03.13.08

“Senden iyi olmasın!” mı?

Yazı kategorisi: Senai Demirci 7:06 pm yazan: Minik Kelebek

becvideoresimdscf12276mrz5.jpg 

Pek tatlı bir nezaket cümlemiz vardır. Birisinin yanında bir başkasını övüyorsanız, “Senden iyi olmasın!” dersiniz! Sadık Şanlı kardeşimin o incelik dolu anlatısını okuduğumdan beri bu iltifata itiraz ediyorum:
“…kapının zili çaldı. Karşımda uzun zamandır görmediğim bir dostum. Selamlaşıp, kucaklaştık. Çay eşliğinde uzun bir sohbet için salona geçtik. Nasıl geçtiğini anlayamadığımız üç koca saatin ardından misafirim ‘Geç oldu, bana müsaade’ diyerek noktayı koydu ve kalktı. Ona eşlik ettim. Sokağın başına vardığımızda ‘Şimdi ayrılık vakti. Ben gidiyorum, ta ki benden hayırlısı gelsin inşallah’ diyerek elini uzattı. Kucaklaşırken, dostumun ettiği duaya alışkanlıkla ‘amin’ dedim. Eve dönerken, arkadaşımın veda sözleri takıldı aklıma. Düşündüm, düşündükçe ürperdim. Bu bir dua idi. İlk kez duyduğum yaman bir dua. Gayri ihtiyari birkaç kez tekrarladım. Sıcacık duygularla doldum. Bir şey tarafından kuşatılmıştım. Bütün benliğimi dolduran güzel bir şey.
Ertesi gün ilk işim arkadaşımı telefonla aramak oldu. Nedir, nereden duydun diye sordum. Bu özlü duadan çok etkilendiğimi anlayan dostum, ‘Hz. İsa Aleyhisselam’ın, Peygamber Efendimizin (asm) geleceğini müjdelediği sözmüş bu’ dedi. Ne güzel dua imiş! ‘Tuttum bu duayı’ dedim. Güldü ve ‘o halde hiç bırakma.’
“Ben gidiyorum, ta ki benden hayırlısı gelsin inşallah.”

İsâ’ya (as) ve O’nun müjdelediği En İyi’ye (asm) hürmeten: Kalktığım koltuğa benden iyisi otursun. Sustuğum anda benden iyisi konuşmaya başlasın. Olmadığım odaları benden iyiler doldursun. Yetişemediğim yerlere benden iyiler yetişsin…

“Senden iyi olmasın!” diyen dostlarımın bu duasına, İsa Aleyhisselâmın duasına “amin” deme hatırına “amin” diyemeyeceğimi söylüyorum. Şaka yollu, “Bana beddua ediyorsun galiba!” diyorum. “Ya benden iyiler olmasa, ne ederim ben bu dünyada? Kim beni şaştığında uyaracak? Kim beni hüzne düştüğümde teselli edecek ki… Sonra peygamberlerin kavimleriyle yaşadıkları imtihanları hatırlıyorum. O toplulukta o peygamberden iyisi yoktu! Ama nasıl acılar çekti? Ne dayanılmaz sıkıntılara göğüs gerdi?
“Benden iyi(ler) olsun elbette.. Bende peygamber yalnızlığına sabredecek iyilik yok ki!”

Senai Demirci

Zorla nazik olduğumu sanman zoruma gidiyor

Yazı kategorisi: Senai Demirci 6:55 pm yazan: Minik Kelebek

aaa-hercai.jpg

 

Yıllar önceydi. Henüz iki-üç yaşlarında olan oğlum Furkan’a yeni açmış hercaileri yakından göstermek için eğilmek üzereydim ki, parkın bekçisi bir hamlede yanımızda bitti: “Çiçekleri koparmak yasak!” İrkildim.. Eğilemedim. Dokunamadım çiçeğe. Koparmadım. Zaten koparmayacaktım ki. Dahası, “Koparmazsan daha iyi olur!” demek üzereydim oğluma. “Yasssakkk!” korkusuyla değil; “Yerinde kalsın da, zikrine devam etsin..” ümidiyle koparamazdım. “Başkalarının da hakkı var o güzelliği görmeye…” hakkaniyeti bekçinin hoyrat uyarısından çok daha önce elimi çektirirdi çiçekten.
O an, kelimenin argo anlamıyla da gerçek anlamıyla da “kopmuş” oldum. Çiçeği zaten koparmayacak olan ben, çiçek kopartmaktan zorla alıkonan biriyle aynı görüntüyü verdiğim için alındım. Çiçek koparabilir adamlardan biri sanılmak ağırıma gitti. Çiçeği koparabilecek kadar eğildiğim halde bile çiçeği kopartmadığımı görebilecek kadar bekleseydi bekçi, kendimi gösterebilirdim. Sabretseydi, çiçekleri kopartabileceği halde koparmayan, bekçi görmediğinde bile çiçeklere dokunmayan bir adam da görebilecekti. Göremedi. Kaybetti. Beni de koparttı dalımdan. İrademi budadı. Tercihimi ezdi geçti.

Adem (as) ve biz oğulları/ kızları hep cennette kalsaydık, hata etmeye fırsat bulamayacaktık. Melekler gibi. İndirilmeseydik dünyaya, günah işlemeyecektik. Şeytanın ayağımıza dolanmasına izin verilmeseydi, ayağımız hiç kaymayacaktı. Hepten “masum” kalacaktık. Öyle mi? Çiçekleri koparmak elindeyken de koparmadığını gösterme fırsatı verilmeyen benim kadar alınırdık baştan alınmış bu karara. Şike utancıyla yaşardık belki de cennette. Eli kolu bağlanmış bir adam olarak bir hazinenin başına konulduğumu düşünüyorum arada bir. Hemen yanıbaşımda elleri serbest kalır kalmaz çalmaya hevesli biri daha var. Oysa benim ellerim çözülse de çalmayacağım. Sonuçta, fiilen ikimiz de çalmıyoruz. İkimiz de “çal-a-mı-yor-uz” çünkü. Çalmıyor iken çal-a-mıyor görünmek ne kadar da ağırıma giderdi! Çalmadığımı gösterebilmem için çal-abil-iyor da olduğum bir özgürlük alanı tanınmalıydı bana.

Çalabileceğimiz yerdir dünya. Çiçekleri koparabilecek kadar eğilebildiğimiz yerdir. Sınanırız burada. Deneniriz. Elimize vurulmaz çiçekleri koparttığımızda bile. Hatta bir kaç çiçeğin koparılmasını da göze alır Bahçe Sahibi. Dilerse hiç koparmamamızı garanti edebilir ama serbest bırakır bizi. Ara sıra koparsak da kopardığımız için pişman da olabileceğimiz fırsatlar tanır bize. “Hiç çiçek koparmıyor olsaydınız, çiçek koparıp da pişman olan ve bir daha çiçek koparmayacağına bile-isteye söz veren birileri olmanızı daha çok isterdim” bile diyor.
İyi ki hata yapabiliyoruz dünyada. Hata yapabilir olduğumuz yerde tanışırız kendimizle. Hata yapabilir olduğumuz halde, yapmamayı tercih ettiğimiz anda irademizle buluşuruz. Tercihimizle sıcak temasa geçeriz. Vicdanımızın titreyişini fark ederiz. İnsan yanımızla yüzleşiriz.

Tercihe izin verilmeyen yerde, baskının hükmettiği alanda “insan” yoktur. Zorlamanın ezdiği “kamusal alan”larda “insan”ın var olabilirliği de iptal edilir. Zorlayan da zorlanan da “insan” olma fırsatını ilga eder. Mecbur tutulduğumuz demde “kendi kendinelik”imizi ortaya koyamayız ki. Zorbalığın olduğu yerde, “değer” üretemeyiz ki. Zorbalık “hatadan dönmeye” fırsat tanınmaz. Hata etmeni baştan engeller. “İyi”yi “kötü”ye tercih edecek özgürlük yoksa, “iyilik” üretilemez. “Zorla güzellik olmaz.” Zorla din de olmaz. “Borç”tur “din”. Minnet borcu. Hiç zorunlu olmadığı halde seni yoktan var edene, hiç zorlanmadan, iç’inden gelerek, iç’ten isteyerek teşekkür edebilmen içindir bu ömür. Teşekkür de edebilsin diyedir teşekkür etmeyenlere de, teşekkür etmeyişlerine de izin verilmesi.
Rabb-i Rahîmimiz, ister istemez kulluk etmemizi istiyor değil; isteyerek ve güzellikle huzuruna gelmemizi istiyor. Baskılanmış bir “insan”ı geçerli saymıyor. İradesiyle var olmasını istiyor insanın. Baskı, başını örtmeye doğru da olsa, başını kapatmaya doğru da olsa, başını örtmek de isteyenlerin örtmek isteyemeyenlere baskı yapabileceği ihtimaliyle başını örtmek de isteyenlere doğru da olsa, güzel değildir, insanî değildir. Dolayısıyla, ve dobrasıyla “İslamî” değildir.

Diyeceğim şu ki: Kanun zoruyla laik olduğumun sanılması, “Çiçekleri kopartma!” uyarısıyla çiçeklere dokunmadığımın sanılması kadar ağırıma gidiyor. Müslümanım ben! Herkese ve her şeye “selâm” yakınlığı kazandıran İslam’ı bir tür taraftarlığa indirgemeye hevesli oryantalist icadı “İslamcı” etiketini üzerime yapıştırmıyorum, yakıştırmıyorum.

“Müslüman” laiklik taraftarı ya da karşıtı olmayacak kadar ilgisizdir lâiklikle. Laikliğe müstağnidir o kadar. Başkalarına baskı yapmayacak kadar merhametlidir o zaten. Farklı yaşayış biçimlerine müdahale etmeyecek kadar nezaketlidir o zaten. Bana merhameti ve nezaketi kazandıran İslam’ın, İslam’dan uzakta yaşanan kabalığın ve zorbalığın önüne geçmek için konulmuş laiklikle çerçevelenmesi ağırıma gidiyor. Başkalarının hayatına laiklik zoruyla karışmadığımın sanılmasını mümin olma izzetime yakıştıramıyorum.

“Yassakkk!” sesini bir daha duymak istemiyorum Sayın Rektörüm.

Senai Demirci

Öznur Özdoğan - Değerlerle kendine yolculuk

Yazı kategorisi: Videolarım, İnsanı tanımak 5:59 pm yazan: Minik Kelebek

Onur Şan - Beyaz giyme söz olur

Yazı kategorisi: Onur Şan 4:36 pm yazan: Minik Kelebek

Onur Şan - Ay buluta girmiş

Yazı kategorisi: Onur Şan 4:30 pm yazan: Minik Kelebek

Onur Şan - Elif dedim

Yazı kategorisi: Onur Şan 4:24 pm yazan: Minik Kelebek