02.23.08

Anne babalara uyarı!: “Çocuklarınıza kalitesiz çizgi filmler izlettirmeyin!”

Yazı kategorisi: Eğitim 8:21 pm yazan: Minik Kelebek

 “Bizde fiske etkisi yapan bir darbe, çocuğumuzda yumruk etkisi yapabilir”  

BİZ BÜYÜDÜK, eskisi gibi çizgi film izlemiyoruz. Ama çocuklarımız, yeni çıkan çocuk kanallarıyla birlikte sabah akşam çizgi film izliyorlar. Salt çizgilerden oluşması, nedense biz büyüklerde çizgi filmlerin masum olduklarına dair bir kanaat uyandırmaya yetiyor. Televizyona bakıyoruz, çizgi filmmiş deyip geçiyoruz. Çizgi filmlerin birtakım zararları olabileceğine dair bilgimiz, yalnızca “Çizgi filmler çocuklara şiddeti öğretiyor” klişe haberleriyle sınırlı. Bu ise, işin iç yüzüne dair biraz derince bir anlayış sahibi olmadığımız için pratik yaşamda bize neyi nasıl yapmamız gerektiğine dair etraflıca fikir vermiyor.

 Aslında, çizgi filmlerin çocuklara yönelik olumsuz yan etkilerini sadece şiddet bağlamında konuşmak bile, meseleye ne kadar sathî yaklaşıldığının bir kanıtı. Zira, çizgi film ile şiddet davranışı arasındaki ilişkiden önce esas araştırılması gereken konu, çizgi filmlerin çocukların ruh ve his dünyalarında doğrudan ne tür etkilerde bulunduğudur. Meselâ, çocuklarımız seyrettikleri (bolca korku öğesi barındıran) çizgi filmlerden ne kadar korkuyorlar? Bu, onların belli bir yaştan sonra gelişmeye başlayan bilinçli korkularına ne gibi menfi etkilerde bulunuyor? Acaba çocuklarımızın doğuştan beri varolan karanlık korkusu ile çizgi filmlerdeki kötü karakterler onun hayal dünyasında nasıl yeni ve bilinçli korkulara dönüşüyor? Bunları bilmiyoruz. Bu konularda yeterli araştırma da yapılmıyor.

 Korkuyu şiddet davranışının önüne özellikle koyuyorum, çünkü çocuklar korkuyu iç dünyalarında doğrudan hissediyorlar. Oysa şiddet davranışı, çocuğun hareketlerinde gözlemlenebilen, korkuya nispetle daha dolaylı bir sebep sonuç ilişkisinin yansımasıdır. Biz yetişkinler ve maalesef uzmanlar, çocuğun ruhuna etki eden doğrudan etkiyi görmüyoruz da, daha dolaylı ilişkileri aydınlatma peşinde koşuyoruz. Neden böyle oluyor?

 Çünkü bu tür araştırmalar, toplumdaki bazı bozulmalardan (şiddetin artışı) hareketle gündeme geliyor ve çocukluk yıllarında bu bozulmalara nelerin etki edebileceği sorusu üzerinden şekilleniyor. Dikkat ettiyseniz, burada çocuğun kendisinden hareket edilmiyor. Edilmediği için de, belki çocuklar çizgi filmlerden çok daha başka nedenlerle (meselâ korku ve dehşete kapılma) zarar gördükleri halde, bir tek şiddet faktörü üzerinde kilitleniyor mesele.

 Bunları söylemekle, çizgi filmlerin çocuklarda şiddet davranışına yol açtığıyla ilgili iddiaları önemsemediğimiz sanılmasın sakın. Elbette şiddet konusu da çok önemli ve üzerinde durulmayı yerden göğe kadar hak ediyor. Lakin, bilinçli olarak meseleyi şu noktaya getirmeye çalışıyorum:

 BİZ BÜYÜKLER, çocukluktan çıkıp da yetişkin sınıfına dahil olduğumuz andan itibaren, çocukluğumuzu unutuyoruz. Çocukluğumuz bir “uzak ülke”ye dönüşüyor. O yıllarda küçücük hareketlerin bile iç âlemimizde ne büyük depremlere, fırtınalara sebep olabildiğini hatırlamaz oluyoruz. Bir nevi, çocukluk hatıralarına ilişkin “alzheimer hastalığı”na tutuluyoruz. Böyle olunca da, hayatı sadece elimizde kalan tek boyutlu yetişkin bakışıyla değerlendirmeye başlıyoruz. Bu, biz büyükler arasında sorun oluşturmuyor belki ama devreye çocuk girdiğinde tek kelimeyle çuvallıyoruz. Sanıyoruz ki, çocuklar da dünyaya biz yetişkinler gibi bakıyor ve olaylardan aynı şekilde ve aynı dozda etkileniyorlar.

 İngiltere’de bir ana-baba okulunda bu “yetişkin özrü”nü tedavi etmek için ilginç bir eğitim metoduna başvurulduğunu hatırlıyorum: Özel bir çocuk odası düzenlenmiş ve odadaki tüm eşyalar üç dört kat büyük yapılmıştı. Böylece anne baba adaylarına—en azından fiziksel olarak—çocuklarının gözünden dünyaya bakma alışkanlığı kazandırılmaya çalışılıyordu. Çocuk günlük yaşantısında ne tür zorluklar yaşayabilir, emeklemeye başladığında neler onun için bir engele dönüşür, neler onu korkutabilir, vs.

 İşte, başta işin uzmanları olmak üzere, tüm anne babaların bu bakışı, fizikî çevreden öte, çocukların ruhsal yaşantılarını kavrama adına da kullanması gerekiyor. Ancak o zaman, çocuklar ile yetişkinler arasında büyük bir “hassasiyet farkı” olduğunu ve çocukların biz büyükleri o kadar da etkilemeyen pek çok şeyden korumamız gerektiğini layıkınca idrak edeceğiz.

 Gerçekten, çocuklar ile büyükler arasında çevremizde yaşanan olaylara karşı çok önemli bir “hassasiyet farkı” söz konusudur. Bir papatya çiçeği kadar temiz ve narin olan çocuğun ruhu, biraz sert esen bir rüzgarda başını öne eğerken, artık koca bir çam ağacı olmuş biz yetişkinler için fırtına bile bazen vız gelir.

 Başka bir ifadeyle, bizde fiske etkisi yapan bir darbe, çocuğumuzda yumruk etkisi yapabilir. Özellikle 2-6 yaş dönemi, bu açıdan çok dikkat edilmesi gereken bir evredir.

 ACI OLAN şu ki, burada bahsettiğimiz zaafiyetten en çok çizgi film yapımcıları istifade ediyor. Nasıl olsa, anne babalar—daha kötüsü, uzmanlar ve RTÜK gibi düzenleyici kurumlar—çocuk hassasiyetine dair bir hassasiyet taşımadıkları için, bu sektörde istedikleri gibi at oynatıyorlar. Yani, çizgi film yapımcıları ile çocukların arasında, ne ebeveyn ne de kurumlar düzeyinde işleyen sağlıklı bir kontrol ve denetleme mekanizması bulunuyor. Bunun en bariz delili, yapımcıların kendi ağızlarıyla itiraf ettikleri gibi, ucuz diye dışarıdan on bin dolara çuvalla, çantayla film alınabilmesi. “Bunu nereden aldın, hangi şartlarda aldın, kime izlettin?” diye soran yok. RTÜK’e gelince, 2001 yılında Pokemon adındaki çizgi filmi yasaklamasının dışında bu konuda yaptığı bir icraatı ya da düzenlemesi yok.

 O yüzden, iş geliyor, yine ebeveyne düşüyor. Anne babalar ne kadar bu konularda bilinçli olurlarsa, o kadar çocuklarının faydasını gözetmiş olurlar. Basit, ama maalesef gerçek bu.  ÇİZGİ FİLMLERİ DEĞERLENDİRMEDE BAZI ÖLÇÜLER:ANNE BABALARIN, nitelikli çizgi filmler ile niteliksiz olanlarını ayırd etmede kullanabilecekleri bazı ölçüleri şöyle sıralayabiliriz:

 1 -  Evvela çizgi filmlerin neredeyse hepsinde, cansız cisimlerin canlandırılması, canlı varlıkların ise kişileştirilmesi söz konusu. Çizgi filmleri seyredilir kılan bu teknikler, aslında, çocuk fıtratına da çok uygun. Çünkü çocuklar eşyayı kendileri gibi canlı görme eğilimindedirler. Ruhlarında hâlâ baskın durumda olan cennetî hâl, her şeyi canlı görmelerine sebep oluyor. Gelgelelim, çizgi filmlerin çoğunda bu canlandırma ve kişileştirmelerin ölçüsü fena halde kaçıyor. Örneğin, insan sûretine sokulan bir hayvan, tamamen insanmış gibi hareket ettiriliyor, onun kendi hayvansı nitelikleri ise tamamen es geçiliyor. Hikâyenin orijinalinde mevcut olan bir İngiliz centilmenin yerine bir aslanın konduğu 80 Günde Devrialem çizgi filmi böyle meselâ. Bu tür çizgi filmlerin çocuklar için uygun olmadığını düşünüyorum. Çünkü bir hayvan alınıyor, bütünüyle insan kategorisine sokuluyor. Bu ise, çocuğun zihninde kategorilerin birbirine karışmasının yanı sıra, gerçeklik algılamasının da bozulmasına yol açar. O bakımdan, anne babalar, bu yöntemlerin uygulandığı çizgi filmlerde, kedi fare gibi hayvanların kendi fıtratları gereğince hareket edip etmediklerini iyi takip etmeli. Mutlaka bir kedi ya da köpeğin ağzından çıkan cümle, onun fıtrî gerçekliği içinde bir yere oturmalıdır. Aksi taktirde, öyle niteliksiz çizgi filmler var ki, çocuğunuzun sokakta gördüğü kedi, o kedinin arkadaşlarını toplayıp bir çıkmaz sokakta onu kıstırıp bir güzel pataklayabileceklerini düşünmesine yol açabilir.

 2 -  Çizgi filmlerde rahatsız edici öğelerden bir diğeri, kötü karakterlere haddinden fazla ve haddinden fazla köü biçimde yer veriliyor olmasıdır. Dikkat ettiyseniz, bunlar nedense hep iyi karakterlerden daha iri ve dehşet verici çizgilerle temsil edilmektedir. Çocuk hassasiyeti taşımayan çizerler marifetiyle, çatal dilli devasa yılanlara ve ejderhalara pekçok çizgi filmde rahatlıkla—hiçbir eğitsel çekince duyulmadan—yer verilmesi bunun bir yansıması. Hikâyenin çoğunlukla mutlu sonla bittiğini söyleyerek yapımcılar kendilerini savunabilir, ama filmin ortasında korku filmlerinde bile yer verilmeyen bu dehşetengiz manzaralara maruz kalan çocuğun, rüyalarının kabuse dönüşmesinden başka, kişiliği üzerinde de ne derece korkaklığa neden olduğunu gerçek ölçüleriyle bilemiyoruz. Fakat bildiğimiz bir şey var ki, bu kötü ve korkutucu çizgiler, çocukların bilinçli korku geliştirdikleri dönemlerde, hayal dünyalarında yeterince kötü temsilin depolanmasında baş rolü oynuyorlar. Böylelikle, karanlık korkusu gibi çocukların doğuştan getirdiği korkular, çizgi filmlerden transfer edilen canavar habis yaratıklara benzeyen figürlerle birleşerek, çocukların iç dünyalarında baş edemeyeceği düzeyde bilinçli korku sistemleri geliştirmelerine yol açabiliyor.

 3 - Çizgi filmlerin bir başka zararı, pek çoğunun sapkın düşünce biçimleri içermesidir. Bu sapkın düşünceler, genellikle iyi ve kötünün kıyasıya rekabete sokulduğu çizgi filmlerde işleniyor. Kötü, çoğu kere kuru kafalı, pelerinli, şeytansı çizgilerce temsil edilirken, iyi yalnızca çizgi filmin kahramanı tarafından sembolize ediliyor. Buradaki fecaat, genellikle tanrısal güçlerin de kötü karakterlere hasredilmesidir. Yani kötü karakterler, yeraltında, şatolarda, karanlık mekânlarda ya tanrısal güçlerle rabıta kuran, ya tanrısal güçlere sahip ya da sahip olmak için durmadan plân yapan ihtiraslı figürler olarak tasvir ediliyor. Buna karşılık, iyi karakterlerin kendi güçleri dışında güvenebilecekleri çoğu kere hiçbir ilâhî bağlantıları yok. Başka bir ifadeyle, tanrı kötülerle birlikte! Anne babalar bu tarz çizgi filmlere de dikkat etmeli.

 4 - Bir başka sorunlu taraf, çizgi filmlerin çoğunun, ahlâkî açıdan çok fakir senaryolara sahip olması. Özellikle Amerikan çizgi film endüstrisinin çocukların ruhî ve ahlâkî gelişimlerini dikkate alan, onları belirli faziletleri benimsemeye yönlendiren bir hassasiyeti neredeyse hiç yok. Bu açıdan, Japon film endüstrisinin de Amerika’dan altta kalır bir yanı yok. Oysa, belli bir fazileti (örneğin, yardımseverliği) çocuğa öğretmeyi amaçlayan bir gaye etrafında örülebilir çizgi film senaryosu. Fakat öyle yapılmıyor. Dışa fena halde bağımlı olduğumuz bu sektörde, yabancı çizgi filmler kendi kültürleri gereği tamamen bireyci, başkasına karşılıksız bir şey vermeyi enayilik sayan, çatışmanın esas olduğu bir anlayış çerçevesinde üretiliyor.

 5 -  Çizgi filmlerle ilgili bir diğer sorun, çizgi karakterlerin ticarî amaçla kötü yönde kullanımı. Bir alışveriş merkezinde çocuklar için ne kadar sağlıksız yiyecek varsa, dikkat edin, hepsinin üzerinde bu çizgi karakterler boy gösteriyor. Anne babalar, çizgi filmin kendisi faydalı bile olsa, o çizgi filmin kahramanı böyle bir kötülüğe alet ediliyorsa, o çizgi filmden de çocuklarını uzak tutmalılar.

 Elbette bu konuda daha başka ölçülerde ortaya konabilir. Söz gelimi, anne babalar çizgi filmlerin çocuklarının yaş düzeyine uygun olup olmadığını; şiddeti oyun ve mizah içinde daha kolay benimsetip benimsetmediğini; çizgi karakterlerin kendilerini kolayca tehlikeye atarak, çocuklarının tehlike kavramlarının gelişimine mani olup olmadığını; sürekli yanıp sönen ışıklarla çocuklarının nöbet yaşamasına sebep olup olmadığını da dikkate almaları gerekiyor.

 Sonuç olarak söylenmesi gereken şu ki, çizgi filmler asla basit çizgilerin toplamı değil, koca bir kültürü tek başına aktarma gücüne sahip, sınırları hayalgücü kadar geniş büyük bir coğrafya! Anne babalar ve eğitimciler olarak çocuklarımızı, bu coğrafyada yalnız başlarına kılavuzsuz bırakmayalım lütfen.  

Ömer Baldık

Zihinsel Engelli Çocuğu Olan Ailelere Tavsiyeler…

Yazı kategorisi: Eğitim 8:14 pm yazan: Minik Kelebek

Onların özelliklerini tanımaya çalışalım.
Çocuklarımızın bu durumunu saklamak yerine onların gereksinimlerini ve özelliklerini yakın çevremize, arkadaşlarımıza, komşularımıza anlatalım. Zihinsel engelli çocuğun ihtiyaç duyduğu en büyük gereksinim yeterli ilgi ve sevgidir.

 
ZİHİNSEL ENGELİ OLAN ÇOCUKLARIN EĞİTİMLERİ
 Aile bireyleri olarak zihinsel yetersizliği olan çocukların eğitiminde bilmeniz ve dikkat etmeniz gereken noktalar şunlardır:
1. Herşeyden önce çocuğumuzu kabul edin. Onu olduğu gibi kabul etmeniz yapacağınız çalışmalarda size en büyük yardımcıdır.

2. Çocuğun her türlü gelişimi için gereken ilgi ve şefkatinizi ona sürekli gösterin. 

3. Çocuğun sokağa çıkmasına, oyun oynamasına, arkadaşlık kurmasına yardımcı olun.

4. Çocuğunuzun hastalıklardan korunması toplum tarafından benimsenmesi için özellikle el, saç, yüz, beden, giysi temizliğine dikkat edin. 

5. Çocuğunuza aşırı derecede korumacı davranmayın.

6.  Kendine güvenmesini sağlayın. Gelişim durumuna ve cinsiyetine uygun sorumluluklar verin ve yapmasını bekleyin. Yaptığında taktir edin. Sizler anne-baba olarak her zaman yanında olamayabilirsiniz. 

7. Çocuğunuzun fiziksel ihtiyaçları yanında duygusal, sosyal, kültürel ihtiyaçları da karşılanmalıdır.

8. Çocuğunuzu başkalarıyla kıyaslamayın. Normal çocuklarınızı yetiştirirken yaptığınız uygulamaları, davranışları bu çocuğunuzda uzun süreli, daha sabırla uygulamak zorundasınız.

9. Çocuğunuzu sevme, beğenilme, övgü gibi gereksinimleri olduğunu unutmayın. Başarılı olduğu işler için ödüllendirin.

10. Öğrenilecek her şeyin tekrarlar ile alışkanlık haline getirilmesine, herşeyin açık ve kolay anlaşılacak şekilde verilmesine dikkat edin.

11. Çocuğunuzun eğitimine erken yaşta başlayın.

12. Öğreteceğiniz işin yada konunun tamamını birden öğretmeyin. Parça parça tekrarlar ile öğretmeye çalışın. Örneğin; sabah temizliği için önce el yıkamayı, sonra diş fırçalamayı, sonra da saç taramayı öğretin.

13. Öğrettiklerinizi sık sık tekrarlayın. Öğrenemediğini görünce ısrar etmeyin fakat aradan zaman geçtikten sora sabırla aynı işlemleri yapmaya ve yaptırmaya çalışın.

Evde Yapılacak Eğitim Çalışmaları

A) Konuşma Durumu ile İlgili Çalışmalar:

1. Konuşmalarda işarete yer vermeyin.

2. Çocuğunuzun uydurduğu sözcükleri kullanmayın. Doğrusunu öğretmeye çalışın.

3. Çocuğunuzun yakınındaki ve en çok kullanılan eşyalarının adını doğru söylemesini öğretin. Tren, araba, hayvan seslerini tanıtın.

4. Sözcüklerin söylenişindeki hataları çocuğu telaşa düşürmeden ve tedirgin etmeden düzeltin. Doğru söylemeye başladıkça onu sözle ödüllendirin.

5. Yaşına uygun öykü ve masalları anlatın.

6. Konuşma taklitle öğrenildiğinden onunla göz kontağı kurarak, düzgün konuşun.

B) Sayı Kavramını Geliştirme Çalışmaları:

1. Öncelikle söyleneni anlama ve yapma gibi alışkanlıklar kazandırılmalıdır. Örneğin; 1 kalemi ver”, “kapıyı aç” gibi. 2. Daha sonra “bu kadar ver” emri ile ileri aşamaya geçilir. Çocuğunuz istenilen sayıda eşyayı seçip verecek duruma gelebilmelidir.

3. Bu çalışmalar, önce 1 (bir) sayı kavramının kazandırılması ile başlamalı, daha sonra 2’ye 3’e geçilmelidir.

4. Önce renk kavramını verin. “Bana kırmızı düğmeyi ver” şeklinde. Sonrada sayı ile birlikte renk kavramını verin. “İki tane kırmızı düğme ver” şeklinde. 5. Ara sıra 1 (bir) üzerinde çalışmanın arkasından 2 tane isteyerek dikkatinin gelişmesini sağlayın.


C) Renk Kavramını Geliştirme Çalışmaları:

1. İlk olarak doğrudan doğruya kırmızı renk kavramını verin.

2. Çeşitli kırmızı renkteki eşyaları göstererek kırmızı kavramını tekrar edin.

3. “Kırmızı kalemi ver”, “kırmızı düğmeyi al” gibi emirlerle karışık renklerin arasından kırmızıyı seçmesini öğretin.

4. Daha sonra mavi renk kavramını verin.

5. Her iki rengi de öğrendiğinde “mavi kalemi masaya koy”, “kırmızı kutuyu bana ver” gibi emirlerle mavi ve kırmızıyı beraber çalıştırın.

6. Öğrettiğiniz renkten kağıtlarla kesip yapıştırma, el işi alıştırmaları yaptırın, kırmızı ve mavi renkte kalemlerle boyatın, günlük yaşantınızda renklere dikkatini çekin.

7. Çeşitli nesnelerden (kalem, iplik, düğme gibi) aynı renk olanlarını eşlemesini isteyin. Başaramazsa siz yapın, sonra bozup tekrar ondan isteyin.

D) Resimler Üzerine Konuşma Çalışmaları:

1. Renkli resimler üzerinde “bu resimde neler var” diyerek çocuğu gördüklerini söylemeye teşvik edin.

2. Resim üzerinde eşya, hayvan vb. ayrıntılara girip, adlandırmasını isteyin.

3. Resimler üzerinde “ daha ne var” sorusuyla serbest konuşmasına izin verin.

4. Resimlerde sık sık rastlanılan nesneleri çeşitli kartonlara yapıştırarak bir çalışma defteri oluşturun.

5. Bu defter üzerinde konuşmaları sürdürün.


E) Evdeki Eşyaların Tanıtılması Çalışmaları:

1. Eşyanın adı üzerinde durarak, bilmediği yada öğrenmediği eşyaları aralıklı olarak sorun.

2. Birden fazla eşyanın adını aynı anda öğretmekten kaçının.

3. Öğrendiği eşya adları ile basit emirleri yerine getirmesini sağlayın. “Sandalyenin üzerine otur” gibi.


F) El ve Beden Hareketleri Çalışmaları:

1. Ucu sivri olmayan küçük kağıt makası ile kesme işlemi yaptırın.

2. Hamur veya çamur ile çalışın. Avuç içerisindeki yuvarlak yapmasını öğretin.

3. Gazete, kağıt parçalarından avuç içinde top yapıp oynamasını sağlayın

4. Delikli boncukları ipe dizmesini isteyin. Zamanla sizin belli bir sıraya dizdiğiniz boncukları aynı sıraya dizmesini öğretin.

5. Kalemle önceleri gelişigüzel karalama, sonradan belirli şekilleri çizebilmesi için alıştırmalar yapın. Önce daire, sonra kare ve üçgen çizdirin.

6. Belirli resimleri, şekilleri (ör: Üçgen, kare, artı vb.) kağıttan makasla kesip çıkarmasını öğretin kesilen şekillerin yapıştırılması için çalışmalar yaptırın.

7. Aynı resimleri eşlemesini öğretin.

8. El-göz koordinasyonu için amaçlı resim boyama çalışması yaptırın, çekiçle çivi çaktırın. Ayrıca makasla çizgi üzerinden kesmesini öğretin.


G) Sosyal Gelişim Çalışmaları:

1. Çocuğu arkadaş edinebileceği yerlere götürün, arkadaşlık kurup oynamasına yardımcı olun.

2. Çarşı, Pazar gibi toplu yerlere götürerek dış çevre ile ilişki kurmasını sağlayın.

3. Çalışmalarınızda sabırlı, güleryüzlü, sevecen bir tutum takınmayı unutmayın. Ona güven verip bazı etkinlikleri başarabileceğine inanmasını sağlayın. 

(Alıntı)

Çocuklarda kekemelik

Yazı kategorisi: Eğitim 8:06 pm yazan: Minik Kelebek

KEKEMELİK 7 YAŞINDAN ÖNCE, çoğunlukla 3-5 yaşları arasında ortaya çıkan bir konuşma bozukluğudur. Kekemeliğe altını ıslatma, tırnak yeme, kardeş kıskançlığı, uyku ve yeme bozukluğu, parmak emme gibi davranış bozukluklarından biri veya birkaçı da eşlik ediyorsa gırtlak, ses telleri, ağız ve dil gibi konuşma organlarındaki fiziksel bir bozukluktan kaynaklanmadığı anlaşılır. Bu organlarda konuşmaya engel bir bozukluk olması durumunda çocuk zaten baştan itibaren konuşma güçlüğü çekecektir. Üç yaşından önce görülen kekelemeler konuşma bozukluğu olarak değerlendirilmez. İki-üç yaşları arasında düşünce, konuşmadan daha hızlıdır. Çocuk düşünme hızında konuşmak isterken kelime bulmakta zorlanır ve kekeler. Anne babalar bu durumu normal karşılamalı, çocuğu düzgün konuşmaya zorlamamalıdır.

   Gerçek kekemelik, çocuk belli bir yaşa kadar düzgün konuşurken yavaş yavaş ya da birden bire ortaya çıkan kekemeliktir. Önceleri belli hecelerde daha sonra kelimelerde takılmaya başlar. İlk heceleri çıkarmakta zorlanır, sıkılır, kızarır, el-kol, kaş-göz veya baş hareketleri yapar. Kekemelik çocuktan çocuğa farklılıklar gösterir. Bazı çocuklar belli kelimelerde, bazıları da ilk kelimede takılır. Kekemelik genellikle:

  • Sessiz harfle başlayan uzun kelimelerde,

 • Kelimenin ya da hecenin başındaki “h” harfinde,

 • Sessiz harften, sesli harfe geçişlerde görülmektedir.

 Kekemeliğin artış gösterdiği bazı özel durumlar da vardır:

 • Çocuk aşırı baskı, heyecan ve sıkıntı altında iken,

 • Telefonda konuşurken,

 • Yabancı veya önemli bir kişi ile konuşurken,

 • Kalabalığın karşısında konuşurken,

 • Uykusuz veya yorgun iken sık kekeler.

  Bazı çocuklar odasında tek başına şarkı söylerken, telefonda arkadaşıyla konuşurken veya kitap okurken kekelemezler.  

Kekemelikte Anne Baba Tutumunun Etkisi

 Kekemelik vakaları incelendiğinde, bu çocukların genellikle baskıcı, katı kuralcı, aşırı titiz ve mükemmeliyetçi bir aileden geldikleri görülmektedir. Bu anne babaların, çocuklardan beklentileri çok yüksektir. Çocukları devamlı denetim ve takip altında tutarlar. En küçük bir yanlışında ikaz eder, düzeltmesini isterler. Kibar ve düzgün konuşmasına aşırı önem verirler. “Efendim”siz “lütfen”siz konuşturmazlar. Çocuk kaba bir kelime söylediğinde özür dilemek zorunda kalır. Yanlışlarından dolayı sık eleştiri ve uyarı alır. Başka çocuklarla kıyaslanır.

  Kendisinden yaşının üstünde bir tertip düzen ve düzgün konuşma beklenen çocuk nerede, ne zaman, neyi, nasıl söyleyeceğini iyice düşünmek ve tartmak zorunda kalır. Yanlış bir şey söylemekten korkar. Bu korku duraksamasına ve iç çatışması yaşamasına yol açar. Kekemelik, bu iç çatışmanın dile yansımasından başka bir şey değildir. Çocuk kekelemeye başladığı zaman işi daha da zorlaşır. Alay konusu olur. Her an kekeleyeceği korkusu ile konuşmaktan çekinir. Kendine olan güvenini kaybeder, sosyal gelişimi aksar. Aile tutumunu değiştirmediği sürece çocuğun bu kısır döngüden kurtulması çok zordur.

  Üzerine gidilmediği ve aşırı önemsenmediği zaman 3-4 yaşlarında ortaya çıkan kekemeliklerin çoğu kendiliğinden geçer. Aşırı titiz anne babalar, erken davranıp psikolojik yardım aldığı ve tutumunu değiştirdiği zaman kekemelik kısa zamanda düzelir. Hangi kekemeliğin ne kadar sürede geçeceğini önceden kestirmek zordur. Çocuğun, ailenin ve kekemeliğin hikâyesinin (ne zaman ortaya çıktığının) incelenmesi gerekir.

  Kekemeliği Tetikleyen Olaylar

 Kekemeliğin hikayesi incelendiğinde bazen karşımıza çocuğun hayatına âniden giren yangın, sel, deprem, tüp patlaması, trafik kazası, kanlı bir kavgaya şahit olması, köpek ısırması, ameliyat geçirmesi, aile üyelerinden birinin ölmesi, boşanma nedeniyle anne ve babadan ayrılması gibi travmaya yol açan bir korku çıkabilmektedir. Anne babanın çocuğun gözü önünde kavga etmesi, birbirlerini boşamakla veya öldürmekle tehdit etmesi de korkuya yol açabilir. Bu durumda profesyonel terapi ile çocuğu korkusu ile yüzleştirmek, korkuyu yenmesi için cesaretlendirmek gerekir. Bu arada korkuyu besleyen depresyonu azaltmak için yatıştırıcı ilaç verilebilir.

 Çocuğun kişisel terapiye alınması kekemeliği yenmesine yetmez. Ailenin de terapiye alınması, çocuğa karşı nasıl davranmaları gerektiğinin anlatılması gerekir. Terapiden iyi sonuç alınması için çocukla yakın ilişkide olan kimselerin de bilgilendirilmesi ve yardımcı olmaları istenmelidir.

 Aile terapisinde, anne babalardan aşağıdaki durumlara dikkat etmeleri istenir:

 • Aşırı baskıcı, kuralcı ve mükemmeliyetçi tutumlardan vazgeçilmelidir.

 • Çocuk kardeşleriyle ve başkalarıyla kıyaslanmamalıdır.

 • Özgüvenini güçlendirmek için olumlu davranışları övülmeli, küçük sorumluluklar vererek başarısı onaylanmalıdır.

 • Başkalarının yanında azarlanmamalı, küçük düşürülmemelidir.

 • Heyecanlandığı durumlarda dikkatini başka tarafa çekerek sakinleşmesi sağlanmalıdır.

 • Başkalarının yanında kekemeliğinden söz edilmemelidir.

 • Çocuğu dinlerken göz temasından kaçınmalı, sabırsız ve sinirli davranmamalıdır.

 • Çocuk konuşurken konuşması düzeltilmemelidir.

 • Kekelediği zaman alay edilmemeli, küçük düşürücü sözlerden kaçınmalıdır.

 • Konuşması taklit edilmemeli, başkalarının da taklit etmesine izin vermemelidir.  

Bazı anne babalar, psikoloğun bu tavsiyelerini yerine getirmeye çalışırken farkında olmadan bir başka aşırılığa düşerler. Çocuğu hiç üzmemeye, her isteğini yerine getirmeye, her yaramazlığına katlanmaya çalışırlar. Üzerinden her türlü disiplinin kalktığını gören çocuk kısa zamanda bu durumdan faydalanmayı öğrenir. Kaprisleri, istekleri ve yaramazlıklarıyla anne babayı bunaltır.

  Terapiden amaç, adaletli ve mantıklı bir disiplinden vazgeçmeden çocuk üzerinde kekemeliğe yol açan aşırı baskıları ve korkuları gidermek, sevildiğini hissettirmek ve kendine güvenmesini sağlamaktır.   

Ali Çankırılı

Çocuk Eğitiminde Baskı ve Zorlama

Yazı kategorisi: Eğitim 8:02 pm yazan: Minik Kelebek

Türkiye’de, maalesef, evlilik öncesinde gençlere ana-baba eğitimi verecek yaygın bir eğitim kurumumuz ve bu yönde işleyen bir eğitim politikamız yok. Genç anne-babalar çocuk eğitirken kendi anne ve babalarını model almakta, anne ve babalarından gördükleri eğitim şeklini uygulamaktadır. Yüksek eğitim almış kariyer sahibi anne-babalar bile ailelerinden aldıkları eğitimin tesirinden kurtulamamakta; aşırı baskı ve otoriter tutuma reaksiyon olarak, ‘modern eğitim’ adı altında aşırı hoşgörüye dayanan bir tutum izlemektedir. 


 Oysa, çocuk eğitimi bu iki ucun birine yahut diğerine kaymadan gerçekleştirilmesi gereken; bunun için de bilgi, tutarlılık ve disiplin isteyen bir konudur.
 OKUL ÇAĞINA gelmiş çocuklar üzerinde yapılan araştırmalar anne babaların çocuk eğitirken beş ayrı tutum izlediklerini gösteriyor.
1. Aşırı baskıya dayanan otoriter tutum.

2. Aşırı serbestliğe dayana çocuk-merkezli tutum.

3. Dengesiz, tutarsız ve sorumsuz tutum.

4. Aşırı koruyucu ve kollayıcı tutum.

5. Sevgiye dayalı, güven verici, hoşgörülü tutum.

 Aşırı Baskıya Dayanan Otoriter Tutum: ‘Disiplin’ dendiği zaman, çoğu anne baba bunu ‘dayak ve ceza ile terbiye etme’ olarak algılıyor. Bu anlayış, beraberinde aşırı baskıya dayanan otoriter bir tutum getiriyor. Cezanın ve dayağın bol kullanıldığı bu tutumda amaç; söz dinleyen, kurallara uyan, verilen görevleri yerine getiren, terbiyeli, sessiz, uslu, nazik, dürüst bir çocuk yetiştirmektir. Ancak, sonuç hiç de böyle olmamakta; yanlış yapmaktan korkan, kendisine güveni olmayan, kolayca başkalarının etkisinde kalan, aşağılık duygusuyla ya içine kapanık ya da saldırgan bir kişilik kazanan çocuklar ortaya çıkmaktadır. 

 Dayak, karşı tarafı aşağılayan, kendisini işe yaramaz ve değersiz hissetmesine yol açan kötü bir eğitim aracıdır. Ki, dayağı sevimsiz ve incitici kılan, dayağın kendisinden ziyade, dayak sırasında sarfedilen aşağılayıcı sözler ve takınılan saldırgan tutumlardır. Bu yüzden, dayağın en onur kırıcı şekli yüze vurulan tokattır. Dayağa sık başvuran anne babalar, çocuğun iyi taraflarını görmeyen, devamlı yaptığı yanlışlar üzerinde duran, suçlayan, başka çocuklarla kıyaslayan, sevgilerini belli etmeyen negatif bir tutum sergilemektedir.

 Aşırı Serbestliğe Dayanan Çocuk-Merkezli Tutum: Bu tutum, genellikle tek çocuklu kalabalık ailelerde, orta yaşın üzerinde çocuk sahibi olan anne babalar ve bütün aile büyükleri tarafından uygulanan bir disiplin şeklidir. Ailede çocuğun egemenliği sözkonusudur. Aile üyeleri kayıtsız şartsız çocuğun isteklerini yerine getirirler. Sonuçta, aşırı sevgi ve ilgi, çocuğu kural tanımaz, doyumsuz bir kişi yapar.

 Anne, baba, büyükanne, büyükbaba, hala, teyze bol ve pahalı oyuncaklar alarak ve her isteğini yerine getirerek çocuğun doyuma ulaşacağını zanneder. Yüzlerce pahalı oyuncağı olduğu halde bunlara kıymet vermez, yenisini ister. Alınan her yeni oyuncakla ancak üç-beş saat oynar ve bir kenara atar. Aileye egemen olan çocuk bir kral edasıyla hareket eder, aile büyüklerine saygı duymaz. Bu çocuklar, aileye egemen olmakla kalmaz, aile dışında da egemenliklerini sürdürmek isterler. Okul çağına girdiklerinde kurallara uymakta, ders çalışmakta ve arkadaş edinmekte başarısızlığa uğrar, hayal kırıklığı yaşarlar.

 Dengesiz, Tutarsız ve Sorumsuz Tutum: Anne, baba ve aile büyükleri arasında ortak bir eğitim şekli olmayan, herkesin çocuğa farklı yaklaştığı ailelerde çocuklar neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenemezler. Anne yanlış bir davranışından dolayı çocuğa ceza vereceği zaman, büyükbaba veya büyükanne “Torunuma dokunma, bırak yapsın!” diyerek arka çıkar. Kimi zaman anne çocuğun yanında babanın tutumunu eleştirerek, “Bu çocuğu sen şımartıyorsun, senden yüz bulup beni dinlemiyor” der. Dengesizlik ve tutarsızlık çoğu zaman anne ve babanın kendisinden kaynaklanır. Anne çocuğu yanlış davranışından vazgeçirmek için önce alçak sesle, “Yapma!” der, sonra sesini yükseltmeye başlar, bu da yetmeyince kızıp dayağa başvurur, arkasından çocuğu bağrına basarak özür diler.

 Baba dinlenmiş sakin bir durumda iken çocuğun yüksek sesle müzik dinlemesine bir tepki göstermez, normal karşılar. Ancak aynı baba yorgun ve sinirli olduğu zaman yüksek sesle müzik dinleyen çocuğuna “Burası disko mu, kes şu müziğin sesini!” diye bağırır. Çocuk, eğitimi konusunda anne ve babanın sık sık birbirlerini eleştirdiklerine şahit olur. Kafası karışır; kimin haklı kimin haksız olduğuna karar veremez.

 Aşırı Koruyucu ve Kollayıcı Tutum: Geleneksel aile modelinde en sık başvurulan bir disiplin şeklidir. Aşırı koruyucu tutumda anne babalar çocuklarını sevgi ve şefkatle örülü bir altın kafeste yetiştirirler. Çocuk adına bütün sorumluluğu anne baba üstlenir. Çocuk için neyin doğru neyin yanlış olduğuna anne baba karar verir. Saç şeklinden giydiği elbiseye kadar, anne ve babanın tercihi söz konusudur.

 Daha çok anne-çocuk ilişkisinde görülen bu aşırı koruyuculuk ömür boyu devam eder. Çocuk çatal kaşık kullanacak yaşa geldiği halde anne onu kendi eliyle beslemeyi tercih eder. Tuvaletini anne yaptırır, anne giydirir, ayakkabı bağlarını dahi anne bağlar. Mikrop kapmasın diye kaynatılmış su içiren, sokağa çıkmasına ve arkadaş edinmesine izin vermeyen, okul çağına geldiği halde çocukla aynı yatağı paylaşan anne örnekleri az değildir. Bu anneler çocuğa sevgi verdiklerini, onu koruduklarını sanırlar; gerçekte çocuğu kendilerine bağımlı hâle getirerek yalnızlıklarını ve mutsuzluklarını telafi etmektedirler. (Bize müracaat eden yeni evli genç bir bayan baba evini özlediğini, koca evine alışamadığını, ne pişireceğini dahi telefonla annesine sormadan rahat edemediğini söylüyordu.)

 Aşırı koruyup kollanan çocuklarda okul korkusuna çok sık rastlanır. Sınıf ortamına alışamaz, arkadaş edinemezler. Okulun ilk günlerinde annelerinin eteğine yapışıp bırakmayan, onlarla aynı sırada oturmakta ısrar eden çocuk örnekleri görürsünüz. Bunlar annelerine bağımlı hâle gelmiş gölge tiplerdir. Gölge tipler sadece evlerinde, annelerinin dizi dibinde kendilerini güvende hissederler. Kalabalıktan hoşlanmaz, paylaşmayı ve işbirliğini bilmezler. Karşılaştıkları bir problemi anne ve babanın yardımı olmadan çözemezler. Deneme ve yanılmalarına fırsat verilmediği için kendi yeteneklerinin farkında değildirler. Sorumluluk ve liderlik almak istemezler. Emirle hareket etmeye alıştıkları için kolayca başkalarının güdümüne girerler. Sokağa, açık havaya ve güneşe çıkmalarına izin verilmediği için bağışıklık sistemleri gelişmemiştir; bulaşıcı hastalıklara kolay yakalanırlar.

 Sevgiye Dayalı, Güven Verici, Hoşgörülü Tutum: Bir çocuk sevgi, şefkat, yardımlaşma, sadakat, işbirliği, sorumluluk ve güven duygularını ancak aile içinde yaşayarak öğrenebilir. Bu duyguların sonradan eğitim kurumları tarafından kazandırılması çok zor, hatta imkânsızdır. 

 Çocuk eğitiminde 1-3 yaş dönemi çok önemlidir. Bir çocuk üç yaşına ulaştığında ya güvenli ya da güvensiz bir kişilik kazanmıştır. Anne sevgisinden ve ilgisinden mahrum kalan bir çocuk güven duygusu kazanamaz. Doğum sırasında annelerini kaybeden, bakıcı elinde yetişen, cami kapılarına terk edilen, kimsesizler yurdunda büyüyen, sonradan evlat edinilen çocuklar sevmeyi öğrenememekte; çok iyi bakılıp beslenseler dahi, zihinsel ve ruhsal yönden geri kalmaktadır. Çocuk sevildiğini hissetmeden hayata bağlanamaz. Çocuk için hayatı anlamlı kılan, anne ve baba sevgisidir.

 Çocuklarına iyi bir eğitim vermek isteyen anne babaların gözden kaçırdığı bir gerçeği burada dile getirmek istiyoruz. 1-3 yaş için doğru olan eğitim tutumları 3-6 yaş için geçerli değildir. Çocuk konuşmaya ve yürümeye başladıktan sonra hızlı bir öğrenme sürecine girer. Elinin ulaştığı herşeye dokunmak, incelemek, denemek ister. Sıcak bir sobaya yaklaşırken defalarca ‘cıs’ demeniz bir anlam taşımaz. Ancak elini sobaya dokunup canı yandığında, yani deneyip yanıldığında sıcaklık hakkında gerçek bilgiye ulaşmış olur. Hayatî bir tehlike olmadığı sürece çocuğun hareketlerine müdahale edilmemeli, arzularını gerçekleştirmesine izin verilmelidir. Çocuk ancak böyle bir hoşgörü ortamında yeteneklerini keşfetme imkânı bulabilir. Oyunsuz ve arkadaşsız bir çocuğun psiko-sosyal gelişimi sağlıklı değildir. Sokak, çocuğun dış dünya ile tanıştığı, ben-merkezcilikten kurtularak ‘ben ve başkaları’ kavramını pekiştirdiği, kendisini başkasının gözü ile değerlendirmeyi öğrendiği, akranları ile işbirliği yaptığı mükemmel bir eğitim ortamıdır. Aşırı koruma altında yetişen; sokaktan, arkadaştan ve oyundan mahrum bırakılan 3-6 yaş arası çocuğun ‘sosyal fobi’ adını verdiğimiz güvensiz bir kişilik geliştirme ihtimali oldukça yüksektir. 

3-6 yaş çocuğu aşırı koruyup kollanmadan ve müdahaleden hoşlanmaz. Kendi işini kendisi görmek ister. Enerji doludur, yorulmak bilmez. Atlar, zıplar, tırmanır, gözükaradır, kaza yapacağından korkmaz. Kas ve sinir gelişimi için çok önemli olan bu hareketleri sınırlandığı ve yasaklandığı zaman hırçın, inatçı ve saldırgan bir kişiliğe bürünür. Anne ve babayı kızdırmaktan zevk alır.

 Yeterli kas ve sinir gelişimine sahip olduktan sonra çocuğun tuvaletini kendi kendine yapmasına, yemeğini kendi başına yemesine, kendi başına giyinip soyunmasına, arkadaşlarıyla sokakta oynamasına, eve arkadaş davet etmesine fırsat verilmelidir. Başarısızlıktan çok başarıları üzerinde durmalı, yanlış davranışlarında ikaz edilmeli, doğru davranışları övülerek kendine güvenmesi sağlanmalıdır. Evde adam yerine konan, duygularını rahatça ifade etmesine izin verilen, anne ve babanın doğru ve yanlış davranışlar konusunda ortak tutum takındığı ailelerde çocukların—ruh sağlıkları yerinde, güven ve sorumluluk duyguları ise gelişmiş olduğundan—okul başarıları yüksektir.

 Ana Baba Okulu’nda ders verdiğim sıralarda bir anne söz istedi. “Hocam,” dedi, “ilköğretim 4. sınıfa giden bir oğlum var. Ders çalışmada ve ödev yapmada isteksiz davranıyor. Zeki bir çocuk olduğu halde okul başarısı düşük. Öğretmeni ödevleriyle ilgilenmemizi ve ders çalıştırmamızı söyledi. Babası hiç ilgilenmiyor. Benimle ders çalışmak istemiyor, ancak başına dikilirsem zoraki ödev yapıyor. Sokağa ve bilgisayar oyunlarına çok düşkün, saatlerce bıkmadan oyun oynuyor. Bilgisayarı ve sokağı yasakladım, ama değişen birşey yok. Aksi ve sinirli bir çocuk oldu. Bazen elimde olmadan dayağa başvuruyorum. Ne yapacağımı şaşırdım, lütfen bana bir yol gösterin.”

 Anneyi dinledikten sonra sınıfa döndüm. “Lütfen çocuklarının okul başarısı yüksek olan anneler parmak kaldırsın” dedim. Neden babalara değil de annelere hitap ettiğimi merak edeceksiniz. Çünkü sınıfımda hiç baba yoktu! Kalkan parmakları saydım, beş anne çocuğunun okul başarısından memnundu. Parmak kaldıran annelere sordum: “Çocuğunuz okul başarısını neye borçlu? Sizin anne olarak bu başarıdaki katkınız nedir?” Sıra ile cevap verdiler. Verilen cevapları aramızda tartıştık. Sadece bir annenin tutumunu sağlıklı bulduk: sevgiye dayalı, güven verici, hoşgörülü tutum.

 Şartlı sevgiye, baskıya, otoriteye ve cezaya bağlı okul başarısı uzun ömürlü olamaz. Elimizde ilköğretimde okul başarısı yüksek olduğu halde lisede düşme gösteren çok örnek var. Sevgi şarta bağlanamaz. “Okulda başarılı olur, yüksek notlar alır, takdir getirirsen seni severim” diyen bir anne veya baba aslında çocuğu sevgi ile tehdit etmektedir. Çocukta devamlı başarısız olma ve anne baba sevgisini kaybetme korkusu vardır. Başarılı olduğu halde, bu korku sebebiyle, sindirim ve uyku bozuklukları yaşayan öğrencilerimizin sayısı az değildir.

 Okula yeni başlayan bir çocuğun başarılı veya başarısız olacağı daha baştan bellidir. Okul başarısında, ailede verilen okul öncesi eğitim çok önemlidir. Pedagoji bilen bir öğretmen, bir hafta içinde öğrencilerini gözlemleyerek aileleri hakkında bir kanaate varabilir. Ailede sevgiye doymuş, özgüven ve sorumluluk kazanmış bir çocuk öğrenme merakıyla doludur. Bakışları sevecen ve parlaktır. Sırada oturuşuyla, öğretmeni dinlemesiyle, derse katılmasıyla, verilen ödevi yapmasıyla, kurallara uymasıyla kendini belli eder.

 Akademik zeka (IQ) başarı için gereklidir, ancak başarıyı garanti etmez. Başarının anahtarı EQ dediğimiz duygusal zekadır. Duygusal zeka ise 1-6 yaş arasında ailede verilen eğitimle kazanılır.

 Ali Çankırılı

“Rab” ismini okumak ve Eğitim..

Yazı kategorisi: Eğitim 3:46 pm yazan: Minik Kelebek

Bir rivayete göre, Cenab-ı Hakkın (c.c) doksan dokuz ism-i şerifi bulunmaktadır. Peygamber efendimizin ( a.s.m ) müstesna bir duası olan Cevşen-ül Kebir’de ise, bin bir esma- i ilahiyeden bahsedilmektedir. Bu duada hem İlahi isimler öğretilmekte hem de o isimlerden eman ve yardım dilenmektedir.


Alimlerin çoğunluğuna göre bu ilahi isimler arasında bir isim de, İsm-i Azamdır. Bir hadiste: “Allah’ın İsm-i Azam’ı, “İlahınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka ilah yoktur, O Rahman’dır, Rahim’dir” (Bakara suresi, 2 / 163) ve “Elif, lam, mim. Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur, daima diridir ve (yarattıklarını) koruyup yöneticidir” (Âl-i İmrân, 3 / 1-2) mealindeki ayetlerde bulunduğu.” ( Saîd Havva, El-Esas Fi’t-Tefsir, I, 288) ifade edilir. Başka bir hadise göre “namaz kılan birisinin “Allahümme inni es’elüke bienne leke’l - hamdü la ilahe illa ente’l Mennân Bediü’s-semâvat ve’l - ard Zü’l-celali ve’l-ikrâm ya Hay ya Kayyum” diye dua ettiğini işiten Resulüllah (a.s.m) “Biliyor musunuz ne ile dua etti?” diye sormuş, ashabın “Allah ve Resûlü bilir” demeleri üzerine, “Nefsim kudret elinde bulunan Zat-ı Zülcelal’e yemin ederim ki, Allah’a en büyük ismi (İsm-i Azâm) ile dua etti. O İsm-i Azâm ki, Allahımız (c.c) onunla çağırıldığı vakit icabet buyurur ve onunla istenildiği vakit verir” (Hamdi Yazır, Hak Dini, Kur’an Dili, VI, 4678) buyurmuştur.Cenab-ı Hakkın (c.c) isimleri arasında hangi isminin İsm-i azam olduğunu analiz edecek değiliz. Çünkü Bediüzzaman hazretleri “İsm-i azam herkese göre bir olmaz. Pek çok zâtlar farklı farklı isimleri, İsm-i Azam görmüşlerdir.” (Lem’alar, 339) demekle, herkesin İsm-i Azamı farklı tespit ettiği bir vakıadır. Çünkü İsm-i Azam, bütün isimler içerisinde gizlidir. Bu nedenle, her insan kainatta azami olarak tecelli eden herhangi bir ismi, İsm-i Azam olarak görebilir.  

Kainatta tecelli eden isimler içerisinde, Rab isminin ayrı bir yeri ve ehemmiyeti vardır. Çünkü Allah (c.c), Rab ismi ile nerede ve hangi şeyde tecelli ederse, bütün sıfatları ve çok esması ile orada hazır ve nazırdır. Yani Cenab-ı Hak (c.c) hangi canlıyı terbiye etmiş ise, o terbiyenin arkasında hayat, kudret, hikmet, ilim, şefkat, basar (görme), sem’ (işitme), Musavvir, Müzeyyin v.s sıfat ve isimlerini görmek ve okumak mümkündür. Bu noktadan bakıldığında Allah isminden sonra en çok tecelli eden, okunan, çağrılan ve zikredilen isim, Rab ism-i şerifidir.

Rab, sözlükte terbiye eden, derece derece, kademeli olarak kemale erdiren anlamına gelir. Kâinatın yaratılışı bir ilk noktadan başlamış ve Kuran-ı Kerimde altı gün şeklinde ifade edilen altı devrede son şeklini almıştır. Bu İlâhî irade, bu dünyaya misafir olarak gönderilen varlıklarda da kendini göstermiş, onların da bedenleri yine bir anda değil kademeli olarak yaratılmıştır. Bu misafirlerin en şereflisi olan insan, ana rahminde, ana hatlarıyla, altı devre denilebilecek bir kademeli terbiyeden geçmiştir. Bu kademeler nutfe (iki ayrı cinsten hücrelerin birleştiği duru su), alaka ( koyu kan), mudğa (bir çiğnem et parçası), azm (kemik), lahm (et), halk-ı cedit (yeni yaratılış, son şekli alma) devreleridir. ( Prof. Dr. Alaaddin Başar, Esma-i Hüsna Şerhi)

Bütün alemleri emir dinlemek üzere terbiye eden Allah (c.c), insanları da kendi iradeleriyle emir dinleme veya dinlememeye müsait bir şekilde terbiye etmiştir. Ayrıca insanın istidatları, - eğitim aldığı taktirde - her türlü ilim ve sanatı netice verebilecek tarzda dizayn edilmiştir. Bu çeşit terbiyede çok büyük hikmetler vardır. Zira Allah (c.c.) insanları bu şekilde yaratmakla, bir kısım insanları diğer insanlar üzerine şeref kazanmalarını irade etmiştir. İnsanlık aleminde, başta peygamberlik olmak üzere, âlim, şeyh, öğretmen (muallim), belletmen, mürebbi, usta gibi unvanlar ortaya çıkmıştır.

Terbiye ve eğitim işi ile meşgul olan kişilerin, Rab isminden öğrenecekleri çok şeyler vardır. Zira Rab ismi, mahlukatı terbiye ettiği gibi, terbiyenin nasıl yapılacağı hususunda da ders vermektedir. Çünkü en büyük terbiyeci Cenab-ı Haktır. Allah (c.c) bir şeyi her yönüyle terbiye eder. Ona lazım olan tüm ihtiyaçlarını karşılar. En büyük şey en küçüğe göre ayarlanırken, en küçük şeyler de en büyüklere göre tasarlanır. Yaratılışta zıtlaşma ve inatlaşma yoktur. Büyük, büyüklüğüne güvenip isyan edemediği gibi, küçükler de küçüklüklerine güvenip terbiye dışına çıkamaz. İtaat etmek üzere terbiye edilenlerin isyan hareketlerinde bulunması, elbette düşünülemez.

Peygamberlerin insanları eğitmede ki modeli, Rab ismidir. Çünkü Rab ismi herkese ve her şeye layığını verip, hikmetle karar verir. Peygamberler de Rab isminin cilvesiyle, farklı farklı şeriatlar getirmişlerdir. Şayet kendi zamanlarının ve insanlarının durumuna uygun şeriatla gelmemiş olsalardı, muvaffak olamazlardı.Mürşitlerin takip etmesi gereken tarz, hikmetle ve şefkatle terbiyedir. Rab ismine mazhariyet ölçüsünde, muvaffakiyet sağlanır. Tarih boyunca gelen başarılı mürşitlerin sırrı, Rab ismine bağlılıklarıdır. Rab ismine uzaklık ölçüsünde de başarısızlık söz konusu olur.Öğretmenlerin öğrenci eğitiminde başarılı olmaları için takip etmeleri gereken temel model, yine Rab isminin terbiye sistemidir. Çünkü Cenab-ı Hak ( c.c ) semavi kitap ve hitaplarda, insanların terbiyesinde şefkat ve hikmetin yanında lütuf ve kahır müesseselerini beraber işletmektedir. Yani insanların terbiyesinde daima fayda gözetilir. Bu faydayı elde etmek için gereken tüm şartlar hazırlanır. Sonra, mükafat ve mücazat ortaya konur. İnsanlara taşıyabilecekleri kadar yük yüklenir. Taşınamayacak yükler teklif edilmez ve yapılacak fiilin neticesi hatırlatılır. Böylece her insanın, bu imtihanı başarabilmesi sağlanır. Maalesef insanlar bu şefkatli imtihanı kendi iradeleriyle aleyhlerine çevirebiliyorlar.  

Buna göre öğretmenler, kendi öğrencilerine:
1- Şefkatle muamele etmelidirler. Kendilerine babalarından daha yakın olduğunu ihsas ettirmelidir. Çünkü, şefkatli muamelenin cezalandırmaktan daha tesirli olduğu açıktır.

2- Eğitimi hikmetle vermelidirler. Çünkü hikmetsiz yapılan her iş, boş ve beyhude olduğu gibi, hikmetten uzak verilecek eğitim de boş ve faydasız olacaktır. Öğrenciler kabiliyetlerine göre sınıflandırılacak, ileri hedefler belirlenecek ve bu hedeflere göre yönlendirileceklerdir. Cenab-ı Hakkın (c.c) her çekirdekten farklı bir ağaç ve meyve yaratması gibi, farklı istidatta ve kabiliyetteki öğrencilerin de kendilerine uygun meyve vermeleri sağlanmalıdır.

3- Güçlü bir irade kazandırmalıdırlar. Zira güçlü irade sahibi olan öğrenciler, belirledikleri hedeflere emin adımlarla ilerleyebileceklerdir. Basit kayıtlar ve engeller ayaklarına dolanıp, hedeflerinden şaşırtamayacaktır.


4- Eğitimlerine mani olan dış etkenleri kaldırmalıdırlar. Çünkü, şerri defetmek faydaları teminden önde gelir. Dolayısıyla Allah (c.c) bir şeyi terbiye ederken, hariçten gelecek manileri def’ ettiği gibi, öğrencileri yetiştirme gayretinde olan bir öğretmenin de eğitime zarar veren harici etkenleri bertaraf etmeleri şarttır. Yoksa vermeye çalıştığı eğitimin sonuçsuz kalması işten bile değildir.  

Dr. Burhan Sabaz

02.22.08

Çocuk Gelişimi Ve Allah İnancı

Yazı kategorisi: Eğitim 5:27 pm yazan: Minik Kelebek

Ana rahmini terk eden yeni doğmuş bir bebek bir süre için ‘anneden ayrılma anksiyetesi’ dediğimiz yeni hayata adapte olamama sıkıntısı yaşar. Sıkıntının süresi annenin bebeğine karşı gösterdiği ‘annelik tutumu’ ile yakından ilgilidir. Bebek için ana rahmindeki o zahmetsiz lüks hayat bitmiş; yeni ve alışık olmadığı zor bir hayat başlamıştır. Acıkmakta, altı kirlenmekte, yüksek sesten, ışıktan, karanlıktan, soğuktan ve sıcaktan rahatsız olmaktadır. Sıkıntısını ağlayarak ifade etmenin dışında elinden bir şey gelmez.

 Ancak ne zaman ağlasa ve korku ile titrese kendisini saran şefkatli kollar, yanağına öpücük konduran sevgi dolu dudaklar olduğunu hissetmeye başlar. Acıktığında süt veren, altı kirlendiğinde temizleyen eller vardır. Bu yabancısı olduğu yeni dünyada yalnız ve sahipsiz değildir. Onu koruyan, ihtiyaçlarını yerine getiren, seven, değer veren biri vardır. Onun adı annedir. Annenin varlığını hissettikçe korkunun yerini güven duygusu almaya başlar. Onun şefkatli kollarında kendisini güvende hisseder; gülücükler dağıtarak ve kuş dilişle cıvıldayarak mutluluğunu dile getirir.

 Araştırmalar, doğumdan sonra çeşitli sebeplerle anneden ayrı kalan çocuklarda güven duygusunun gelişmediğini; annenin yerini alacak bir kadın bulunamadığı zaman çocukta ruhsal çöküntü başladığını göstermektedir. Çocuk esirgeme kurumunda çok iyi bakılıp beslense dahi duygusal ve sosyal gelişimi yaşıtlarına göre geri kalmaktadır. Bu sebeple ilk üç yıl anne-çocuk beraberliği çok önemlidir. İlk üç yılını anne sevgisinden ve şefkatinden yoksun geçiren bir çocuk kendisine gösterilen sevgiye karşılık veremez. Anne şefkatinden mahrum kalan bir çocuğa “Allah çocuklara karşı annelerinden daha şefkatlidir,” demeniz bir anlam ifade etmez. Çünkü daha önce sevgi ve şefkat görmediği için bu alanda duyguları kapalıdır.

 Güven duygusunun gelişmesinde babanın rolü de çok önemlidir. Güçlü biri tarafından korunduğunu bilmesi çocuğun korkularını azaltır. “Benim babam senin babanı döver,” diyen çocuk, bir bakıma “Beni her türlü tehlikeye karşı koruyan güçlü bir babam var,” demektedir. Her çocukta babanın gücünü abartma eğilimi vardır. Bu güce sığınarak kendini güvende hisseder. Okul öncesi dönemde babanın gücüne sığınarak kendini güvende hisseden bir çocuk okul çağına geldiğinde, babanın her şeyi bilmediğini, dünyanın en güçlü adamı olmadığını kavramaya başlar. Soyut zekânın da gelişmeye başlaması ile birlikte, babanın gücüne sığınma ihtiyacını Allah’ın gücüne sığınarak telafi eder.

 Baba sevgisinden ve korumasından mahrum büyümüş bir çocuğa, “Allah çocukları sever ve onları her türlü tehlikelerden korur,” demeniz fazla bir anlam taşımaz. Çocukluğunda baba şefkati ve koruması yaşamadığı için, ileri yaşlarda dara düştüğünde, ona Allah’a sığınmayı ve Allah’tan yardım istemeyi öğretmeniz çok zordur.

 Çocuk yürümeye ve ihtiyacını anlatabilecek dil becerisini kazanıp konuşmaya başladıktan sonra yavaş yavaş annenin yardımınıza gerek duymadan yeme, içme, elini yüzünü yıkama, tuvalet ihtiyacını giderme, giyinme, oyuncaklarını toplama gibi kendi ihtiyaçlarını yerine getirecek şekilde eğitilmelidir. İki yaşına kadar hazıra alışmış olan çocuk bu becerileri kazanmada acemilikler yaşayabilir, tembellik yapabilir. Yemek yerken, su içerken üzerine dökebilir, elini yıkarken üstünü ıslatabilir, tuvalet ihtiyacını giderirken tuvalet taşını kirletebilir, ayakkabılarını ters giyebilir, bağcıklarını bağlarken zorlanabilir, elbisesinin, düğmelerini iliklerken sırayı şaşırabilir. Bütün bu acemiliklerini anlayışla karşılamalı, ona zaman tanımalı, deneme-yanılma girişimleri desteklenmeli ve cesaret verilmelidir.

 Yürüme ve konuşma yaşına gelip kendi ihtiyaçlarını yerine getirebilecek fiziksel ve zihinsel olgunluğa ulaştığı halde anne baba, özellikle anne, yardım etmeye devam ederse. “Dur sen yiyemezsin ben yedireyim, dur sen içemezsin ben içireyim, dur sen giyemezsin ben giydireyim, dur sen tuvaletini yapamazsın ben yaptırayım…” derse. Çocuk aileye bağımlı hâle gelecek, kendi ayakları üzerinde dikilmeyi öğrenemeyecek, karşılaştığı bir problemi anne babanın yardımı olmadan çözemeyecek, “öğretilmiş acizlik” dediğimiz beceriksiz bir kişilik kazanacaktır.

 Aileye bağımlı hâle getirilen çocuklarda Allah inancı da buna uygun gelişecektir. Bir güçlükle karşılaştığında, işi ters gittiğinde, güçlüğü kendi aklı ve yeteneği ile aşmaya çalışmak yerine Allah’tan yardım bekleyecek; “Neden bu terslikler hep beni buluyor! Allah neden bana yardım etmiyor!” diye yakınacaktır.

 3-6 Yaş Gelişim Özellikleri

 Aile, anne, baba, çocuklar ve aile büyüklerinin birlikte yaşadığı sosyal bir kurumdur. Her kurum gibi ailenin de uyulması gereken kuralları ve bu kurallar tarafından belirlenmiş bir hiyerarşi ve iş bölümü vardır. Aile hayatının dirlik ve düzenlik içinde devam etmesi için her aile üyesi kurallara uymalı, üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeli, diğer aile üyelerine güçlük çıkarmamalıdır.

 Altı yaşına kadar çocuğun kişiliği üç aşamadan geçerek büyük çapta tamamlanmış olur: Güvenli veya güvensiz kişilik, bağımlı veya bağımsız kişilik, sorumlu veya sorumsuz kişilik. Çocuğa üç yaşından sonra kendi ihtiyaçlarını yerine getirecek beceriler kazandırılırken; olumsuz davranışlarına, yersiz ve zamansız isteklerine sınır konmalı, her istek ve davranışının kabul görmeyeceği öğretilmelidir. Ancak bunu yaparken anne baba zor ve baskı kullanmamalı, niçin sınır koyduğunu anlayacağı bir dil kullanarak açıklamalı, hoşgörü ve anlayışla yaklaşmalı, çocuğa zaman tanımalıdır. Sevgi eğitimin sihirli anahtarıdır. Sevildiğini bilen bir çocuk, anne ve babanın bu sevgisini kaybetmemek için, olumsuz istek ve davranışlarında ısrar etmez, bilerek kuralları çiğnemez.

 Çocuğun kendisini değerli hissetmesi ve özgüven kazanması için aile meclisinde söz verilmeli, fikri alınmalı, adam yerine konmalı, ailenin sevilen bir üyesi olduğu hissettirilmelidir.. Ayrıca bakkaldan ekmek almak, çöp dökmek, sofra kurmada ve kaldırmada yardımcı olmak, yatağını yapmak, oyuncaklarını ve odasını toplamak gibi küçük işler verilerek sorumluluk duygusu kazandırılmalıdır.

 Bazı anne babalar: “Ben sıkıntı çektim, çocuğum sıkıntı çekmesin, rahat büyüsün” diyerek, gerekli olup olmadığına bakmaksızın, çocuğun her isteğini yerine getirir, davranışlarına sınır koymazlar. Aslında her isteği yerine getirilen, davranışlarına sınır konmayan, kafasına estiğini yapan, devamlı yardım gören bir çocuk doyumsuz olur. Anne babaya karşı da saygısızdır. Sahip olduğu şeylerin kıymetini bilmez. Kendi başına bir iş beceremediği için özgüveni zayıftır. Karşılaştığı güçlükleri anne ve babanın yardımı olmadan aşamaz. Kendisine bir iş verildiği zaman yapmaz, sorumluluk almak istemez. Büyüdüğü zaman, alışık olduğu üzere, yine başkalarından yardım ve anlayış bekler, kendisi gayret göstermez.

 Sorumsuz kişilik sahibi insanların Allah inancı da tutarsızdır. Her istekleri yerine getirildiği ve davranışlarına sınır konmadığı için, bir taraftan Allah’tan her işinin yerine gelmesi için yardım beklerken diğer taraftan Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız davranırlar. “Allah’ın benim ibadetime ne ihtiyacı var?” derler.

 Ali Çankırılı

Çocuklarda Okuma İsteğini Artırmak

Yazı kategorisi: Eğitim 5:24 pm yazan: Minik Kelebek

‘Okumanın yaşı yoktur.’ Bu söz genellikle büyükler için söylenir. Böyle algılandığı için de, çocuklarımızın okuma problemi yokmuş gibi düşünürüz. Oysa esas problem, çocukların okumaması veya çocuklara kitap okunmamasıdır. Anne-babalar çocuklarını nasıl eğitecek? Kültürümüzü ona nasıl verecek? Kahramanlarımızı ve değerlerimizi nasıl tanıtacak? Mevcudattaki güzelliği, yardımlaşmayı, çeşitliliği ve sayıca çokluk içindeki birliği, çocuğa başka türlü nasıl anlatacak? Eğlence ihtiyacı nasıl karşılanacak? Çocuklar için hazırlanan kitapları onlara okumayan veya okutmayan kaç anne, çocuğa basit bilgiler dışında bir şeyler verebilir? Anne-babalar şimdi bu sorulara cevap arıyor.


Okuma ciddiye alınmadığı sürece, çocuğun iyi yetiştirilemeyeceğini onlar da biliyor. Ancak pek çok anne-baba çocuğa hangi yaşta ne verileceğini bilmediğinden, seviyesinin üstünde bilgiler yükleyerek; onu okumadan, öğrenmeden ve bilgi edinmeden nefret ettiririm endişesi taşıyor. O halde anne-baba, öğretmen ve rehberlere düşen vazife, çocuğa kitap okumayı sevdirerek; doğru kitapları, doğru zamanda okutmaktır, diyebiliriz.

Okul öncesi dönemde kitap okuma

Pek çok anne-baba şu soruyla karşılaşır: Çocuğuma kitap okumaya ne zaman başlamalıyım? Bütün anne-babalar bilmelidir ki, okumaya başlamanın yaşı yoktur. Onunla kitap okumaya ne kadar erken başlarsanız o kadar iyi olur. Küçük çocuklara kitap okumak onlarla ilgilenmenin en güzel yollarından biridir. Çocuğun kişiliği büyük nispette bu yaş döneminde geliştiği için ona söylenen ve telkin edilen şeyler onun kişiliğinin şekillenmesine tesir eder. Peygamber Efendimiz (sas)’in, çocuk doğar doğmaz kulağına ezan ve kamet okumayı tavsiye etmesi ve kendisinin de bizzat bunu uygulaması çok manidardır. Demek ki çocuğun ruhunu beslemek için daha ilk günden başlayarak onun kulağına birşeylerin söylenmesi ve onunla konuşulması gerekmektedir. Bugün çocuk gelişimi üzerinde çalışanların tespitleri de bundan başka bir şey değildir.

Çocuk görmeye, renkleri ve şekilleri ayırt etmeye başladığında, onunla kitaplar aracılığıyla konuşmaya geçebiliriz. Bir resim veya şekil çocuğun ilgisini çeker. Eğer bir konuyu çocuğa uygun bir resim, fotoğraf veya şekille anlatırsak, işitme ve görme duyusunu birlikte kullanacağından, söylenen daha kalıcı olur. Bundan dolayı daha bebek iken; onu kucağımıza aldığımızda resim kitabını açarak hem resmi ona gösterir, hem de resimle ilgili konuşmalar yaparsak, onu kitapla erkenden tanıştırmış oluruz. Bu uygulama, anne-babaya yakın temas sebebiyle çocuğa sevildiğini hissettirmenin yanında, dil gelişimi ve anne-baba ile diyalog kurma bakımından da faydalı olur. Daha büyük bir fayda ise, erken yaşta çocuğun hayatına kitabın girmesi ve kitaba karşı alâkanın uyanmasıdır. Artık kitap onun için sıcak bir arkadaş olur ve okuma sürekli bir ihtiyaç haline gelir. Victor Hugo’nun dediği gibi, ‘Okuma ihtiyacı barut gibidir, bir kere tutuşunca artık sönmez.’
Batı, okul öncesi döneme ait çocuk kitabı çeşitliliği, kalitesi ve sayısı bakımından bizimle kıyaslanamayacak kadar ileridir. Ancak bizde de son yıllarda bu konuya daha fazla önem verilmekte ve bu sayede okul öncesi kitap ve dergi yayımcılığında takdir edilecek bir gelişme yaşanmaktadır. Bu kitapların çocuklara ulaştırılması ve okunmasında okul öncesi eğitim kurumları önemli rol oynamaktadır. Pek çok anne-babanın çocuk yetiştirme hususunda bilgisiz veya ilgisiz olduğu dikkate alındığında, ülkemizdeki problemin sadece kitap yayımlama olmadığı, bunun yanında anne-babalara rehberlik hizmetinin de çok eksik olduğu söylenebilir.

Okul öncesi dönemde anne-baba her gün çocuğa kitap okuduğunda onun kelime hazinesi genişler, düşünme kabiliyeti ve buna bağlı olarak zekâsı gelişir. Dinlemeyi ve konuşmayı öğrenir. Kitap okumayı seven bir fert olarak yetişir. Hikâye okunurken o sık sık soru sorar. Çocuk soru sorarak öğrendiğinden buna izin verilmelidir. O, kelimeler, hikâye kahramanları veya kitap hakkında konuşmak istediğinde hemen sözü kesilmemeli, konuşması sağlanmalıdır. Onun sorularına mantıklı, doğru, tatmin edici cevaplar verilmelidir. Asla yalan yanlış şeyler söyleyerek soruları geçiştirilmemelidir. Çocuklar aynı hikâyeyi tekrar tekrar dinlemekten sıkılmazlar. Bildikleri hikâyeleri defalarca dinlemeyi sevdikleri gibi aynı kitabın tekrar tekrar okunmasını da severler. Bu işlem, kelimelere aşina olmaya yardımcı olduğu gibi kitapta verilmeye çalışılan mesajın akılda kalmasına da yarar.

Kitap ne sağlar?

Çocuklarımız, ülkemizde en fazla ihmale uğrayan, sadece kafalarına bilgi yüklenen ve televizyonun kuşatması altında olan en kıymetli varlığımızdır. Okullarımızda öğretimden eğitime vakit ayrılamadığı, çocukların kelime dağarcığının yeterince gelişmediği, dürüst yaşama biçiminin öğretilmediği, çocuğun iyi ve kötü davranışı ayırt edemediği, kimin iyi insan olduğunu tanıyamadığı, hangi insanlarla dost olacağını bilemediği, pek çok eğitimci ve ebeveyn tarafından dile getirilmektedir. Aile veya öğretmen bütün bu açıkları kitapla kısmen veya tamamen kapatabilir. Kitap, çocuk eğitiminin en önemli aracıdır. Çocuklara kültürümüzü kitaplarla veririz. Kitap; anne kadar önemlidir, diyemeyiz ama, anne çocuğa ne veriyorsa kitaplar da onları verebilir ve vermelidir. Kitaplar dilin kullanımını geliştirir ve yaşama tarzlarını öğretir. Çocuklar kitapla insanları tanıyıp değerlendirebilir. Roman ve hikâyelerin akışı içinde insanların davranışlarını tanır. Buradan hareketle, hangi davranışa sahip insanlarla dost olunacağını ve hangi davranışlardan da uzak durulacağını sezer hale gelir.

Hayatla alâkalı problemleri ve onların çözümlerini kitaptan okuyan çocuk, kendi hayatında benzer bir problemle karşılaştığında ben bunun çözümünü biliyorum, der. Kitap insana hayal kurmayı; insanları, tabiatı, canlıları sevmeyi öğretir. İcatlara ve teknolojiye merak uyandırır. İnsanın kâinattaki yerini ve görevini bildirir. Okuduğu hikâyeler ona karıncanın ezilmeyeceğini, kuş yuvalarının bozulmayacağını, hayvanların aç ve susuz bırakılmayacağını, ormanların yakılmayacağını öğretir. Yalan söylemenin kötülüğünü, hırsızlığın, kavga ve savaşın çirkinliğini vicdanında hissettirir. Çocuğa; nasihatle veremediğimiz insanları sevme, karşılıksız iyilik yapma, cesaret, azim, mütevazilik, kendine hedef koyma, başarılı olmak için çalışma gibi değerleri, çocuk okuduğu kitaplardaki kahramanları taklit ederek kendiliğinden kazanır.
Kitap, aynı zamanda bir eğlence aracıdır. Bilmece ve bulmacalar, zekâ oyunları ve fıkralar, çocuğu; hem eğlendirir, hem zihnini geliştirir, hem de ibretli dersler verir.

Okumanın gerekçesi

Okumanın gerekçesi, adam olup dünya nimetlerinden daha fazla pay almak değildir. Çünkü, çok okuyanlar az okuyanlara göre her zaman daha zengin ve daha varlıklı değildir. Diğer yandan, dünyada ne olup bittiğini anlamak için sadece gazete okumak da okuyucu olmak için yeterli değildir, gerekçesi olamaz, çünkü radyo ve televizyon bu hizmeti bize hiçbir zahmete katlanma gereği duymayacak şekilde sunmaktadır. Okumak, dünyayı algılayışımızla, hayata, kâinata ve insan olarak kendimize bakış açımızla alâkalıdır. Okumak, bir şeyleri keşfetme duygusunun, insanın kendini, kendisinin varolma sebebini, Yaratıcısını anlama arzusunun ve kâinatın içindeki sırları açığa çıkarma heyecanının bir tezahürüdür. Kur’an ilk âyetinin “oku” emriyle başlamasının hikmeti de bu olsa gerektir. İnsanın yaratanını bilmesi, kâinatın sırlarını ve kendini keşfetmesi, ancak okumakla mümkündür. Çocuğu, kitaba ve okumaya nasıl yönlendirebiliriz?

Okumayı sevdirmenin sihirli bir yolu yoktur. Bununla birlikte okumayı sevdirmek için değişik yollar denenebilir. Okul öncesi dönemde uygulanabilecek olan bazı metotlara yukarıda temas edilmişti. İlâve olarak, değişik yaştaki çocuklara uygulanacak pek çok yol bulunabilir.
Her şeyden önce aile büyükleri evde devamlı olarak kitap okuyor ve kitaptaki konuları veya kahramanları ailedeki diğer kişilerle paylaşıyorsa, bu ortamda yetişen çocuk, kitap okumaya ilgi duyar. Okuma, önce ailede başlar. Okuma bilmeyen çocuk bile kitabı eller, sayfaları açar, resimlere bakar, onlarla ilgili sorular sorar, âdeta yeme-içme gibi kitapla iç içe büyür. Kısaca okuma bizim hayat tarzımız ise, çocuk da okur.

Kitap bir bilgi aktarma aracı olarak gösterilmemelidir. Kitabın eğlenceli ve sıcak yüzü ön plâna çıkarılmalıdır. Çocuk kitapla bir dost, bir arkadaş niyetiyle tanışmalıdır. Çocuğun ilgisini çekecek kitaplar, genellikle resimli hikâyeler, romanlar, bilmece, bulmaca ve fıkra kitaplarıdır. Bu kitaplarla karşılaşan çocuk, onları oyuncak veya eğlence aracı olarak görür. Bu yakınlık çocuğu okumaya hazırlar.

Çocuklarla birlikte kitap okunmalıdır. Çocuğun okuyacağı kitabı birlikte okumak onun hoşuna gider. Kitap okurken ses tonu kahramanlara göre ayarlanmalı ve okumaya canlılık kazandırılmalıdır. Hep anne veya baba okursa, bu çocuğu sıkar. Bazen o okumalı anne-baba dinlemelidir. Bazı aileler uyku öncesi hikâye okumayı düzenli bir alışkanlık haline getirmişlerdir. Bu alışkanlık çoğu ailenin uygulayabileceği pratik bir metottur.
Çocuk, kitap fuarları ve kitap satış merkezlerine de götürülmeli, burada kitapları inceleyebilmesi için yeterli zaman ayrılmalıdır. Tamamını olmasa bile, çocuk, ilgi duyduğu kitapları kendisi seçmeli ve kendisi almalıdır. Ancak alınan kitaplar, çocuğun yaşına uygun olmalıdır. Kitap üzerinde yaş grubunun yazılması okuyucuya kitap seçiminde büyük kolaylık sağlar. Kitabın iyi bir dil, güzel resimler ve iyi bir baskıyla hazırlanmış olması gerekir. 
 

 
Kitap okumayı sevdirme bakımından okul da önemli bir faktördür. Bu gâye ile günlük programa okuma saatleri konulabilir. Kitap okuma yarışmaları düzenlenerek, çok okuyanlara mükâfat verilebilir. Öğretmen çocuğun okuduğu kitap hakkında onunla konuşmalı ve okuduklarını paylaşmalıdır. Kantinlerde kitap satılması da teşvik edilmelidir. Okullarda kütüphane olmalı fakat kitaplar dolaplarda kilitli olarak tutulmamalı, çocuk kitapla daima haşir neşir olabilmelidir.

Netice olarak, uygun yollarla yaklaşılırsa her çocuk kitap okumayı sever. Ancak baskıyla çocuğa kitap okutulamaz. Okumayı sevdiremiyorsak, hiç olmazsa okumadan nefret ettirmeyelim. Çünkü okumadan nefret eden kişi, en uygun vasatta bile kitaba kolayca ısınamaz. 

Prof.Dr. Harun Avcı(Sızıntı Dergisi)

Televizyon ve zihin tembelliği

Yazı kategorisi: Eğitim 5:17 pm yazan: Minik Kelebek

Özellikle yaşlı insanlardan şu sözleri çok sık duyarsınız: “Televizyon çıkalı eski muhabbetler kalmadı.” Biz bu haklı sözleri değiştirerek şöyle diyoruz: “Televizyon çıkalı anne babalar çocuklarına eskisi kadar zaman ayıramaz oldu.” Anne gündüz televizyon izlerken eteğine yapışan çocuğu başından savmak için “git oyuncaklarınla oyna, görmüyor musun televizyon izliyorum” der. Baba işten dönüp akşam yemeğini yedikten sonra koltuğuna oturur, eline kumandayı alır, saatlerce şu kanal senin bu kanal benim dolaşır durur. Baba özlemi çeken çocuğuna yarım saatini ayırmaz.

Geliri yerinde, okumuş ailelerin çoğu çocuk odasına da televizyon almaktadır. Alırken çocukla bir anlaşma yapar ve söz vermesini isterler: “Ancak ödevini yapıp dersini çalıştıktan sonra televizyon izleyeceksin.” Çocuk hiç düşünmeden söz verir. Aslında bu anlaşmada iki taraf da birbirini aldatmaktadır. Anne babanın amacı çocuktan kurtulmak, çocuğun da amacı televizyon sahibi olmaktır. Araştırmalar, odasına televizyon alınan çocukların, beklenenin aksine okul başarısında düşme olduğunu göstermektedir. Çocuk, televizyon izleyebilmek için ödevlerini çala kalem yapmakta, derslerine yeterince çalışmamakta ve sınavlara iyi hazırlanamamaktadır.

Çocuklarda televizyon seyretme alışkanlığı sadece okul başarısını etkilemekle kalmıyor; fiziksel, sosyal, zihinsel ve duygusal gelişimlerini de yavaşlatıyor. Çocuk, televizyon başında yeterince hareket etmediği ve biriken enerjisini harcayamadığı için devamlı kilo almaktadır. Sokakta arkadaşlarıyla oyun oynayan ve koşan bir çocuk birikmiş vücut enerjisini boşalttığı için rahatlamakta; eve sakinleşmiş olarak dönmektedir. Halbuki televizyonun karşısında saatlerce oturan bir çocuk enerjisini boşaltmak şöyle dursun, aksine bu cihazlardan yayılan elektronlara maruz kalmakta ve vücudundaki statik elektrik yükü artmaktadır. Bu sebeple, televizyon bağımlısı çocuklar daha sinirli ve daha saldırgandır. Yaşlarına uygun olmayan programları izlemeleri halinde kafaları karışır, ruh sağlıkları bozulur.

 Televizyona düşkün çocuklarda sosyal beceriler zayıflamaya ve içe dönük bir kişilik gelişmeye başlar. Ailesiyle, arkadaşlarıyla ve diğer insanlarla sosyal ilişki kurmada isteksiz davranırlar. Televizyon izleyen bir çocuk, kendisi birşey üretmemekte, sadece başkaları tarafından üretilen şeyleri izlemekte veya oynamaktadır. Hazırı kullanmaya alışmış bu çocuklarda el becerileri ve motor hareketler gelişmez, büyüklerin yardımı olmadan kendi başlarına bir iş beceremezler. Zihinsel ve duygusal gelişimleri de normal değildir. Olaylar arasında sebep-sonuç ilişkisi kuramaz, bilgiyi yorumlayamazlar. Kitap okumak ve ders çalışmak gibi zihinsel çaba gerektiren işlerden hoşlanmazlar. Televizyon karşısında daima alıcı durumunda oldukları için konuşmaya ihtiyaç duymamakta, dolayısıyla dil becerileri gelişmemektedir. Dil becerileri zayıf olduğu için başkalarıyla diyalog kuramaz, duygularını ve düşüncelerini doğru ifade edemezler.

 Küçük yaştan itibaren televizyon izlemeye alışan çocuklarda gelişim bozuklukları daha belirgin ve daha ciddidir. Bu çocuklar akranlarına nazaran daha geç yürür ve daha geç konuşurlar. Konuşulanları ve kendilerine verilen direktifleri anlamakta güçlük çekerler. Dil becerileri gelişmediği için isteklerini büyüklerin elinden tutarak veya işaret ederek anlatmaya çalışırlar. Anneye aşırı bağımlıdırlar. Yabancılarla duygusal ilişkiye giremezler. Öpülmekten ve kucaklanmaktan hoşlanmazlar. İsimleriyle çağırıldıkları zaman tepki vermezler. Yaşıtlarıyla oyun oynamayı ve oyun kurmayı beceremezler. Ellerini ve parmaklarını iyi kullanamazlar. Çarşı, pazar, toplu taşıma araçları gibi kalabalık yerlerde bulunmaktan hoşlanmaz, huysuzluk gösterirler. Doğuştan zihin geriliği olan ve fazla televizyon izleyen çocuklarda otizm belirtileri artmakta, bu çocukları eğitmek daha da zorlaşmaktadır.

Çocuklarınıza Zaman Ayırın

Çocukları televizyon bağımlılığından kurtarmanın tek çaresi onlara zaman ayırmaktır. Anne baba olarak öncelikli görevimiz çocuklarımıza iyi bir eğitim kazandırmaktır. Hiçbir işimiz çocuk eğitiminden daha önemli değildir. Eğer çocukların yapmaktan zevk alacakları müzik, resim, spor, kitap okumak gibi faydalı bir becerileri yoksa; anne babaların televizyonu yasaklamaları problemi çözmeyecek, daha da ağırlaştıracaktır.

Çocuğunun inatçılığından, söz dinlememesinden, aşırı televizyon izlemesinden ve okuldaki başarısızlığından yakınan bir babaya “çocuğunuza zaman ayırın” tavsiyesinde bulunduğumuzda, “her akşam en az bir saat beraber ders çalışıyoruz, ödevlerine yardım ediyorum, ama değişen bir şey yok” demişti. Gülerek: “Hayır, dedim, bizim kastettiğimiz beraberlik bu değil. Çocuk bu beraberlikten zevk almaz, aksine bir an önce bitmesini ister. Siz çocuğunuza zaman ayırmıyorsunuz, ona ders çalıştırıyorsunuz.”

Çocuğunuza ayırdığınız zamanın süresi değil, kalitesi önemlidir. Eğer bu beraberlikten iki taraf da zevk alıyorsa, kaliteli bir beraberlik var demektir. Birlikte yürüyüşe çıkmak, çocuk parkına gitmek, piknik yapmak, akşam yemeğinden sonra ailece çaylı-pastalı sohbet etmek, birlikte televizyonda kaliteli bir film veya program izlemek, uyku saatinde çocuğunuza masal veya kısa bir hikaye okumak ilk anda aklımıza gelebilen kaliteli beraberliklerdir. Çocuğunuzla birlikte iken iyi bir dinleyici olmalısınız. Çocuk duygularını, hayallerini, düşüncelerini, endişelerini, korkularını çekinmeden dile getirmeli ve sizinle paylaşmalıdır. Çocuklarını dinlemeyen anne babalar onları tanımakta güçlük çekerler. Çocuğunuzu ne kadar çok tanırsanız, yetenekleri konusunda beklentileriniz o kadar gerçekçi olur.

Ali Çankırılı

Minik ergenler: Egosantrik dönem (3-6 yaş arası)

Yazı kategorisi: Eğitim 8:10 am yazan: Minik Kelebek

İnsanların hayatlarında belli dönemler vardır ve bu dönemlerin her biri insan içi yeni eğitim sezonunun başlangıcı gibidir. Her dönem birey için biraz daha olgunlaşma kapısıdır. İlk yetişkinlik dönemine kadar olan dönemlerde ailenin mesuliyetleri vardır. Özellikle iki dönem vardır ki, oldukça karmaşık ve çocuk için oldukça önem arz eden dönemlerdir. Egosantrik (benmerkezci) dönem (3-6) ve Ergenlik dönemi… (11- 20)  Her iki dönem içinde hâkim duygu, ben duygusudur. Her iki dönemin de birbirine benzeyen çok fazla özelliği vardır. Ergenlik dönemi birçok ebeveynin korkulu rüyasıdır âdeta. Bu nedenle ebeveynler tedbirli olmak isterler ve bu dönemin hususiyetleri konusunda bilgi edinme çabaları vardır. Ve çabalarında da oldukça haklıdırlar, çünkü günümüz koşullarında ergenin zarar görmeden bu dönemi atlatması ve ailesi ile çatışmaların en asgari seviyede olabilmesi için hassas olunması gerekir. Ancak bu dönem kadar önem arz eden bir başka dönem de vardır ki; o da egosantrik dönem olan (3-6) yaş dönemidir. Egosantrik dönem çocuğunun ergene benzeyen hususiyetleri nedeni ile ben bu dönemi ilk ergenlik olarak tanımladım. Egosantrik dönem ve ergenlik dönemi hangi bakımlardan birbirlerine benzerler:

Her iki dönemde de hâkim duygu ben duygusu ve hâkim ifade ben ifadesidir. 3-6 yaş çocuğu henüz “benim evim”, “benim oyuncağım” derken ergen “benim düşüncem”, “benim fikrim” der.

İnatçılık her iki dönemde de görülebilir.

Farklı duyguları yaşama hâli, yani duyguda karmaşa her iki dönemde de görülebilir. Ergenlik dönemi başlı başına kapsamlı ele alınması gereken bir konu olduğu için konuyu sonraki haftaya havale ediyor, şimdi sadece minik ergenleri konuşalım istiyorum.  

İsteklerinin mutlaka yapılmasını ister

3-6 yaş dönemi ne kadar sağlıklı geçirilebilirse yaşamın diğer dönemleri de bu denli sağlıklı olur. İnsan yaşamının temeli niteliğinde olan bu dönemin başlıca özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: 1. Çocuğun dünyayı ve bu dünya içinde kendini keşfettiği dönemdir

2. Bu dönemde çocuk tüm dünyanın merkezinde olduğunu ve dolayısıyla isteklerinin mutlaka gerçekleşmesi gerektiğini düşünür.

3. Soyut olanı düşünemez ve bu nedenle kendisine anlatılanların somutlaştırılması gerekir

4. Sahiplenme duygusu oluşmuştur.

5. Paylaşmayı reddedebilir.

6. En iyi öğrenme şekli modelleyerek öğrenmedir

7. Yoğun bir hayal gücü vardır.  

Ebeveynler neler yapabilir?

Çocuk tüm hayatı boyunca öğreneceği bilgi ve davranışların büyük bir kısmını 3-6 yaş döneminde öğrenir. Temel niteliğinde olan bu dönem yeterince üzerinde durulmadan ve negatif davranışların kazanıldığı bir süreç hâlinde geçerse ilerleyen yaşam dönemlerinde kişilik binası zarar görme veya çökme tehdidiyle karşı karşıya kalır. Bu dönem ne kadar sağlıklı geçerse ergenlik dönemi de o denli pozitif geçer.

 1. Nasıl bir çocuk istiyorsanız öyle ebeveyn olun

Çocuğunuzun sizi modellediğini unutmayın. Çocuğunuza kazandırmak istediğiniz davranışları evvela siz uyguluyor olmalısınız. Ya da çocuğunuzda görmek istemediğiniz davranışlar konusunda öncelikle siz hassas davranmalısınız. Çocuğunuzun bağırmamasını istiyorsanız bağırmamalı, yalan söylemesini istemiyorsanız, kesinlikle yalan söylememelisiniz. Veya kitap okuma alışkanlığının olması için onun yanında kitap okumalı, nezaketi öğrenmesi için ona nezaketli tavırlar sergilemelisiniz.

 2. Çocuğun inadını tahrik etmeyin

Kendi “ben”ini keşfeden çocuk istekleri gerçekleşinceye kadar ısrar edebilir. Çocukla inatlaşmak kesinlikle yapılmaması gereken bir davranıştır. İnat anında çocuğun dikkatinin dağıtılması veya kendisine alternatifler sunularak birini seçmesi sağlanmalıdır.

 3. Paylaşmayı öğrenmesi için zorlamayın

Bu dönem çocuğu olan ebeveynler çocuklarının bencil olacağı kaygısıyla, onlara paylaşmayı öğretmek isterler. Çocuğa elindekini ısrarla arkadaşı veya kardeşi ile paylaşması istenmemelidir. Çocuk istemeyerek paylaşırsa ve bunun sonucunda mutsuz olursa paylaşmayı sevmesi ve dahası öğrenmesi düşünülemez. Paylaşması için siz çocuğunuzla bir şeylerinizi paylaşın. Mesela ona şeker alıp hadi paylaşalım demek yerine, şekeri kendinize aldığınızı söyleyip siz onunla paylaşın.

 4. Enerjisini boşaltmasına yardımcı olun

Bu dönemde çocuğun vücudunda yoğun enerji birikimleri vardır. Çocuk enerjisini rahatlıkla boşaltamaz ve kapalı bir alanda kalıp hareketleri sürekli engellenirse çocuk enerjisini boşaltamaz ve ebeveyne taşkınlık gibi görülen davranışları sergiler. Bu nedenle çocuğunuzu spora yönlendirebilirsiniz. Veya sık sık hareketlenebileceği zeminler oluşturmak, sık sık duş almasını sağlamak yapılabileceklerden bazılarıdır.  

3-6 yaş çocuğu yuvaya ya da anaokuluna gönderilmeli mi?

3 yaşını dolduran çocuklar için çocuk yuvaları hem bir eğitim mekânı ve hem de eğlenip enerjilerini deşarj ettikleri sosyal ortamlardır. Özellikle 5-6 yaş çocukları için beş tam gün yuvaya gidiyor olmak çocuk için oldukça faydalıdır. Çocuğun daha küçük dönemlerde de yuva ortamı ile tanıştırılmasının herhangi bir sakıncası olmadığı gibi çocuğun farklı gelişim süreçlerine hizmet ettiği düşünülebileceğinden bu dönemlerde de okula gitmenin faydalı olduğu söylenebilir. Fakat 4 yaş ve altı çocukların bu yoğunlukta okulda bulunmalarına (beş tam gün) ve yoğunlaştırılmış bir eğitime tabi tutulmalarına gerek yoktur. 3 yaş altı çocuklar ise mecbur kalınmadığı takdirde yuva ortamına gönderilmemeli, ebeveyn veya birinci derece bir yakın tarafından ilgilenilmelidir Genel hatları ile çocuk yuvaları çocukların sosyal, devinimsel, zihinsel ve duygusal gelişimlerine katkı sağlar. Şöyle ki: Çocuk bir gruba dâhil olmayı ve bu grup içinde kendisin ifade etmeyi öğrenecektir. Akranları ile ve yetişkin gruplarından farklı birimlerle (öğretmen, idareci, personel, servis şoförü vs.) ilişki kurabilmeyi öğrenecek ve böylece iletişim becerileri artacaktır. Belli bir disipline dâhil olmayı ve kurallara uymayı öğrenecektir. Paylaşma, işbirliği, yardımlaşma gibi sosyal yetiler yine okul öncesi eğitim kurumlarında kazanılmış olur. Dil gelişimi hızlanır. Çocuğun telaffu