02.23.08

Göçebe kitaplar…

Yazı kategorisi: Edebi yazılar 9:08 pm yazan: Minik Kelebek

kitap-macera.jpg 

Ömrü hayatım boyunca göçebe oldum. Bavullarda yaşaya yaşaya. Aynı şehirde uzun süre geçirmeye göreyim, bir sıkıntı, bir daralma yüreğimde, hop yeniden yollara, bir başka şehre doğru yolculuk, hatta çoğu zaman bir başka memlekete.

 Hiçbir yere gidemediğim durumlarda ise, en azından ev değiştirdim, gene kutu kutu eşya, gene bir taşınma telaşı, hayat hep hareket halinde. Göçebeliğin insana kattıklarının yanı sıra, ondan alıp götürdükleri de var şüphesiz. Göçebelik her yerde durmadan yeniden sıfırdan başlamak demek. Bu bir yanıyla hudutsuz sonsuz bir özgürlük hissi, bir yanıyla da alabildiğine yıpratıcı. ‘Sürekli yeniden başlayanlar’ ile ‘yerlerinde kök salanlar’ arasında çok temel bir fark var. Dünyayı aynı şekilde görmemiz mümkün değil.

 Göçebeliğin beraberinde getirdiği yan etkiler var. Mesela; hiçbir şey biriktirememek! Ne eşya, ne hatıra. İnşa edememek! Her şeyin ne kadar geçici olduğunu düşünmekten, uzun vadeli düşünemez olmak. Ve göçebeliğin en önemli yan etkisi: Bir kütüphaneyi bir arada tutamamak! Bakıyorum kitaplarıma, hâlâ bugün kimi Ankara’da, kimi Michigan’da, kimi İstanbul’da bir depoda, kimi yanımda, kimi Arizona’da. Bazen bir kitap gerekiyor yazarken, aranıyorum, derken hatırlıyorum, “filanca şehirde kaldı”. Çarnaçar, gidip o kitabı yeniden satın alıyorum. Ben ne kadar dağınık ve savruk isem, ne denli göçebe ve hareket halinde, en yakın dostlarımdan biri de o denli yerleşik, kök salmış ve sabitkadem. Haliyle devasa bir kütüphanesi var, üzerine titrediği. Kitaplarının tam sayısını biliyor (5788), her biri kaydedilmiş bir deftere, arşivi tutulmuş kütüphanenin. Bir kitabın özel baskısı olmaya görsün, gidip alıyor, sahaflarla ahbap olmuş artık, yurtdışından kitaplar getirtiyor. Kütüphane değil müze onunkisi. Karşısına geçip hayran olmak için. Evinde çalışan temizlikçi kadın her gün uzun uzun kitapların tozlarını alıyor, kadıncağız en çok bundan yakınıyor. Camekanlı bir kitaplıkta bekleyen, senebesene çoğalan kitapları gördükçe, benim oraya buraya dağılmış kitaplarımı düşünmeden edemiyorum. Bazen bana öyle geliyor ki insanlar ikiye ayrılır (ya da en azından kitap okurları ikiye ayrılır): Kitaplarını mücevher saklar gibi saklayanlar ile, kitaplarına kitap gibi davrananlar. Daha somut bir ifadeyle: Kitaplarını titiz, temiz tutanlar ile kitaplarını çizerek okuyanlar.

 Haliyle ben ikinci gruptanım. Tüm kitaplarımın satır araları, yan marjin boşlukları notlarla dolu, çizilmiş, kıvrılmış, o kitabı o satırı o an okurken neler düşünmüşsem, neler hissetmişsem, semboller ya da notlar aracılığıyla kenarlara yazılmış. Üstelik hem kitap okuyup hem bir şeyler atıştırmak adetine sahip olduğumdan, sayfalarda bol bol yemek ya da kahve lekesi! Kitaplarına mücevher gibi davrananlar için tüm bunlar korkunç bir suç olduğundan ben de arkadaşıma söylememeye çalışıyorum.

 Günlerden bir gün uzun zamandır okumak istediğim bir kitaba rastlıyorum arkadaşımın kitaplığında. Walter Benjamin-Pasajlar’ın eski mi eski bir baskısı. Nasıl güzel! Ödünç veriyor, veriyor vermesine de bende bir huzursuzluk. Neredeyse eldiven takıp çevireceğim sayfalarını. O kadar iyi tutulmuş kitap, gıcır gıcır. Ya ben şimdi bu kitabı okurken yanlışlıkla bir sayfasına çay döker, alışkanlıkla not alır ya da yemek damlatır, zarar verirsem. Tedirginlik yüzünden okuyamıyorum bile. Benjamin’i camların ardında steril tutmak ona hakaret etmek gibi geliyor. Huzursuzluktan, ilk fırsatta geri veriyorum kitabı.

 Artık tamamen eminim. Kitap okurları ikiye ayrılır: Kitaplarına titizlikle davranıp tek bir toz zerresi dahi kondurtmayanlar ile kitaplarını gündelik hayatlarının parçası addedip, leke leke yapanlar, satır satır çizenler.

 Ne birinciler ikinci gruptakileri anlayabilir, ne ikinci gruptakiler berikileri.

 Elif Şafak

Baba deyince…

Yazı kategorisi: Eğitim 8:29 pm yazan: Minik Kelebek

İki heceden, birbirinin aynı iki sesten oluşan ve kolayca telaffuz edilebilen bir kelimedir ‘baba.’ Bir kelime olarak bu kadardır. Ama ifade ettiği mânâ üzerine ne çok şey söylenebilir. Ve bütün insanların üzerine bir değil, pekçok şey söyleyebilecekleri ender kelimelerden biridir: Baba.

 İlk insan, ilk peygamber ve ilk baba

 Vahiy ışığında tarihe bir göz attığımızda, hakikat tebliğcileri peygamberlerin baba ve oğul olarak başlarından geçen sınamalara verdikleri türlü türlü cevapları görürüz.

 İlk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem, aynı zamanda ilk babaydı. Ve yeryüzünün ilk babası, bir babanın yaşayabileceği en çetin imtihanı yaşamıştı. İki oğlundan biri olan Kabil, gitgide nefrete dönüşen bir kıskançlık yüzünden, kardeşi Habil’in kanını dökmüştü. Bir baba olarak Âdem, hem maktûl, hem de katil bir oğula sahipti.

 Kendisi, kavmini Allah’ın dinine davet ettiği halde, oğlunun inkâr edenlerden olması ve tufanda boğulması gibi bir imtihanı göğüsleyen bir peygamberdi Nuh.

 Daha çok genç yaşlarda iken hakikatı araştırarak, sorgulayarak bulan ve peygamberlerin atası olarak anılan, ancak kendi babasından tebliğine red cevabı almasına rağmen yine de davasından vazgeçmeyen biriydi İbrahim.

 Babası ile bu şekilde imtihan edilen Hz. İbrahim, yıllar sonra bir baba olarak daha ağır bir imtihan sorusuyla karşı karşıya kalmıştı. İlerlemiş yaşında Allah’ın lütfuyla edindiği biricik oğlu İsmail’ini yine Allah’ın emriyle kurban etmesi isteniyordu kendisinden. O ise, bir peygambere yakışan itaatle emri yerine getirmeye razı olmuştu. Rabbinin rahmeti bu baba ve oğulu, yeryüzünün en şereflilerinin atası kıldı.

 Ve Eyyub, sabır kahramanı. Mal mülk ve evlat sahibi iken, Rabbine güzel kullukta bulunması kavmince kıskançlıkla karşılandığında, samimiyetini yaldızlayacak bir imtihanla denendi. Malı mülkü ve sıhhatiyle birlikte, bir de oğlu alındı kendisinden. Eyyub sabredenlerden oldu.

 Son Peygamber-baba

 Peygamberimiz aleyhisselâm ise babasını hiç görmedi. Kâinatın Efendisi, dünyaya yetim olarak geldi. Kıyamete kadar gelecek insanlara vahyi taşıyan o mübarek dudaklarından bir kez bile ‘baba’ kelimesinin dökülmemiş olması, ne kadar hüzün verici. O, Allah’ın en sevdiği kuluydu. Ve Rabbül âlemin kâinatı O’nun hatırına yaratmıştı. O’nun bir yetim olarak dünyaya gelmesinde Rabbimizin bilmediğimiz nice hikmetleri vardır şüphesiz.

 O baba diyememişti ama baba olmuştu. Tertemiz bir hayat sürerek evlenmiş olduğu Hatice validemizle mutlu bir yuva kurmuşlar ve evlat sahibi olmuşlardı. Ancak kâinatın efendisi de, evlat acısının hüznünü tadanlardandı. Fatıma validemiz hariç, kendi sağlığında evlatlarının vefatını göğüslemek durumunda kalmıştı. O, oğlu İbrahim’i Cennet ül Baki’de kendi elleriyle kabre koyarken şöyle demişti:

 “Kalp hüzünlenir, göz yaşarır, lâkin isyan yok”

 Kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü cahiliyye toplumunda, elinde olanları önce kız çocuğuna ikram etmesi, “En hayırlınız eşine ve çocuklarına en lütufkûr davranananızdır” buyurması, onun yüreklerde ne büyük bir değişimi gerçekleştirdiğinin göstergeleri. Yine “Erkek, aile efradının çobanıdır” diyerek baba olmanın insana yüklediği sorumluluğu hatırlatması, O’nun uyarıcılık görevinin bir gereği idi. Allah’ın son peygamberi, çocuk terbiyesinde bizlere en güzel şekilde örnek olmuş ve en güzel tavsiyelerde bulunmuştu. Çocuğu olan kimselerin ona karşı çocuklaşmalarını istemesi, çocuklara eşit davranılması ve aralarında adaletin gözetilmesine dikkat çekmesi, çocukların sevgi, merhamet ve şefkatle yetiştirilmelerini sıkça dile getirmesiyle şüphesiz O, babaların en hayırlısı idi.

 Modern zamanlarda baba

 Vahiy bizi baba olmanın bu yönünden haberdar ederken, maddeci görüşlerin ve samimiyetsizliğin damga vurduğu, gerçekten ziyade yapay değerlerin ön plâna çıkarıldığı günümüzde, çok farklı ‘baba’ tabloları çıkıyor karşımıza.

 Modern zamanların en acı verici yaralarından biridir kavramların anlamını yitirmesi veya bir anlam kaymasına uğraması. Baba kelimesi de bundan nasibini almıştır. Baba denince artık yalnızca şefkâtli ve güçlü bir sinenin sıcaklığını hatırlamıyor insanlar. Meselâ beyazperdede, baba-oğul ilişkisini işleyen pek çok drama izlemişizdir. Ancak “Baba” ismiyle seri olarak çekilen ünlü filmde, yarı karanlık odasında heybetli bir deri koltuğa oturmuştur ve Sicilyalıdır baba. Kısık bir ses tonuyla konuşur, adamlarına emir verir.

 Yine baba kavramına duyduğumuz saygı ve hürmetin bir uzantısı olarak siyasî literatürümüzde yer vermişizdir babaya ve babalara

 Ne yazık ki tüketimin körüklendiği ve insanların kendilerini “tükettikleriyle” ifade etmeye çalıştıkları bir dönemde yaşıyoruz. Çağdaş ‘iyi baba’ çocuğunun gözünde hâlâ güçlü olandır belki. Ama bu güç, şefkâtli sinesine sığınılan, evin reisi konumundaki adamın yüreğindeki ve bileğindeki güç değildir. Modern zamanların çocuğu, babasına parasıyla değer biçen bir tüketim mağdurudur. Bu nedenle babalarını anlatırken “Benim babam bana şunu aldı.. Bunu alacak” demektedirler birbirlerine. Babayı baba yapan nice değer, kayıp gitmektedir avuçlarımızdan Babaların şefkâti çocuklarına acımasızca sınatılmaktadır. Kapitalizm babayı çocuğunun eliyle tuşa getirmiştir. Babalar ise, bu tuşa gelmekte ve babalığın değerini cüzdanından çıkan para miktarıyla eş tutmaktadırlar. “Sana ettiğim masraflar…” diye başlayan cümleler çocukları örselemektedir.

 Baba-çocuk ilişkisi ulvî boyutundan sıyrıldığında nasıl da bir borçlu alacaklı ilişkisine dönüveriyor değil mi?!

 Baba olmak anlamını daha ne kadar yitirecek? Çocuklar, babalarını kendilerine aldıkları pahalı oyuncaklarla değerlendirmeye, babalar babalık görevini vicdandan değil cüzdandan yapmaya bir son vermeyecekler mi?

 Bir de ateşle imtihanın bitmediği coğrafyalara göz atalım. Orada günlük telaşlar içinde boğulan modern insanın çok uzağına düştüğü hayatlara tanık oluruz. Zulmün kol gezdiği topraklarda İsrail askerlerinin ateşine maruz kalan oğluna kendi bedenini siper etmeye çalışan Filistinli babayı düşünelim; canı bildiğinin canını koruyabilmek için, kendi canını ortaya koyan bir baba. O topraklarda yanan ateş kolay kolay sönecek gibi değil . Ancak çocuklarımız, hepimizin çocukları bedenlerini değilse bile yüreklerini delik deşik eden kurşunlarla vurulmuyorlar mı her gün? Hem dünyalarını hem ebedi hayatlarını perişan edecek yaralar almıyorlar mı? Onlara göğüslerini siper edecek babalarından başka kimleri var ki!

 Acele etmeliler! Babalar acele etmeliler! Çocuklarına sundukları sevgi, aldıkları oyuncaklar gibi uzaktan kumandalı olmamalı!

 Baba olmak kolaydır! Babalık yapmak zordur. Çünkü babalık, bir fötr şapkanın altına, karanlık loş bir odada bir deri koltuğa, canhıraş şarkılar söylenen bir konser salonuna sığamayacak kadar büyüktür.

 Ayten Yadigâr

Çocuğunuza doğru davranış kurallarını nasıl kazandırmalısınız?

Yazı kategorisi: Eğitim 8:24 pm yazan: Minik Kelebek

Çocuklarınıza bir doğruyu anlatmak, iyi bir davranışı kazandırmak ve güzel bir yaklaşımı göstermek için önce kendinizi, daha sonra da çocuğunuzu çok iyi tanımanız gereklidir. Eğer, öncelikle kendinizde bir eksiklik varsa bunu düzeltmelisiniz. Kendinizi düzeltemezseniz ve yeterli hale getiremezseniz, çocuğunuza kazandırmak istediğiniz doğru ve iyi davranışları da tam anlamıyla gösteremezsiniz ve ortaya koyamazsınız. 

Ani ve sert tepki veren, kızan, bağırıp çağıran, emreden, tehdit eden, eksik bilgiye sahip olan, davranış metotlarını bilemeyen, başarısız olduğunda çocuğu suçlayan ve daha bir çok olumsuz davranış içinde bulunan bir anne ve baba, çocuğuna hangi “iyiyi” ve “doğruyu” kavratabilir?   

ÇOCUKLARA DOĞRU KURALLAR GÖSTERİLMELİ VE İYİ DAVRANIŞLAR SERGİLENMELİ

Bunları şöyle sıralamak mümkündür:  

1) Çocuklarınıza kazandıracağınız davranışın amacı, onun sorumluluk almasını geliştirmek ve kendi kişiliğinin farkına varmasını sağlamak olmalıdır. 

2) Çocuğunuza hoşgörü içinde ve yumuşak bir şekilde davranmanız, onun sizin davranışlarınızı taklit etmesini sağlar ve doğru davranışa özendirir. 

3) Çocuğunuza değer verdiğiniz ve davranışlarını hoşgörüyle karşıladığınız takdirde, o da sizin sözlerinize değer verip sizi dinleyecektir. 

4) Çocuk doğru olanı bildiği halde, yanlış yapmaya devam ediyorsa, buna sabır göstererek, doğru davranışlar göstermeye devam etmelidir. Yoksa yanlış davranışa sert tepki, onun daha da yanlış yapmasını veya yanlışta inat etmesini netice verecektir. Anne baba, şunu bilmelidir ki, çocuğun psikolojik dünyasında, doğru bildiği şeyleri bile zaman zaman yanlış yapma eğilimi vardır. 

5) Çocuklara sürekli aynı şeyleri anlatmak, onları sıkar. Yapmasını istediğiniz bir davranışa karşı ön yargı ve hatta tiksinti oluşturur. Bunun yerine, yapmasını istediğiniz bir davranışın nasıl yapılacağını yaşantınızda göstermeye çalışın. 

6) Çocuğunuzun olumsuz davranışlarını zorla ve tehditle, kalıcı bir şekilde değiştiremeyeceğinizi bilmeniz lazımdır. Sizin baskınızla değişiyor gözükür, ama başka yerde yapmaya devam eder. Çocukla ilgili bu gibi problemlerin aşılmasında en etkili metot, çocukla birlikte, onu kırmadan ona doğruyu göstermektir. Yoksa sert emirlerle yanlışlar düzeltilemez. 

7) Çocuğunuza, gününü ve zamanını nasıl planlayacağını, canlı ve somut örneklerle gösterin. Tabii ki önce, sizin gününüzü nasıl planladığınızı ve nasıl verimli bir şekilde kullandığınızı çocuğunuz görmelidir. Zamanını anlamsız şeylerle dolduran bir anne ve baba: “Kalk oğlum dersine çalış, sen bizim gibi yapma.” Demekle çocuğuna etkili olamayacaktır. 

8 ) Çocuğunuzla sürekli bir yakınlık ve diyalog kurmak için, büyük adam gibi karşınıza oturtun, birlikte çay veya limonata içerek dertleşin ve sohbet edin. Halini-hatırını, derslerini sorun. Yanlış giden bir şey varsa: “Bunu nasıl düzeltelim?” diye birlikte çareler arayın veya “Seni bu günlerde daha iyi görüyorum” diyerek onu cesaretlendirin ve ümidini artırın. O zaman çocuk kendiliğinden hızlanacak ve sizlere mahçup olmamak için çalışmasını hızlandıracaktır. 

9) Çocuğunuza eşyalarını, giysilerini, çantasını, kalemini, defterini… vs. nasıl kullanacağını ve onların değerini kavratmaya çalışın. Bunun için en sağlıklı yol: “Onlar senin malındır. Bunları kullanmak ve korumak da senin vazifendir.” gibi sözlerle, ona mülkiyet ve malikiyet duygularını kazandırmaya çalışmaktır. 

10) Çocuğunuza paranın ve parayı kullanmanın önemini kavratmalısınız. Öncelikle paranın bir araç olduğunu, iyi kullanılırsa faydalı, kötü kullanılırsa zararlı olduğunu göstermelisiniz. Parayı düzenli ve tasarruflu kullanmanın ne anlama geldiğini örneklerle ortaya koymalısınız. Bu şekilde çocuk, parasını rastgele değil, gerektiğinde kullanabilecek davranışı elde etmelidir. 

11) Çocuklarınıza parayı her istediği zaman değil, haftada veya ayda bir kez verin. Verdiğiniz bu parayla, hafta veya ay sonuna kadar çıkması gerektiğini öğütleyin. Bu şekilde çocuk, bir daha para alamayacağını bilir ve parasını planlı ve tasarruflu kullanma anlayışını kavrar. 

12) Çocuğunuzun sırlarını alaya almayın ve bunlara değer verin. Eğer yanlış bir şey görürseniz, bunu, kırmadan ve üzmeden düzeltmeye çalışın. 

13) Çocukların eğitimi konusunda anne baba arasında birlik ve bütünlük oluşturun. Çocuğa karşı davranışlarınızda farklı yaklaşımlar olmasın. Çocuğu biriniz kollarken, diğeriniz kızmayın. Bu, çok zararlı ve tehlikelidir. 

14) Çocuklar arasında zaman zaman sürtüşmeler olacaktır. Anne baba bu durumda çok dikkatli olmalıdır. Tam anlamıyla bir hakem rolü oynamalıdır. Çocuklar bu şekilde hem bölüşüm ve paylaşım duygularını kazanırlar, hem de birbirlerine tercih edilmemelerinden dolayı, küsüp, dışlanmış hissetmezler.

15) Çocuklarınıza karşı yanlış bir şey yaptığınız zaman veya onları üzdüğünüzün farkına varmadığınız zaman, onlardan özür dileyip gönüllerini almayı bilin. Yoksa çocuk sizden soğur ve size karşı bir antipati beslemeye başlar. Siz yanlış bir davranışınızdan dolayı çocuğunuzdan özür dilerseniz, çocuk da olumsuz bir davranışı için özür dilemeyi öğrenir. 

16) Çocuğunuzla asla sert bir tartışma ortamına girmeyin. Sert tartışmanın galibi veya mağlubu yoktur. Tansiyonu yüksek bir kaşılaşmanın ortamı daha da çok gerginleştireceğini, birbirinizin gözünde olumsuz izlenimlerin daha da artacağını unutmayın. 

17) Çocuğunuzdan bir şey isterken, ne istediğiniz değil, nasıl istediğiniz önemlidir. Ses tonunuz, yaklaşımınız ve davranış şekliniz, bazen en zor isteklerin bile kabul görmesini sağlar. Ama yaklaşımınız ve tavrınız olumsuz olduğunda, en basit isteğe bile “ret” cevabı alabilirsiniz. İsteklerinizde beden dilinize çok dikkat edin. 

18) Çocuğunuzun yaptığı bir şeyden hoşlandığınızda bunun sebebini belirtin. Böylece niçin hoşlandığınızın nedenini çocuğunuz öğrenmiş olur. Bundan böyle bu tür davranışları sürdürmek ister.

19) Çocuğunuzla birlikte iş yapma, birlikte gezme ve birlikte olma imkânı bulmaya çalışın. Bu, aranızdaki iletişimi hızlandırır ve birbirinizi daha iyi tanıma fırsatı verir.

20) Çocuğunuzun olumsuz davranışlarını ve yaptığı yanlışlıkları asla başkasının yanında anlatmayın. Yalnızca kendisine söyleyin ve bir daha yapmaması halinde affettiğinizi ifade edin. 

21) Çocuğunuzun yaptığı yanlış bir işe: “Bu yanlış olmuş.” Diyerek kestirip atmayın. “Bu konuyu iyi düşündün mü? Şöyle olsa nasıl olurdu?” gibi alternatifler sunun. 

22) Çocuğunuzu olgunlaştıracak olan şey sorumluluk almasıdır. Bunun için de hata yapmasını göze almak ve bunu kabullenmek gerekir.  Çocuğunuza ne kadar çok kural koyarsanız o kadar çok problem yaşarsınız ve disiplin sorununun çıkmasına yol açarsınız. Unutmayın ki, güce dayanan otorite, çocukları sizden uzaklaştırır. Bilgi ve hoşgörüye dayanan otorite ise yakınlaştırır, danışma ihtiyacı doğurur. Bu şekilde çocuğunuzu daha kolay etkilersiniz.

Halit Ertuğrul

Anne babalara uyarı!: “Çocuklarınıza kalitesiz çizgi filmler izlettirmeyin!”

Yazı kategorisi: Eğitim 8:21 pm yazan: Minik Kelebek

 “Bizde fiske etkisi yapan bir darbe, çocuğumuzda yumruk etkisi yapabilir”  

BİZ BÜYÜDÜK, eskisi gibi çizgi film izlemiyoruz. Ama çocuklarımız, yeni çıkan çocuk kanallarıyla birlikte sabah akşam çizgi film izliyorlar. Salt çizgilerden oluşması, nedense biz büyüklerde çizgi filmlerin masum olduklarına dair bir kanaat uyandırmaya yetiyor. Televizyona bakıyoruz, çizgi filmmiş deyip geçiyoruz. Çizgi filmlerin birtakım zararları olabileceğine dair bilgimiz, yalnızca “Çizgi filmler çocuklara şiddeti öğretiyor” klişe haberleriyle sınırlı. Bu ise, işin iç yüzüne dair biraz derince bir anlayış sahibi olmadığımız için pratik yaşamda bize neyi nasıl yapmamız gerektiğine dair etraflıca fikir vermiyor.

 Aslında, çizgi filmlerin çocuklara yönelik olumsuz yan etkilerini sadece şiddet bağlamında konuşmak bile, meseleye ne kadar sathî yaklaşıldığının bir kanıtı. Zira, çizgi film ile şiddet davranışı arasındaki ilişkiden önce esas araştırılması gereken konu, çizgi filmlerin çocukların ruh ve his dünyalarında doğrudan ne tür etkilerde bulunduğudur. Meselâ, çocuklarımız seyrettikleri (bolca korku öğesi barındıran) çizgi filmlerden ne kadar korkuyorlar? Bu, onların belli bir yaştan sonra gelişmeye başlayan bilinçli korkularına ne gibi menfi etkilerde bulunuyor? Acaba çocuklarımızın doğuştan beri varolan karanlık korkusu ile çizgi filmlerdeki kötü karakterler onun hayal dünyasında nasıl yeni ve bilinçli korkulara dönüşüyor? Bunları bilmiyoruz. Bu konularda yeterli araştırma da yapılmıyor.

 Korkuyu şiddet davranışının önüne özellikle koyuyorum, çünkü çocuklar korkuyu iç dünyalarında doğrudan hissediyorlar. Oysa şiddet davranışı, çocuğun hareketlerinde gözlemlenebilen, korkuya nispetle daha dolaylı bir sebep sonuç ilişkisinin yansımasıdır. Biz yetişkinler ve maalesef uzmanlar, çocuğun ruhuna etki eden doğrudan etkiyi görmüyoruz da, daha dolaylı ilişkileri aydınlatma peşinde koşuyoruz. Neden böyle oluyor?

 Çünkü bu tür araştırmalar, toplumdaki bazı bozulmalardan (şiddetin artışı) hareketle gündeme geliyor ve çocukluk yıllarında bu bozulmalara nelerin etki edebileceği sorusu üzerinden şekilleniyor. Dikkat ettiyseniz, burada çocuğun kendisinden hareket edilmiyor. Edilmediği için de, belki çocuklar çizgi filmlerden çok daha başka nedenlerle (meselâ korku ve dehşete kapılma) zarar gördükleri halde, bir tek şiddet faktörü üzerinde kilitleniyor mesele.

 Bunları söylemekle, çizgi filmlerin çocuklarda şiddet davranışına yol açtığıyla ilgili iddiaları önemsemediğimiz sanılmasın sakın. Elbette şiddet konusu da çok önemli ve üzerinde durulmayı yerden göğe kadar hak ediyor. Lakin, bilinçli olarak meseleyi şu noktaya getirmeye çalışıyorum:

 BİZ BÜYÜKLER, çocukluktan çıkıp da yetişkin sınıfına dahil olduğumuz andan itibaren, çocukluğumuzu unutuyoruz. Çocukluğumuz bir “uzak ülke”ye dönüşüyor. O yıllarda küçücük hareketlerin bile iç âlemimizde ne büyük depremlere, fırtınalara sebep olabildiğini hatırlamaz oluyoruz. Bir nevi, çocukluk hatıralarına ilişkin “alzheimer hastalığı”na tutuluyoruz. Böyle olunca da, hayatı sadece elimizde kalan tek boyutlu yetişkin bakışıyla değerlendirmeye başlıyoruz. Bu, biz büyükler arasında sorun oluşturmuyor belki ama devreye çocuk girdiğinde tek kelimeyle çuvallıyoruz. Sanıyoruz ki, çocuklar da dünyaya biz yetişkinler gibi bakıyor ve olaylardan aynı şekilde ve aynı dozda etkileniyorlar.

 İngiltere’de bir ana-baba okulunda bu “yetişkin özrü”nü tedavi etmek için ilginç bir eğitim metoduna başvurulduğunu hatırlıyorum: Özel bir çocuk odası düzenlenmiş ve odadaki tüm eşyalar üç dört kat büyük yapılmıştı. Böylece anne baba adaylarına—en azından fiziksel olarak—çocuklarının gözünden dünyaya bakma alışkanlığı kazandırılmaya çalışılıyordu. Çocuk günlük yaşantısında ne tür zorluklar yaşayabilir, emeklemeye başladığında neler onun için bir engele dönüşür, neler onu korkutabilir, vs.

 İşte, başta işin uzmanları olmak üzere, tüm anne babaların bu bakışı, fizikî çevreden öte, çocukların ruhsal yaşantılarını kavrama adına da kullanması gerekiyor. Ancak o zaman, çocuklar ile yetişkinler arasında büyük bir “hassasiyet farkı” olduğunu ve çocukların biz büyükleri o kadar da etkilemeyen pek çok şeyden korumamız gerektiğini layıkınca idrak edeceğiz.

 Gerçekten, çocuklar ile büyükler arasında çevremizde yaşanan olaylara karşı çok önemli bir “hassasiyet farkı” söz konusudur. Bir papatya çiçeği kadar temiz ve narin olan çocuğun ruhu, biraz sert esen bir rüzgarda başını öne eğerken, artık koca bir çam ağacı olmuş biz yetişkinler için fırtına bile bazen vız gelir.

 Başka bir ifadeyle, bizde fiske etkisi yapan bir darbe, çocuğumuzda yumruk etkisi yapabilir. Özellikle 2-6 yaş dönemi, bu açıdan çok dikkat edilmesi gereken bir evredir.

 ACI OLAN şu ki, burada bahsettiğimiz zaafiyetten en çok çizgi film yapımcıları istifade ediyor. Nasıl olsa, anne babalar—daha kötüsü, uzmanlar ve RTÜK gibi düzenleyici kurumlar—çocuk hassasiyetine dair bir hassasiyet taşımadıkları için, bu sektörde istedikleri gibi at oynatıyorlar. Yani, çizgi film yapımcıları ile çocukların arasında, ne ebeveyn ne de kurumlar düzeyinde işleyen sağlıklı bir kontrol ve denetleme mekanizması bulunuyor. Bunun en bariz delili, yapımcıların kendi ağızlarıyla itiraf ettikleri gibi, ucuz diye dışarıdan on bin dolara çuvalla, çantayla film alınabilmesi. “Bunu nereden aldın, hangi şartlarda aldın, kime izlettin?” diye soran yok. RTÜK’e gelince, 2001 yılında Pokemon adındaki çizgi filmi yasaklamasının dışında bu konuda yaptığı bir icraatı ya da düzenlemesi yok.

 O yüzden, iş geliyor, yine ebeveyne düşüyor. Anne babalar ne kadar bu konularda bilinçli olurlarsa, o kadar çocuklarının faydasını gözetmiş olurlar. Basit, ama maalesef gerçek bu.  ÇİZGİ FİLMLERİ DEĞERLENDİRMEDE BAZI ÖLÇÜLER:ANNE BABALARIN, nitelikli çizgi filmler ile niteliksiz olanlarını ayırd etmede kullanabilecekleri bazı ölçüleri şöyle sıralayabiliriz:

 1 -  Evvela çizgi filmlerin neredeyse hepsinde, cansız cisimlerin canlandırılması, canlı varlıkların ise kişileştirilmesi söz konusu. Çizgi filmleri seyredilir kılan bu teknikler, aslında, çocuk fıtratına da çok uygun. Çünkü çocuklar eşyayı kendileri gibi canlı görme eğilimindedirler. Ruhlarında hâlâ baskın durumda olan cennetî hâl, her şeyi canlı görmelerine sebep oluyor. Gelgelelim, çizgi filmlerin çoğunda bu canlandırma ve kişileştirmelerin ölçüsü fena halde kaçıyor. Örneğin, insan sûretine sokulan bir hayvan, tamamen insanmış gibi hareket ettiriliyor, onun kendi hayvansı nitelikleri ise tamamen es geçiliyor. Hikâyenin orijinalinde mevcut olan bir İngiliz centilmenin yerine bir aslanın konduğu 80 Günde Devrialem çizgi filmi böyle meselâ. Bu tür çizgi filmlerin çocuklar için uygun olmadığını düşünüyorum. Çünkü bir hayvan alınıyor, bütünüyle insan kategorisine sokuluyor. Bu ise, çocuğun zihninde kategorilerin birbirine karışmasının yanı sıra, gerçeklik algılamasının da bozulmasına yol açar. O bakımdan, anne babalar, bu yöntemlerin uygulandığı çizgi filmlerde, kedi fare gibi hayvanların kendi fıtratları gereğince hareket edip etmediklerini iyi takip etmeli. Mutlaka bir kedi ya da köpeğin ağzından çıkan cümle, onun fıtrî gerçekliği içinde bir yere oturmalıdır. Aksi taktirde, öyle niteliksiz çizgi filmler var ki, çocuğunuzun sokakta gördüğü kedi, o kedinin arkadaşlarını toplayıp bir çıkmaz sokakta onu kıstırıp bir güzel pataklayabileceklerini düşünmesine yol açabilir.

 2 -  Çizgi filmlerde rahatsız edici öğelerden bir diğeri, kötü karakterlere haddinden fazla ve haddinden fazla köü biçimde yer veriliyor olmasıdır. Dikkat ettiyseniz, bunlar nedense hep iyi karakterlerden daha iri ve dehşet verici çizgilerle temsil edilmektedir. Çocuk hassasiyeti taşımayan çizerler marifetiyle, çatal dilli devasa yılanlara ve ejderhalara pekçok çizgi filmde rahatlıkla—hiçbir eğitsel çekince duyulmadan—yer verilmesi bunun bir yansıması. Hikâyenin çoğunlukla mutlu sonla bittiğini söyleyerek yapımcılar kendilerini savunabilir, ama filmin ortasında korku filmlerinde bile yer verilmeyen bu dehşetengiz manzaralara maruz kalan çocuğun, rüyalarının kabuse dönüşmesinden başka, kişiliği üzerinde de ne derece korkaklığa neden olduğunu gerçek ölçüleriyle bilemiyoruz. Fakat bildiğimiz bir şey var ki, bu kötü ve korkutucu çizgiler, çocukların bilinçli korku geliştirdikleri dönemlerde, hayal dünyalarında yeterince kötü temsilin depolanmasında baş rolü oynuyorlar. Böylelikle, karanlık korkusu gibi çocukların doğuştan getirdiği korkular, çizgi filmlerden transfer edilen canavar habis yaratıklara benzeyen figürlerle birleşerek, çocukların iç dünyalarında baş edemeyeceği düzeyde bilinçli korku sistemleri geliştirmelerine yol açabiliyor.

 3 - Çizgi filmlerin bir başka zararı, pek çoğunun sapkın düşünce biçimleri içermesidir. Bu sapkın düşünceler, genellikle iyi ve kötünün kıyasıya rekabete sokulduğu çizgi filmlerde işleniyor. Kötü, çoğu kere kuru kafalı, pelerinli, şeytansı çizgilerce temsil edilirken, iyi yalnızca çizgi filmin kahramanı tarafından sembolize ediliyor. Buradaki fecaat, genellikle tanrısal güçlerin de kötü karakterlere hasredilmesidir. Yani kötü karakterler, yeraltında, şatolarda, karanlık mekânlarda ya tanrısal güçlerle rabıta kuran, ya tanrısal güçlere sahip ya da sahip olmak için durmadan plân yapan ihtiraslı figürler olarak tasvir ediliyor. Buna karşılık, iyi karakterlerin kendi güçleri dışında güvenebilecekleri çoğu kere hiçbir ilâhî bağlantıları yok. Başka bir ifadeyle, tanrı kötülerle birlikte! Anne babalar bu tarz çizgi filmlere de dikkat etmeli.

 4 - Bir başka sorunlu taraf, çizgi filmlerin çoğunun, ahlâkî açıdan çok fakir senaryolara sahip olması. Özellikle Amerikan çizgi film endüstrisinin çocukların ruhî ve ahlâkî gelişimlerini dikkate alan, onları belirli faziletleri benimsemeye yönlendiren bir hassasiyeti neredeyse hiç yok. Bu açıdan, Japon film endüstrisinin de Amerika’dan altta kalır bir yanı yok. Oysa, belli bir fazileti (örneğin, yardımseverliği) çocuğa öğretmeyi amaçlayan bir gaye etrafında örülebilir çizgi film senaryosu. Fakat öyle yapılmıyor. Dışa fena halde bağımlı olduğumuz bu sektörde, yabancı çizgi filmler kendi kültürleri gereği tamamen bireyci, başkasına karşılıksız bir şey vermeyi enayilik sayan, çatışmanın esas olduğu bir anlayış çerçevesinde üretiliyor.

 5 -  Çizgi filmlerle ilgili bir diğer sorun, çizgi karakterlerin ticarî amaçla kötü yönde kullanımı. Bir alışveriş merkezinde çocuklar için ne kadar sağlıksız yiyecek varsa, dikkat edin, hepsinin üzerinde bu çizgi karakterler boy gösteriyor. Anne babalar, çizgi filmin kendisi faydalı bile olsa, o çizgi filmin kahramanı böyle bir kötülüğe alet ediliyorsa, o çizgi filmden de çocuklarını uzak tutmalılar.

 Elbette bu konuda daha başka ölçülerde ortaya konabilir. Söz gelimi, anne babalar çizgi filmlerin çocuklarının yaş düzeyine uygun olup olmadığını; şiddeti oyun ve mizah içinde daha kolay benimsetip benimsetmediğini; çizgi karakterlerin kendilerini kolayca tehlikeye atarak, çocuklarının tehlike kavramlarının gelişimine mani olup olmadığını; sürekli yanıp sönen ışıklarla çocuklarının nöbet yaşamasına sebep olup olmadığını da dikkate almaları gerekiyor.

 Sonuç olarak söylenmesi gereken şu ki, çizgi filmler asla basit çizgilerin toplamı değil, koca bir kültürü tek başına aktarma gücüne sahip, sınırları hayalgücü kadar geniş büyük bir coğrafya! Anne babalar ve eğitimciler olarak çocuklarımızı, bu coğrafyada yalnız başlarına kılavuzsuz bırakmayalım lütfen.  

Ömer Baldık

Zihinsel Engelli Çocuğu Olan Ailelere Tavsiyeler…

Yazı kategorisi: Eğitim 8:14 pm yazan: Minik Kelebek

Onların özelliklerini tanımaya çalışalım.
Çocuklarımızın bu durumunu saklamak yerine onların gereksinimlerini ve özelliklerini yakın çevremize, arkadaşlarımıza, komşularımıza anlatalım. Zihinsel engelli çocuğun ihtiyaç duyduğu en büyük gereksinim yeterli ilgi ve sevgidir.

 
ZİHİNSEL ENGELİ OLAN ÇOCUKLARIN EĞİTİMLERİ
 Aile bireyleri olarak zihinsel yetersizliği olan çocukların eğitiminde bilmeniz ve dikkat etmeniz gereken noktalar şunlardır:
1. Herşeyden önce çocuğumuzu kabul edin. Onu olduğu gibi kabul etmeniz yapacağınız çalışmalarda size en büyük yardımcıdır.

2. Çocuğun her türlü gelişimi için gereken ilgi ve şefkatinizi ona sürekli gösterin. 

3. Çocuğun sokağa çıkmasına, oyun oynamasına, arkadaşlık kurmasına yardımcı olun.

4. Çocuğunuzun hastalıklardan korunması toplum tarafından benimsenmesi için özellikle el, saç, yüz, beden, giysi temizliğine dikkat edin. 

5. Çocuğunuza aşırı derecede korumacı davranmayın.

6.  Kendine güvenmesini sağlayın. Gelişim durumuna ve cinsiyetine uygun sorumluluklar verin ve yapmasını bekleyin. Yaptığında taktir edin. Sizler anne-baba olarak her zaman yanında olamayabilirsiniz. 

7. Çocuğunuzun fiziksel ihtiyaçları yanında duygusal, sosyal, kültürel ihtiyaçları da karşılanmalıdır.

8. Çocuğunuzu başkalarıyla kıyaslamayın. Normal çocuklarınızı yetiştirirken yaptığınız uygulamaları, davranışları bu çocuğunuzda uzun süreli, daha sabırla uygulamak zorundasınız.

9. Çocuğunuzu sevme, beğenilme, övgü gibi gereksinimleri olduğunu unutmayın. Başarılı olduğu işler için ödüllendirin.

10. Öğrenilecek her şeyin tekrarlar ile alışkanlık haline getirilmesine, herşeyin açık ve kolay anlaşılacak şekilde verilmesine dikkat edin.

11. Çocuğunuzun eğitimine erken yaşta başlayın.

12. Öğreteceğiniz işin yada konunun tamamını birden öğretmeyin. Parça parça tekrarlar ile öğretmeye çalışın. Örneğin; sabah temizliği için önce el yıkamayı, sonra diş fırçalamayı, sonra da saç taramayı öğretin.

13. Öğrettiklerinizi sık sık tekrarlayın. Öğrenemediğini görünce ısrar etmeyin fakat aradan zaman geçtikten sora sabırla aynı işlemleri yapmaya ve yaptırmaya çalışın.

Evde Yapılacak Eğitim Çalışmaları

A) Konuşma Durumu ile İlgili Çalışmalar:

1. Konuşmalarda işarete yer vermeyin.

2. Çocuğunuzun uydurduğu sözcükleri kullanmayın. Doğrusunu öğretmeye çalışın.

3. Çocuğunuzun yakınındaki ve en çok kullanılan eşyalarının adını doğru söylemesini öğretin. Tren, araba, hayvan seslerini tanıtın.

4. Sözcüklerin söylenişindeki hataları çocuğu telaşa düşürmeden ve tedirgin etmeden düzeltin. Doğru söylemeye başladıkça onu sözle ödüllendirin.

5. Yaşına uygun öykü ve masalları anlatın.

6. Konuşma taklitle öğrenildiğinden onunla göz kontağı kurarak, düzgün konuşun.

B) Sayı Kavramını Geliştirme Çalışmaları:

1. Öncelikle söyleneni anlama ve yapma gibi alışkanlıklar kazandırılmalıdır. Örneğin; 1 kalemi ver”, “kapıyı aç” gibi. 2. Daha sonra “bu kadar ver” emri ile ileri aşamaya geçilir. Çocuğunuz istenilen sayıda eşyayı seçip verecek duruma gelebilmelidir.

3. Bu çalışmalar, önce 1 (bir) sayı kavramının kazandırılması ile başlamalı, daha sonra 2’ye 3’e geçilmelidir.

4. Önce renk kavramını verin. “Bana kırmızı düğmeyi ver” şeklinde. Sonrada sayı ile birlikte renk kavramını verin. “İki tane kırmızı düğme ver” şeklinde. 5. Ara sıra 1 (bir) üzerinde çalışmanın arkasından 2 tane isteyerek dikkatinin gelişmesini sağlayın.


C) Renk Kavramını Geliştirme Çalışmaları:

1. İlk olarak doğrudan doğruya kırmızı renk kavramını verin.

2. Çeşitli kırmızı renkteki eşyaları göstererek kırmızı kavramını tekrar edin.

3. “Kırmızı kalemi ver”, “kırmızı düğmeyi al” gibi emirlerle karışık renklerin arasından kırmızıyı seçmesini öğretin.

4. Daha sonra mavi renk kavramını verin.

5. Her iki rengi de öğrendiğinde “mavi kalemi masaya koy”, “kırmızı kutuyu bana ver” gibi emirlerle mavi ve kırmızıyı beraber çalıştırın.

6. Öğrettiğiniz renkten kağıtlarla kesip yapıştırma, el işi alıştırmaları yaptırın, kırmızı ve mavi renkte kalemlerle boyatın, günlük yaşantınızda renklere dikkatini çekin.

7. Çeşitli nesnelerden (kalem, iplik, düğme gibi) aynı renk olanlarını eşlemesini isteyin. Başaramazsa siz yapın, sonra bozup tekrar ondan isteyin.

D) Resimler Üzerine Konuşma Çalışmaları:

1. Renkli resimler üzerinde “bu resimde neler var” diyerek çocuğu gördüklerini söylemeye teşvik edin.

2. Resim üzerinde eşya, hayvan vb. ayrıntılara girip, adlandırmasını isteyin.

3. Resimler üzerinde “ daha ne var” sorusuyla serbest konuşmasına izin verin.

4. Resimlerde sık sık rastlanılan nesneleri çeşitli kartonlara yapıştırarak bir çalışma defteri oluşturun.

5. Bu defter üzerinde konuşmaları sürdürün.


E) Evdeki Eşyaların Tanıtılması Çalışmaları:

1. Eşyanın adı üzerinde durarak, bilmediği yada öğrenmediği eşyaları aralıklı olarak sorun.

2. Birden fazla eşyanın adını aynı anda öğretmekten kaçının.

3. Öğrendiği eşya adları ile basit emirleri yerine getirmesini sağlayın. “Sandalyenin üzerine otur” gibi.


F) El ve Beden Hareketleri Çalışmaları:

1. Ucu sivri olmayan küçük kağıt makası ile kesme işlemi yaptırın.

2. Hamur veya çamur ile çalışın. Avuç içerisindeki yuvarlak yapmasını öğretin.

3. Gazete, kağıt parçalarından avuç içinde top yapıp oynamasını sağlayın

4. Delikli boncukları ipe dizmesini isteyin. Zamanla sizin belli bir sıraya dizdiğiniz boncukları aynı sıraya dizmesini öğretin.

5. Kalemle önceleri gelişigüzel karalama, sonradan belirli şekilleri çizebilmesi için alıştırmalar yapın. Önce daire, sonra kare ve üçgen çizdirin.

6. Belirli resimleri, şekilleri (ör: Üçgen, kare, artı vb.) kağıttan makasla kesip çıkarmasını öğretin kesilen şekillerin yapıştırılması için çalışmalar yaptırın.

7. Aynı resimleri eşlemesini öğretin.

8. El-göz koordinasyonu için amaçlı resim boyama çalışması yaptırın, çekiçle çivi çaktırın. Ayrıca makasla çizgi üzerinden kesmesini öğretin.


G) Sosyal Gelişim Çalışmaları:

1. Çocuğu arkadaş edinebileceği yerlere götürün, arkadaşlık kurup oynamasına yardımcı olun.

2. Çarşı, Pazar gibi toplu yerlere götürerek dış çevre ile ilişki kurmasını sağlayın.

3. Çalışmalarınızda sabırlı, güleryüzlü, sevecen bir tutum takınmayı unutmayın. Ona güven verip bazı etkinlikleri başarabileceğine inanmasını sağlayın. 

(Alıntı)

Çocuklarda kekemelik

Yazı kategorisi: Eğitim 8:06 pm yazan: Minik Kelebek

KEKEMELİK 7 YAŞINDAN ÖNCE, çoğunlukla 3-5 yaşları arasında ortaya çıkan bir konuşma bozukluğudur. Kekemeliğe altını ıslatma, tırnak yeme, kardeş kıskançlığı, uyku ve yeme bozukluğu, parmak emme gibi davranış bozukluklarından biri veya birkaçı da eşlik ediyorsa gırtlak, ses telleri, ağız ve dil gibi konuşma organlarındaki fiziksel bir bozukluktan kaynaklanmadığı anlaşılır. Bu organlarda konuşmaya engel bir bozukluk olması durumunda çocuk zaten baştan itibaren konuşma güçlüğü çekecektir. Üç yaşından önce görülen kekelemeler konuşma bozukluğu olarak değerlendirilmez. İki-üç yaşları arasında düşünce, konuşmadan daha hızlıdır. Çocuk düşünme hızında konuşmak isterken kelime bulmakta zorlanır ve kekeler. Anne babalar bu durumu normal karşılamalı, çocuğu düzgün konuşmaya zorlamamalıdır.

   Gerçek kekemelik, çocuk belli bir yaşa kadar düzgün konuşurken yavaş yavaş ya da birden bire ortaya çıkan kekemeliktir. Önceleri belli hecelerde daha sonra kelimelerde takılmaya başlar. İlk heceleri çıkarmakta zorlanır, sıkılır, kızarır, el-kol, kaş-göz veya baş hareketleri yapar. Kekemelik çocuktan çocuğa farklılıklar gösterir. Bazı çocuklar belli kelimelerde, bazıları da ilk kelimede takılır. Kekemelik genellikle:

  • Sessiz harfle başlayan uzun kelimelerde,

 • Kelimenin ya da hecenin başındaki “h” harfinde,

 • Sessiz harften, sesli harfe geçişlerde görülmektedir.

 Kekemeliğin artış gösterdiği bazı özel durumlar da vardır:

 • Çocuk aşırı baskı, heyecan ve sıkıntı altında iken,

 • Telefonda konuşurken,

 • Yabancı veya önemli bir kişi ile konuşurken,

 • Kalabalığın karşısında konuşurken,

 • Uykusuz veya yorgun iken sık kekeler.

  Bazı çocuklar odasında tek başına şarkı söylerken, telefonda arkadaşıyla konuşurken veya kitap okurken kekelemezler.  

Kekemelikte Anne Baba Tutumunun Etkisi

 Kekemelik vakaları incelendiğinde, bu çocukların genellikle baskıcı, katı kuralcı, aşırı titiz ve mükemmeliyetçi bir aileden geldikleri görülmektedir. Bu anne babaların, çocuklardan beklentileri çok yüksektir. Çocukları devamlı denetim ve takip altında tutarlar. En küçük bir yanlışında ikaz eder, düzeltmesini isterler. Kibar ve düzgün konuşmasına aşırı önem verirler. “Efendim”siz “lütfen”siz konuşturmazlar. Çocuk kaba bir kelime söylediğinde özür dilemek zorunda kalır. Yanlışlarından dolayı sık eleştiri ve uyarı alır. Başka çocuklarla kıyaslanır.

  Kendisinden yaşının üstünde bir tertip düzen ve düzgün konuşma beklenen çocuk nerede, ne zaman, neyi, nasıl söyleyeceğini iyice düşünmek ve tartmak zorunda kalır. Yanlış bir şey söylemekten korkar. Bu korku duraksamasına ve iç çatışması yaşamasına yol açar. Kekemelik, bu iç çatışmanın dile yansımasından başka bir şey değildir. Çocuk kekelemeye başladığı zaman işi daha da zorlaşır. Alay konusu olur. Her an kekeleyeceği korkusu ile konuşmaktan çekinir. Kendine olan güvenini kaybeder, sosyal gelişimi aksar. Aile tutumunu değiştirmediği sürece çocuğun bu kısır döngüden kurtulması çok zordur.

  Üzerine gidilmediği ve aşırı önemsenmediği zaman 3-4 yaşlarında ortaya çıkan kekemeliklerin çoğu kendiliğinden geçer. Aşırı titiz anne babalar, erken davranıp psikolojik yardım aldığı ve tutumunu değiştirdiği zaman kekemelik kısa zamanda düzelir. Hangi kekemeliğin ne kadar sürede geçeceğini önceden kestirmek zordur. Çocuğun, ailenin ve kekemeliğin hikâyesinin (ne zaman ortaya çıktığının) incelenmesi gerekir.

  Kekemeliği Tetikleyen Olaylar

 Kekemeliğin hikayesi incelendiğinde bazen karşımıza çocuğun hayatına âniden giren yangın, sel, deprem, tüp patlaması, trafik kazası, kanlı bir kavgaya şahit olması, köpek ısırması, ameliyat geçirmesi, aile üyelerinden birinin ölmesi, boşanma nedeniyle anne ve babadan ayrılması gibi travmaya yol açan bir korku çıkabilmektedir. Anne babanın çocuğun gözü önünde kavga etmesi, birbirlerini boşamakla veya öldürmekle tehdit etmesi de korkuya yol açabilir. Bu durumda profesyonel terapi ile çocuğu korkusu ile yüzleştirmek, korkuyu yenmesi için cesaretlendirmek gerekir. Bu arada korkuyu besleyen depresyonu azaltmak için yatıştırıcı ilaç verilebilir.

 Çocuğun kişisel terapiye alınması kekemeliği yenmesine yetmez. Ailenin de terapiye alınması, çocuğa karşı nasıl davranmaları gerektiğinin anlatılması gerekir. Terapiden iyi sonuç alınması için çocukla yakın ilişkide olan kimselerin de bilgilendirilmesi ve yardımcı olmaları istenmelidir.

 Aile terapisinde, anne babalardan aşağıdaki durumlara dikkat etmeleri istenir:

 • Aşırı baskıcı, kuralcı ve mükemmeliyetçi tutumlardan vazgeçilmelidir.

 • Çocuk kardeşleriyle ve başkalarıyla kıyaslanmamalıdır.

 • Özgüvenini güçlendirmek için olumlu davranışları övülmeli, küçük sorumluluklar vererek başarısı onaylanmalıdır.

 • Başkalarının yanında azarlanmamalı, küçük düşürülmemelidir.

 • Heyecanlandığı durumlarda dikkatini başka tarafa çekerek sakinleşmesi sağlanmalıdır.

 • Başkalarının yanında kekemeliğinden söz edilmemelidir.

 • Çocuğu dinlerken göz temasından kaçınmalı, sabırsız ve sinirli davranmamalıdır.

 • Çocuk konuşurken konuşması düzeltilmemelidir.

 • Kekelediği zaman alay edilmemeli, küçük düşürücü sözlerden kaçınmalıdır.

 • Konuşması taklit edilmemeli, başkalarının da taklit etmesine izin vermemelidir.  

Bazı anne babalar, psikoloğun bu tavsiyelerini yerine getirmeye çalışırken farkında olmadan bir başka aşırılığa düşerler. Çocuğu hiç üzmemeye, her isteğini yerine getirmeye, her yaramazlığına katlanmaya çalışırlar. Üzerinden her türlü disiplinin kalktığını gören çocuk kısa zamanda bu durumdan faydalanmayı öğrenir. Kaprisleri, istekleri ve yaramazlıklarıyla anne babayı bunaltır.

  Terapiden amaç, adaletli ve mantıklı bir disiplinden vazgeçmeden çocuk üzerinde kekemeliğe yol açan aşırı baskıları ve korkuları gidermek, sevildiğini hissettirmek ve kendine güvenmesini sağlamaktır.   

Ali Çankırılı

Çocuk Eğitiminde Baskı ve Zorlama

Yazı kategorisi: Eğitim 8:02 pm yazan: Minik Kelebek

Türkiye’de, maalesef, evlilik öncesinde gençlere ana-baba eğitimi verecek yaygın bir eğitim kurumumuz ve bu yönde işleyen bir eğitim politikamız yok. Genç anne-babalar çocuk eğitirken kendi anne ve babalarını model almakta, anne ve babalarından gördükleri eğitim şeklini uygulamaktadır. Yüksek eğitim almış kariyer sahibi anne-babalar bile ailelerinden aldıkları eğitimin tesirinden kurtulamamakta; aşırı baskı ve otoriter tutuma reaksiyon olarak, ‘modern eğitim’ adı altında aşırı hoşgörüye dayanan bir tutum izlemektedir. 


 Oysa, çocuk eğitimi bu iki ucun birine yahut diğerine kaymadan gerçekleştirilmesi gereken; bunun için de bilgi, tutarlılık ve disiplin isteyen bir konudur.
 OKUL ÇAĞINA gelmiş çocuklar üzerinde yapılan araştırmalar anne babaların çocuk eğitirken beş ayrı tutum izlediklerini gösteriyor.
1. Aşırı baskıya dayanan otoriter tutum.

2. Aşırı serbestliğe dayana çocuk-merkezli tutum.

3. Dengesiz, tutarsız ve sorumsuz tutum.

4. Aşırı koruyucu ve kollayıcı tutum.

5. Sevgiye dayalı, güven verici, hoşgörülü tutum.

 Aşırı Baskıya Dayanan Otoriter Tutum: ‘Disiplin’ dendiği zaman, çoğu anne baba bunu ‘dayak ve ceza ile terbiye etme’ olarak algılıyor. Bu anlayış, beraberinde aşırı baskıya dayanan otoriter bir tutum getiriyor. Cezanın ve dayağın bol kullanıldığı bu tutumda amaç; söz dinleyen, kurallara uyan, verilen görevleri yerine getiren, terbiyeli, sessiz, uslu, nazik, dürüst bir çocuk yetiştirmektir. Ancak, sonuç hiç de böyle olmamakta; yanlış yapmaktan korkan, kendisine güveni olmayan, kolayca başkalarının etkisinde kalan, aşağılık duygusuyla ya içine kapanık ya da saldırgan bir kişilik kazanan çocuklar ortaya çıkmaktadır. 

 Dayak, karşı tarafı aşağılayan, kendisini işe yaramaz ve değersiz hissetmesine yol açan kötü bir eğitim aracıdır. Ki, dayağı sevimsiz ve incitici kılan, dayağın kendisinden ziyade, dayak sırasında sarfedilen aşağılayıcı sözler ve takınılan saldırgan tutumlardır. Bu yüzden, dayağın en onur kırıcı şekli yüze vurulan tokattır. Dayağa sık başvuran anne babalar, çocuğun iyi taraflarını görmeyen, devamlı yaptığı yanlışlar üzerinde duran, suçlayan, başka çocuklarla kıyaslayan, sevgilerini belli etmeyen negatif bir tutum sergilemektedir.

 Aşırı Serbestliğe Dayanan Çocuk-Merkezli Tutum: Bu tutum, genellikle tek çocuklu kalabalık ailelerde, orta yaşın üzerinde çocuk sahibi olan anne babalar ve bütün aile büyükleri tarafından uygulanan bir disiplin şeklidir. Ailede çocuğun egemenliği sözkonusudur. Aile üyeleri kayıtsız şartsız çocuğun isteklerini yerine getirirler. Sonuçta, aşırı sevgi ve ilgi, çocuğu kural tanımaz, doyumsuz bir kişi yapar.

 Anne, baba, büyükanne, büyükbaba, hala, teyze bol ve pahalı oyuncaklar alarak ve her isteğini yerine getirerek çocuğun doyuma ulaşacağını zanneder. Yüzlerce pahalı oyuncağı olduğu halde bunlara kıymet vermez, yenisini ister. Alınan her yeni oyuncakla ancak üç-beş saat oynar ve bir kenara atar. Aileye egemen olan çocuk bir kral edasıyla hareket eder, aile büyüklerine saygı duymaz. Bu çocuklar, aileye egemen olmakla kalmaz, aile dışında da egemenliklerini sürdürmek isterler. Okul çağına girdiklerinde kurallara uymakta, ders çalışmakta ve arkadaş edinmekte başarısızlığa uğrar, hayal kırıklığı yaşarlar.

 Dengesiz, Tutarsız ve Sorumsuz Tutum: Anne, baba ve aile büyükleri arasında ortak bir eğitim şekli olmayan, herkesin çocuğa farklı yaklaştığı ailelerde çocuklar neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenemezler. Anne yanlış bir davranışından dolayı çocuğa ceza vereceği zaman, büyükbaba veya büyükanne “Torunuma dokunma, bırak yapsın!” diyerek arka çıkar. Kimi zaman anne çocuğun yanında babanın tutumunu eleştirerek, “Bu çocuğu sen şımartıyorsun, senden yüz bulup beni dinlemiyor” der. Dengesizlik ve tutarsızlık çoğu zaman anne ve babanın kendisinden kaynaklanır. Anne çocuğu yanlış davranışından vazgeçirmek için önce alçak sesle, “Yapma!” der, sonra sesini yükseltmeye başlar, bu da yetmeyince kızıp dayağa başvurur, arkasından çocuğu bağrına basarak özür diler.

 Baba dinlenmiş sakin bir durumda iken çocuğun yüksek sesle müzik dinlemesine bir tepki göstermez, normal karşılar. Ancak aynı baba yorgun ve sinirli olduğu zaman yüksek sesle müzik dinleyen çocuğuna “Burası disko mu, kes şu müziğin sesini!” diye bağırır. Çocuk, eğitimi konusunda anne ve babanın sık sık birbirlerini eleştirdiklerine şahit olur. Kafası karışır; kimin haklı kimin haksız olduğuna karar veremez.

 Aşırı Koruyucu ve Kollayıcı Tutum: Geleneksel aile modelinde en sık başvurulan bir disiplin şeklidir. Aşırı koruyucu tutumda anne babalar çocuklarını sevgi ve şefkatle örülü bir altın kafeste yetiştirirler. Çocuk adına bütün sorumluluğu anne baba üstlenir. Çocuk için neyin doğru neyin yanlış olduğuna anne baba karar verir. Saç şeklinden giydiği elbiseye kadar, anne ve babanın tercihi söz konusudur.

 Daha çok anne-çocuk ilişkisinde görülen bu aşırı koruyuculuk ömür boyu devam eder. Çocuk çatal kaşık kullanacak yaşa geldiği halde anne onu kendi eliyle beslemeyi tercih eder. Tuvaletini anne yaptırır, anne giydirir, ayakkabı bağlarını dahi anne bağlar. Mikrop kapmasın diye kaynatılmış su içiren, sokağa çıkmasına ve arkadaş edinmesine izin vermeyen, okul çağına geldiği halde çocukla aynı yatağı paylaşan anne örnekleri az değildir. Bu anneler çocuğa sevgi verdiklerini, onu koruduklarını sanırlar; gerçekte çocuğu kendilerine bağımlı hâle getirerek yalnızlıklarını ve mutsuzluklarını telafi etmektedirler. (Bize müracaat eden yeni evli genç bir bayan baba evini özlediğini, koca evine alışamadığını, ne pişireceğini dahi telefonla annesine sormadan rahat edemediğini söylüyordu.)

 Aşırı koruyup kollanan çocuklarda okul korkusuna çok sık rastlanır. Sınıf ortamına alışamaz, arkadaş edinemezler. Okulun ilk günlerinde annelerinin eteğine yapışıp bırakmayan, onlarla aynı sırada oturmakta ısrar eden çocuk örnekleri görürsünüz. Bunlar annelerine bağımlı hâle gelmiş gölge tiplerdir. Gölge tipler sadece evlerinde, annelerinin dizi dibinde kendilerini güvende hissederler. Kalabalıktan hoşlanmaz, paylaşmayı ve işbirliğini bilmezler. Karşılaştıkları bir problemi anne ve babanın yardımı olmadan çözemezler. Deneme ve yanılmalarına fırsat verilmediği için kendi yeteneklerinin farkında değildirler. Sorumluluk ve liderlik almak istemezler. Emirle hareket etmeye alıştıkları için kolayca başkalarının güdümüne girerler. Sokağa, açık havaya ve güneşe çıkmalarına izin verilmediği için bağışıklık sistemleri gelişmemiştir; bulaşıcı hastalıklara kolay yakalanırlar.

 Sevgiye Dayalı, Güven Verici, Hoşgörülü Tutum: Bir çocuk sevgi, şefkat, yardımlaşma, sadakat, işbirliği, sorumluluk ve güven duygularını ancak aile içinde yaşayarak öğrenebilir. Bu duyguların sonradan eğitim kurumları tarafından kazandırılması çok zor, hatta imkânsızdır. 

 Çocuk eğitiminde 1-3 yaş dönemi çok önemlidir. Bir çocuk üç yaşına ulaştığında ya güvenli ya da güvensiz bir kişilik kazanmıştır. Anne sevgisinden ve ilgisinden mahrum kalan bir çocuk güven duygusu kazanamaz. Doğum sırasında annelerini kaybeden, bakıcı elinde yetişen, cami kapılarına terk edilen, kimsesizler yurdunda büyüyen, sonradan evlat edinilen çocuklar sevmeyi öğrenememekte; çok iyi bakılıp beslenseler dahi, zihinsel ve ruhsal yönden geri kalmaktadır. Çocuk sevildiğini hissetmeden hayata bağlanamaz. Çocuk için hayatı anlamlı kılan, anne ve baba sevgisidir.

 Çocuklarına iyi bir eğitim vermek isteyen anne babaların gözden kaçırdığı bir gerçeği burada dile getirmek istiyoruz. 1-3 yaş için doğru olan eğitim tutumları 3-6 yaş için geçerli değildir. Çocuk konuşmaya ve yürümeye başladıktan sonra hızlı bir öğrenme sürecine girer. Elinin ulaştığı herşeye dokunmak, incelemek, denemek ister. Sıcak bir sobaya yaklaşırken defalarca ‘cıs’ demeniz bir anlam taşımaz. Ancak elini sobaya dokunup canı yandığında, yani deneyip yanıldığında sıcaklık hakkında gerçek bilgiye ulaşmış olur. Hayatî bir tehlike olmadığı sürece çocuğun hareketlerine müdahale edilmemeli, arzularını gerçekleştirmesine izin verilmelidir. Çocuk ancak böyle bir hoşgörü ortamında yeteneklerini keşfetme imkânı bulabilir. Oyunsuz ve arkadaşsız bir çocuğun psiko-sosyal gelişimi sağlıklı değildir. Sokak, çocuğun dış dünya ile tanıştığı, ben-merkezcilikten kurtularak ‘ben ve başkaları’ kavramını pekiştirdiği, kendisini başkasının gözü ile değerlendirmeyi öğrendiği, akranları ile işbirliği yaptığı mükemmel bir eğitim ortamıdır. Aşırı koruma altında yetişen; sokaktan, arkadaştan ve oyundan mahrum bırakılan 3-6 yaş arası çocuğun ‘sosyal fobi’ adını verdiğimiz güvensiz bir kişilik geliştirme ihtimali oldukça yüksektir. 

3-6 yaş çocuğu aşırı koruyup kollanmadan ve müdahaleden hoşlanmaz. Kendi işini kendisi görmek ister. Enerji doludur, yorulmak bilmez. Atlar, zıplar, tırmanır, gözükaradır, kaza yapacağından korkmaz. Kas ve sinir gelişimi için çok önemli olan bu hareketleri sınırlandığı ve yasaklandığı zaman hırçın, inatçı ve saldırgan bir kişiliğe bürünür. Anne ve babayı kızdırmaktan zevk alır.

 Yeterli kas ve sinir gelişimine sahip olduktan sonra çocuğun tuvaletini kendi kendine yapmasına, yemeğini kendi başına yemesine, kendi başına giyinip soyunmasına, arkadaşlarıyla sokakta oynamasına, eve arkadaş davet etmesine fırsat verilmelidir. Başarısızlıktan çok başarıları üzerinde durmalı, yanlış davranışlarında ikaz edilmeli, doğru davranışları övülerek kendine güvenmesi sağlanmalıdır. Evde adam yerine konan, duygularını rahatça ifade etmesine izin verilen, anne ve babanın doğru ve yanlış davranışlar konusunda ortak tutum takındığı ailelerde çocukların—ruh sağlıkları yerinde, güven ve sorumluluk duyguları ise gelişmiş olduğundan—okul başarıları yüksektir.

 Ana Baba Okulu’nda ders verdiğim sıralarda bir anne söz istedi. “Hocam,” dedi, “ilköğretim 4. sınıfa giden bir oğlum var. Ders çalışmada ve ödev yapmada isteksiz davranıyor. Zeki bir çocuk olduğu halde okul başarısı düşük. Öğretmeni ödevleriyle ilgilenmemizi ve ders çalıştırmamızı söyledi. Babası hiç ilgilenmiyor. Benimle ders çalışmak istemiyor, ancak başına dikilirsem zoraki ödev yapıyor. Sokağa ve bilgisayar oyunlarına çok düşkün, saatlerce bıkmadan oyun oynuyor. Bilgisayarı ve sokağı yasakladım, ama değişen birşey yok. Aksi ve sinirli bir çocuk oldu. Bazen elimde olmadan dayağa başvuruyorum. Ne yapacağımı şaşırdım, lütfen bana bir yol gösterin.”

 Anneyi dinledikten sonra sınıfa döndüm. “Lütfen çocuklarının okul başarısı yüksek olan anneler parmak kaldırsın” dedim. Neden babalara değil de annelere hitap ettiğimi merak edeceksiniz. Çünkü sınıfımda hiç baba yoktu! Kalkan parmakları saydım, beş anne çocuğunun okul başarısından memnundu. Parmak kaldıran annelere sordum: “Çocuğunuz okul başarısını neye borçlu? Sizin anne olarak bu başarıdaki katkınız nedir?” Sıra ile cevap verdiler. Verilen cevapları aramızda tartıştık. Sadece bir annenin tutumunu sağlıklı bulduk: sevgiye dayalı, güven verici, hoşgörülü tutum.

 Şartlı sevgiye, baskıya, otoriteye ve cezaya bağlı okul başarısı uzun ömürlü olamaz. Elimizde ilköğretimde okul başarısı yüksek olduğu halde lisede düşme gösteren çok örnek var. Sevgi şarta bağlanamaz. “Okulda başarılı olur, yüksek notlar alır, takdir getirirsen seni severim” diyen bir anne veya baba aslında çocuğu sevgi ile tehdit etmektedir. Çocukta devamlı başarısız olma ve anne baba sevgisini kaybetme korkusu vardır. Başarılı olduğu halde, bu korku sebebiyle, sindirim ve uyku bozuklukları yaşayan öğrencilerimizin sayısı az değildir.

 Okula yeni başlayan bir çocuğun başarılı veya başarısız olacağı daha baştan bellidir. Okul başarısında, ailede verilen okul öncesi eğitim çok önemlidir. Pedagoji bilen bir öğretmen, bir hafta içinde öğrencilerini gözlemleyerek aileleri hakkında bir kanaate varabilir. Ailede sevgiye doymuş, özgüven ve sorumluluk kazanmış bir çocuk öğrenme merakıyla doludur. Bakışları sevecen ve parlaktır. Sırada oturuşuyla, öğretmeni dinlemesiyle, derse katılmasıyla, verilen ödevi yapmasıyla, kurallara uymasıyla kendini belli eder.

 Akademik zeka (IQ) başarı için gereklidir, ancak başarıyı garanti etmez. Başarının anahtarı EQ dediğimiz duygusal zekadır. Duygusal zeka ise 1-6 yaş arasında ailede verilen eğitimle kazanılır.

 Ali Çankırılı

“Rab” ismini okumak ve Eğitim..

Yazı kategorisi: Eğitim 3:46 pm yazan: Minik Kelebek

Bir rivayete göre, Cenab-ı Hakkın (c.c) doksan dokuz ism-i şerifi bulunmaktadır. Peygamber efendimizin ( a.s.m ) müstesna bir duası olan Cevşen-ül Kebir’de ise, bin bir esma- i ilahiyeden bahsedilmektedir. Bu duada hem İlahi isimler öğretilmekte hem de o isimlerden eman ve yardım dilenmektedir.


Alimlerin çoğunluğuna göre bu ilahi isimler arasında bir isim de, İsm-i Azamdır. Bir hadiste: “Allah’ın İsm-i Azam’ı, “İlahınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka ilah yoktur, O Rahman’dır, Rahim’dir” (Bakara suresi, 2 / 163) ve “Elif, lam, mim. Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur, daima diridir ve (yarattıklarını) koruyup yöneticidir” (Âl-i İmrân, 3 / 1-2) mealindeki ayetlerde bulunduğu.” ( Saîd Havva, El-Esas Fi’t-Tefsir, I, 288) ifade edilir. Başka bir hadise göre “namaz kılan birisinin “Allahümme inni es’elüke bienne leke’l - hamdü la ilahe illa ente’l Mennân Bediü’s-semâvat ve’l - ard Zü’l-celali ve’l-ikrâm ya Hay ya Kayyum” diye dua ettiğini işiten Resulüllah (a.s.m) “Biliyor musunuz ne ile dua etti?” diye sormuş, ashabın “Allah ve Resûlü bilir” demeleri üzerine, “Nefsim kudret elinde bulunan Zat-ı Zülcelal’e yemin ederim ki, Allah’a en büyük ismi (İsm-i Azâm) ile dua etti. O İsm-i Azâm ki, Allahımız (c.c) onunla çağırıldığı vakit icabet buyurur ve onunla istenildiği vakit verir” (Hamdi Yazır, Hak Dini, Kur’an Dili, VI, 4678) buyurmuştur.Cenab-ı Hakkın (c.c) isimleri arasında hangi isminin İsm-i azam olduğunu analiz edecek değiliz. Çünkü Bediüzzaman hazretleri “İsm-i azam herkese göre bir olmaz. Pek çok zâtlar farklı farklı isimleri, İsm-i Azam görmüşlerdir.” (Lem’alar, 339) demekle, herkesin İsm-i Azamı farklı tespit ettiği bir vakıadır. Çünkü İsm-i Azam, bütün isimler içerisinde gizlidir. Bu nedenle, her insan kainatta azami olarak tecelli eden herhangi bir ismi, İsm-i Azam olarak görebilir.  

Kainatta tecelli eden isimler içerisinde, Rab isminin ayrı bir yeri ve ehemmiyeti vardır. Çünkü Allah (c.c), Rab ismi ile nerede ve hangi şeyde tecelli ederse, bütün sıfatları ve çok esması ile orada hazır ve nazırdır. Yani Cenab-ı Hak (c.c) hangi canlıyı terbiye etmiş ise, o terbiyenin arkasında hayat, kudret, hikmet, ilim, şefkat, basar (görme), sem’ (işitme), Musavvir, Müzeyyin v.s sıfat ve isimlerini görmek ve okumak mümkündür. Bu noktadan bakıldığında Allah isminden sonra en çok tecelli eden, okunan, çağrılan ve zikredilen isim, Rab ism-i şerifidir.

Rab, sözlükte terbiye eden, derece derece, kademeli olarak kemale erdiren anlamına gelir. Kâinatın yaratılışı bir ilk noktadan başlamış ve Kuran-ı Kerimde altı gün şeklinde ifade edilen altı devrede son şeklini almıştır. Bu İlâhî irade, bu dünyaya misafir olarak gönderilen varlıklarda da kendini göstermiş, onların da bedenleri yine bir anda değil kademeli olarak yaratılmıştır. Bu misafirlerin en şereflisi olan insan, ana rahminde, ana hatlarıyla, altı devre denilebilecek bir kademeli terbiyeden geçmiştir. Bu kademeler nutfe (iki ayrı cinsten hücrelerin birleştiği duru su), alaka ( koyu kan), mudğa (bir çiğnem et parçası), azm (kemik), lahm (et), halk-ı cedit (yeni yaratılış, son şekli alma) devreleridir. ( Prof. Dr. Alaaddin Başar, Esma-i Hüsna Şerhi)

Bütün alemleri emir dinlemek üzere terbiye eden Allah (c.c), insanları da kendi iradeleriyle emir dinleme veya dinlememeye müsait bir şekilde terbiye etmiştir. Ayrıca insanın istidatları, - eğitim aldığı taktirde - her türlü ilim ve sanatı netice verebilecek tarzda dizayn edilmiştir. Bu çeşit terbiyede çok büyük hikmetler vardır. Zira Allah (c.c.) insanları bu şekilde yaratmakla, bir kısım insanları diğer insanlar üzerine şeref kazanmalarını irade etmiştir. İnsanlık aleminde, başta peygamberlik olmak üzere, âlim, şeyh, öğretmen (muallim), belletmen, mürebbi, usta gibi unvanlar ortaya çıkmıştır.

Terbiye ve eğitim işi ile meşgul olan kişilerin, Rab isminden öğrenecekleri çok şeyler vardır. Zira Rab ismi, mahlukatı terbiye ettiği gibi, terbiyenin nasıl yapılacağı hususunda da ders vermektedir. Çünkü en büyük terbiyeci Cenab-ı Haktır. Allah (c.c) bir şeyi her yönüyle terbiye eder. Ona lazım olan tüm ihtiyaçlarını karşılar. En büyük şey en küçüğe göre ayarlanırken, en küçük şeyler de en büyüklere göre tasarlanır. Yaratılışta zıtlaşma ve inatlaşma yoktur. Büyük, büyüklüğüne güvenip isyan edemediği gibi, küçükler de küçüklüklerine güvenip terbiye dışına çıkamaz. İtaat etmek üzere terbiye edilenlerin isyan hareketlerinde bulunması, elbette düşünülemez.

Peygamberlerin insanları eğitmede ki modeli, Rab ismidir. Çünkü Rab ismi herkese ve her şeye layığını verip, hikmetle karar verir. Peygamberler de Rab isminin cilvesiyle, farklı farklı şeriatlar getirmişlerdir. Şayet kendi zamanlarının ve insanlarının durumuna uygun şeriatla gelmemiş olsalardı, muvaffak olamazlardı.Mürşitlerin takip etmesi gereken tarz, hikmetle ve şefkatle terbiyedir. Rab ismine mazhariyet ölçüsünde, muvaffakiyet sağlanır. Tarih boyunca gelen başarılı mürşitlerin sırrı, Rab ismine bağlılıklarıdır. Rab ismine uzaklık ölçüsünde de başarısızlık söz konusu olur.Öğretmenlerin öğrenci eğitiminde başarılı olmaları için takip etmeleri gereken temel model, yine Rab isminin terbiye sistemidir. Çünkü Cenab-ı Hak ( c.c ) semavi kitap ve hitaplarda, insanların terbiyesinde şefkat ve hikmetin yanında lütuf ve kahır müesseselerini beraber işletmektedir. Yani insanların terbiyesinde daima fayda gözetilir. Bu faydayı elde etmek için gereken tüm şartlar hazırlanır. Sonra, mükafat ve mücazat ortaya konur. İnsanlara taşıyabilecekleri kadar yük yüklenir. Taşınamayacak yükler teklif edilmez ve yapılacak fiilin neticesi hatırlatılır. Böylece her insanın, bu imtihanı başarabilmesi sağlanır. Maalesef insanlar bu şefkatli imtihanı kendi iradeleriyle aleyhlerine çevirebiliyorlar.  

Buna göre öğretmenler, kendi öğrencilerine:
1- Şefkatle muamele etmelidirler. Kendilerine babalarından daha yakın olduğunu ihsas ettirmelidir. Çünkü, şefkatli muamelenin cezalandırmaktan daha tesirli olduğu açıktır.

2- Eğitimi hikmetle vermelidirler. Çünkü hikmetsiz yapılan her iş, boş ve beyhude olduğu gibi, hikmetten uzak verilecek eğitim de boş ve faydasız olacaktır. Öğrenciler kabiliyetlerine göre sınıflandırılacak, ileri hedefler belirlenecek ve bu hedeflere göre yönlendirileceklerdir. Cenab-ı Hakkın (c.c) her çekirdekten farklı bir ağaç ve meyve yaratması gibi, farklı istidatta ve kabiliyetteki öğrencilerin de kendilerine uygun meyve vermeleri sağlanmalıdır.

3- Güçlü bir irade kazandırmalıdırlar. Zira güçlü irade sahibi olan öğrenciler, belirledikleri hedeflere emin adımlarla ilerleyebileceklerdir. Basit kayıtlar ve engeller ayaklarına dolanıp, hedeflerinden şaşırtamayacaktır.


4- Eğitimlerine mani olan dış etkenleri kaldırmalıdırlar. Çünkü, şerri defetmek faydaları teminden önde gelir. Dolayısıyla Allah (c.c) bir şeyi terbiye ederken, hariçten gelecek manileri def’ ettiği gibi, öğrencileri yetiştirme gayretinde olan bir öğretmenin de eğitime zarar veren harici etkenleri bertaraf etmeleri şarttır. Yoksa vermeye çalıştığı eğitimin sonuçsuz kalması işten bile değildir.  

Dr. Burhan Sabaz