuştur. Bu kurala uymakla, ilgili sonucun, bu sebeplerin ardından ve ayrıca yaratılmasını istiyoruzdur. Yoksa, sonucun yaratılmasını kolaylaştırıyor ya da gerçekleştiriyor değilizdir. Bir diğer ifade ile, sebepleri hazır ederek, sebep ile sonuç arasındaki boşluğu kapatıyor değil; bu boşluğun kapanması için gerekli kurallara uyuyoruzdur. Yani, işleri ne kadar yoluna koyarsak koyalım, ne kadar işi “Allah’a bırakmıyor” olursak olalım, ne kadar hazırlık yaparsak yapalım, eninde sonunda yaptığımız şey, “istemek”tir. Sebepleri hazır etme yolunda göstereceğimiz her türlü özen, sonucun kendi varlığına değil, sonucu “istemeye” bir katkıdır. Buna göre, sebepleri hazır etmek ile sonucu istemek arasında ters orantı değil, doğru orantı vardır. O halde, işleri ne kadar yoluna koyuyorsak, ne kadar iyi hazırlık yapıyorsak, o kadar çok “istiyoruz” demektir.

Risale-i Nur’un “dua-yı fiilî” kavramlaştırması içinde, bu isteme eylemlerinin hemen hepsi–öznesi kim olursa olsun– bir “dua”dır. Nihai tahlilde, kendimize güvenerek, kendimizi kendimize yeter bilerek yapageldiğimiz bütün işler, bir duadır, “Allah’a bırakmak”tan ibarettir.

Bu nihai hükmün hemen herkes tarafından benimsenebileceğini, hazmedileceğini beklemek zor görünüyor. Ancak, bu noktaya bir “yönlendirme levhası” koyarak, yazıyı bitirmek niyetindeyim. Eğer, sebeplerin sonuçların oluşumuna katkıda bulunduğunu düşünüyorsak, yani “tesir-i hakiki”si olduğunu düşünüyorsak, kudret-i ilahi ile kul fiilleri karşı kutuplara çekilirler, birbirine rekabet ediyormuş gibi görünüyorlar. Bu durumda “iş”imizi yaptığımız sürece “dua”sız kalırız, dua etmeyi de elimizden iş gelmediği zamanlara sınırlarız. Eğer, sebeplerin sonuçlarla sadece beraberce yaratıldığını görmeyi başarırsak, işimizi yaparken aslında dua ediyor olduğumuzu bilir, dua etmeyi hayatımızın her anına yayabiliriz. Üstelik bu durumda, üzerimize düşeni yaptığımızda “gururlanma”ya değil, “tevekkül”e hak kazandığımızı, “dua”nın ise tembellik yüzünden ve tembellik yerine yapılacak bir şey olmadığını kavramaya başlarız. Ve belki, bundan sonra her duanın “ıztırar diliyle” yapıldığını farketmeyi de başarabiliriz. Çünkü, istemek yoksunluğun ve çaresizliğin hemen yanıbaşında bekler. Elimizden bir şey gelmediği özel zamanlarda, elimizden gelen dua olduğu gibi, elimizden herşeyin geldiği zamanlarda da elimizden gelenin hepsi dua olmalıdır. Yani, göz kapaklarımızı kaldırıp görmek istediğimizde, en az bir âmâ kadar dua ediyoruzdur aslında. Yine, kalkıp bir adım atmak istediğimizde de, en az bir felçli kadar dua ediyoruzdur. Doğrusu, kendi varlığımızı bir an sonrasına taşıyamayacak kadar mecalsiz ve felçli, etrafımızda ve içimizde olup biten sayısız belirsizlikleri kendi lehimize çeviremeyecek kadar kör ve ışıksız sayılırız.

Görünen o ki, her işimiz “Allah’a kalmıştır”. Anlaşılan o ki, her zaman “zorda”yız.

Senai Demirci

Su ve Dua

Yazı kategorisi: Senai Demirci 7:48 pm yazan: Minik Kelebek

Su insan hayatının en önemli vazgeçilmezi… Susuz edemiyoruz. Susuz hayat mümkün görünmüyor. İnsan vücudunun ve yeryüzünün dörtte üçü, meyvelerin ise yüzde 90’a yakını sudan oluşuyor. Aslında her birimiz ‘su içinde’ yaşıyoruz. Hücrelerimiz ince bir zarla çevrelenmiş birer su küpüne benziyor. Bu küçücük küpler içindeki herşey su içinde oluyor.

Su hayatımızın bu kadar merkezinde olduğu halde, suyu hep varmış varsayıp üzerinde düşünmeye bile değer görmüyor olabiliriz. ‘Sudan ucuz’ pek az şey var gündelik hayatımızda. Sözümona, su basit bir madde. Sıradan bir molekül. Önümüz sıra akıp giden, cansız, duygusuz birşey.

Öyle mi?

Japon araştırmacı Dr. Masaru Emoto’nun on yılı aşkın bir süredir gördükleri, suyun hiç de duyarsız, cansız, sıradan bir şey olmadığını düşündürüyor. Su sesi dinliyor, söze kulak veriyor, çevredeki duygu atmosferini yüzüne yansıtıyor. Deyim yerindeyse üzülüyor, ağlıyor, küsüyor, seviniyor, gülüyor, neşeleniyor, barışıyor.

Emoto’nun yaptığı çalışmalar su moleküllerinin ve atomlarının bir insan duyarlılığına sahip olduğunu ‘resm’en ortaya koyuyor. Emoto’nun bugünlerde dünyanın çeşitli şehirlerinde heyecanla sergilediği çarpıcı görüntüler herşeyi anlatıyor.

Dr. Emoto her bir maddenin kendine özgü bir manyetik alanı olduğu gerçeğinden yola çıkmış ve ilk olarak suyun manyetik alanını incelemeye başlamış. Emoto, herşey gibi, su moleküllerinin de manyetik alanının elektronların atom çekirdeği etrafındaki dönüşlerinden kaynaklandığını hatırlatıyor. Elektronların dönüşü ve dolayısıyla da suyun manyetik alanı, çevredeki ses dalgalarından etkilenebilir miydi? Konuşulan sözlerin içeriğinin olumlu ya da olumsuz olması suyun manyetik alanını ve dolayısıyla moleküler ve atomik yapısını etkileyebilir miydi? Emoto mikroskopla fotoğrafını çektiği su kristallerine bakarak, bu sorulara kesin bir “Evet” cevabı veriyor.

Emoto ve ekibi ilk olarak suya müzik dinletmiş. Bir miktar arıtılmış suyu birkaç saat farklı müzikler yayınlayan iki hoparlörün önünde bekletmişler, sonra bu suları dondurarak su kristallerinin fotoğrafını çekmişler.

Emoto’nun ekibi su moleküllerinin insan sözünün içeriğinden nasıl etkilendiğini görmek için Fujiwara Barajından topladıkları suya dua okumuşlar. Su kristalinin duadan önceki biçimi ile duadan sonraki biçimi arasında belirgin bir farklılık gözlemlemişler.

Suyun tüm bir hayatı yakından ve derinden etkilediğine dikkat çeken Dr. Emoto, negatif duygularla içilmiş suyun ya da negatif duygular yüklenmiş suyun canlı bedeni içindekilere adı konmamış zararlar verebileceğini belirtiyor. Canlı bedenleri büyük oranda su içerdiğine göre, negatif duyguların, sözlerin ve müziklerin kanser oluşumuna zemin hazırlayacak derin moleküler değişikliklere de yol açabileceğine dikkat çekiyor.

Bu bakımdan, siz siz olun, sevdiklerinizin ‘huyuna suyuna gidin.’ Tek bir sözünüzün ve hatta bakışınızın bile vücut kimyasını etkileyebileceğini aklınızdan çıkarmayın.

Senai Demirci

Televizyonu Kontrol Altına Almanın Yolları

Yazı kategorisi: Eğitim, Senai Demirci 7:47 pm yazan: Minik Kelebek

Araştırmalara göre, sekiz yaşın altındaki çocuklar televizyonun etkisi nedeniyle gerçek ile kurguyu birbirinden ayıramıyorlar. Ve her gün televizyon karşısında kendilerince “gerçek şiddet”i, “gerçek cinselliği” seyredip öğreniyorlar. Kuşkusuz, bu etkiler televizyonun tamamen kötü olduğu, kökünün kazınması gerektiği anlamına gelmiyor. Buradaki sorun, televizyonun ölçüsüz izlenmesidir. Çözüm de doğru bir ölçü belirleyip hayata geçirebilmektir. Ölçüsüzce tükettiğimiz ve acımasızca tükendiğimiz televizyon karşısında, hiç olmazsa çocuklarımız adına, neler yapabiliriz?

1. Öncelikle televizyon konusunda çocuğu doğrudan karşınıza almayın. Televizyonun çocuğun dünyasında çok cezbedici bir eğlence olduğu gerçeğini görün ve kabul edin. Özellikle yasaklamanız bu cazibeyi daha da arttıracaktır, unutmayın.

2. Kendinize bir bakın. Televizyon sizin dünyanızda nerede? Büyük ihtimalle televizyon evinizin en çok kullanılan odasındadır. Eğer bu tahmin doğruysa, televizyonunuz yine büyük bir ihtimalle odanın en merkezî yerinde olmalı! Bütün koltukların yüzünün döndüğü yönde! Sizin için bu kadar önemli ve merkezî bir konumda olan televizyonu çocuğunuzun bir kenara atmasını beklemek çok da gerçekçi olmasa gerek. Unutmayın ki, çocuğunuz sizin televizyona atfettiğiniz önemi de algılar. Evin en merkezî odasının en hâkim konumundaki televizyonun çocuğunuza söylediği şey şudur: Televizyon vazgeçilmezdir! O halde televizyonu, hayatınızın kenarına bir yere çekmeye ne dersiniz?

3. Siz televizyonu merkezî konumundan edebilirseniz, şimdi çocuğunuza televizyon seyretme konusunda bir ölçü teklif edebilir konuma gelmişsiniz, demektir. Bu noktada çocuğunuza bir “televizyon bütçesi” yapmasını önerin; günde kaç saat, haftada kaç gün televizyon seyredebileceği konusunda ortak bir anlaşma yapın -tabii, seyrettiklerinin içeriğini onaylamak kaydıyla.

4. Televizyon kapatmayı öğretin. Televizyonu neden kapattığınızı, neden her programı seyretmediğinizi ve seyretmesini istemediğinizi açıklayın. Gerekirse tartışın. Çocukları baştan kendi yanınıza alın. Bu konuda belirleyici ve zorlayıcı olmak yerine, liderlik rolünü üstlenin.

5. Çocuğunuz yatak odasına televizyon koymayın, koymuşsanız da alın. Böylesi “özel seyretme alanları” televizyon ya da video oyunu seyretme ihtimalini iki kat arttırır. Televizyonu ev için gizli olarak seyredilebilecek bir yerde değil, ancak ortak seyredilebilecek ama merkezî olmayan bir mekânda tutun.

6. Çocuklara ödül ya da ayrıcalık olarak televizyon seyretmeyi vaat etmeyin. Daha ilginç ödüller bulabilirsiniz. En iyi ödül, ona yakınlık göstermeniz ya da onunla birlikte geçirebileceğiniz bir meşguliyet önermenizdir.

7. Çocuklarınıza televizyon seyretme zamanı kazandıracak fırsatlar da tanıyabilirsiniz. Kendilerinin bir seçimde bulunmalarını sağlayarak, ödevini erken ve doğru bitirmesi halinde artan vaktini televizyona ayırabileceğini söyleyebilirsiniz. Böylece kendisine bir seçim imkânı sağlamış; yasaklamayı hissettirmemiş olursunuz.

8. Televizyon seyretmekten vazgeçtiği zaman ya da televizyon seyretmek yerine daha yapıcı bir işe yöneldiği zaman, onlara iltifatta bulunun. Çocuğunuzu televizyondan uzaklaştırmanın yolu, her zaman yapılageldiği gibi televizyon seyrederken otoriter uyarılarda bulunmak değil, televizyon seyretmediği zamanlar iltifatlarda bulunarak ödüllendirmektir. “Televizyonu kapatıp ödevine başlaman beni çok mutlu etti!” gibi bir cümle, “Ödevini yapmadığın halde niye televizyon seyrediyorsun!” gibi cümlelerden daha yapıcı ve etkileyicidir.

9. Daha iyi bir rol modeli olun. Anne baba olarak televizyon seyretmek yerine, okumak, bir hobi ile uğraşmak veya kendi aranızda sohbet etmek gibi aktiviteler yapın.

10. Çocuğunuzla birlikte televizyon seyredin. Bu sayede neyi seyredeceklerine karar verirsiniz. Ayrıca, reklamlar gibi çocuğu tüketime yöneltici yayınların içeriğini de beraberce tartışabilirsiniz. Onların şiddet ya da cinsellik gibi yayınların etkilerine doğrudan maruz kalmasını beklemek yerine, önceden hareket ederek, mesela bir tabancayla vurulmanın ne demek olduğunu, vurulan insanın ailesinin neler hissedebileceğini anlatabilirsiniz. Onları ölçülü olarak olan bitenle yüzleştirebilir ve böylece bir tür bağışıklık sağlayabilirsiniz.

11. Eğitim programlarını tercih edin. Televizyonların “prime-time” dedikleri saatler eğlenceye ayrılmıştır. Kendinize ve çocuğunuza prime-time’ın dışında özel seyir saatleri oluşturun, böylece hem daha kaliteli programlar seyretmiş olursunuz hem de daha az reklam iletisine maruz kalırsınız.

12. Çocuklarınızı komşu çocukları ile, okul arkadaşları ya da arkadaşlarınızın çocukları ile sık sık bir araya getirin. Komşuluğun yozlaştığı, dostluğun köreldiği bir zamanda onlara komşuluk, dostluk ve arkadaşlık adına güzel şeyler yapabileceklerini hissettirin. Onla televizyon dışında gözle görülür, elle tutulur başka eğlence türlerinin de olduğunu hatırlatın.

13. Çocuğunuzun televizyon programcısı siz olun. Onunla çok sevdiği bir programın benzerini yapmaya çalışın. Sunuculuk yapın ya da çocuğunuzun sunucu olmasına izin verin. Evdekilerden kendinize seyirci bulun. Bunun belki daha sahici, belki daha başarılı ve kesinlikle reklamsız program olduğu görüp sevebilir. Bunu yaparken televizyona rakip değil, alternatif olmayı deneyin.

14. Televizyonu bir “çocuk bakıcısı” gibi kullanmayın. Yapabileceğiniz en kötü şey budur. Ayak altından uzak olsun, sesi çıkmasın, ağlamasın diye çocuğunuzu televizyonun karşısına koymayın. Çocuğunuzun televizyon seyretme davranışının da sorumlusu sizsiniz. Bununla birlikte, zaman zaman bazı rutin meşguliyetlerinizi çocuğun televizyon seyretme saatlerine denk getirebilirsiniz.

Senai Demirci