03.05.08

Maymun-insan benzerliği bir masal!

Yazı kategorisi: Makaleler 7:13 pm yazan: Minik Kelebek

İnsan genomu projesinin sonuçları darwinistler tarafından çarpıtılıyor: maymun-insan benzerliği bir masal!
Harun yahya

Bugün insanın gen haritasının çıkarılmış olması “insan ile maymun akrabadır” gibi bir sonuç ortaya koymamıştır. Evrimcilerin her yeni bilimsel gelişmeyi olduğu gibi bunu da istismar etmeye çalışmalarına aldanmamak gerekir.

Bilindiği gibi içinde bulunduğumuz günlerde İnsan Genomu Projesi çerçevesinde insanlığın gen haritasının çıkarılması önemli bir bilimsel gelişme olmuştur. Ancak bu projenin bazı sonuçları bazı evrimci yayınlarda çarpıtılmaktadır. Şempanzelerin genlerinin insan genleri ile yüzde 98 benzerlik gösterdiği iddia edilmekte ve bunun maymunların insana yakın olduğunun ve dolayısıyla evrim teorisinin bir delili olduğu ileri sürülmektedir. Gerçekte bu, evrimcilerin, toplumun bu konulardaki bilgisizliğinden faydalanarak ortaya attıkları “sahte” bir delildir.

 

% 98 Benzerlik İddiası Yanıltıcı Bir Propagandadır

Öncelikle belirtmek gerekir ki evrimcilerin insan ve şempanze DNA’ları hakkında sık sık ileri sürdükleri %98 benzerlik kavramı aldatıcıdır.

İnsanla şempanzenin genetik yapısının %98 birbirine benzer olduğunu iddia etmek için şu anda insanınkinin olduğu gibi şempanzenin de genetik haritasının çıkarılması, ikisinin karşılaştırılması ve bu karşılaştırma sonucunun elde edilmiş olması gerekir. Oysa elde böyle bir sonuç yoktur. Çünkü, şu ana kadar yalnızca insanın genetik haritası çıkartılmıştır. Şempanze içinse henüz böyle bir çalışma yapılmamıştır.

Gerçekte, zaman zaman gündeme gelen insan ve maymun genlerinin %98 benzerliği yıllar önce kasıtlı üretilmiş propaganda amaçlı bir slogandır. Bu benzerlik insanda ve şempanzede bulunan 30-40 civarındaki bazı temel proteinin amino asit dizilimlerinin benzerliğinden yola çıkılarak yapılmış olağanüstü abartılı bir genellemedir. Bu proteinlere karşılık gelen DNA dizilimleri üzerinde “DNA hibridizasyonu” adı verilen bir yöntemle “sekans analizi” (sequence analysis) yapılmış, ve sadece bu sınırlı sayıdaki proteinler karşılaştırılmıştır.

Oysa insanda yüz bin civarında gen ve dolayısıyla bu genlerin kodladığı 100 bin kadar protein vardır. Bu yüzden, 100 bin proteinin sadece 40 tanesinin benzemesiyle insan ve maymunun bütün genlerinin %98 aynı olduğunu iddia etmenin hiç bir bilimsel dayanağı yoktur.

Kaldı ki, söz konusu 40 protein üzerinde yapılan DNA karşılaştırması da tartışmalıdır. Bu karşılaştırma, 1987 yılında Sibley and Ahlquist adlı iki biyolog tarafından yapılmış ve Journal of Molecular Evolution dergisinde (sayı 26, s. 99-121) yayınlanmıştır. Oysa daha sonra bu ikilinin verilerini inceleyen Sarich isimli bilim adamı, kullandıkları yöntemin güvenilirliğinin tartışmalı olduğu ve verilerin abartılı yorumlandığı sonucuna varmıştır. (Sarich et al. 1989. Cladistics 5:3-32) Bir başka biyolog olan Dr. Don Batten, 1996 yılında konuyu incelemiş ve gerçek benzerlik oranının % 98 değil % 96.2 olduğu sonucuna varmıştır. (C. E. N. 19(1): 21-22, Aralık. 1996-Şubat. 1997)
 
 

İnsan DNA’sı, Solucan, Sinek veya Tavuğa da Benzemektedir!

Kaldı ki bu söz konusu temel proteinler diğer pekçok farklı canlılarda da bulunan ortak hayati moleküllerdir Yalnızca şempanzede değil, bütünüyle farklı canlılarda bulunan aynı tür proteinlerin de yapısı insandakilerle çok benzerdir.

Örneğin, New Scientist dergisinde aktarılan genetik analizler, nematod solucanları ve insan DNA’larında %75′lik bir benzerlik ortaya koymuştur. (New Scientist, 15 May 1999, s. 27).

Öte yandan geçtiğimiz aylarda Türk medyasına da yansıyan bir bulgu, Drosophila türüne ait meyve sineklerinin genleri ile insan genleri karşılaştırıldığında, % 60′lık bir benzerlik çıktığı yönündedir. (Hürriyet, 24 Şubat 2000)

Öte yandan bazı proteinler üzerinde yapılan analizler de, insanı çok daha farklı canlılara yakın gibi göstermektedir. Cambridge Üniversitesi’ndeki araştırmacıların yaptığı bir çalışmada, kara canlılarının bazı proteinleri karşılaştırılmaktadır. Hayret verici bir şekilde, yaklaşık bütün örneklerde insan ve tavuk, birbirlerine en yakın akraba olarak eşleşmişlerdir. Bir sonraki en yakın akraba ise timsahtır. (New Scientist, c. 103, 16 Ağustos 1984, s. 19)

Evrimcilerin “insan ile maymun arasındaki genetik benzerlik” konusunda kullandıkları bir diğer örnek ise insanda 46, şempanze ve gorillerde ise 48 kromozom bulunmasıdır. Evrimciler, kromozom sayılarının yakınlığını evrimsel bir ilişkinin göstergesi sayarlar. Oysa eğer evrimcilerin kullandığı bu mantık doğru olsaydı, insanın şempanze kadar yakın bir akrabası daha olması gerekirdi: “Patates”! Çünkü patatesin kromozom sayısı maymununkiyle aynıdır: 48.

Bu örnekler, genetik benzerlik kavramının evrim teorisine bir delil oluşturmadığını göstermektedir. Çünkü genetik benzerlikler iddia edilen evrim şemalarına uymamakta, aksine bunlara tamamen ters sonuçlar vermektedir.
 

Genetik Benzerlikler, Kurulmak İstenen “Evrim Şeması”nı Alt-Üst Etmektedir

Nitekim olaya bir bütün olarak bakıldığında, “biyokimsayal benzerlikler” konusunun evrime delil olmadığı, aksine teoriyi çaresiz bıraktığı görülmektedir. South Carolina Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden biyokimya araştırmacısı Dr. Christian Schwabe, moleküler alanda evrime delil bulabilmek için uzun yıllarını vermiş evrimci bir bilim adamıdır. Özellikle insülin ve relaxin türü proteinler üzerinde incelemeler yaparak canlılar arasında evrimsel akrabalıklar kurmaya çalışmıştır. Fakat çalışmalarının hiçbir noktasında evrime herhangi bir delil elde edemediğini pek çok kereler itiraf etmek zorunda kalmıştır. Bir makalesinde şöyle demektedir:
“Moleküler evrim, evrimsel akrabalıkların ortaya çıkarılması için neredeyse paleontolojiden daha üstün bir metod olarak kabul edilmeye başlandı. Bir moleküler evrimci olarak bundan gurur duymam gerekirdi. Ama aksine, türlerin düzenli bir gelişme kaydettiğini göstermesi gereken moleküler benzerliklerin pek çok istisnası olması oldukça can sıkıcı görünüyor. Bu istisnalar o kadar çok ki, gerçekte, istisnaların ve tuhaflıkların daha önemli bir mesaj taşıdıklarını düşünüyorum.” (Christian Schwabe, “On the Validity of Molecular Evolution”, Trends in Biochemical Sciences, c. 11, Temmuz 1986)

Ünlü biyokimyacı Prof. Michael Denton da moleküler biyoloji alanında elde edilen bulgulara dayanarak şu yorumu yapar:
“Moleküler düzeyde, her canlı sınıfı, özgün, farklı ve diğerleriyle bağlantısızdır. Dolayısıyla moleküller, aynı fosiller gibi, evrimci biyoloji tarafından uzun zamandır aranan teorik ara geçişlerin olmadığını göstermiştir… Moleküler düzeyde hiçbir organizma bir diğerinin “atası” değildir, diğerinden daha “ilkel” ya da “gelişmiş” de değildir… Eğer bu moleküler kanıtlar bundan bir asır önce var olsaydı… organik evrim düşüncesi hiçbir zaman kabul görmeyebilirdi.” (Michael Denton. Evolution: A Theory in Crisis. London: Burnett Books, 1985, ss. 290-91)
 
 

Sonuç: Benzerlikler, Evrimin Değil Yaratılışın Delilidir

Bütün bunlar, benzerliğin evrime delil olmadığını açıkça göstermektedir. Evrimcilerin bu konuda yaptıkları şey, binlerce farklı bilimsel bulgudan sadece işlerine yarayan tek bir tanesini ön plana çıkararak toplumu aldatmaya çalışmaktadır. Örneğin maymun ile insan proteinlerinin bazıları birbirine benzerdir. İşte sadece bunları gösterip “bakın maymun insana benzerdir, demek ki onun atasıdır” demektedirler. Oysa bir başka proteine bakıldığında, bu kez insan tavuğa veya solucana benzer çıkabilmektedir. Tabloya bir bütün olarak bakıldığında ise, Prof. Denton’ın üstteki ifade ettiği sonuç ortaya çıkmaktadır: Moleküler düzeyde hiçbir organizma bir diğerinin “atası” değildir, diğerinden daha “ilkel” ya da “gelişmiş” de değildir…

Elbete insan bedeninin diğer canlılarla moleküler benzerlikleri olacaktır; çünkü aynı elementlerden oluşmakta, aynı suyu ve atmosferi kullanmakta, aynı moleküllerden oluşan besinleri tüketmektedir. Elbette ki metabolizmaları ve dolayısıyla genetik yapıları birbirine benzeyecektir. Ama bu “ortak malzeme”, bir evrimin değil “ortak tasarımın”, yani hepsinin aynı plan üzerine aynı Yaratıcı tarafından yaratılmış olmalarının sonucudur.

Bir örnek konuyu açıklayabilir: Dünya üzerindeki tüm inşaatlar da benzer malzemelerlerle (tuğla, demir, çimento vs.) yapılılır. Ama bu durum bu binaların birbirlerinden “evrimleştikleri” anlamına gelmez. Ortak bir malzeme kullanılarak, ayrı ayrı inşa edilirler. Canlıların durumu da böyledir.

Canlılık evrimin iddia ettiği gibi bilinçsiz rastlantılarla değil, sonsuz bir bilgi ve akıl sahibi olan Yüce Allah’ın yaratmasıyla meydana gelmiştir.
 
 

Yaşamın Bilgi Bankası DNA

Gelişen bilimin ortaya çıkardığı tablo, canlıların asla tesadüflerle ortaya çıkamayacak kadar kusursuz bir düzenliliğe ve son derece kompleks bir yapıya sahip olduğudur. Bu ise canlıların üstün bir güç ve bilgi sahibi olan bir Yaratıcı tarafından yaratıldıklarının bir delilidir. Örneğin son günlerde, İnsan Genomu Projesi vesilesi ile gündemde olan insan genindeki kusursuz yapı, yani Allah’ın eşsiz yaratması, bir kere daha gözler önüne serilmektedir.

Bu proje çerçevesinde Amerika’dan Çin’e kadar birçok ülkeden bilim adamları, 10 yıldır DNA’da yer alan 3 milyar kimyasal harfi okumak ve sıralarını belirlemek için uğraştılar. Ve bunun sonucunda, insana ait 22. kromozomda yer alan bilgilerin %85′i doğru olarak dizilebildi. Bu her ne kadar heyecan verici, önemli bir gelişme olsa da, İnsan Genomu Projesi’nin başında bulunan Dr. Francis Collins’in de “İnsanın kullanım kılavuzunda ilk defa bir bölümü tamamlayabildik” sözleriyle belirttiği gibi, DNA’daki bilginin deşifresi için henüz ilk adım atılmıştır.

Bu bilginin deşifresinin neden bu kadar uzun sürdüğünü anlayabilmek için DNA’ya sığdırılan bilginin genişliğini anlamak gerekir.
 
 

Küçük Bir Noktadaki Büyük Banka

DNA’nın yapısı bu yüzyılın ortalarına kadar bilinmiyordu. Canlı hücrelerindeki çekirdeklerin içinde yer alan bu dev molekül, ancak 1950′lerde keşfedildi. DNA’nın yapısını keşfeden iki evrimci bilim adamı, James Watson ve Francis Crick, karşılaştıkları bu yapı karşısında hayrete düşmüşlerdi. Çünkü buldukları bu kompleks yapının kökenini evrim mantıklarıyla-yani tesadüfle-açıklamak mümkün değildi. Francis Crick bir süre sonra bu gerçeği açıkça itiraf edecek ve DNA’nın kökeninin ancak bilinçli bir tasarımla açıklanabileceğini kabul edecekti.

DNA, hücrenin çekirdeğinde bulunan ve o canlı ile ilgili tüm bilgileri barındıran bir bilgi bankasıdır. Örneğin bir insanın yüz şeklinden, parmaklarının uzunluğuna, yanağındaki gamzeden kaşının şekline kadar DNA’da kayıtlıdır. DNA’daki bilgi, bu uzun molekül zincirini oluşturan dört özel molekülün diziliş sırası ile kodlanmıştır. Nükleotid (veya baz) adı verilen bu moleküller, isimlerinin baş harfleri olan A, T, G ve C ile ifade edilirler. İnsanlar arasındaki tüm yapısal farklar, bu harflerin diziliş sıralamaları arasındaki farktan doğar.

İnsan DNA’sındaki bilgi, neredeyse bir futbol sahasını dolduracak kadar çok ansiklopedideki bilgiye eşittir. Bir başka benzetme yapacak olursak, bu bilgi 500′er sayfalık 900 ciltlik bir ansiklopedi serisini dolduracak kadar fazladır. Her gün, 24 saat boyunca, hiç durmadan, her saniyede insanın gen bilgilerinden bir tanesi okunacak olsa, bu işlemin tamamlanması için 100 yıl geçmesi gerekmektedir. DNA’daki bilginin kitap haline getirildiğini varsaydığımızda ise, bu kitapları üst üste koyduğumuz takdirde, kitapların yüksekliği 70 metreye erişecektir. Daha da etkileyici olanı ise, tüm bu bilgilerin milimetrenin yüzbinde biri kadar küçük bir yere paketlenerek sığdırılmış olmasıdır.

Bu kadar muazzam bir bilginin var olması, hem de bunun gözle görülmeyecek kadar küçük bir yere sığdırılması kesinlikle tesadüflerin ve başıboş olayların bir eseri olamaz. Bir insan bir mağaraya girdiğinde 50 sayfalık bir kitap bulsa, bu kitabın burada kendi başına tesadüfen oluşamayacağını ve bu kitabın mutlaka bir yazarının olduğunu bilir ve bu bilgisinden kesinlikle emin olur. DNA ise, 50 değil, 500 veya 5000 değil, 500′er sayfalık 900 cilt ansiklopediyi dolduracak kadar bilgiye sahiptir. Tüm bunlar Allah’ın yaratışının üstünlüğünü gösteren özelliklerdir.

Tüm canlılığı tesadüflerle açıklamaya çalışan evrim teorisi ise, DNA’nın nasıl ortaya çıktığı sorusu karşında çaresizdir.
 

Evrim Teorisini Tek Başına Yıkan Soru: DNA Nasıl Ortaya Çıktı?

Tüm canlılığı “tesadüf” cevabıyla açıklamaya kalkan evrim teorisi, DNA’da özenle ve kusursuzca kodlanmış bulunan olağanüstü bilginin kaynağını asla izah edememektedir.

Kaldı ki konu DNA zincirinin nasıl ortaya çıktığını sorusundan ibaret değildir. Çünkü DNA zinciri, içindeki olağanüstü bilgi kapasitesi ile birlikte var olsa bile, bu tek başına hiç bir şeye yaramaz. Canlılıktan söz edilebilmesi için, mutlaka bir de bu DNA zincirini okuyan, kopyalayan ve bu kopyalara göre proteinler üreten enzimlerin bulunması gerekir. (Enzimler hücrede belirli görevler üstlenmiş ve bunları bir robot titizliğinde yerine getiren büyük moleküllerdir.)

Yani canlılıktan söz edilmesi için, hem DNA adı verdiğimiz bilgi bankasının hem de bu bankadaki bilgileri okuyarak üretim yapacak makinaların var olması gerekmektedir.

İşin daha da ilginç yanı ise, DNA’yı okuyup ona göre üretim yapan enzimlerin kendilerinin de yine DNA’daki şifrelere göre üretilmeleridir! Yani hücrenin içinde öyle bir fabrika vardır ki, bu fabrika hem çok çeşitli ürünler üretmekte, hem de bir taraftan bu üretimi yapan robot ve makinaları da inşa etmektedir. Tek bir noktasında eksiklik olsa işe yaramayacak olan bu sistemin nasıl ortaya çıktığı sorusu, evrim teorisini tek başına yıkmaya yeterlidir.

Alman evrimci Douglas R. Hofstadter, bu soru karşısındaki çaresizliklerini şöyle itiraf etmektedir:
“Nasıl oldu da genetik bilgi, onu yorumlayan mekanizmalarla (enzimler ve diğer moleküler yapılarla) birlikte ortaya çıktı? Bu soru karşısında kendimizi bir cevapla değil, hayranlık ve şaşkınlık duyguları ile tatmin etmemiz gerekiyor.” (Douglas R. Hofstadter, Gödel, Escher, Bach: An Eternal Golden Braid, New York: Vintage Books, 1980, s. 548)

Bir başka evrimci otorite, dünyaca ünlü moleküler biyolog Leslie Orgel, bu konuda biraz daha açık sözlü davranmaktadır:
“Son derece kompleks yapılara sahip olan enzimlerin ve nükleik asitlerin (RNA ve DNA) aynı yerde ve aynı zamanda rastlantısal olarak oluşmaları aşırı derecede ihtimal dışıdır. Ama bunların birisi olmadan diğerini elde etmek de mümkün değildir. Dolayısıyla İNSAN, YAŞAMIN KİMYASAL YOLLARLA ORTAYA ÇIKMASININ ASLA MÜMKÜN OLMADIĞI SONUCUNA VARMAK ZORUNDA KALMAKTADIR.” (Leslie E. Orgel, “The Origin of Life on Earth”, Scientific American, Cilt 271, Ekim 1994, s. 78)

“Hayatın kimyasal yollarla ortaya çıkması imkansız” demek, “hayatın kendi kendine oluşması imkansız” demektir. Bu gerçek, canlılığın bilinçli bir biçimde yaratıldığının açık bir ispatıdır. Ancak evrimciler açık delillerini gördükleri bu gerçeği, sırf ideolojik nedenlerle kabul etmezler. Sırf Allah’ın varlığını kabul etmemek için, imkansız olduğunu kendilerinin de bildiği saçma senaryolara inanırlar.

Evrim teorisinin geçersizliğini anlatan “Evolution: A Theory in Crisis” (Evrim: Kriz İçinde Bir Teori) adlı kitabın yazarı olan ünlü moleküler biyolog Prof. Michael Denton, Darwinistlerin bu akıl dışı inancını şöyle anlatır:
Yüksek organizmaların genetik programlarının yapısı, milyarlarca bit (bilgisayar birimi) bilgiye ya da bin ciltlik küçük bir kütüphanenin içindeki tüm harflerin dizilime eşdeğerdir. Bu denli kompleks organizmaları oluşturan trilyonlarca hücrenin gelişimini belirleyen, emreden ve kontrol eden sayısız karmaşık işlevin tamamen rastlantıya dayalı bir süreç sonucunda oluştuğunu iddia etmek ise, İNSAN AKLINA YÖNELİK BİR SALDIRIDIR. AMA BİR DARWİNİST, BU DÜŞÜNCEYİ EN UFAK BİR ŞÜPHE BELİRTİSİ BİLE GÖSTERMEDEN KABUL EDER! (Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis. London: Burnett Books, 1985, s. 351)

Gerçekten de Darwinizm, akla tamamen aykırı, batıl bir inançtan başka bir şey değildir. Akıl sahibi olan her insan ise, ister DNA’ya isterse tabiatın başka her hangi bir yönüne baksın, o büyük gerçeğin kanıtlarını görür: İnsan ve tüm canlılar, Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah tarafından yaratılmıştır.
 
 

Evrimcilerin “Evrim Mekanizması” Dedikleri Mutasyon, DNA’yı tahrip ediyor

Evrimciler DNA’nın ilk olarak nasıl ortaya çıktığı konusuna kesinlikle bir açıklama getiremezlerken, DNA konusunda çıkmaza girdikleri önemli bir nokta daha vardır. Balıklar, sürüngenler, kuşlar, insanlar nasıl olup da, farklı DNA’lara, farklı bilgilere sahip olabilmişlerdir?

Evrim teorisi, bu soruya cevap olarak, DNA’daki bilgilerin zaman içinde gerçekleşen tesadüflerle arttığını ve çeşitlendiğini ileri sürerler. Sözünü ettikleri tesadüfler “mutasyon”lardır. Mutasyon DNA’da radyasyon ya da kimyasal etkiler sonucunda meydana gelen değişikliklerdir. Bazen bir radyoaktif ışınım DNA zincirine isabet eder ve oradaki bir veya birkaç basamağı tahrip eder ya da yerini değiştirir. Evrimcilere göre, canlılar, tek bir DNA’nın bu mutasyonlar (yani kazalar) sonucunda farklılaşması ile bugünkü mükemmel hallerine ulaşmışlardır.

Bu iddianın akıl dışı olduğunu göstermek için, DNA’yı yine bir kitaba benzetelim. DNA’nın bir kitapta olduğu gibi yanyana dizilmiş harflerden oluştuğunu söylemiştik. Mutasyonlar, bu kitabın yazılımı sırasında meydana gelen harf hatalarına benzerler. İsterseniz bu konuda bir deney yapalım. Kalın bir dünya tarihi kitabının baştan sona bilgisayara yazılmasını isteyelim. Bu iş yapılırken de bir kaç kez dizgiye müdahale edelim ve dizgiyi yapan kişiye tuşlardan birine gözü kapalı ve rastgele basmasını söyleyelim. Bu şekilde yazılmış olan harf hatalı metni, bir başkasına verip yine aynı şeyi yaptıralım. Bu yöntemle, her seferinde metne rastgele birkaç harf hatası ekleyerek, kitabı birkaç bin kez baştan aşağı yazdıralım…

Acaba tarih kitabı bu yöntemle gelişir mi? Örneğin daha önce kitapta var olmayan “Eski Çin Tarihi” gibi bir bölüm oluşabilir mi?

Elbette ki kitaba eklediğimiz harf hataları kitabı geliştirmez, aksine tahrip eder, anlamını bozar. Hatalı kopyalama işlemini ne kadar artırırsak, o kadar bozuk bir kitap elde ederiz.

Ama evrim teorisinin iddiası, “harf hatalarının bir kitabı geliştirdiği” yönündedir. Evrime göre DNA’da meydana gelen mutasyonlar (hatalar) birikerek tesadüfen faydalı sonuçlara yol açmış, örneğin canlılara göz, kulak, kanat, el gibi kusursuz organları; düşünmek, öğrenmek, mantık yürütmek gibi şuur gerektiren özellikleri kazandırmıştır.

Kuşkusuz bu iddia, biraz önce söz ettiğimiz, bir dünya tarihi kitabına harf hatalarının birikmesi sonucu “Eski Çin Tarihi” bölümü eklenmesinden bile daha akıldışıdır. (Kaldı ki doğada, hata yapan dizgici örneğinde olduğu gibi düzenli olarak mutasyonlar meydana getiren bir mekanizma yoktur. Doğadaki mutasyonlar bir kitabın yazımı sırasında meydana gelebilecek harf hatalarından çok daha nadir oluşurlar.)

Zaten bugün mutasyonların insan DNA’sı üzerinde tahribat oluşturduğu açıkça bilinmektedir. Dikkat edilirse, İnsan Genomu Projesi’nin açıklanmasıyla birlikte, insan genlerinde kalıtsal hastalıklar olduğu, bu hastalıkların gen mühendisliği ile tedavi edilebileceği belirtilmiştir. Bu genetik hastalıkların tek sebebi ise, Darwinistlerin “evrim mekanizması” dedikleri mutasyondur! Yani Darwinizm’e göre canlıları geliştirmesi gereken mutasyonlar, gerçekte başta çeşitli kanser türleri olmak üzere çok sayıda hastalığa sebep olmaktadır ve bu da bilimsel olarak ispatlanmıştır. Bu durum, Darwinistlerin “evrim mekanizması” sandıkları mutasyonların, sadece, kusursuz olarak yaratılmış olan insan genlerini zamanla bozduğunu, dejenere ettiğini göstermektedir.

Evrim teorisinin canlılığın kökeni hakkında getirmeye çalıştığı her türlü “açıklama” işte bu denli akıl ve bilim dışı iddialardır. Bu gerçeği kabul eden açık sözlü otoritelerden biri, Fransız Bilimler Akademisi’nin eski başkanı olan ünlü Fransız zoolog Pierre Grassé’dir. Grassé de bir evimcidir, ancak Darwinist teorinin canlılığı açıklayamadığını savunmakta ve Darwinizm’in temelini oluşturan “tesadüf” mantığı hakkında şunları söylemektedir:
“Şanslı mutasyonların havyanların ve bitkilerin ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladığına inanmak, gerçekten çok zordur. Ama Darwinizm bundan fazlasını da ister: Tek bir bitki, tek bir havyan, binlerce ve binlerce tam olması gerektiği şekilde faydalı tesadüflere maruz kalmalıdır. Yani mucizeler sıradan bir kural haline gelmeli, inanılmaz derecede düşük olasılıklara sahip olaylar kolaylıkla gerçekleşmelidir. Hayal kurmayı yasaklayan bir kanun yoktur, ama bilim bu işin içine dahil edilmemelidir.” (Pierre-P Grassé, Evolution of Living Organisms, New York: Academic Press, 1977, s. 103)

Gerçekten de, cansız maddelerin kendi kendine bir araya gelip DNA gibi muhteşem sistemlere sahip canlıları oluşturduğunu iddia eden evrim teorisi, bilime ve akla tamamen aykırı olan bir hayalciliktir. Tüm bunlar bizi apaçık bir sonuca götürür. Yaşamın bir planı (DNA) olduğuna ve tüm canlılar bu plana göre yapıldıklarına göre, açıktır ki bu planı ortaya çıkaran üstün bir Yaratıcı vardır. Yani tüm canlılar, sonsuz bir güç ve akıl sahibi olan Allah tarafından yaratılmışlardır. Allah Kuran’da bu gerçeği şöyle bildirmiştir:
O Allah ki, yaratandır, kusursuzca varedendir, şekil ve suret verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakim’dir. (Haşr Suresi, 24)

İnsanların bugün teknolojinin imkanlarını kullanarak başardıkları ise, Allah’ın insan DNA’sında tecelli eden ilminden bir parçayı olsun anlayabilmek için çalışmaktan ibarettir.
 

İnsan Genomu Projesi Hakkında Darwınist-Materyalist Yanılgılar

İnsan Genomu Projesi’nde gelinen son noktanın açıklanması ile, Türkiye’de bazı yayın organları, evrim teorisinin içinde bulunduğu çıkmazın daha fazla ortaya çıkmaması için, yanıltıcı mesajlar yayınlamaya ve halkı yanlış bilgilendirmeye başladılar.

Darwinist-materyalist basının, en çok gündeme getirdiği ve farklı slogan ve başlıklarla ifade ettiği konu ise, gen haritasının keşfinin Allah’ın yarattığı kadere karşı gelinebileceğini gösterdiği iddiasıdır. Bu, ülkemizde belirli kesimlerce öne sürülen çok büyük bir yanılgı ve aldatmacadır. Son zamanlarda gazete sayfalarında yer alan ve televizyon programlarına kadar taşınan başlıklar, sinsice yapılan bir telkin görüntüsü vermektedir: “İnsan artık kaderine yenilmeyecek” gibi mesajların insanın gen haritası hakkındaki bilgilerle birlikte insanlara sunuluyor olması büyük bir hatadır. Çünkü, gerçekte, insanın gen haritasının çıkarılmasının, insanın kaderinin akışı ile kesinlikle bir bağlantısı yoktur.
 
 

Kaderin Akışı Değiştirilemez

Kader, Allah’ın geçmiş ve gelecek tüm olayları tek bir an olarak bilmesidir. İnsanların önemli bir bölümü, Allah’ın henüz yaşanmamış olayları önceden nasıl bildiği konusunu, yani kader gerçeğini anlayamazlar. Oysa insanın henüz karşılaşmadığı bir olay kendisi açısından yaşanmamış bir olaydır. Allah ise zamana ve mekanı bağlı değildir; zaten zamanı ve mekanı yaratan Kendisi’dir. Bu nedenle Allah için geçmiş, gelecek ve şu an hepsi birdir ve hepsi olup bitmiştir.

Her insan ve her olay için bu durum geçerlidir. Örneğin Allah her insanı belli bir ömür ile yaratmıştır ve her insanın ölüm anı Allah katında yer, zaman ve şekil olarak bellidir. Eğer gelecekte bir gün, bir insanın ömrü genlerine yapılan doğru müdahalelerle uzatılırsa, bu olay bu insanın kaderini yendiği anlamına gelmez. Bunun anlamı şudur: Allah bu insanı uzun bir ömürle yaratmıştır ve gen haritasının çıkartılmış olmasını bu insanın ömrünün uzun olmasına vesile etmiştir. Gen haritasının bulunması da, o insanın o dönemde yaşaması da, yine o insanın ömrünün tıbbi imkanlarla uzatılması da onun kaderindedir; tümü Allah katında daha o insan dünyaya gelmeden önce bellidir.

Aynı şekilde bu proje çerçevesinde yapılan buluşlar neticesinde ölümcül bir hastalığı tedavi edilen bir insan, yine kaderini değiştirmemiştir. Çünkü bu insanın kaderinde, bu hastalıktan bu projenin vesilesi ile kurtulmak vardır. Sonuçta, insanın gen haritasının çıkartılmış olması ve insanoğlunun genetik programa müdahalesinin olabilecek olması, Allah’ın yarattığı kadere karşı gelmek demek değildir. Aksine, bu şekilde insanlık Allah’ın kendileri için yarattığı gelişmeleri izlemekte, Allah’ın yarattığı bilgiyi keşfetmekte ve kullanmaktadır. Eğer bir insan bu bilimsel gelişmeler sayesinde 120 sene yaşarsa, bu Allah’ın onun için önceden takdir ettiği bir yaştır, onun için ömrü bu kadar uzun olur.

Kısacası “kaderimi yendim”, “kaderimi değiştirdim”, “kadere müdahale ettim” gibi ifadeler, kader gerçeğini bilmemenin getirdiği cehaletten kaynaklanmaktadır. Ve bir insanın bu ifadeleri kullanması da onun kaderinde önceden belirlenmiş; bu cümleyi nerede, ne zaman, hangi şartlar altında kullanacağı dahi Allah katında tesbit edilmiştir.
 
 

İnsanı veya Herhangi Bir Canlıyı Kopyalamak Onu Yaratmak Değildir

Bazı yayın organlarında ise, genetik biliminin ilerlemesi ile insanın da kopyalanabileceği ve böylece insanın insan yaratabileceği ileri sürülmüştür. Bu da son derece çarpık ve gerçeklerden uzak bir mantıktır. Çünkü yaratmak, bir şeyi yoktan var etmektir ve bu fiil sadece Allah’a mahsustur. Genetik bilginin kopyalanmasıyla, bir canlının aynısından oluşturulması ise bu canlının yaratılması manasına gelmez. Çünkü, insan veya başka bir canlı kopyalanırken, bir canlının hücreleri alınmakta ve kopyalanmaktadır. Ancak hiç bir zaman, cansız maddeden bir tek canlı hücre oluşturulamamış, bunun yakınına bile yaklaşılamamıştır. Bu konuda yapılan çalışmalar sonuçsuz kaldığı ve kalacağı da belli olduğu için durdurulmuştur.

Sonuç olarak, insanın genetik yapısının keşfedilmesi insanın kaderine karşı gelişini gösteren bir olay değildir, olamaz da. Her olay, her konuşma ve her gelişme, Allah katında çok önceden belli bir kader üzerinde belirlenmiştir. Buna bilimsel gelişmeler ve bu gelişmelerin insan hayatına getireceği yenilikler de dahildir. Allah herşeyden haberdar olan ve herşeyi bilgisiyle sarıp kuşatandır. Küçük büyük her türlü olayın, Allah’ınbilgisi dahilinde gerçekleştiği gerçeği ise Kuran’da şöyle haber verilir:
Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur’an’dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiç bir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın. (Yunus Suresi, 61).

Dijital Şiddet

Yazı kategorisi: Eğitim 7:01 pm yazan: Minik Kelebek

Kızılderili reisi Seattle, bundan yaklaşık bir buçuk asır önce Washington bölge valisi Isaac Stevens’a şöyle seslenmişti : “Beyaz Adam’ın bizim hayat tarzımızı anlayamadığını biliyoruz. Onun görüşüne göre, bütün topraklar birbirine benzer. Gece gelip topraktan ihtiyaçlarını alan bir yabancıdır o. Toprak onun kardeşi değil, düşmanıdır; bir kere fethedince devam eder yoluna. Toprağa aldırmaz bile, babasının mezarını da unutur, çocuklarının mirasını da. Anası olan toprağı ve kardeşi olan gökyüzünü birer mal gibi görür. Doymak bilmez açlığı, bir gün toprağı tüketecek ve geriye bir çöl kalacak yalnızca.”

Reis Seattle’in bilmediği şey, oyunun kuralının daha en başından belirlenmiş olmasıydı. Nitekim o da bu direnişini sonuna kadar sürdüremedi ve vahşi kapitalizme teslim oldu. Reis ve savaşçıları önce gerçek hayattan silindiler, sonra da Hollywood ve çizgi romanlar marifetiyle figüranlaştırılıp zihinlerde mahkûm edildiler. Dünya, Kızılderilileri iptidaî, vahşi ve acımasız olarak tanıdı. Onlar medenî dünyadan göç ederek topraklarına yerleşen kişiler karşısında hep iptidaî ve bu topraklara sahip olamayacak kadar liyâkatsiz gösterildiler ve tanıtıldılar.

Montaigne, 1580′de yazdığı Denemeler’deki, “Birinin Kazancı, Diğerinin Kaybıdır” başlıklı yazısında, siyah-beyaz zıtlığı içinde iki kutuplu dünya anlayışını kaçınılmaz bir kaide olarak anlatır. Bu anlayış insanlık tarihi kadar eski sayılmaktadır. Tarihî süreçte insanlar, devletler ve medeniyetler arasında sürekli olarak tek yönlü bir “var olmak için yok etmek” anlayışı hâkim olmuştur. Gerçekten de birinin varlığını, kendisi açısından tehlikeli görme; yaşamayı ve var olmayı bir başkasının yok olması ve ortadan kaldırılması üzerine kurma anlayışı, fertlerden ırklara, kültürlere, devletlere kadar farklı ölçeklerde hâkim bir felsefe haline gelmiştir. Gerek insanlar, gerekse devletler ve medeniyetler arası çatışmalarda, “öteki”ni ortadan kaldırma anlayışı, modern dünyanın insanı ve insanlığa ait değerleri ön plâna çıkarıp yüceltmesine(!) rağmen devam etmektedir. Yeni bin yılda modern dünyada, çevreye ve insana ait değerlerin önem kazanması, hukuk, sağlık ve eğitim gibi alanların hassasiyetle takip edilmesi ile aynı süreçte “acımasızca yok etmeyi tabiîleştirme” gayretleri, çok büyük bir tezat teşkil etmektedir.

Artık “birini yok etme zevki”(!) daha küçük yaşlarda, ilköğretim öncesine kadar (ülkemizde Şubat, 2004′te 4,5 yaşındaki çocuğun, bebeklik çağındaki kardeşini öldürmesi hâdisesi ibretlik bir örnektir) taşınmakta ve dijital ortamlarda, “Yok et onu!”, “Öldür onu oğlum!”, “Bitir işini!” naraları arasında beyinlere işlenmektedir. Çocuklar ve yetişkinler arasında yaygınlaşan bilgisayar oyunları ve son yıllarda gişe rekorları kıran (ne yazık ki izleyicilerinin büyük kısmını çocukların oluşturduğu) filmlerde bu sözler çok sık tekrarlanmaktadır. Bu husus, özellikle çocukları psikolojik olarak kaba kuvvete ve “öteki”ni yok etmeye davet eden bir mantığa dayanmaktadır. Bir başkasını ortadan kaldırıp güya onun bedenine girerek güç kazanma ve bir başkasını da kendine katma anlayışı, artık sadece mitolojilerde değil, sokaklarda satılan kitaplarda ve sinemalarda kapalı gişe oynayan filmlerde karşımıza çıkıyor. İşte kitabı satış rekorları ve filmleri gişe rekorları kıran Harry Potter’dan bu anlayışı sergileyen birkaç örnek:
“Kendini kurtarmak için tertemiz, savunmasız birini öldürürsün, dudaklarına onun kanı değer değmez de yarım yamalak, lanetli bir yaşam sürdürürsün.” (Harry Potter ve Felsefe Taşı, 297)(…) “Gölgeden, buhurdan başka bir şey değilim… Ancak bir başkasının bedenini paylaşırsam bir biçim alabiliyorum…”(s.335) (…) “Harry Potter’ın kanını istiyordum. On üç yıl önce benden gücümü almış olanın kanını istiyordum…”(Harry Potter ve Ateş Kadehi, s.769)

‘Bir başkasının bedenini paylaşmak’, ‘kendini kurtarmak için tertemiz, savunmasız birini öldürmek ve kanını içmek’, ‘kanla güç kazanmak’ gibi ifadeler, bir yönüyle Satanizm’i ve Satanist ritüelleri hatırlatırken, bir yandan da “şiddet yoluyla başka birini ortadan kaldırıp, güç kazanarak kendi varlığını bir başkasını sömürerek sürdürmeyi” benimsemiş bir zihniyeti yansıtmaktadır. Bu zihniyete, fert plânında olduğu kadar, devletler ve medeniyetler plânında da rastlanabilir.

Çocuklara eğitici zekâ oyunları yerine, iki kişinin birbirini yok ettiği ve yaşamak için karşısındakini ortadan kaldırma kurgusu üzerine kurulmuş oyunları sunma, bir art niyet eseri değilse bile, kötü bir eğitim anlayışının neticesi sayılmalıdır. Ama en önemlisi, gelecek nesillerin saldırgan liderleri, vicdanlarını daha kolay susturabilecekler ve bu tavırlarını (kendi iç dünyalarındaki kabullerle mukayese ederek) daha rahat sergileyebileceklerdir.

Böylece şiddet yoluyla birilerini ortadan kaldırmak, millî bir heyecan oluşturarak, ilk önce küreselleştirilen dünya çocuklarının zihinlerinde bir anlam kazanacaktır. Her çocuk bilgisayarın başına geçip aslında kendi ülkesi ve medeniyetiyle hiç de ilgisi olmayan bir misyonu üstlenmiş olacaktır. Aktörlerin değişmesi halinde, yeni stratejilerin ortaya çıkaracağı “düşmanlar” için de, yeni CD’lerin hazırlanması ve çocukların büyük bir heyecanla yeni düşmanları, dijital ortamda sırtlarına ağır makinalı tüfekleri alarak ortadan kaldırması artık tabiîleşecektir.

Unutmamak lâzım ki, saldırganlık meyelanı her insanda değişik seviyelerde mevcut olmakla beraber, bu meyelan, hakkı savunmada kullanılmak üzere eğitilebileceği gibi, insanlara zulüm ve şiddet olarak da geri dönebilir. Çocuklarda saldırganlık eğilimi yüksekse, ‘niyetsiz öğrenilen’ bir davranış olarak kendini gösterir. Riches’a (1989:12) göre, sözlü veya fizikî şiddeti normal bir alışkanlık ve hayat tarzı olarak algılayıp uygulayanlardan ziyade, buna maruz kalanların üzerindeki yıkıcı tesirlere bakarak tarif ve tespit etmek daha anlaşılır bir yaklaşımdır.

Çocukların medyada maruz kaldıkları şiddet, masum kimlikli oyun kahramanları ve maskotlar, masal kahramanları, oyun kartları ve çıkartmalara kadar birçok vasıtayla yayılmaktadır. “Pokemon” kelimesinin açılımı olan “pocket monster”, “cep canavarı”; “Dijimon” kelimesinin açılımı olan “digital monster” ise “dijital canavar” mânâsına gelmektedir. Satranca benzeyen pokemon oyununda, rakibini zehirli gazla uyutup yenen gaz pokemonu Haunter, biyolojik savaşları çocuk dünyasına tanıtan bir nitelik de taşımaktadır. Böylece çocuklar, farklı ‘öldürme’ biçimlerini yine bu tür oyunlar vasıtasıyla öğrenebilmektedir. RTÜK’ün Pokemon’u yasaklaması, bir fayda vermedi aslında. Çünkü vahşi kapitalizm oyunu daha büyük bir oyundu ve her seferinde tüketim kölelerine yeni alternatifler sunma pratiği üzerine kurulmuştu. Nitekim Pokemonlar’ın yasaklanmasından sonra, sahneye Dijimonlar çıkıverdi. Esasen adı ve niteliği ne olursa olsun, şiddet içeren her unsur, bir niyetsiz öğrenme (şuuraltı beslenmesi) ve şiddetle beslenme tehlikesini de beraberinde getirmektedir. Çocukların zaman zaman dijital ortamlardan gerçek hayata çıkmaları ve okullarda pompalı tüfeklerle katliamlar yapmaları da, şiddetle beslenmenin tabiî bir neticesi olarak değerlendirilebilir.

Bir savaş kahramanı tipini temsil eden Rambo’nun gerçekleştirdiği misyon, pratik ve ferdî bir ilgi alanı olarak çocuklar arasında, kahramanlık ve cesaret gösterisiyle daha geniş bir kesime yayılmıştır. Bu misyonda şiddet, oyunun bir parçası değil, bizzat kendisidir. Rambo’nun ön plâna çıkarılması, ferdî şiddeti ve ferdin karşısındakini cezalandırabilme kâbiliyet ve hakkını da gündeme getirmektedir. Rambo, tek başına birini veya birilerini cezalandırabiliyorsa, o halde toplumu düzenleyen kanunlar ve sınırlamalar ne olursa olsun, kişinin hakkını şiddetle savunması ve şahsî adaleti bir öç alma tavrıyla uygulama hakkı da mâzur görülmektedir. Böyle bir anlayış pekâla, “intihar eylemleri”ne kalkışarak “toplum adına kurban olmayı kabullenme” ve böylece “ceza verme yetkisini fert olarak üstlenme” tavrını da doğurabilecektir. Öyle ya Rambo’nun yaptığı da (üstelik çağdaş hukuk düzeninde), ferdî cezalandırma ve adaleti tek başına uygulamaya girmiyor mu?!

O halde pekâla bir ülkenin, devletler arası hukuk ve dünyadaki çağdaş adalet sistemi dışında hareket ederek tek başına başka bir ülkeyi cezalandırma hakkını meşrulaştırması da aynı mantık içerisinde değerlendirilebilir.

Çocukları şiddete davet eden ve düşmanı füzelerle yok ederek bir avuç küle çeviren CD oyunları ve süper güçlerin geniş finans desteğiyle hazırlanmış filmler, “affetmeyen, bağışlamayan ve hoş görmeyen” kahramanlarıyla, olumsuz tipler ve örnekler sunmaktadır.

Ruhlara anarşizmin tohumlarını yerleştiren bu tür CD oyunları ve filmleri, saldırganlığa da meşru savunma görüntüsü vererek “gücü elinde bulunduran” otoriteleri haklı gösterme felsefesini içermektedir. Seçilen düşman, diğer medya araçlarıyla da olumsuzlandığına göre, onu “yok etme” görevi, büyük gücün yanında yer alarak yerine getirebilir.

Görünüşte eğlenceden ibaret olan şiddet muhtevalı oyunlar, bir süre sonra artık karşılıklı iki çocuğun oynadığı heyecanlı bir oyundan öte, rekabeti “birbirini yok etme” ve “diğerini ortadan kaldırma” olarak algılayan bir zihniyete dönüşmektedir. Çocukların karşılıklı bıçak ve silahlarla dijital ortamda yaptıkları mücadele, “Ayağından vurdum seni, kana baksana!”, “Oh alnından mıhladım!”, “Bıçağı sırtına sapladım!”, “Öldün oğlum sen!” karşılıklı sözleriyle, âdeta gerçek bir hâdiseye dönüşmektedir. Şiddeti şuuraltına yerleştiren ve onu bir “gizli kimlik” haline getiren bu tür eğitim anlayışları, aslında çocukları, gelecek nesilleri politik çıkarların ve bencil düşüncelerin kurbanı haline getirmektedir. Bugün şiddete destek veren bütün büyük-küçük devletlerin, şiddet eksenli politikalar uygulayan liderlerinin yaptıklarını doğru bulmaları, ne yazık ki şiddetle beslenmiş bir toplum projesinin gerçekleşmiş olduğu konusunda ip uçları taşımaktadır.

Kötü yaratıkların cezalarını görmediği, oyunun bir türlü sona ermediği ve kötülerin daima ayakta kaldığı bir dünyayı dayatan bu tür filmler, ne yazık ki çocukların psikolojik gelişmelerine de olumsuz tesir etmektedir. Çocuklara yönelik şiddet muhtevalı filmlerde, öldürmenin bütün biçimleri gösterildiği gibi, işkence de sıradan bir uygulama olarak sunulmaktadır. Günümüzde, siyasî ve sosyal olayları, uluslar arası meseleleri, serinkanlı, yapıcı ve karşılıklı güven yerine, şiddet ve baskıyla çözmeye çalışan çevreler, bir bakıma müşahede altına alınarak tedaviye tâbi tutulmaları gereken vak’alar olarak algılanmalıdır.
Medeniyetler çatışması ve dünya hakimiyeti tezleri üzerine kurulu politikalar, sevgiyi, hoşgörü kültürünü ve “öteki”ni olduğu gibi kabullenme anlayışını, istenmeyen değerler olarak görür. Aşkın gücü ve sevginin değeri yerine, şiddeti, kaba kuvveti ve yok etmeyi vazgeçilmez bir unsur olarak işleyen Hollywood, son yıllarda dijital şiddetin en önemli kaynağı haline gelmiştir. Şiddetin şiddeti doğuracağı gerçeği, manzaranın daha da korkunç bir hal alabileceğini göstermektedir. Bu filmin mutlu sonla bitmesi, ancak ve ancak “gönül eğitimli” ve “sevgi eksenli” iyilerin çoğalması, “öteki”nin de bir Hak yapısı olarak algılandığı, sevgi ve hoşgörü kültürünün hâkim kılınmasıyla mümkün olabilir.

Kaynaklar
- Ahmet Ertuğrul, Harry Potter Çılgınlığı, Kaynak Yay., İst. 2002
- Arnd Stein, Saldırgan Çocuk, Çev: Nükhet Polat, Papirüs Yay., İst. 1997
- David Riches (yayına hazırlayan), Antropolojik Açıdan Şiddet, Çev: Dilek Hattatoğlu, İst. 1989
- Michel de Montaigne, Bütün Denemeler I, Çev.: Erol Esençay, İst. 1983
- Özcan Köknel, Bireysel ve Toplumsal Şiddet, 2.bs., İst. 2000
- Seattle, Kızılderili Şefin Bildirgesi, Türkçesi: Sibel Özbudun, 2. bs.,Ütopya Yay., Ank. 2000

Dr. Ahmet Ertuğrul

Yaşamak elinde!

Yazı kategorisi: Senai Demirci 6:54 pm yazan: Minik Kelebek

flowerbyhipgurlck4.jpg

O kadar da karışık değil işler sevgili zamane… Dört işlemden daha azına ihtiyacın var yaşamı anlamak için. Elinle ortadan ikiye bölebilirsin yaşamı. Bir tarafa “elinde olan”ları koy; yani sahip olduklarını. Diğer tarafa “elinde olmayan”ları; sahibi olamadıklarını.

“Elde ettikleri”ni “elinde tutmak” için kalbini yoruyorsun, terliyorsun, kapıları kilitliyorsun, ıssız sokaklardan uzak duruyorsun, cebini boşaltıyorsun. Elden çıkardıklarını kendinden uzak tutmak için çöp torbaları dolduruyorsun.

Yaşama dair söylenen onca karmaşık sözleri unut ve yalnızca bunu hatırla: Elinle ikiye bölebilirsin her sahneyi. Vazgeçemediklerinden vazgeçtiklerine doğru dağılarak, çözülerek, seyrelerek, eskiyerek akar hayat. El üstünde tuttuklarını elden çıkarılası şeyler eyler akreple yelkovanın birbirine dolanışı. Öylesine usulca, öylesine suskunca akar ki zaman nehri; bir de bakarsın ki elden çıkarılmışlar denizine dökülmüş sevdiklerin. Öylesine sinsice, öylesine hissettirmeden yanar ki zamanın kızgın koru, sonunda anlarsın ki üzerine titrediklerinin küllerini bile yakmış saydam alevler.

“Elinde avucunda olan”dan ibarettir mülkiyetin. Senin adına kayıtlı, senin adına çoğalan kabarık rakamlar olsa da, sen “elinin yetiştiği yer”de yaşarsın, elinde olanları tadarsın. Seni çoğaltmıyor banknotların üzerindeki rakamlar! Seni yeni/den var kılmıyor senin adına çoğalanlar. Vitrinler sana alamayacağın/alamayacağını anlayacağın/almak için çırpınacağın/alamadım diye yakınacağın/alsan da daha yenisine tav olacağın/aldığını da yenisi çıkar çıkmaz aşağılayacağın parıltılar sunuyor.

Hesap basit sevgili zamane!

Elinle ikiye bölebilirsin zamanı.

Dün “elden gitti”. Yarın “ele geçmedi”. Elde var bugün. Elden giden ile elde olmayan arasındasın bugün. Elde olan elden gidiyor. Elden giden bir daha ele geçmiyor. Elin de elindekiler de zamanın nehrinde akıyor, eriyor, bitiyor, tükeniyor, azalıyor. Sor kendine: Elinde kalacak mı elindekiler? Ve sonra: Elindekiler kalsa ellerin kalacak mı?

Gülüp geçmelisin ürünleri üzerine “genç” etiketi yapıştırıp seni tüketmeye çağıranların iltifatlarına. Aslında seni hesaba katmıyorlar. Billboardlara sarkan hayaller, posterlere taşan yüzler, seni cebindeki kâğıtlar üzerinden hesaplıyor. Seni yeni yeni tasarladıkları görüntülerin kafesine tıkmaya çalışıyorlar. Saçın böyle parlarsa, daha mutlusun. Falanca model cep telefonuyla görünürsen, daha önemli sayılırsın. Ayakkabının üzerinde şu logo olursa, ayrıcalıklısın. Şu ünlü gibi giyinirsen, pek akıllısın!

Görünmeye özendiriyorlar seni. Sadece görünmeye. Göründüğün kadar önemli olduğunu fısıldıyorlar kulağına. Varlığını görüntünün sığlığına sığdırmaya çalışıyorlar. Görüntü özne yapmıyor seni; başkalarının bakışına nesne yapıyor, o kadar. Başkalarının önemsemesi kadar var olmaya başlıyorsun böylece. Sığ ve kaygısız, vefasız ve güvensiz bakışların ucunda sürükleniyorsun. Başkaları ölçüp biçiyor varlığını. Başkalarının gözünden düşüp düşmemeye göre ayar ediyorsun kalbini. Başkalarının gözlerine gömüyorsun kendini!

Bak, nasıl da koşturuyorlar seni. Önce elinde olmayanlara özendiriyorlar seni. Özendiğini elde ettin diyelim. Çok geçmeden, elinde olandan tiksinmeni istiyorlar. Yenisine acıktırıyor seni. Seni takmıyorlar aslında. Seni, yani senin mutluluğunu. Öyle olsaydı; elindeki ne güzel derlerdi sana. N’olur, kal böyle, bak nasıl da güzelleştirdik seni, deyip kenara çekilirlerdi. Nasıl da mutlu ettik seni, derlerdi. Sevindirdik seni, seni sevindirmekle biz de sevindik, derlerdi. Pırıl pırıl olurdu gözlerinin içi. Seni yeniden “elde edilecek”lerin peşine düşürmezlerdi. Hazır, mutlu olmuşken, yeni bir gereksinim açlığı ile doymuşluğunu paramparça etmezlerdi. Hayâlindekine henüz kavuşmuşken, önüne yeni bir hayal kırıklığı koymaktan çekinirlerdi. İncitmekten korkarlardı huzurunun incecik kanatlarını.

Şimdi dur ve yeniden yap hesabını:
Bir tarafa “elinde olan”ı koy; yani sahip olduklarını. Bir tarafa “elinde olmayan”ı; sahip olmadıklarını. İkisi arasında koşturuyorlar seni. Sahip olamadıkların listesinin sonunda “şimdi bütüne ulaştın” notu yok. Bırak “sandukadaki şeytan masalını” “eşikte bekle/yen menzil taa içinde”… Hepsi bu!..

Senai Demirci

Psikomotor gelişim ve basamakları

Yazı kategorisi: Eğitim 6:29 pm yazan: Minik Kelebek

1 - Motor gelişim ve özellikleri   

İlk üç ay içinde
Gözleri ile hareket eden şekilleri takip edebilir, kucağa alındığında kafasını dik tutabilir, yüz üstü yatarken kafasını bir miktar yukarı kaldırabilir ve yanlara çevirmeye çalışır, kollarını hareket ettirebilir, ellerini yumruk haline getirebilir.

Üç altı ay arasında
Nesne ve oyuncakları yakalamaya çalışır onlara uzanmaya çalışır, eline aldığı nesneleri ağzına götürmeye çalışır, hoşuna giden nesnelere uzanmaya çalışır. Kafasını yüz üstü yatarken tam dik kaldırabilir. Kafasını tutabilir.

Altı oniki ay arası
Oturabilir, emekleyabilir, tutunarak ayağa kalkabilir, 12. ayın sonuna doğru ayakta çok kısa süreli durabilir, ayakta tutulduğunda ayaklarını hareket ettirir, ufak eşyaları ve oyuncakları iterek yuvarlayabilir, elleri arasında oyuncak geçişi yapabilir, sırt üstü yatarken düz dönebilir, işaret parmağı ile nesneleri gösterebilir.

Oniki onsekiz ay arası
 Yürür, elinden tutulduğunda merdiven tırmanır, ayakta iken çömelebilir, ayağı ile topa vurabilir, yere doğru eğilir, destekle zıplayabilir, kaşığı rahatlıkla tutabilir.

Onsekiz yimidört ay arası
Kapıyı açabilir, kendi başına merdivenden inip çıkabilir, bir elini daha çok kullanmaya başlar, oyuncakları ile oynarken el becerilerini rahatlıkla kullanabilir (2-3 küpten kule yapabilir).

İki üç yaş arası
Düşmeden koşabilir, bazı çizgileri taklit eder, merdivenden rahatlıkla kendi başına inip çıkabilir, oyuncakları ile oynarken el becerilerini rahatlıkla kullanabilir, düğmesini açabilir, üç tekerlekli bisikleti sürebilir, tek ayak üstünde kısa bir süre durabilir, bir bardak suyu taşıyabilir, yürürken engelleri adım atarak rahatlıkla geçer, rahatlıkla çömelip kalkabilir, geri geri yürüyebilir.

Üç dört yaş arası
Tek ayağı üzerinde uzun süre durabilir, ayakkabısını giyer, kendini doyurabilir, düz çizgi çizebilir, tek başına dolaşmaya çalışır, çift ayakla 40 cm sıçrayabilir, öne takla atabilir, yardımsız kaydıraktan kayabilir, çömelip kalkma hareketini rahatlıkla yapabilir, oyuncakları ile oynarken el becerilerini rahatlıkla kullanabilir, 40-50 cm den aşağı atlayabilir, tek ayakla sıçrayabilir, dans etme müzik ile beraber tempo tutma, zıplayan topu eli ile tutma, kağıttaki şekilleri boyar, 3-4 renk eşleştirebilir, aynı kartları eşleştirebilir, bazı harfleri eşleştirebilir, artı eksi yapabilir.

Dört altı yaş arası
Makasla kağıtları kesebilir, bakarak 1 den 8-9 a kadar sayı yazabilir, öğretilirse adını yazabilir, sek sek oynayabilir, üçgen ve kare yi kopyalar , kendi giyinir kendi soyunur, ayakkabısını bağlar, yüzünü yıkar, dişini fırçalar, altı yaşında iki tekerlekli bisiklete binebilir, el becerileri gözle görülür bir şekilde gelişir.

2 - Dil gelişimi ve özellikleri

İlk üç ay içinde
Sese karşı tepki verir, agulama şeklinde sesler çıkarabilir, tanıdık kişi ve eşyaları görünce ellerini sallar gözü ile takip eder, kendi kendine gülümseyebilir, müzik ve konuşmaya karşı tepki verir, kendi kendine oynarken bazı heceleri tekrarlar, dudakları ile p, b, m gibi harfleri çıkarmaya çalışır.

Üç altı ay arasında
Çevresinde konuşan kişileri arar, ağlarken konuşulunca rahatlar, agulama şeklinde iletişim kurar, yüksek sesle güler, kendine göre ağlama dışında heceler kullanır.

Altı oniki ay arası
Annenin sesini taklit etmeye çalışır, cee oyunu oynar, bazı eşyaları ses çıkartmak için kullanır, ma ma - da da gibi sesleri rahatlıkla çıkarır, 12 aya doğru baba mama der, oyuncakları ve kişileri ile anlamsız dahi olsa konuşmaya çalışır.

Oniki onsekiz ay arası
Hızla yeni kelimeleri öğrenmeye devam eder, her gün gördüğü cisimleri adlandırmaya ve onları rahat tanımaya başlar, insanlar ile ilişki kurarken anlamlı kelimeleri çoğunlukla kullanmaya başlar, ailenin öğrettiği kelimeleri kendi kendine tekrarlar, onsekizinci  aya doğru iki komutu üst üste anlayıp yerine getirir, (bardağı al mutfağa götür gibi).

Onsekiz yimidört ay arası
İki kelimelik cümleler yapmaya başlar, tanıdıklarının ismini bilir, isteklerini rahatlıkla ifade edebilir, ikiden fazla komutu anlar ve yerine getirir, yirmidördüncü aya doğru üç kelimelik cümleleride konuşur.
 
İki üç yaş arası
Tanıdığı yetişkinler ile rahatlıkla sohbet eder, reddetme ifadesi kullanabilir, cümle yapısı erişkin cümle yapısına benzemeye başlar, vücudunun parçalarını raharlıkla yapar, bütün komutları yerine getirebilir, kelime hazinesi hızla artar.

Üç dört yaş arası
Konuşma ve cümle kurması erişkine iyice benzemeye başlar, kendine ait yaş, soyad gibi özellikleri bilir, ezberlediği şarkı sözleri vb. rahatlıkla söyler, erişkinler ile rahat sohbet edebilir.

Dört altı yaş arası
Grup halinde olan konuşmalara katılır, hikaye ve masal anlatır, sayı sayar, kelime hazinesi iyice artmıştır, sıfatları rahat kullanmaya başlar, cümle yapısı ve şekli erişkinle hemen hemen benzer, isteklerini ayrıntıları ile anlatabilir.

3 - Sosyal ve kişilik gelişimi özellikleri

İlk üç ay içinde
Anneyi tanıyarak tepki verir, konuşulunca dinler, kucağa alınınca susar, nesneleri takip eder, gülümser.

Üç altı ay arasında
Anne babasına sarılarak kucaklar , nesneleri ve yiyecekleri ağzına götürür, kendiliğinden gülümser, elini uzatır.

Altı oniki ay arası
Oyuncakları ile 10-15 dk oynar, ce oyunu oynar, karşılıklı oyun oynar, yabancıları tanır, tanıdıklarına ses çıkartır, anneden ayrı kalınca endişelenir, baba mama gibi kelimeler ile iletişime geçmeye çalışır.

Oniki onsekiz ay arası
Kendi kendine bardakla su içebilir, kaşıkla yemek yiyebilir, oyuncaklar ile etkileşimi artar, giyimine yardım eder, müzik ile beraber tempo tutabilir, istemediği şeyleri belli eder, ayakkabı çorabını çıkarabilir.

Onsekiz yimidört ay arası
Tuvaletini söyleyebilir, istendiğinde ufak komutları yerine getirerek erişkinler ile etkileşime girer, taklide dayalı oyunlar oynar (bir kutuyu araba gibi sürmek gibi), diğer çocuklara ilgisi artar, diğer çocuklar ile oyuncakları ile beraber oynar, oyuncaklarını diğer çocuklardan kıskanır, rahat su içer, yemek yer.

İki üç yaş arası
Evcilik oynar, ev işlerine yardım eder, çatal kullanır, giyimini kendi başına yapabilir, tuvaletini haber verir, bazı arkadaşlarına daha fazla ilgi gösterir.

Üç dört yaş arası
Diğer çocuklar ile etkileşim ve iletişimi iyice artmıştır, yetişkinlerin söylediklerinin büyük çoğunluğunu anlar, oyunlarındaki kurallara uymaya çalışır, kıyafetlerinin tamamını çıkarabilir, gece tuvalet kontrolünü sağlayabilir, el yüz yıkama diş fırçalama işlemini yapar.

Dört altı yaş arası
Sosyal hayata adapte olmaya çalışır, arkadaşları ile uyumu artar, TV da bazı programları takip eder, kendine has özellikler belirir, etrafla etkileşimi iyice artar, kendisi masal anlatabilir.

4 - çocuğun gelişiminde genel bilgiler ve özellikler

Çocuk yetiştirmek en büyük sanattır . Çocukların genel davranış özelliklerini anlamak, onların ruh dünyalarına inmek gerçekten her anne babanın yapabildiği bir şey değildir. Bazı anne babalar çocukların sadece fiziksel bakımlarına yönelik beslenme, barınma, sağlık problemlerini gözetip onların olaylar karşısındaki düşündükleri şeyler, tepkileri, yorumları, üzüntüleri, sevinçleri hesaba katmazlar. Kişisel görüşme ile haberleştiğimiz Amerikalı bir sağlık mensubu şunu söylüyor ”acil sağlık müdahaleleri yaparken olaylardan çocukların etkilendiğini, bazı psikolojik problemlerin oluştuğunu görüyorum, anne babalara veya bakım veren kişilere çocukların sıkıntılarını bahsettiğimde, onlar çocuk ne olacak ki  diyorlar, ben buna dayanamıyorum ,onlarında ruh dünyası var” şeklinde yakınıyordu.

Hatta günümüzde bırakın ruhsal sorunları, 2000 yılına girdiğimiz bu günlerde, dünyada milyonlarca çocuk kötü bakımdan, basit sağlık sorunlarından, kazalarda, salgın hastalıklarda, anne baba ihmaline bağlı nedenler ile hayatını kaybediyor.

Herbir çocuğu ayrı bir dünya olarak kabul edip , onların ruhsal sorunlarına inebilmek, ancak eğitim ve anne baba bilinçlendirilmesi ile olacaktır. Ayrıca çocukların yaşadıkları ortamların, çevre imkanlarının, devletin sağlayacağı imkanların çeşitliliği ve kalitesi bu sorunların oluşması ve sürecinde etkili olabilmektedir.

Çocuk eğitiminde çocuğun gerektiği şekilde yetiştirilmesi ve onun topluma hazırlanması büyük oranda,  anne babanın hayatın ilk gününden itibaren çocuk ile etkileşimi, konuşmaları, eğitim açısından vermeye çalıştıkları, ev içerisindeki tutumları, etkili olmaktadır.

Anne babaların çocuklarının normal bir şekilde sosyal, kişilik  ve   mental motor gelişimin  olması  ve sağlıklı bir psikolojik yapıya sahip olmaları için yapmaları gerekenler :
-   Dengeli eğitim ve yönlendirme;
-   Anne babanın kendi aralarındaki söz ve davranış birliği;
-   Çocuğa karşı aşırı hoşgörü veya aşırı disiplin uygulamalarından kaçınmaları;
-   Olaylar ve ilerleyen süreç içerisinde davranış olarak tutarlı olmaları  ve farklı farklı tepki vermemeleri;
-   Çocuğa tepkilerinin yersiz ve abartılı olmaması;
-   Güzel ve faydalı şeylerde çocuğun davranışlarının onaylanması;
-   Hatalı durumlarda uygun bir şekilde cezalandırılmaları;
-   Yapılan yanlışları  sadece kızarak değil nedenini mantık çerçevesinde  açıklamaları;
-   Onlara değer vermeleri;
-   Kişilik yapılarına saygılı olmaları;
-   Onlara söz hakkı tanımaları;
-   Sevildiklerini hissettirmeleri;
-   Onlara güven duygusunu aşılamaları;
-   Sosyal ve psikolojik gelişimini yakından takip etmeleri;
-   Gösterilen davranış problemlerine karşı duyarlı olmaları;
-   Kendi psikolojik çatışmalarını çocuklara yansıtmamaları;
ile daha sağlıklı çocuk yetiştirme mümkün olacaktır.

pediatri 1993, 1.cilt ten faydalanılmıştır. (nobel kitabevi 2.baskı)

Prof. Dr. Olcay Neyzi

Zara - Uyan ey gözlerim

Yazı kategorisi: Videolar 5:02 pm yazan: Minik Kelebek