Günlük Arşivler: Şubat 11th, 2008

Çocuğun hayatı tanıması, kendi ayakları üzerinde durabilmesi, bir meslek sahibi olabilmesi için okul büyük önem taşıyor. Bu nedenle okul öncesinde çocuk, ailesi tarafından gireceği ortama hazırlanmalı, alıştırılmalıdır. Aileler bu kurumları kendi verdikleri eğitimin yanında onlara yardımcı olan bir yer olarak görmeli. “Benden bu kadar bu yaştan sonra eti de sizin kemiği de sizin!” dememeli. Çünkü böyle bir durumda çocuğun başarısız olması kaçınılmazdır. Bu nedenle öğrenci, okulu sadece bir sorgulama yeri ve sene sonunda alınan karne notları olarak algılar. Eğitime ve okula “Notumu alırım ailemin dilinden kurtulurum!” nazarıyla bakmak kalıcı başarı getirmiyor.Bundan dolayı hangi seviyede olursa olsun her eğitim-öğretim dönemi başında öğrenci sanki ilk defa okula başlıyormuş gibi heyecan yaşamalı, alacağı notların değil, “bilgilerin” hayatı boyunca çok işe yarayacağını bilmeli. Bu bakış açısı kazanıldığında öğrencinin başarılı olması kaçınılmazdır. Çocuğun okula alışmasında, sorumluluğunu bilerek devam etmesinde ailenin destek olması çok önemlidir.

Uyum sürecine dikkat!

Özellikle ilköğretime yeni başlayan, 8. sınıftan sonra okul değiştiren ve ortaöğretimi bitirip bir üniversiteye başlayan öğrencilerin bir uyum süreci vardır. Bu uyum süreci eğer iyi geçmezse okul, öğrenci ve ailesi için çekilmez bir hâl alır. Milli Eğitim Bakanlığı bu nedenle bu öğretim yılında ilk defa bir uygulamaya imza attı. İlköğretime yeni başlayan çocuklara okulların kapıları bir hafta öncesinden açıldı. Bundaki amaç, öğrenci ve velileri okula hazırlamak ve uyum sürecini kolaylaştırmak. Burada sadece öğrencinin alışması değil velinin de çocuğunu emanet edeceği yerle ilgili bilgi sahibi olması ve okulu ikinci bir evi gibi görmesi hedefleniyordu. Çocuk bu yıllarda okulu ne kadar severse, eğitim hayatı boyunca öyle hisseder. ‘Bugün gitmek istemiyorsan okula gitme’ tarzı bir davranış doğru değil.

Ders çalışmak için en uygun vakit ne zamandır?

Ders çalışmak için en iyi vaktin ne olduğu, kişiden kişiye değişir. Fakat günün belirli vakitleri diğer saatlere göre daha verimlidir. Örneğin zihnin açık olduğu sabah vakitleri, öğlenin bir kısmı, akşamın belirli saatleri daha kolay öğrenilebilen zamanlardır. Yine yatmadan önce tekrar edilen bilgiler uyku esnasında unutma azaldığı için daha kalıcıdır. Her öğrencinin ders çalışma alışkanlığı farklı olduğu gibi zamanları da farklıdır. Ders çalışmayı şu zaman, bu zaman diye ertelemek doğru değildir. Önce belirli bir program yapılmalı ve ona uygun hareket edilmelidir. Bazı eksiklikler, aksaklıklar olsa da programın dışına kesinlikle çıkılmamalıdır.

Nasıl ders çalışılmalı?

Psikolojik Danışman Taşkın Tanrıkulu, ders çalışmanın püf noktalarından en önemlisinin doğru ders çalışma alışkanlığını kazanabilmek olduğunu belirtiyor. Buna göre, doğru ders çalışma alışkanlığını kazanmak önce öğrencinin kendisini iyi tanımasına, öğretmeninin ve ailesinin de ona yardımcı olmasına bağlıdır. Öğrenci ders çalışmaya başlamadan önce dersi ne kadar iyi dinlediğini ve anlayıp anlamadığını düşünmelidir. Eğer olumsuz bir tutumu varsa sorununu araştırmalı çözüm yolları bulmalıdır. Ders çalışmasını, hedefleriyle doğru oranda artırmalıdır. Öğrencinin kendisine özgüveninin olması da ders çalışmasını kolaylaştıran bir diğer etkendir. Kişi ne kadar yapabileceğine inanırsa o kadar çok çalışacak ve başarılı olacaktır. Ders çalışma alışkanlığı öğrenciden öğrenciye farklılık gösterir her öğrenci kendisi için en verimli metodu deneyerek öğrenmelidir. Ders çalışma metotları sayısal derslerde farklı, sözellerde farklı olmalıdır.

Çalışma ortamı nasıl olmalı?

Bireyin başarılı olmasında çalışma ortamının etkisi büyüktür. Ortam kişiyi çalışmaya itecek psikolojik ve fiziksel nitelikler taşımalı. Çalışma ortamı aydınlık ve yeterli ısıya sahip olmalıdır.

Odanın tertipli ve düzenli olması, ders çalışma planının görülebilecek bir yerde asılı bulunması gerekir.

Ortamın havalandırılması bireyin zevkle çalışmasını sağlayacaktır.

Masa başında ders çalışmaya başlama, öğrenciyi daha kısa sürede motive eder. Çalışma masası odanın en güzel yerine konmalıdır.

Oturulan sandalye de çalışmaya uygun olmalıdır.

Çalışma odasına asılan afiş ve posterlerin öğrenciyi çalışmadan alıkoyan nitelikte olmaması gerekir.

Öğrenci, kendisini çalışmaya yöneltecek sloganlar üretebilir.

Rahatlatıcı pratik tavsiyeler

Bir bardak su için ve çalışma masanızda bir bardak su bulundurun.

Ara sıra ayağa kalkarak gerilin, bir iki dakika basit bedensel hareketler yapın.

Bir sonraki çalışmanızı zihninizde canlandırın.

Dinlenme süresini sizi rahatlatacak bir müzik dinleyerek geçirin.

Gözlerinizi rahatlatacak göz egzersizleri yapın.

Nefes egzersizlerini yapmayı ihmal etmeyin.

İşaret ve başparmağınızla alnınıza masaj yapın, hayalinizde en sevdiğiniz yerde olduğunuzu düşünün.

Aileler çocuklarına nasıl destek olmalıdır?

Eğitimin vazgeçilmez taşlarından olan aileler, hayat boyu çocukların yanında nasıl oluyorsa eğitim boyunca da yanlarında olmalıdır. “Ben ilkokul mezunuyum, ben lise mezunuyum, bizim zamanımızda böyle dersler yoktu.” gibi laflarla öğrencinin yanında yer almamak çok yanlıştır. Öğrenciler, aileleri bir tehdit unsuru değil bir destekçi olarak görmelidir. Aksi halde öğrenci yalana başvurabilir. Okul hayatı hep sınavlarla doludur. Sınavlar öğrenilen bilgilerin öğrenilme derecesini ölçer. Bu değerler bize öğrenilen bilgiler hakkında fikir verir. Burada bir sıkıntı varsa öğrencinin çalışma alışkanlıkları gözden geçirilmelidir.

Ergenlik döneminde nasıl davranılmalı?

Psikolojik Danışman Hikmet Ak, ergenlik sürecinin bazı aileler için sancılı bir dönem olduğunu ifade ederek, “Bu dönemde gençler kendileri ve gelecekleri ile ilgili kaygılar yaşarken bir taraftan da otoriteyi temsil eden kişilerle sorunlar yaşayabilir.” diyerek şu noktalara dikkat çekiyor: “Aileler öncelikle şunu bilmeliler ki bu dönemde ergenlere zorla yaptırılmaya çalışılacak şeyler genellikle olumsuz sonuçlanacaktır. Buna eğitimle ilgili kararlarda dâhildir. Örneğin ders seçimi, alan belirleme, meslek seçimi, ders çalışma gibi konularda sık sık sorunlar yaşanır ve aileler genellikle bu sorunlar karşısında çaresizlik yaşarlar. Aileler çocuklarına anlatmak istediklerini mümkünse gencin sevdiği ve kendisine model olarak gördüğü kişilerin yardımıyla aktarmalıdır.”

Başarısızlıklara karşı tepki nasıl olmalı?

Başarısızlık bir sonuçtur. Bu sonucun ortaya çıkmasına sebep olan nedenler vardır. Bu nedenleri araştırmadan verilecek tepkiler muhtemelen başarısızlığı artıracak veya devamlı hale getirecektir. Aileler okulla ilgili başarısızlıklarda tepkisel davranmak yerine önce bunun nedenlerini araştırmalı;

Öğrencinin kendine güveni ile ilgili sorunları mı var?

Okulla veya aile ile ilgili kaygı ve korku yaşamakta mı?

Öğretmeni ile ilişkilerinde sorunlar var mı?

Bedeni veya zihni bozukluklar olabilir mi?

Dikkat veya motivasyon eksikliği gibi durumlar olabilir mi? gibi nedenlerin varlığı sorgulanmalı, gerekirse öğretmenden veya bir eğitim uzmanından destek istenmelidir.

Öğrenme güçlükleri nasıl aşılabilir?

Öğrenme güçlüğü, çocuğun herhangi bir nörolojik bozukluğa bağlı olmaksızın okul becerilerindeki bozukluktur. Bazı çocukların dikkat süreleri azdır, dikkatleri dağınıktır. Düşünce, duygu ve davranışlarını yeterli derecede denetleyemezler, düşünmeden harekete geçebilir. Sabırsız, tez canlı, fevri, heyecanlı olabilirler. Zekâları yaşıtlarından daha ileride ya da daha geride değildir. Ancak kapasitelerinin altında akademik başarı gösterirler. Motivasyonları çok düşüktür. Ders çalışmak onlar için çoğu kez işkenceye dönüşür. Bazılarında el becerileri, yaşıtlarına göre daha az gelişmiştir. Örneğin yazıları bozuk, sakarlıkları daha çoktur. Bazılarında karşı gelme, davranış sorunları ve dikkat eksikliği veya hiperaktivite bozukluğu görülebilir.

Belirtiler ne zaman ortaya çıkar?

1- Çoğunlukla okula başlamasıyla ortaya çıkar.

2- İlkokulun ilk senesinde öğrenme sorunları ile dikkati çekerler.

3- Öğretmen çocukta zekâ geriliği olduğundan şüphelenebilir, ancak bu bozukluğun zekâ ile hiçbir ilgisi yoktur.

Öğrenme güçlüğüne karşı ne yapılabilir?

Aile ve öğretmen eğer öğrenci okula başladıktan sonra aşağıdakilerden birkaçı ile ilgili uzun süreli zorluk yaşarsa derhal bir uzmana başvurmalıdır;

Alfabeyi öğrenmede zorluk.

Ses ve heceleri birleştirmede zorluk.

Yazılanları kopyalamada zorluk.

Yeni kelimeleri öğrenmede zorluk.

Anlatılan bir hikâyeyi tekrarlamada zorluk.

Sayı saymada zorluk.

Yeni öğrenilmiş bilgilerin hatırlanmasında zorluk.

Dikkatini toplamada zorluk.

Bir işten diğerine geçmede zorluk.

Yönerge ve kuralları takipte zorluk.

Yönünü bulmada zorluk.

Nergihan Çelenelen

Çocuk, okula niçin gittiğini bilmeli

Çocuğu okula motive etmek için ailenin çocuğa, okulun amacını anlatması gerekir. “Neden okula gidiyor, okulda gördüğü derslerin amacı nedir, niçin eğitim gereklidir, eğitimin kişiye ne gibi faydaları vardır?” sorularının cevaplarını çocuğun yaşına, ilgisine, isteğine, eğilimine göre cevaplaması gerekir.

Okul, hayatın antrenman sahasıdır. Nasıl futbolcular antrenman sahasında değişik hareketler yaparlar, teknik-taktik bilgiler alırlar; sonra da sahaya çıkıp bunları uygularlarsa öğrenci de hayatta, okulda aldığı eğitim sayesinde yol almaya çalışır.

Derslerin anlamını kavramalı

Bazı öğrenciler okulda gördükleri bir kısım derslerin hiç işe yaramadığından yakınabilir. Futbolcular antrenmanlarda mekik, şınav çekerler. Ancak maç sırasında futbolcular bu hareketleri kullanmazlar. Gole giden bir futbolcu yere yatıp şınav-mekik çekmez. Ama futbolcunun sahada diri kalması, enerjisini uzun süre muhafaza etmesi bu hareketler sayesinde olmaktadır. Yani antrenmanda yapılan bazı hareketler aslında maç içinde aynen kullanılmaz ama o hareketlerin futbolcuya kazandırdığı donanım ve kazanımlar maç içinde çok işe yarar. İşte okuldaki bazı dersler de hayatta aynıyla işimize yaramayabilir; ancak her ders öğrenciye bir donanım kazandırır.

Kabiliyetler nasıl geliştirilebilir?

Öğrencinin, analiz-sentez yapabilmesini, zekâsının, düşünce yeteneğinin, problem çözme kabiliyetinin gelişmesini sağlayıcı teknikler vardır. Bütün bunlar da hayatta daha iyi noktalara gelebilmek, şu kâinat kitabını daha doğru okuyabilmek, hayatta üzerimize düşen sorumlulukları daha etkili şekilde yerine getirmek için çok gereklidir. Çocuğu okula motive etme konusunda sizler de değişik yöntemler geliştirebilirsiniz.

Motive etmeliyiz

Öğrencinin başarılı bir sezon geçirmesi için motivasyonun sağlanmış olması gerekir. Bu süreçte öğrenciye ve öğretmene bazı görevler düştüğü gibi bu konuda velinin de bazı sorumlulukları vardır. Uzun bir aradan sonra okula dönecek olan öğrencilerin okula ve derslere motive edilmesinde öğrencinin yaşına ve kişiliğine göre değişik etkinlikler yapmak gerekir. Öğrenciyi okula iyi motive edebilmek için onun sosyal, duygusal ve akademik zekâsını, ilgi ve yeteneklerini göz önünde bulundurmalı, onu iyi tanımalıyız.

Okul gereçleri hazır mı?

Yeni eğitim sezonunda yapılması gerekenlerden biri, araç gereç teminidir. Öğrenci bu süreçte aktif rol almalıdır. Elbiseyi giyecek, kitapları okuyacak, kalemleri kullanacak olan öğrencidir. Aile burada mümkün olduğunca öğrencinin meşru ve makul isteklerini dikkate almalı, bu tür okul araç gereçlerinin temin edilmesi konusunda öğrenciyle birlikte hareket etmeli; öğrenciyi bu sürecin aktörü haline getirmelidir. Bu, aynı zamanda öğrencinin yeni sezona daha kolay intibak sağlamasına da yardımcı olacaktır. Öğrencinin gündemi, okul haline gelecektir.

Onlar bize emanet

Ebeveynler olarak kendimizi gözden geçirmeliyiz. Çocuklarımızın bize verilen emanetler olduğunu hatırlamalıyız. Onlara eşyalarımız gibi bakmamalıyız. Onların üzerimizdeki haklarını düşünmeliyiz. Onların, dünya ve ahiret mutluluğunu kazanan insanlar arasında yer alması için yapmamız gerekenleri planlamalıyız. Bunu da her şeyden önemli görmeliyiz. Zira onlar bizim ümit tomurcuklarımızdır. Onlar solarsa hayatımız, geleceğimiz -Allah korusun ahiretimiz- solabilir. Bu bağlamda üzerimize düşen sorumlulukları eksiksiz olarak yerine getirmeliyiz.

Çocuklara iyi örnek miyiz?

Çocuklarımız bizim kopyalarımızdır. Onlar en fazla bizlerle vakit geçiriyorlar. Anne ve babaları olarak bizleri örnek alıyorlar. Sözlerimiz, davranışlarımız onları etkiliyor. Bizim yanımızda konuşmayı ve hayatı öğreniyorlar. İnsanlarla bizim gibi iletişim kuruyorlar. Bizim yaptıklarımızı yapıyorlar. Bu bağlamda çocuklarımıza her bakımdan en iyi örnekler olmalıyız. Onları nasıl görmek istiyorsak kendimiz de öyle yaşamalıyız. Yeni bir döneme girdiğimiz şu günlerde aileler olarak kendi konumumuzu yeniden gözden geçirmeli; bu gerçekler ışığında kendimize çekidüzen vermeliyiz.

Yunus Bilge

“Keşke daha çok çalışsaydım!” serzenişlerini çok duymuşsunuzdur. O halde sizde aynı hataya düşmeyeceksiniz değil mi?

Üniversiteye hazırlanan öğrenciler -ergenlik döneminin de etkisiyle- iniş çıkışlarla dolu bir ruh haline sahiptir. Bu ruh halinin etkisiyle, kimsenin onları anlamadığını ve başkalarının problemi olmadığını düşünürler.

İsterseniz, bir gözlemci edasıyla öğrencilerin durumlarını değerlendirelim:

ÖSS’ye hazırlanmak zor bir süreç, öğrencilere hak veriyoruz. Çünkü, belirsiz bir gelecek için çalışıyorlar. Üstelik çocukluktan çıktıkları bu dönemde, ağır bir sorumluluk omuzlarına yüklenmiş durumda.

Peki, bu ağırlığı omuzları ne kadar taşıyabilir? Adayların bunu taşıyabilmesi için ağırlığın azaltılması gerekli. Bunun yolu, düzenli çalışmaktan geçer. Ancak bazı adaylar düzenli çalışsalar bile, sürekli depresyon hali içerisindedirler. Başkalarının sorunsuz olduğunu düşünmek, onları yıpratır. Oysa gerçek, onların düşündüğünden farklıdır. Karacaoğlan’ın dediği gibi, ‘Aradım dünyayı dertsiz yok imiş.’ Herkesin sorunları vardır. ÖSS; planlı çalışılırsa çözülebilecek bir sorundur. Çözümü olan şeyler; sorun sayılmaz, yeter ki çözüm yollarını uygulamayı bilelim.

Öğrenciler, özgürlüklerinin olmadığını düşünürler. Her insanın sorumlulukları vardır. Bir mesleğe sahip olan insanlar da özgür değildir. Çünkü yetki (statü); sorumluluğu beraberinde getirir, sorumluluklar ise bireyin davranışlarını sınırlar, dolayısıyla özgürlüğünü kısıtlar. Mutlak özgürlük yoktur.

ÖSS dönemindeki ruhsal durumu, dört başlıkta inceleyebiliriz:

Birinci dönem, yılın başındaki dönemdir. Bu dönemde, öğrencilerin sınavı kazanacaklarına dair inançları tamdır. Henüz çalışmaya başlamamışlardır; ancak başlamakta kararlıdırlar. Bu dönem, öğrencinin ders çalışma konusunda bir zorlukla karşılaşmasına kadar devam eder.

İkinci dönem, öğrenci herhangi bir zorlukla karşılaşmıştır. Ders çalışmaya bir türlü başlayamama, herhangi bir konuyu anlamama, deneme sınavlarında istediği sonucu elde edememe, belli başlı zorluk çeşitleridir. Bu dönemde öğrenci, sürekli etrafındaki (ona göre) mutlu ve özgür insanları gözlemler. En zor durumda olanın kendisi olduğunu düşünür. Kimse onu anlamamaktadır. Üstelik herkesin ondan bir beklentisi vardır. Aday, ‘batsın bu dünya’ modundadır. Bu dönemde realist olup kendisini toparlayarak zorlukları alt ederse, diğer dönemleri yaşamadan üniversiteye girer. Duygusallığı devam ederse, üçüncü döneme -hiç fark etmeden- geçiş yapar.

Üçüncü dönemde aday, yalnızlıktan kurtulmak için kendisi gibi hisseden adayların yanına yaklaşır. Beraberce sorunlarını masaya yatırırlar. Fakat sorunlar konuşarak çözümlenemeyeceği için masadan kalkamaz. Bu dönemde aday, ‘kış sinekleri’ gibidir. Hareketleri yavaş ve çaresizdir. Mutsuzdur. ÖSS’nin ne kadar yanlış bir sınav olduğunu, sistemin değişmesi gerektiğini savunur. Sınavı kazananları değil, kazanamayanları ölçüt alır. Bu davranışı, buhranlarını artırır. Aday bu dönemde, çalışan arkadaşlarını örnek alır ve düzgün bir program uygularsa kendisini toparlayabilir.

Dördüncü dönem ise sınavın yaklaştığı dönemdir. Aday, ne yapması gerektiğine karar vermiş ve ‘Yılın başında olsaydık!’ diye hayıflanmaktadır. Adaylar bu dönemi yaşamak istemiyorlarsa, daha önceden önerilen çözüm yollarından birisini denemelidirler.

Henüz dördüncü döneme çok var, elinizi çabuk tutmaya ne dersiniz?

***

Edison’un asistanı ‘Yedi yüzüncü denemede de başarısız olduk’ dediğinde Edison ‘Hayır, başarısız olmadık, yapmamız gereken yedi yüz şeyi öğrendik’ diye cevap veriyor ve devam ediyor. Edison cesaretini kaybetmeden devam eder.

Ebru Kodak – Rehberlik uzmanı

Her Müslüman’ın Allah’a karşı olan vazifelerinde, hangi ibadeti nasıl yapabileceğine yönelik ilmi öğrenmeye çalışması farzdır. Bu ilmin insanı Allah’a yaklaştırıcı olması gerekmektedir.Bu itibarla insanı Allah’tan uzaklaştıran ilim fayda değil zarar getirir. “Allah’ım fayda getirmeyen ilimden… Sana sığınırım.” hadisinden anlaşılması gereken de budur. Bir hadiste konu çok daha net bir şekilde açılıyor: “Ya âlim ol ya da ilim öğrenmenin yolunda bulun veya ilmi dinlemeye râm ol, yâhut da bunları seven ol, sakın beşincisi olma, aksi takdirde helâk olursun.” Bu arada, “Kimin ilmi artar da zühdü artmazsa, onun sadece Allah’tan uzaklaşması artmış demektir.” hadisi de bize ilim-takvâ dengesini ikaz ediyor. Eğer ilim, insanı Allah’a ibadetten alıkoyarsa, bu şeyler nafile ibadetler bile olsa o ilim bereket getirmez. Zira her öğrenilen şey ilim değil, insanın ayağının kayması için birer vesile de olabilir. Kişi eğer nelerin ilim olup olmadığını öğrenmek isterse, öğrendiklerinin kendindeki etkilerine bakarak karar verebilir. İmam Malik (ra) gerçek ilmin kalplerde huzur meydana getirecek bir özelliği olduğunu şöyle ifade etmiştir: “İlim, her öğrenilen şeyin başkalarına aktarılması ve bolca rivayet edilmesi değil; o, Allah’ın kalplere koyduğu bir nurdur.” Aklın ve ilmin değerini bir koz gibi kullanıp dinî değerleri bunlara feda eden bir anlayış ne kadar yanlışsa, müspet ilimlere uzak durup fayda getirmeyeceğini iddia etmek de o kadar yanlıştır. İlim; insanı gerçek değerlerine yükselttiği ve mutluluğa götürdüğü ölçüde faydalıdır. Kısaca, “Dinsiz ilim kör, ilimsiz din de topaldır.”

Müslüman’a teşvik edilen sadece “bilmek” değil uygulamaktır

Öğrenilen bilgi uygulanmazsa anlamı kalmıyor. Zaten bildiğiyle amel etmeyenler hakkında Cuma Sûresi 5. ayette ‘kitap yüklü merkepler’ tabiri kullanılıyor. Bu tanıma muhatap olmamak gerekiyor. Kişi bildiğinin azıyla amel etmeye başlarsa Allah’ın izniyle diğer bildiklerini de yaşamaya başlar ve ilmiyle âmil olan kişilerden olur. Aynı şekilde eğer bazı yaptığı işlerde ihlaslı davranırsa diğer yaptığı işlerde de ihlaslı olmayı Allah ona nasip edecektir.

Her akşam tüm aile üyelerinin “sessiz kitap okuma saati” olmalı.

Herkes bir kitabı takip etmeli. “Sessiz”lik bittiğinde okunanlar üzerinde görüş alışverişinde bulunulmalıdır. Çocuklar ve gençler için Efendimiz’in hayat hikayesini anlatan siyer kitapları hem rahat okunurluğu hem de sürükleyiciliğiyle tercih edilebilir.

Çocukları kitap okumaya ve faydalı yeni bilgiler öğrenmeye yöneltecek oyunlar oynanabilir. Bilgi yarışmaları şeklinde yapılabilir.

Düzgün konuşma ve güzel okuma kabiliyetini artıran etkinlikler yapılabilir. Şiir okumak, bir hadiseyi düzgünce anlatmaya çalışmak gibi…

Hafta sonları şehrin önemli tarihi ve dini mekanları ziyaret edilebilir. Öyle ki, ailenin tüm fertleri içinde bulunulan il konusunda bir süre sonra “uzman” olacaktır. Örneğin Manisa, Amasya, Trabzon, Bursa, Kayseri, Konya, Adana, Sivas, Erzurum, Urfa gibi illerde bulunup da görülmesi ve ziyaret edilmesi gereken yerleri görmemişsek, gitmeden önce kitaplardan araştırıp bilgilenmemişsek bu çok kötü bir kayıptır. Her yaz, hafta sonlarını pikniğe ayırmak, fotoğraf makinesini sadece “hatıra” fotoğrafları için kullanmak eksikliktir. Çevremizdeki tarihî eserleri fotoğraflayabiliriz.

İlmi nasıl elde ettin?

İmam-ı A’zam’a sormuşlar: ‘Bu ilmi nasıl elde ettin?’ Cevap vermiş: “Merkepler gibi sabır göstererek, köpekler gibi ilim adamlarına yaltaklanarak, kediler gibi tevazu göstererek, kargalar gibi sabaha kadar ilim yolunda seherleyerek…” İmam Şâfiî şöyle der: “Hocam Vekî’ye hâfızamın zayıflığı hususunu şikâyette bulundum. Bana günahları terk etmem hususunda irşadda bulundu. Ve bana dedi ki: “Bu ilim nurdur. Allah’ın nuru da Allah’a isyan eden günahkârlara ulaşmaz!”

İnsanlar helak oldu!

Peygamber Efendimiz (sas) bir hadis-i şeriflerinden şöyle buyuruyor: “İnsanlar helak oldu, içlerinden ancak alimler kurtulabildi. Alimler de helak oldu; ancak içlerinden ilmi ile amel eden kimseler kurtuldu. Ve ilmiyle amel edenler de helak oldu; ancak onların içlerinden de sadece amelini ihlasla yapanlar kurtulabildi. Bu insanlar da büyük bir tehlike üzerindedir.”

Evde neler yapabiliriz?

Anne babalar evlerini bir “TV odası” olmaktan çıkarıp, bir ilim yuvası haline getirebilirler. Bu hemen gerçekleşemeyebilir; ama gayret gösterilirse zamanla oturacak ve manevi lezzeti herkes tarafından fark edilecektir.

Mustafa Aydın

Daha önce sınava giren ve başarısız olan öğrencilere; başarısızlık sebepleri sorulduğunda, cevaplarının birbirine çok yakın olduğu görülmektedir. Bu cevaplar aslında ÖSS’ye hazırlanan bir adayın nelerden uzak durması gerektiğini göstermektedir.Yanda sıralanan özelliklerden bir veya birkaç tanesine sahip olan adaylar, hemen harekete geçmeli ve kararlı olmalıdır. Potansiyelinizi boşa harcamayın. Sizin gezmek, uyumak, televizyon seyretmek gibi ihtiyaçları tabii ki olacaktır. Ancak; haziran ayına kadar bu istteklerinizi ertelemezseniz kazanmak için bir yıl daha çalışmak zorunda kalacaksınız. Sonuç olarak; bu yıl ya da gelecek yıl fedakarlıkta bulunacaksınız. En iyisi bu fedakarlığı; bir an önce yapıp, hazirandan sonra istediklerini yapma konusunda özgür olmanızdır. Bunun için önce, hayatınızdaki alışkanlıkları (istekleri) önem sırasına koymanız gerekir. İsterseniz bu sıralamayı yapan bir adaya kulak verelim:

“Önce ders çalışmalı ve başarılı olmalıyım. Üniversiteye başladığımda, idealleri olan ve beni geliştirebilecek birçok arkadaş edinirim. Televizyon seyretmek ya da bilgisayarla oynamak yerine eksik konularımı tamamlarsam sınavdan sonra onlara ayıracak bol bol vaktim olacak. Düzenli yaşarsam sağlığımı da korumuş olurum. Başarılı olmak için denenmiş yöntemleri kullanmak, hata yapma ihtimalini azaltır, vakit kaybımı önler. Sınava az kaldı, sabretmeliyim.”

Çalışmak istemeyen öğrenci, kendine göre bahaneler bulabilir. Ancak; ÖSYM bizim bahanelerimize değil, puanımıza bakar.

Başarısız olan öğrencilerin ortak özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

* Çalışmak için istek gelmesini bekleme.

* Planlı ve programlı çalışmama.

* Televizyon, bilgisayar ve cep telefonu gibi vazgeçmedikleri alışkanlıklar.

* Üniversiteyi kazanma hedefi olmayan başıboş arkadaşlar.

* Düzensiz yaşam (uyku ve yemek konusundaki düzensizlikler).

* Kaygı düzeyinin düşük olması (ÖSS’yi önemsememe).

* Eksik konu ve dersleri tamamlamama.

* Başarılı olmak için mevcut (denenmiş ve başarılı olunmuş) yöntemler yerine kendine has yöntemler geliştirme.

Ebru Kodak - Rehberlik uzmanı

Neyi, nasıl öğreneceğimizi, hangi metodu kullanırsak daha verimli olacağımızı çoğunlukla bilemeyiz. Halbuki uygulayacağımız minik taktikler, bizim öğrenmemizi kolaylaştıracaktır.

ÖSS’ye hazırlanan adayların birçoğu çalıştıkları halde verim alamadıklarından şikâyet ederler. Üniversite sınavına girmiş ve başarılı olmuş öğrencilerin en belirgin özelliği, bilinçli çalışmalarıdır. Eğitim psikologlarının verimli çalışma teknikleri konusunda tespit ettikleri kriterleri, beş başlık altında toplayabiliriz.

1) Aralıklı yada toplu öğrenme

Bir konunun bir günde öğrenilmesi yerine parçalara bölerek öğrenilmesi, hatırlamayı artıracaktır. Çünkü son güne bırakılmış öğrenmelerde, adayın kaygı seviyesi yüksektir. Bu da öğrenmeyi olumsuz etkiler. Daha önceden hiç çalışılmamış konuların son güne bırakılmasının yanı sıra, tekrara ihtiyaç olan konuların da son günlere bırakılması yanlıştır. Başarılı olmuş adayların ortak yanı, günlük tekrara önem vermeleridir.

2) Bütün yada parçalara bölerek öğrenme

Kısa ve anlam bütünlüğü olan konular; bütün olarak, uzun ve belli başlıklarla sistemleştirilmiş konular ise, parçalara bölerek öğrenilmelidir.

3) Tekrara yer verme

Tekrar, bilgilerin uzun süreli belleğe aktarılmasını sağladığından faydalıdır. Konuların hafızaya yerleşene kadar düzenli tekrara ihtiyacı vardır.

4) Elde edilen sonucun bilinmesi

Aday; çalıştığı konuyla ilgili test çözdükten sonra yanıtlarını kontrol ederse, eksik konularını tespit edeceğinden çalışmalarını bilinçli bir şekilde yönlendirebilir.

5) Okuma yada anlatma

Özellikle sözel dersler çalışılırken sesli bir şekilde anlatılması, öğrenmeyi artırır. Birey, konuyu okurken pasiftir. Ancak anlatma sırasında, aktif hale gelir. Anlattığı konuyu aynı zamanda dinleyeceği için, iki kere okumuş gibi olur.

Zor konuların okunduktan sonra özet çıkartılması ve bu şekilde çalışılması faydalıdır.

Sayısal dersler, okuma ya da anlatma yöntemiyle çalışılamaz. Bu nedenle sayısal derslerde konuların pekişmesi için önce örnek sorular ve çözümleri incelenmeli, daha sonra konuyla ilgili farklı sorular çözülmelidir. Öğrencilerin bu konuda yaptıkları en büyük hata, sorular üzerinde yeterince kalem oynatmamalarıdır. Öğrenciler, anlamadıkları konularda bir öğretmenden ya da arkadaşlarından yardım almanın gerekli olduğuna inanırlar. Yardım almak gereklidir; ancak konuların pekiştirilmesi için yeterli değildir. Bunun için öğrenciler, sorular üzerinde kalem oynatmalıdır.

Verimli çalışma konusunda vurgulamamız gereken bir başka önemli nokta, öncelikli olarak dersin aktif bir şekilde dinlenilmesidir. Yukarıda sıralanan yöntemleri kullanan bir aday, istikrarlı bir çalışma göstereceği için düzenli bir yaşam sürer. Gece geç saatlere kadar çalışmak yerine, aralıklı çalışmayı tercih eder. Böylece derste anlatılanları dikkatli bir şekilde dinleyecek fizyolojik yapıya sahip olur. On yedinci yüzyıl felsefesine damgasını vurmuş olan düşünür Descartes, verimli çalışmanın dört temel prensibi olduğunu vurgular:

1) Önyargısız olmak

2) Bütünü parçalarına ayırmak

3) En kolay olandan başlamak

4) Tekrar yapmak

Ron Fry’ın sözü bu konuda söylenmiş en güzel sözlerden biridir:

‘Nasıl çalışmak gerektiğini bilmek, öğrenmeyi öğrenmektir. Bence bu, bir insanın kendine verebileceği en güzel hediyedir.’

Sokrates’e göre aktif öğrenimin yolları

1. Bilgiyi kendi kelimeleriyle yeniden ifadelendirmek (not alma, özet çıkarma, vb.)

2. Örneklendirmek

3. Çeşitli biçimlerinin ve durumlarının neler olduğunu ayırt etmek (çalışılan konunun önemli yanlarını tespit etmek)

4. Bilgi ile diğer faktörler ve fikirler arasında bağlantı kurmak (konuyu bütünlük içerisinde öğrenerek, diğer konularla bağlantı kurarak belleğe kaydetmek)

5. Bilgiyi çeşitli biçimlerde kullanmak (soru çözmek, tekrar etmek)

6. Bazı sonuçlarını önceden görmek (teorik olarak zihne yerleştirilen konunun pratik olarak da uygulanır hale gelmesi)

7. Bilginin karşıtını veya tersini ifadelendirmek (çalışılan konuyu şifrelemek)

Ebru Kodak - Rehberlik uzmanı

Zekanın önemli kısmının genetik olduğu belirtiliyor. Bir çocuğun zeki olması her zaman kolay öğrenebileceği anlamına gelmiyor. Zeki çocuklar da öğrenme ve algılama güçlükleri yaşayabiliyor.Her anne baba çocuğunun çok zeki olmasını ister, hatta öyle olduğunu düşünür. Bebeklikten itibaren yaptığı her şey gözüne çok büyük başarı gibi görünebilir. Ancak dikkatli anne babalar çok zeki gibi görünen çocuklarında bir şeylerin eksik olduğunu hissedebilir. Çocuğun geç konuşması, geç yürümesi, fiziksel motor hareketlerini yaşına göre tam yapamaması, bazen dalgınlaşması, özellikle okula başladıktan sonra okumayı normalden geç sökmesi, kelimeleri tersten okuması gibi birçok şey aslında bir yerlerde sorun olduğunu gösterir. Bu tür belirtiler görülen çocuk, zeki olmasına rağmen öğrenme güçlüğü yaşıyor demektir. Öğrenme güçlüğü Türkiye’de yüzde 9 gibi yüksek bir oranda görülüyor. Yani Türkiye’de ilkokula giden her yüz çocuktan 9’unda öğrenme güçlüğü sorunu var. Bunun çok yüksek bir rakam olduğunu belirten Prof. Dr. Adnan Yüksel, bu durumun Türkiye’nin en büyük problemi olduğunu söylüyor. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genetik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı ve Çocuk Nörolojisi Uzmanı Prof. Dr. Adnan Yüksel, öğrenme güçlüğünün sebeplerini, korunma yollarını ve tedavisinin nasıl yapılacağını anlattı.

Zekayı “alışılagelmemiş olayları çözme yeteneği” şeklinde tanımlayan Prof. Adnan Yüksel, zekanın dikkat, anlama, iletişim, davranış, bellek, zaman-mekan oryantasyonu ve entelektüel fonksiyonların bir bileşimi olarak ortaya çıktığını belirtiyor.

Zeka geriliği ile karıştırılmamalı

Öğrenme güçlüğünün zeka geriliği ile karıştırılmaması gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Adnan Yüksel, bu sorunu yaşayan çocukların çok zeki olduklarını; ancak zekayı oluşturan bileşenlerden sadece entelektüel fonksiyonlarda bozukluk yaşadıklarını vurguluyor. Yüksel’in verdiği bilgilere göre, entelektüel fonksiyon okuma, yazma ve aritmetik hesaplamadan oluşuyor. Çocuğun entelektüel fonksiyonunun geri olduğu şu üç belirtiden anlaşılıyor:
1. Çocuk yaşına göre geri olur. Takvim yaşı 5 ise 5 yaşındaki çocuktan beklenen zekaya göre okuması yazması ve aritmetik hesabı geri olur.
2. Kendi akranlarına göre geri olur.
3. Çocuğun kapasitesi ile performansı arasında farklılık vardır. Aslında kapasitesi çok iyidir; ama performansı azdır.

Prof. Dr. Adnan Yüksel’in anne-babalara tavsiyesi: Çocuklarınızla devamlı konuşun, oyunlar oynayın

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genetik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı ve Çocuk Nörolojisi Uzmanı Prof. Dr. Adnan Yüksel, çocukların beynini kullanmasının çok önemli olduğunu söyledi. Adnan Yüksel’in anne-babalara önemli tavsiyesi; Çocukla devamlı konuşun. İlgi gösterin. 1 aylık bile olsa boş boş bakmasın, karşısına geçip oyun yapın. Çocuğu devamlı canlı renkli, ses çıkaran legolarla oynatın.

Okul öncesi dönemde belirtileri

Okula başlayan çocukta öğrenme güçlüğü daha kolay anlaşılıyor; ama bu yaş eğitim için geç bir dönem. O yüzden anne babaların çocuklarını iyi gözlemleyip sorunu erken yaşta fark etmeleri tedavi şansını artırıyor. Peki, okulöncesi dönemde okuma-yazma ve matematik eğitimi alınmadığına göre bozukluk nasıl anlaşılacak?
1- Konuşma gecikmesi: Her konuşma gecikmesi öğrenme güçlüğü değil; ama önemli bir bölümünde öğrenme güçlüğü gelişebiliyor.
2- Yaşıtlarına göre performansının iyi olmaması: Bu fiziksel olabilir. Biraz sakardır. Bir şey taşıyacağı zaman düşürür. Normal bir çocuk iki aylıkken başını tutar, 6 ayda oturur, 7-8 aylıkken döner, 9 aylıkken emekler, 1 yaşında yürür. Bunlar biraz gecikebilir.
3- Anne babalar düşünerek değerlendirdiği zaman birtakım şeylerinin eksik olduğunu hisseder: Çocuk soru sorulunca hemen cevap vermez. Diğer çocuklara göre çekingendir.

Okul dönemindeki belirtileri

Her çocuk, 1. sınıfın ilk üç ayında genellikle okumayı söker. Öğrenme güçlüğü olan çocuk hemen sökemez. Sene sonuna doğru ancak sökebilir. Okusa bile kelime atlar veya kelime ekler. Veya sesin vurgusunu ayarlayamaz. Yazamaz, yazarken harf hatası yapar. e’leri i yazar, düzensiz yazar, bitişik yazar. Harf atlar, ‘ev’ yerine ‘ve’ yazması çok tipik bir belirtidir. ‘Hilal’ yerine ‘ilal’ okur. Satır atlar.

Okurken ters okur. Ayna yansıması gibi ‘ali’ yerine ‘ila’, ‘tarık’ yerine ‘kırat’ okur. Çocuk uzayla ilgili şeylerden konuşurken anne baba çok zeki olduğunu düşünür; ama bir türlü iki kere iki dört dedirtemez. Pratik olarak söyleyemez. Bir türlü çarpım tablosunu ezberleyemez. 3. sınıfın sonunda her çocuk bunu öğrenmiş olmalı. Günleri, ayları, mevsimleri sırayla sayamaz. Tarih okurken 2005 yerine 2004 okur.

Yönelim bozukluğu vardır. Sağını solunu karıştırır. Kuzey yerine güneyi gösterir. Araba kullanırken sağa döneceğine şaşırır, sola döner.

Sakardır. Düğme ilikleyemez. İpi iğneye geçiremez. Bisiklet sürerken çok iyi değildir. İnce motor ve kaba motor hareketleri geridir.

Bellekleri de iyi değildir. Biraz önce dinlediğini unutabilir. Bu çocuklar evde yapacağı dersi unutur. Ödev yaptıramazsınız. Konsantrasyon bozukluğu vardır. Çantasını okulda unutur, atkısını kaybeder. Yatağını düzeltmez. Düzensizdir; ama cin gibidir.

Öğrenme güçlüğünün düzeltilmesi için normal okul eğitimi yetmez. 8 yaşına kadar bu belirtiler azalır ve sonra kaybolur; ama bozukluk tedavi edilmezse ömür boyu devam eder. Profesör de olsa okurken satır atlamaya devam eder.

Çocuk genetik olarak anne babasından ne kadar etkilenir?

Annede öğrenme güçlüğü varsa çocukta da yüzde 25 olacak diye kesin bir şey yok. Olma ihtimali genel orandan biraz daha yüksek. Öğrenme güçlüğünün 1. derece akrabalara geçme ihtimali yüksek. 2. derece akraba olunca, dedede olan hastalık oğluna geçmemişse torununa da geçme ihtimali çok az. Ama oğluna geçme ihtimali fazla.

Öğrenme güçlüğünde çocuğun düşüp başını vurması çok etkilidir

Bir çocuğun öğrenme güçlüğü yaşamasında, doğumda oksijensiz kalması, annenin bebeği küçük doğurması, beslenme yetersizliği, çocuğun enfeksiyon geçirmesi, çocuğun metabolik bir hastalığının olması, ailede birtakım risk faktörlerinin olması gibi sebepler etkilidir. Ama en büyük sebep yüzde 90 oranında genetik, yani anne babadan gelen bozuk etkilerdir. Öğrenme güçlüğünü etkileyen 20-25 gen vardır. Bununla birlikte çevre faktörleri de çocuğun öğrenmesini etkiler. Öğrenme güçlüğü için düşme çok önemlidir. Çocuk küçük yaşta düştükçe beyin hücreleri ölüyor. Beyin suyun içindedir. Düşünce hem önden hem arkadan etkilenir Kesinlikle düşmemeli, kafasını vurmamalı. Hücre öldüğü zaman kalan hücrelerle çalışmak farklıdır. Futbol oyununu düşünün. 11 kişiyle oynamak farklı, oyuncular ne kadar iyi olursa olsun 8 kişiyle oynamak farklı. 8 kişiyle çocuğu götürüp LGS’ye, üniversite sınavına sokmamak lazım. Küçük yaşta enfeksiyon geçirirse, menenjit olursa çok ateşlenirse, çeşitli metabolik hastalıklardan muzdarip olursa, bunlardan oluşan toksik maddeler genleri bozar. Genler ise çok çeşitlidir. Genlerin nasıl çalıştığı, neyin sebep neyin sonuç olduğu bilinmiyor. Dolayısıyla bir öğrenme güçlüğünde 20 gen etkili; ama bu genler nereden etkilenir? Anne doğum öncesinde ne yer, ne içer, nasıl davranır, nasıl streslenir, o gün aldığı protein miktarı, vitamin, element miktarı ne kadardır? Bilmiyoruz. Bunların hepsi çocuğu etkiler. Sistem o kadar mükemmel ki, bu kadar karışıklığın içinde mükemmel bir intizam var. Biz ancak risk faktörü olarak söylüyoruz.

Beyindeki kayıtta bozukluk vardır

Öğrenme güçlüğü yaşayan çocukların beynindeki kayıtlarda bozukluk vardır. Okurken harfler seslere, sesler hecelere, heceler kelime ve cümlelere çevrilir. Beyin bu sırada kayıtta ‘ve’ yerine ‘ev’ kaydetmişse bunu belleğe atar. Kayıt yanlış alındığı için kullanırken de yanlış gelir. Bu çocuklarda genelde uzun süreli hafıza iyidir; ama kısa süreli bellek kötüdür. Bir şeyi öğrenir; ama yanlış öğrenir. Yanlış öğrendiği zaman da sonuç yine yanlış olur. Bu psikolojik bir hastalık değil tamamen organik bir rahatsızlıktır. Beyinde anatomik olarak öğrenme merkezi vardır. Bu normalde sol tarafta daha büyüktür. Bu tür çocuklarda bu ya sağdaki ile eşit ya da daha küçüktür. Anatomik olarak bunların beyin gelişiminde birtakım farklılık vardır.

Öğrenme güçlüğünün tedavisi erken ve sürekli eğitim

Öğrenme güçlüğü tespit edilen çocuk ile hemen eğitime başlanmalı. Eğitim süreklilik ister. Bu konuda maddi bütün imkanlar seferber edilmeli. Çünkü en büyük hizmet insana hizmettir. Erken eğitim üç safhadan oluşuyor:
- Bireysel eğitim: Beyni kullanmak için bu çok önemlidir. Çocukla devamlı konuşun. İlgi gösterin. 1 aylık bile olsa boş boş bakmasın, karşısına geçip oyun yapın. Çocuğu devamlı canlı renkli, ses çıkaran legolarla oynatın.
Çocuğa ne kadar çok ilgi gösterirseniz öğrenmesi o kadar gelişir. Çocuk nerede eksikse onun üzerinde durulmalı. Kekeliyorsa aynanın karşısında eğitilmeli. ‘Ve’lere ‘ev’ diyorsa yüz tane ‘ve’ yazdıracaksınız. Beyin ‘ev’ ile ‘ve’yi yavaş yavaş algılayacak. Çocuğun yazması eksikse saatlerce yazdırmalı. Sorun matematikse eğer, iki kere iki dördü bir çocuk iki tekrarda alır, öbürü 18’de alır, ama alır. Beynin böyle bir özelliği var. Bu kötüye giden bir hastalık değil, statik bir durum. Hücre ölse bile, beyin yavaş da olsa yeniden hücre oluşturabilir. Kalan hücreler de ölen hücrenin görevini üstlenir.
- Konuşma terapisi: Bireysel eğitimin yanında ayna karşısında bilgisayarlı veya elle eğitim yaptırılır. Bu uzman terapistlerle yapılır. Aileler tek başına yapamaz.
- Grup tedavisi: Grup içine girip, çevresindeki insanlardan bir şeyler öğrenmeli ve onlara da öğretmeli. Çocuğun mutlaka okula gitmesi lazım.
El becerilerini artırma gibi aktiviteler yaptırılmalı: Olmayan veya eksik olan şeyleri bu şekilde tamamlayacaktır. Böyle bir eğitimle mükemmele yakın bir sonuca ulaşmak mümkündür.

Öğrenme güçlüğü yaşayan çocuklarda nöbet görülme oranı toplumun geneline göre fazladır. Bu çocuklar yersiz gülebilir, dalabilir, yutkunabilir, birden uyuşabilir, boş boş bakabilir. EEG çekilmeli. Veya bunlarda hiperaktivite ve dikkat dağınıklığı olabilir. Yine erken yaşta yakalanıp eğitimi sağlanabilir. Öğrenme güçlüğü zeka geriliği ile karıştırılıp bu şekilde tedavi edilmeye kalkışılırsa bilişsel fonksiyonlarda sorun çıkabilir. Bu yüzden testler yapılmalı. Zeka geriliği ile öğrenme güçlüğünü aile tek başına ayıramaz. Özel eğitimcilerden yardım istenmeli.

Prof. Yüksel: Bebeğe kitap okuyun

Anne ne kadar entelektüel ise çocuğun da öyle olma şansı büyüktür. Kitap okuma hamilelik döneminde etkiler. Biz açıkçası çoğu şeyi bilmiyoruz. Okuma beynin daha aktif olmasına, bazı proteinlerin üretilmesine, çocuğun da uyarılmasına neden olabilir. Bu konuda çok bilimsel veri yok. Böyle şeyleri deneysel yapmak da mümkün değil. İnsanda böyle çalışmalar yapmak çok zor; çünkü herkesin genleri, çevre şartları farklı. Zekayı etkileyen çevre faktörleri çok önemli. Onun için diyoruz ki çocuğunuza devamlı gülün, onu güldürün, takip edin, ilgi gösterin, hoş tutun ve konuşturun. Hamileyken de konuşulabilir. Etkisiyle ilgili elimizde bilimsel veri yok, olması da mümkün değil; ama ben bir nörolog olarak çocuğun olumlu etkilendiğine inanıyorum.

Çocuğa annesinin bakması ile başkasının bakması arasında zeka gelişimi açısından fark olur. Çünkü annenin 6. hissi, ayrı bir refleksi vardır. Annenin yerini ne baba tutar ne başka akraba. Annelerin çok yorucu işlerde çalışmasına karşıyım. Çocuk üç yaşından önce kreşe verilmemeli. Üç yaşına kadar evde anne ve yakınları bakmalı.

Çocuğun zekasını geliştirmek için;
- Onunla çok ilgilenin.
- Düşmeye, enfeksiyonlara karşı koruyun.
- İyi ve düzenli besleyin. Haftada 1 defa balık, tavuk, kırmızı et almalı. Kırmızı et kas gelişiminde ve demir eksikliğinde çok önemlidir. Zeka için demir eksikliği olmamalı. Bakır, çinko gibi eser elementlerin yeterli olup olmadığına mutlaka bakılmalı. Vitamin ara ara verilmeli. Gıdalar günlük taze olmalı. Yoğurt, süt ve muhallebi dışında sebze-meyveler de taze olmalı. Buz dolabında üç günden fazla duran et demir eksikliğini gidermez.

Hamilelik döneminde ne yapılabilir?

Çocukta öğrenme güçlüğü oluşmaması için hamilelik döneminde anne çok iyi beslenmeli. Oranlara göre yağ, karbonhidrat, protein, mineral ve vitaminleri dengeli almalı. Çok karbonhidrat almamalı. Suni gıdalardan uzak durmalı. Rafine edilmiş gıdalardan kaçınmalı. Çünkü bunlarda serbest radikal miktarı artıyor. Bu tür gıdalarda koruyucu birtakım maddeler kullanılıyor. Elimizde çok veri yok; ama rafine gıdalarda, çok kavrulmuş gıdalarda toksik (zehirli) madde oranı fazladır. Hamilelikte, Batı tarzı fast food türü beslenmelerde kavrulmuş gıdalar ve doymamış yağların çok fazla alınması, meyve ve sebzelerin orantılı olarak alınmaması zeka geriliği için önemli bir risk faktörüdür.

En önemli çevre faktörlerinden biri de strestir. Stres, yağlı yemek veya hipertansiyon kadar önemlidir. Çünkü, bütün genleri etkiler. Anne adayı mümkün olduğunca stresten uzak durmalı, çevresi de bu konuda yardımcı olmalı.

Sigara çocuğun zekasını kesinlikle kötü etkiliyor. Çocuğun düşük doğum ağırlığında doğmasına sebep olduğu kesin. Bebek küçük doğunca beyin de küçük doğuyor. Alkol çok büyük hata olur.

Hamile kadınlar çok gezmemeli. Bilmediği yerlerde, tatil yerlerinde temizliğe çok dikkat etmeli. En iyisi kendi hazırladığı yemeği yemesi. Ne kadar temiz de olsa yabancı biri yapıyor dışarıdaki yemekleri. Düzenli aktiviteleri olmalı. Ultrason ve kan tahlilleri düzenli yapılmalı. Diyabet iyi incelenmeli. Metabolik hastalıklara, hipertansiyona, böbrek hastalığına çok dikkat etmeli.

Anne sütü almamak zekayı etkiler mi?

Anne sütü ile ilgili çok veri yok. Bu tür çalışmaları yapmak da mümkün değil. İnsanlar çevre faktörlerinden çok etkileniyor. Eşit şartlarda süt verilse bile toplumdan kazandıkları tecrübe farklı olacaktır. Yaygın gelişimsel bozukluk son 20 yılda arttı. Bunun sebebini araştırırken son 20 yılda nelerin değiştiğini düşünmek gerekiyor. Anne sütü alımının azalması, suni gıdaların artması, pestisit (böcek ilacı) kullanılan meyvelerin ve sebzelerin yenmesinin artması gibi çok şey değişti. Şehirde yaşayan insan sayısının artmasıyla kurşun ağırlıklı solunum problemi ortaya çıktı. Anne sütünün enfeksiyonlara karşı bağışıklık yaptığı kesin. İçeriğinde mikroplara karşı duran birtakım antikorlar var. Zekaya etkisini ölçmek mümkün değil; ama benim kanaatime göre anne sütü zeka gelişiminde çok önemlidir.

Zaman Ailem

“10 dakika TV izleyip ders çalışacaktım.” dediniz ama yine olmadı. Çalışamadınız. Peki bu pişmanlığı hangi sıklıkla yaşıyorsunuz? Eğer başarı istiyorsanız, TV’nin güdümünden çıkmanız gerekiyor.Öğrenciler, televizyondaki diziler ve yarışmalardan vazgeçemeyeceklerini düşünürler. Bunu ispatlayan en iyi örnek, konuyla ilgili olarak öğrencilerin kurdukları cümlelerdir: ‘Hocam, inanın kısa bir mola verecektim. Ayaklarım televizyona götürdü, dalmışım. Saatin nasıl geçtiğini anlayamadım.’

Öncelikle şunu belirtelim: Ayaklar, televizyona götürmez. Daha doğrusu götürür de, tabii beyin isterse. Ayaklar tüm diğer organlar gibi beyin tarafından yönetilir, bunu hiç kimse inkâr edemez. Bilinçsiz bir şekilde gerçekleştirdiğimiz davranışlar vardır. Ancak yalnızca refleks ve içgüdü türü davranışlar, bilinçsiz davranışlar kapsamına girer. Gök gürültüsü karşısında irkilme, ışık karşısında gözbebeğinin küçülmesi, leyleklerin göç etmesi gibi.

O halde, söylenen cümleyi düzeltelim: ‘Hocam, molamı televizyon karşısında vermek istedim. Yaptığım davranışın farkındayım.’

Şimdi doğru olanı söylemiş olduk. Öğrencilerin söylediği diğer cümlelerde yanlışlık yok.

Televizyon bireye nasıl egemen olur?

Televizyon karşısında vaktin nasıl geçtiği anlaşılamaz. Çünkü televizyon -özellikle de seçici olunmazsa- bireyi esir alır. Kaç yaşında olursak olalım; televizyon karşısında savunmasız kalırsak yani izleyeceğimiz programa karar vermeden karşısına geçersek, bize hükmeder. Televizyonun bize bu denli hâkim olmasının nedeni, duyu organlarının birçoğuna aynı anda hitap ederek, bireyi sersemletmesidir.

Televizyon, öncelikle göze hitap eder ve bireyin tüm dikkatini onun üzerinde yoğunlaştırması için gerekli olan her türlü unsuru kullanır. Hareketli, renkli ve büyük objeler, ekranları süsler.

Kulağa hitap eder. Ani ve yüksek seslerin, zihni gereksiz yere meşgul eden konuşmaların adresi, yine televizyondur. Bu nedenle; kalabalık bir odada birçok farklı uyarıcıyla bir arada bulunsak da, algıda seçiciliğimiz(dikkatimiz) yine televizyona yönelir. Ders çalışmaya dalmak; çok ender görünen bir durum olmasına rağmen, televizyona dalmak sık rastlanan bir durumdur. Çünkü televizyon, bireyin düşünmesine engel olur ve onu bulunduğu ortamdan soyutlar.

Uzun süre televizyon seyretme, bireyde yorgunluğa neden olur. Ancak öğrenciler, mola vermek yani dinlenmek için televizyona yönelirler. Burada sizce bir çelişki yok mu?

Televizyon karşısında geçirilen saatler kayıp mı, kazanç mı?

Televizyonda önümüze gelen her programı; hiçbir saat sınırı koymadan seyredersek, öncelikle hayallerimizi bir başka hazirana ertelememiz gereklidir. ‘Yok, ben dizilerimden hiçbir zaman vazgeçemem’ diyorsanız, üniversite hayalinizi rafa kaldırmanız gereklidir. Yalnızca hayallerinizi mi rafa kaldırmanız gereklidir? Tabii ki, hayır. Aile içi iletişiminizi, özgün ve bağımsız düşünme yeteneğinizi ve daha sayamayacağımız birçok şeyi. Gerçek olmayan, kurmaca bir dünyanın içinde silik bir yaşam sürmek, sürekli yönlendirilmek, insan olma onuruna yakışmayan bir durum. Gerektiğinde ailenize karşı bile bildiği doğruları savunmaktan çekinmeyen gençler, neden bu kadar sessizsiniz?

Unutmayın! Televizyon ve başarı bir arada bulunmayacak bir ikilidir. Bunlardan birisini tercih etmemiz gereklidir. Rotasız gemiler gibi hareket etmeyelim. Televizyon bizi yönlendirmesin, biz televizyonu yönlendirelim. Enerjimizi, potansiyelimizi, sorumluluklarımızı yerine getirmek için kullanalım. Hayatımızın her döneminde, iradeli davranışlarda bulunmaya gayret edelim.

Ebru Kodak - Reberlik uzmanι

Gençler hangi mesleği neden seçtiklerini, mesleğe ilgilerinin olup olmadığını bilmiyor. Bu yüzden yanlış tercihlerde bulunup üzülmektense, iyice karar verip sınav öncesinde bazı önerilere kulak vermek gerekiyor.Hayatımızın en önemli kararlarından biri meslek seçimimizdir. Seçtiğimiz meslek hayatımız boyunca bizimle beraberdir. Onu, nereye gidersek gidelim hep yanımızda taşırız.

Doktor olduğunuzda bu sadece hastanede yaptığınız bir meslek değildir artık. Gittiğiniz her yerde ‘doktor bey-hanım gelmiş’ diye ağırlanırsınız. Gittiğiniz yerlerin bir çoğunda “Yaa benim de şuramda çok fena bir ağrım var bir bakabilir misin?” gibilerinden sorularla mesleğiniz hayatınızın her anına girer. Bir bilgisayarcı olduysanız mutlaka gittiğiniz yerlerde formatlanması gereken veya arızası olan bir bilgisayardan size şikayet edilir ve onu düzeltmenizi talep ederler yakınlarınız. Tabi bu şikayet edilecek bir durum değil. Çünkü insanların siz neyi iyi biliyorsanız o konuda sizden yardım talep etmeleri kadar doğal bir şey de yoktur.

Bu örnekler daha da arttırılabilir. Burada anlatmak istediğimiz seçilen mesleğin hayatınızın her noktasını etkileyecek olmasıdır. İşte bundan dolayıdır ki seçeceğiniz meslek hayatınızın en önemli kararlarından bir tanesidir.

Meslek seçimi bu kadar önemli iken gençlerin çoğunun bu seçimi ya popülerliğe göre ya da tercih esnasında bir anlık kararına göre yapıyor olması sonuçları itibarı ile çok sakıncalı bir durumdur.

Meslek seçerken nelere dikkat etmeliyiz?

‘Hangi mesleği seçmem gerekir?’ sorusunun cevabını ararken önce kendimizi tanımakla başlamamız gerekir. Kendimizi kişisel özelliklerimiz ve beklentilerimiz konusunda iyi tanımlamamız bu konuda atılacak ilk adımdır. İkinci adımda ise seçmeyi düşündüğümüz mesleklerin artısıyla eksisiyle iyi tanımlanması gerekir. Bu iki adım sağlıklı bir şekilde yapıldıktan sonra geriye, her ikisinin kesişim noktalarını belirlemek ve kendi isteğinizi de işin içine katarak tercihleri ona göre yapmak kalıyor. Yani kendi ilgi ve yeteneklerinize uygun aynı zamanda çalışma şekli ve koşulları sizin istediğiniz gibi olan meslek, sizin için ideal olan meslektir.Bu aşamalarda en fazla yapılan hata popülaritenin etkisi altında kalmak şeklinde karşımıza çıkıyor.

1. İlgilerim hangi doğrultuda? Neleri yapmaktan hoşlanırım?

Kişi, ilgi duyduğu, hoşlandığı şeyleri severek yapar. Bireyin ilgi duymadığı bir faaliyete sırf çok para kazandırıyor veya çok popüler bir meslek diye yönelmesi hem mesleki doyumunu, hem de başarısını olumsuz etkileyecektir.

Örneğin sosyal yönü ve insani ilişkileri çok güçlü olan bir kişi sözel tercihler yaparak başarılı bir öğretmen, psikolog, avukat olabilecekken sırf popülariteden dolayı saatlerce masa başında çalışmayı gerektiren bilgisayar mühendisliğini tercih ederse bu, mesleki olarak mutsuzluğu da beraberinde getirebilir. Birçok öğrenci bilgisayar oyunlarından veya bilgisayar başında vakit geçirmekten hoşlandıkları için bilgisayar mühendisliğini tercih edebiliyor. Bölümü kazandıklarında ise ne kadar farklı şeylerle uğraştıklarını görünce hayal kırıklığına uğrayabiliyorlar. Yani bilgisayar başında zaman geçirmeyi sevmekten dolayı bu bölüm tercih edilmez. Bilgisayar mühendisliğini tercih etmek için bilgisayar yazılımlarına ilgi duymak, onun yapısı ve işleyişi ile ilgili her şeye çok ciddi ilgi duymak gerekir.

Bu konuda bir örnek daha verelim. Bir öğrencim tıp fakültesi okumak istediğini söyledi. Tıp okuyup ondan sonra da uzmanlığını çocuk üzerine yapıp çocuk doktoru olmak istediğini söyledi. Ben de kendisine hemen sordum.

“Neden çocuk doktoru olmak istiyorsun?” diye.

Cevap çok ilginçti.

“Hocam ben çocukları çok seviyorum. Onlarla beraber zaman geçirmek bana çok keyif veriyor.” dedi.

Ben de kendisine,

“Çocuklarla zaman geçirmeyi seviyorsan neden sınıf öğretmeni veya anaokulu öğretmenliği düşünmüyorsun?” dediğimde şaşırdı ve ne alakası var şimdi der gibi bana baktı. Ben de devam ettim:

“Şaşırmana gerek yok. Ben sana “Neden çocuk doktoru olmak istiyorsun?” diye sordum ve sen bana ‘çocukları sevdiğim için’ diyorsun. Çocukları sevdiğin için doktor olunmaz. Tıp mesleğini ve doktorluğu sevdiğin için doktor olunur. Daha sonra da çocukları sevdiğin için ihtisasını çocuk üzerine yaparsın. Ama unutma ki çocuk doktoru olduğunda cıvıl cıvıl çocuklarla değil her türlü hastalıklarla ve onları iyileştirme ile uğraşacaksın. Anladığım kadarı ile senin şu andaki çocuk sevgin bu cıvıl cıvıl koşan çocuklar. Bundan dolayı ben sana öğretmenlik bu sebep için daha iyi bir tercih olur dedim. Yok eğer sevgin önce doktorluğa ve insanlığa yardıma ve daha sonra çocuklara ise o zaman doğru tercih senin için tıp olacaktır.”

İlgi alanlarımızı doğru belirlemeli ve bu konuya bilgilenerek bakabilmemiz gerekir. Gerçekçi algılamalar isabetli tercihi beraberinde getirir. İlgi duyduğumuz alanlardaki meslekleri araştırmalı ve o mesleği yapanlardan bilgi edinmeliyiz.

Kişilerin iyi yapabildiği şeylerden hoşlanma eğilimleri vardır. İlgi duyduğumuz alanlar, çoğunlukla yetenekli olduğumuz alanlardır. Burada önemli olan konu, kişinin ilgilerini olduğu gibi yeteneklerini de iyi tanımlamasıdır.

2. Yeteneklerim hangi doğrultudadır? Neleri iyi yapabilirim?

Yetenek, kişinin belli konulara olan kabiliyeti, onu yapabilme gücüdür. Yetenek meslekteki başarıyı etkileyen en önemli etkenlerden biridir. Seçtiği mesleğin gerektirdiği azami yetenek düzeyine sahip olmayan bireyin o meslekte başarılı olması oldukça zordur. Örneğin, el becerisi çok zayıf olan birisinin diş hekimi veya cerrah olmak istemesi veya konuşma konusunda problemleri olan birisinin avukat olmak istemesi onun başarısız bir mesleki hayat geçirmesine sebep olacaktır.

Sahip olduğu yeteneklerinin kapasitesinin altında bir yetenek düzeyi gerektiren mesleğe yönelen bireyin meslekte doyum sağlaması da mümkün olmayacaktır. Örneğin, bilgisayar becerisi çok yüksek olan birisinin bir bankada gişe memuru olması onu mesleki olarak tatmin edemez. Yeteneklerimizi tanımak istiyorsak çevreden sık sık geri bildirimler almalıyız. Çevremizdeki insanlar bizleri daha objektif algılarlar. Öğretmenlerinizden, sözüne güvendiğiniz yakınlarınızdan ve arkadaşlarınızdan kendinizle ilgili geri bildirimler alın. Bu, kendinizi daha iyi tanımlamak için çok işe yarayacaktır.

3. Ben ne istiyorum? Mesleki beklentilerim nelerdir?

Yetenek ve ilgilerin tanımlanmasının ardından bireyin meslekteki beklentilerini tanımlaması gerekir. Bireyin meslekte nelere önem verdiğini, mesleki faaliyetin sonunda elde etmek istediği olanakların neler olduğu önemli bir konudur. Kazanç düzeyi, yetenekleri keşfetme, liderlik yeteneğini kullanma, işbirliği yapbilme, ün sahibi olma, sosyal statü, düzenli yaşam, değişiklik gibi konuların hangisinin kendisi için önemli olduğunu kişi tanımlamalıdır.

Mesleki beklenti, ilgi ve yeteneklerle uyuşursa başarılı bir mesleki yaşam sizi bekliyor demektir. Ama burada tekrar belirtmeden geçemeyeceğim önemli bir hususu belirtmek isterim. Mesleki beklentiler popülaritenin ve maddi kazancın gölgesinde oluşturulursa hata yapma olasılığınız çok artar. Mesleki beklentilerinizi bu iki düşmanın gölgesinden kurtarın.

Türkiye’de mesleklerin durumu

Türkiye’de mesleklerin durumuna şöyle bir göz atacak olursak şunları söyleyebiliriz. Bazı meslekler diğerlerine göre daha çok kazandıran meslek grubu olarak algılanırlar (endüstri, bilgisayar ve elektronik mühendislikleri ve tıp fakülteleri gibi) ama şu gerçek unutulmamalıdır: Hangi meslek olursa olsun o meslekte çok iyi olursanız hem statü bakımından hem de mesleki kazanç bakımından çok kazançlı görünen mesleklerden daha fazlasını kazanabilir ve mesleki olarak kendinizi çok daha iyi hissedebilirsiniz.

Önemli olan yaptığınız işi iyi yapmaktır. Üniversite mezunu işsizlere baktığınızda ya mezun fazlası veren ziraat mühendisliği gibi bir bölümden mezun olduklarını ya da işletme-iktisat gibi kendisini geliştirmenin çok önemli bir meslek tercih edip okuduğunu ama okurken kendisini mesleki açıdan ve yabancı dil açısından geliştirmediği görülür.

Her mesleğin bir gereği vardır ve onu yerine getirirseniz işsiz kalmazsınız. Biraz önce bahsettiğimiz gibi eğer siz işletme okuyacaksanız, bu alan rekabetin yoğun olduğu ve çok fazla mezun veren bir alan olduğu için mezun olduğunuzda en iyilerden biri olmalısınız. Aksi halde işsiz kalabilirsiniz. Eğitim fakültelerinde okuyanların işsiz kalmaları çok daha azdır. Çünkü Türkiye genç ve gelişen bir nüfusa sahip olduğundan öğretmen açığı her zaman olacaktır.

Özellikle mühendislik fakültesi okuyacak olanların da dikkat etmesi gereken şeyler vardır. Mühendis olup iyi bir iş bulabilmek için;

* İyi bir üniversiteden mezun olmak

* İyi derecede İngilizce bilmek

* Mesleği ile ilgili bilgisayar bilgisine oldukça hakim olmak gerekir.

Ve bütün bunların yanı sıra tecrübe birikiminin de olması gerekir. Genellikle mühendislerin iş bulabilmesi için yukarıdaki üç şart yeterli olur; ancak birçok işyeri aynı zamanda 5 yıl veya 7 yıl gibi tecrübe şartı koyabiliyor. Bu da mühendislerin ilk mezun olduklarında hemen iş bulabilmesini biraz zorlaştırabiliyor.

Çin dili, İspanyol dili gibi bölümler de alternatif bölümler olarak yükselen bir trende sahip. Çünkü dünya ekonomisinin önemli bir bölümü bugün Çin üzerinden dönüyor ve siz Çin diline hakim olursanız dünyanın beşte biri ile anlaşabilecek duruma gelirsiniz. Aynı durum İspanyolca için de geçerli. Dünyada birçok ülkenin resmi dili İspanyolcadır. Alternatif olarak düşünüldüğünde bu bölümler trendi yükselen ve ticari anlamda başkalarının girmediği yollara girmenize yardımcı olabilir.

Fen edebiyat fakülteleri kanımca Türkiye’de kıymeti tam anlaşılamamış bölümlerin başında geliyor. Gelişmiş ülkelerde bilim adamı yetiştirdiği için çok önem verilen bu fakülteler, ülkemizde sanıyorum bilim adamı olma hayali olan genç sayısının azlığından ve/veya bu fakültelerin öneminin tam anlaşılmamasından dolayı olması gereken yerde değildirler. Bilim üretmek isteyen ve dünyaya açılmak isteyen idealist öğrencilerin tercih edecekleri en isabetli yerlerden biri fen edebiyat fakülteleridir.

Hakan Metan – Fatih fen lisesi psikolojik danιşmanι

Aslında hiçbir ders, nasıl çalışacağını bilen bir aday için anlaşılamayacak zorlukta değildir. Her derse önem veren, eksik ve yanlışlarının geri dönüşümünü sürekli alan aday, rotasını belirleyerek istediği üniversiteye yelken açar.Çalışmak, belli bir konu ya da ders üzerinde oyalanmak değildir. Hangi derse nasıl çalışılacağını bilmeyen öğrenci, motivasyonunu çok çabuk kaybeder. İsterseniz bu durumda olan bir öğrenciyi gözlemleyelim. Aday, nasıl çalışacağını bilmeden herhangi bir konuyu çalışmak için çalışma masasına oturur. Rotasız gemi okyanusa nasıl hâkim olamazsa, öğrenci de saatlerce uğraşır ve konuya hâkim olamaz. Bu çalışmanın daha doğrusu çalışamamanın sonucunda öğrencide, şöyle bir düşünce gelişir: Saatlerce uğraştım ve konuyu anlamadım. Oysa bazı arkadaşlarım daha az çalışıyor ve konulara hâkim oluyor. Demek ki problem bende, benim kafam basmıyor. Bu dersin en kolay konusu buydu; ancak ben bunu anlamadım. Demek ki, diğer konuları hiç anlamayacağım.

Gerçekleşmesi istenilmeyen bir korku ütopyası gibi değil mi? Gelin bu ütopyayı gerçekleşmesi istenilen bir ütopya haline dönüştürelim:

Aday, nasıl çalışacağını bilerek çalışma masasına oturur. Dersini çalışır, mola verdiğinde vicdanı rahattır. Daha sonraları, çalıştığı konuyla ilgili olarak karşısına çıkan soruları çözebildiğini gördükçe kendine olan güveni, dolayısıyla motivasyonu artar.

Verimli ders çalışma teknikleri

Türkçe
Türkçe dersine çalışırken; bu dersin katsayısı nedeniyle her alandaki adaya, dolayısıyla kendisine de getireceği puanı düşünür. Bu alanda; anlama dayalı sorularda, kitap okuyarak ve soru çözerek istediği başarıya ulaşabilir. Türkçenin diğer konuları ve edebiyat dersi, konu çalışarak ve soru bankası bitirerek, halledilebilir. Her öğrenci Türkçe dersinde başarılı olduğunu söyler. Bu derste başarı, hiç yanlış yapmayacak seviyeye gelmektir. Birkaç yanlışı olan öğrenci, onların ilgili olduğu konuları çalışarak eritmektir.

Matematik
Adayımız matematik dersine çalışırken, öncelikli olarak konuyu anlamaya önem vermelidir. Derste dikkatli bir şekilde not tutmalıdır. Konuları günü gününe çalışmalı ve yeterli sayıda soru çözmelidir. Matematik dersine dair eksik bir konu, sonraya bırakılmamalıdır. Çünkü bu derste konular birbiriyle bağlantılıdır. Her konuda, örnek soruların çözümleri dikkatle incelenmeli ve bol bol soru çözülmelidir. Konu iyice anlaşıldıktan sonra, geçmiş yıllarda çıkmış sorular incelenmelidir.

Fizik
Fizik dersinde not tutma ve hemen tekrar etme çok önemlidir. Öğrenmenin ardından tekrar edilen konularda hatırlama oranı, yüzde seksen artar. Ayrıca bu alandaki sorular, kolaydan zora doğru çözülmelidir.

Geometri
Geometri dersi; yalnızca soru çözme yöntemlerini bilerek başarılı olunabilecek bir ders değildir. Soruda verilen bilgileri, şekle doğru aktarmalı ve neyin sorulduğunu iyi anlamalısınız. Konuyu iyi bilmek, aynı konuda farklı sorular çözmek, geometri dersinde başarılı olmanın yöntemleri.

Tarih
Tarih dersinde konuları; tarihsel bağlamı içinde, temel kavram ve terimleriyle birlikte öğrenmek ve unutmamak için sık sık tekrar yapmak çok önemlidir.

Coğrafya
Coğrafya dersinde bir soru, birden fazla konuyu içerebileceği için her konu yeterli düzeyde bilinmelidir. Sorularda verilen grafik, şekil ve haritalara dikkat edilmelidir.

Felsefe
Felsefe grubu derslerinde bilgiye yönelik sorulara bir yöneliş olduğu dikkate alınarak, soru çözmenin yanı sıra konulara da gereken önem verilmelidir.

Kimya
Kimya dersi düzenli not tutmanın yanı sıra, çözümlü soruların tekrar çözümlenmesini gerektiren bir derstir. Konu anlatımlı kaynaklarla, kimya dersinde daha başarılı olabilirsiniz.

Biyoloji
Biyoloji dersi unutmamak için sürekli tekrara ihtiyaç duyulan bir derstir. Yorum yapma kabiliyeti gelişmiş adaylar, bu derste daha başarılı olacaktır. Bu kabiliyet ancak soru çözerek geliştirilebilir.

Ebru Kodak – rehberlik uzmanι

“Nerede olursanız, Allah sizinle beraberdir.”
 “Nereye yönelirseniz yönelin, orada Allah’a ibadet yönü vardır.”
 “Biz, insana şahdamarından daha yakınız.”Allah, bize bizden yakın ve her halimizi görendir. Her mü’min bunu böyle biliyor ve böyle inanıyor; ama bu şuuru sürekli koruyabiliyor muyuz? Bu sorunun cevabı insanın yaratılışıyla ilişkili.
 Bazı tasavvuf ekollerine göre; “insan” kelimesinin kaynağı “nisyan”dır. Yani, insan bir anlamda “unutkan” demektir. Öyle ki, insan kendisi için birinci derecede önemli olan şeyleri bile unutabilmektedir. Peki insan neyi unutmuştur? İnsan, yaratılış gayesini unutmuştur. İnsan “elest bezmi”nde (Kâlû belâ’da) Allah’a verdiği sözü unutmuştur. İnsan, yeryüzünde Allah’ın halifesi olduğunu unutmuştur. İnsan, Allah’ı unutmuştur. “Allah’ı unutanlar gibi olmayın” ayeti bu gerçeği ifade etmiyor mu? Ve insan, daha pek çok şeyi unutmuştur. “İnsan, nisyan ile ma’lûl” vecizesi bu gerçeğin ifadesi.
 Bir kısım tasavvufçulara göre de; “insan”, “üns” veya “ünsiyet”ten gelir. İnsan, ülfet, alışkanlık ve ünsiyete sahiptir. En parlak şeyler bile zamanla insanın nazarında parlaklığını kaybedebilir. En canlı renkler matlaşabilir. Bu, insan için bir zaaftır. İsrailoğulları, kendilerine verilen bıldırcın ve kudret helvasından bıkıp, soğan ve sarımsak gibi şeyler istemişlerdi. Günümüzde de güneşin hergün muhteşem doğuşu değil de, güneş tutulmaları daha cazip geliyor. Bu, fıtri bir zaaftır. Bu zaafların ilacı, zikirdir. Başta kaydettiğimiz ayetlerin muhtevasının şuur haline getirilmesidir. Ya da ilahi şuurda yaşamaktır. İnsanlar Allah’ı unutup tevhid inancından uzaklaşınca, Allah (cc) peygamberler göndermiş ve kendini yeniden hatırlatmıştır. Peygamberimiz’den sonra da küllenen dini hayatı canlandırmak İslam’ın aydınlık güneşleri mücedditlerin vazifesi olmuştur.
 İbadetler, Allah’ı anma, acziyetimizi arz ederek onu tesbih, tahmid ve tekbir etme vasıtalarıdır. Kur’an-ı Kerim’de ibadetlerin bu yönüne vurgu yapılır. Mesela, namaz için, “Beni anmak için namaz kıl” ayeti bunun en açık örneğidir.

 İnsan namazla günde beş defa Rabbi’ni hatırlar. Günebakan çiçekleri sürekli güneşe bakarak olgunlaşır. İnsan da Allah’a sürekli teveccüh etmekle olgunlaşır ve kıvama erer. Hadis-i Şerif’te namaz cennetin anahtarı sayılmıştır. Cennetin ne bildiğimiz cinsten bir kapısı, ne de anahtarı söz konusu değildir. Peki, namaz niçin cennetin anahtarı sayılmıştır? İnsanın cennete girmesi için oraya ehil hale gelmesi gerektir. Namaz, insanı kıvama erdiren ve cennete ehil hale getiren çok önemli bir ibadettir. Bundan dolayı olsa gerek, cennetin anahtarı sayılmıştır. Diğer ibadetler için de aynı şey geçerlidir. Namaz, oruç, hac gibi ibadetlerin hedefi insanda Allah’ı şuurlaştırmak ve böylece onun olgunlaşmasını sağlamaktır. İbadetler sayesinde başta zikrettiğimiz ayetlerin muktezasınca yaşamak mümkün olur. Allah’ın her yerde hazır ve nazır olduğu gerçeğini sürekli zihnimizde canlı tutmak, Allah’ı şuurlaştırmakla mümkündür. Bunu sağlayan da ibadetlerdir.
 Peygamberimiz’in günlük hayatındaki beşeri davranışlarına (zevaid sünnetlere) uymanın sevap olmasının esprisini bu açıdan yakalayabiliriz. İnsan zaten yapmak zorunda olduğu davranışlarını (beşeri değişmezleri), Peygamberimiz’in yaptığı gibi ve o niyetle yaparsa sünnet sevabı kazanır. Çünkü, insanın bir davranışını sünnete uyma düşüncesiyle yapması, Peygamberimiz’i hatırlatır. Bu hatırlama da Allah’ı hatırlamasına vesile olur. İbadetlerle aynı hedefin gerçekleşmesine vesile olduğundan dolayı insanların adetleri ibadete döner ve sevap kazandırır. Hz. Peygamber’in sünnetlerini hafife alanlar meselenin bu yönünü gözden kaçırıyorlar. İnsan hep ilahi şuurda yaşamalı ve şuurlu bir hayat yaşamalı. Müslümanlık zaten şuur demektir. Şuurun vize vermediği şeyleri yapmamak esas. İnsan sadece O’nu bilmeli, O’na yönelmeli, O’na boyun eğmeli, O’na kul olmalı, O’nunla yaşamalı, O’nun için yaşamalı, O’nun için sevmeli, O’nun için kızmalı. Ta ki, yaşadığı hayat, hayat olsun ve başka esaretlerden kurtulsun.”
Allah, bize bizden yakın ve her halimizi görendir.

Hasan Yenibaş