Günlük Arşivler: Şubat 9th, 2008

Dünya Feministler Kongresinde konuşmacılar görüş belirtmektedir. Amerikalı bir hanım şöyle der:
-Ben iyi bir şirketin genel müdürüyüm. Artık alışveriş yapmaktan bıktım. Kocama “bundan sonra alışverişleri sen yap” dedim. Baktım, birinci gün oralı olmadı, ikinci gün oralı olmadı, üçüncü gün yaptı…
Alman konuşmacı:
-Ben iyi bir şirkette üst düzey yöneticiyim. Bir gün kocama “ben artık bulaşıkla ilgilenmekten bıktım, biraz da sen yıka” dedim. Birinci gün yapmadı, ikinci gün yapmadı, baktım üçüncü gün yapmış…
Fadime kürsüye çıkmış:
-Ben kendimi bildim bileli temizlikçiyim. Geçen gün Temel’e “ben artık çamaşır yıkamaktan mahvoldum, biraz da sen yıka” dedim. Birinci gün göremedim, ikinci gün göremedim, üçüncü gün gözüm yavaş yavaş görmeye başladı…

“Kimsesiz kimse yok, herkesin var kimsesi,
Kimsesiz kaldım medet ey, kimsesizler kimsesi”

Güç ve kuvvet ancak kendisine has olan yüce ve büyük Allahım!
Mahlûkatın adedince, Zatının rızası, arşının ağırlığı ve kelimelerinin mürekkebince
Hz. Muhammet (sas) ve O’nun ehli ve ashabı üzerine salat eyle.

Allahım! Senin af ve mağfiretinin dairesi, bizi bela ve musibetlerden uzak tutacak kadar geniştir.
Bize rahmetinle muamele buyur Allahım! Gazabından bizi emin kıl Rabbim.

Allahım! Sen’den dünya ve ahirette af ve afiyet diliyoruz. Her türlü semavi ve arzi afet
ve belaları üzerimizden uzaklaştırmanı istiyoruz.

Allahım! Bilerek veya bilmeyerek işlediğimiz hatalarımızı, günahlarımızı bağışla.
Bizlere merhamet buyur. Şüphesiz Sen merhametlilerin en merhametlisisin.

Allahım! Kalp katılığından, gafletten, dalaletten, zilletten, miskinlikten, küfürden, fısktan,
nankörlükten, riyadan, sadece Sana sığınırız. Sen bizleri koru.
Güç yetiremeyeceğimiz bela, fitne ve musibetlerle bizi imtihan eyleme Allahım!

Allahım! Fayda vermeyen ilimden, ürpermeyen kalpten, doyma bilmeyen nefisten,
yaşarmayan gözden ve icabet edilmeyen duadan sana sığınırız.
Bildiğimiz ve bilmediğimiz şeylerin şerrinden Sen bizleri koru Allahım!

Allahım! İhsan buyurduğun nimetlerini geri almandan, azabının ansızın gelip
çatmasından, gazabına sebep olacak şeylerden Sana sığınırız.
Bizlere yol göster Allahım!

Allahım! Sana itaat edilir, Sen karşılığını verirsin; Sana isyan edilir, Sen bağışlar ve af
edersin, darda kalanlara icabet eder, zararı, sıkıntıyı ortadan kaldırıp, hastalara şifa,
dertlilere deva verir, günahları bağışlar, tövbeleri kabul edersin. Sen bizlerin dualarını
kabul buyur Allahım!

Allahım! Enkaz altında kalarak, yukarıdan aşağıya yuvarlanarak, suda boğularak ve
yanarak ölmekten Sana sığınırız. Sen ölümlerin en güzeli ile bizi huzuruna al Allahım!
Ölümümüzü her türlü şerden kurtulup rahata erme vesilesi yap Ya Rabbi!

Allahım!  Bizleri Sen’i çok zikreden, Sana çok şükreden, Sen’den çok korkan, Sana
çok itaat eden, Sana karşı saygı ile dopdolu olan, ahu efgan edip dua dua yalvaran
ve durmadan Sana teveccüh eden kullarından eyle.

Allahım! Acizlikten, üzüntüden, tasa ve kederden, korkaklıktan, başımıza gelenlerden
dolayı başkalarının sevinmesinden, kabir azabından, cehennem ateşinden Sana sığınırız.
Bizleri kötülüklerin ve kötülerin şerrinden emin eyle.

Allahım! Bizleri verdiğin nimetlerin bereketinden mahrum etme, vermediğin şeylerle de
imtihan etme.

Allahım! Sen’den Senin bizi sevmeni, Senin sevdiklerinin sevgisini, bizi Senin sevgine
yaklaştıracak amellerin sevgisini, tertemiz bir hayatı, dosdoğru bir ölümü, huzurunda
bizi rezil etmeyen, ayıpların sayılıp dökülmediği bir haşr ü neşr istiyoruz.

Allahım! Nimetlerini artır, eksiltme; bizi yücelt, hor ve hakir eyleme, bize lütuflarda
bulun, mahrum etme, bizden razı ol ey merhametlilerin en Merhametlisi!

Ya Rabbi! Bizleri yaşadığımız müddetçe dinin üzerine sabit kadem kıl, mizanımızı ağır
tut, imanımızı hakiki iman eyle, katındaki derecemizi yücelt, amellerimizi kabul et Allahım!

Allahım! Senin her şeye gücün yeter. Yegane güç ve kuvvet Senin elindedir. Bize acı,
bize merhamet ve yardım et Allahım!

Amin! Amin! Amin!

(Ahmet Bulut)

“Evlatlık hakkında bilgi verir misiniz? İslam’da evlatlığın yeri nasıldır? Evlatlık edinmek doğru mudur?” Evlâtlık edinme, bir başkasının çocuğunu kendi ailesi içine katma anlamına geliyor ve bu adet tarihin her döneminde mevcuttu.

Özellikle İslam’dan önce Araplar arasında daha yaygındı. İsteyen kimse, seçtiği herhangi bir çocuğu öz çocukları arasına katar ve onu evlatlık edindiğini ilan ederdi. Aldığı çocuğa “Sen benim oğlumsun, ben sana vârisim, sen de benim mirasçımsın” derdi. Evlatlık çocuk ailenin öz oğlu kabul edilir, aile fertlerinin sahip olduğu hak ve sorumluluklara ortak olur, ailenin ismini alırdı.

Evlatlık edinen kimse bu çocuğun babası, evin hanımı da annesi olurdu. Çocuk evlendiği zaman da eşi babanın gelini kabul edilir, boşanacak olsa, gelini ile evlenmesi mümkün olmazdı.

Peygamberimiz de (a.s.m.) Zeyd bin Sâbit’i kendisine evlatlık almıştı. Fakat İslam dini gelince, batıl inançlar değiştirildi, yerine doğrusu geldi. Evlatlık adeti de değiştirilenler adetler arasında yer aldı. İnsan yaratılışına aykırı düşen bu uygulamayı Yüce Allah hem açık emirle, hem de Peygamberimizin üzerinde fiili uygulamayla kaldırdı:

“Allah, evlatlıklarınızı öz oğullarınız hükmünde kılmamıştır. Bunlar, sizin ağızlarınızdan çıkan sözlerden ibarettir. Allah ise gerçeği söyler ve doğru yola eriştirir. Onları babalarına nispet ederek çağırın. Allah yanında en doğrusu budur. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, bu takdirde onları din kardeşleriniz ve görüp gözettiğiniz kimseler olarak kabul edin. Yanılarak yaptıklarınızda size vebal yoktur…” (Ahzab, 33:4-5)

Evlatlık kurumunda belli başlı şu üç sakınca vardı. Öncelikle başkasının çocuğunu kendi evladı yerine geçirerek haksız bir uygulama yapılmaktadır. Yabancı bir çocuğu evlat kabul etmek fıtratı değiştirmektir. Kutsal olan nesep/nesil meselesini bozmak, çocuğun gerçek anne babasının unutulmasına sebep olmaktır.

İkinci olarak, çocuk büyüyünce aile içerisinde mahremiyet kurallarına dikkat edilmeyecektir. Evlatlık olan kişi erkekse ailenin bütün kadınlarıyla bir arada bulunacak, kız ise ailenin bütün erkekleriyle birlikte yaşayacaktır. Oysa ister kız olsun, ister erkek; evin hanımı, öz annesi olmadığı gibi, o ailenin akrabası da evlatlığın ailesi sayılmaz, bir yabancıdan farksızdır. Bunlar büyüyünce aile içinde bulundukları sürece devamlı bir sıkıntı sürüp gidecektir.
Üçüncü olarak, evlatlık olarak alınan çocuk mirasa ortak olacaktır. Böylece daha yakın akrabalar kısmen veya tamamen mirastan mahrum kalacaklardır. Hakları çiğnenen mirasçılar bu çocuğa bir düşman gözüyle bakacaklardır.

İşte bütün bu sakıncalardan dolayı dinimiz evlatlık almayı tavsiye etmemiştir. Ancak, sözü edilen evlatlık meselesinden ayrı olarak, insan bir yakınının, bir dostunun çocuğunu himayesine alabilir, kimsesiz ve yetim bir çocuğu alıp evladı gibi onu sevebilir, yedirip içirir, eğitimini üstlenip hayata hazırlayabilir.

Ancak, kişi isterse, hayatta iken malının bir kısmını o çocuğa bağışlayabilir. Veya ölmeden önce malından bir miktar verilmesini vasiyet edebilir. Nitekim Peygamberimiz birçok hadislerinde kimsesiz çocuklara ve yetimlere bakanlara Cenneti müjdelemiştir.

Mehmet Paksu

Yaptığınız işle, sattığınız malla, söylediğiniz sözle başkalarının hakkına mı geçiyorsunuz? Ya da vazifelerini gözardı mı ediyorsunuz? Helal ve haramı unututtunuz mu yoksa?

Paldır küldür yaşayanlardan, “dönüp de arkasına” bakmayanlardan mısınız? Hayat geçiyor. Zamanla birlikte mekanlar da çevre de değişiyor. Yıllar sonra bugün çevrenizde bulunan insanları nasıl bulup da helalleşeceksiniz? Ya bu hâl üzere “dünya değiştirirseniz”? Öyle ya ahirette nasıl hesap vermeyi düşünüyorsunuz? Diyelim ki öğretmensiniz: Çocukları iyi yetiştirmediniz (ve kendinizi de!). İyi öğretmediniz, çocukları dersten, belki de hayattan, ailesinden soğuttunuz. Bazılarının hakkı olan notu bile bile vermediniz. “Süründürmek” istediniz. Belki de süründü ve hayatı karardı. Bir de size maddi-manevi “hediye” sağlayan ailelerin çocuklarına iltimas yaptınız… Evet, öbür dünyada nasıl helalleşeceksiniz?

Öğrencisiniz; dersi sabote ettiniz, öğretmenlerinizin şevkini kırdınız, arkadaşlarınızın motivasyonunu düşürdünüz, onları kötü alışkanlıklara yönlendirdiniz, hayat çizgilerini değiştirdiniz, annenizin babanızın emeğini boşa çıkardınız. Kardeşlerinize ve küçüklerinize kötü örnek oldunuz. Nasıl helalleşeceksiniz?

Esnafsınız; sattığınız mallar, verdiğiniz çek ve senetler hep dökülüyor. 2’ye anlaşıp 3’e satmaya, bahara anlaşıp kışa vermeye çalıştınız ve işin kötüsü buna alıştınız. Malınızdan memnun olmayanların âhı gökleri okşuyor artık! Nasıl helalleşmeyi düşünüyorsunuz?

İşverensiniz; ürettiğiniz ürünlerin kalitesi, çalıştırdığınız işçilerin hakları gibi çürük. Sırf tazminat hakkı doğmasın diye bir yıl bile çalışmadan gönderdiniz onları. Ya da onların ruhu bile duymadan her yıl “gir-çık” yaptınız kağıt üzerinde. Sigortalarını yatırmadınız ve “kâr” ettiğinizi düşündünüz. Alnınıza ecel terleri düştüğünde nasıl helalleşmeyi düşünüyorsunuz?

İşçisiniz; yeteri kadar gayret etmediniz, işveren haklarına riayet etmediniz, onun zarara girmesi sizi hiç ilgilendirmedi, iş ahlakını zedelediniz, çok çalışanları hep kınayarak toplam çalışma kalitesini etkilediniz. Aldığınız ücreti helal ettirmek aklınızın ucundan bile geçmedi. Nasıl zarar verirsem o kârdır diye düşündünüz. Ölüm kapıyı çaldı ve artık geri dönüş yolu tıkandı. Nasıl helalleşmeyi düşünüyorsunuz?

Gıda üreticisisiniz; ürettiğiniz gıdalar kalitesizdi, hastalık taşıyordu, gramajlar hep bozuktu, sağlığa zararlı katkı maddeleri, kanserojen boyalar, zararlı gübreler, ilaçlar, hormonlar kullandınız. İnsanlarda nesiller boyu sürecek kalıcı hastalıklara yol açtınız. Mağdurlarınız hastane kapılarında perişan oldu, maddi manevi servetleri heba olup gitti. Onların âhı sizi arıyor? Nasıl kaçacaksınız? Musallâdaki helallik sizi kurtaracak mı?

Baba ya da annesiniz… Eşinize, çocuklarınıza, ailenize, akrabalarınıza, komşularınıza iyi ve örnek bir insan olmadınız. Ahlak veremediniz. Hep köşe dönmeye çalıştınız, kötü örnek oldunuz. Sıla-i rahmi, akrabalar arasındaki sevgiyi, muhabbeti dedikodularla, çekememezlikle, kaprislerinizle bozdunuz. Çocuklarınıza şefkat, helal kazanç, çalışkanlık, okumak, iyi bir insan ve Müslüman olmak duygusunu aşılamadınız. Hatta bu duyguları ciddiye bile almadınız. Yetiştirdiğiniz çocuk cemiyete zararlı bir insan haline geldi, kötü alışkanlıkları da var ve yakanıza yapıştı. Nasıl helalleşeceksiniz?

Devlet adamısınız… Vatandaşsınız… Hakimsiniz… Emniyet mensubusunuz.. Gazetecisiniz… Siyasetçi, belediye başkanı, müsteşar, bürokrat ya da müteahhitsiniz. Meslekleri çoğaltabiliriz. Farz edin ki, fırıncı, ayakkabıcı, eczacı, hekim, cerrah, mühendis, mimar veya kasapsınız. Biliyorsunuz ki yanlış işler yapıyorsunuz. Bile bile devam etmeyi hâlâ düşünüyor musunuz? Son nefese kadar böyle devam ederseniz, nasıl helalleşmeyi düşünüyorsunuz? Acaba helalleşmeye fırsatınız olacak mı?

Mustafa Aydın

İmamlık 130 cm önde olmak değil; herşeyiyle örnek olmak demektir

İmam ve müezzin namaza gelirken yürüyüşüyle selamıyla ve tebessümüyle kendini gösterir. Din görevlisi sünnete bağlılığı ve ulvi derinliği ile cemaatine önder olur. Onlar adeta yaşayan bir ekol olmalıdır.
İmam kelimesi önder, lider, rehber gibi anlamlara gelmektedir. Ayrıca, görüş ve fikirleriyle öncülük etmiş olan kişiye de denir. Siyasi anlamda da devlet yöneticisine bu isim verilmiştir. Bu yazımız imam kelimesinin anlamları değil, imam ve tabisi olan cemaat arasındaki mesafeye dairdir.

Fıkha göre namazda, imam ile cemaat arasındaki fark bir topuk hizasından az olmamalıdır. Bugünkü camilerimizde bir seccade boyu imamlar cemaatin önünde namazı eda etmektedir.

İmam ve cemaat ilişkisinin belli kuralları vardır. İmamın her hatasında imama tabi olunmaz. Kiminde uyulur, kiminde imam uyarılır, kiminde ise imamdan ayrılınır. Gözü ve gönlü kapalı olarak imama tabi olunmaz.

İmam sadece namazda önder değildir ve olmamalıdır. Zaten imam olmanın şartlarının ilki Kur’an’ı anlamak ve bilmektir. Okumak yetmez mi derseniz, okumak anlamak ve tefekkür için değil midir?

Dinin en temel ibadeti, tevhid ve namaz ile zekattır. Namaz dinin olmazsa olmaz şartlarındandır. Namaz tüm iyilikleri içinde barındırır. İbadetlerin tohumu, çekirdeği veya fidanıdır. Aslına bakarsak hayatında Kur’an bulunanların hakkıdır imamlık. Cemaatin önüne geçmekteki iktisabı daha çok ilim ve amel sebebiyle olmalıdır. Sadece namaza dair bir okuyuş ve ihtisas değil aynı zamanda hayata dair duruşu da imamlık için gereken şart olmalıdır.

Namaz dışında görüş ve duruşuna itibar edilmeyen kişinin imameti sadece kendi nefsi için yeterlidir. 27 kat sevap elde etmek için bu farkı kazandıracak rehberliğe ihtiyaç vardır.

Sohbet ve konuşmalarında da imam olmak şuuruyla hareket edebilmelidir. Değil yalan ve haramdan, ihtiyaç olmayan mubah konuşmalardan da şiddetle kaçınmalıdır.

Giysisi sade, özenli, temiz olmalıdır. Elbise şehvetine düşkün bir anlayışa batmamalıdır. Elbisesiyle de imam olmalıdır.

Tüm amelleri saymak yerine ölçüyü tekrarlarsak, imam namaz öncesi ve sonrasıyla imamlığını her alanda ve amelde ispat edercesine itinalı olmalıdır. Sadece; namazda tekbir ve selam arasında değil, doğum ve ölüm arasında da imam olabilmelidir.

İmamlık meslek olmamalıdır, muhabbet olmalıdır. İmamlık sorumluluğu sadece camiye gelen cemaat değil, gelmeyen ve kılmayanların da sorumluluğunu hissedebilmektir. Belki de mezarlarda ziyaretçilerden mahrum olanların “dua” hakkını ifa edebilmeyi dahi omuzlarında bilmelidir. Kısacası kendi nefsinin imamı olduğunu bilemeyenin cemaate imam olması mümkün müdür?

Önce insan, sonra Müslüman ve taşıyabilecekse İMAM olmalıdır. İmamlık “kelimeleri” yani sınavı geçenlerin hakkıdır. İbrahim (as) ve ona tabi olanlar gibi. Namaz içinde “hidayet” imamı, namaz dışında “nankörlük” imamı olmamalıdır. İmamın önder, rehber olduğunu unutmayınız. İmamlık bir meslek değildir demiştik. Zira “Rahmanın kulu olmayı” talep eden herkesin, “bizi sakınanlara imam yap” duası ve çabası olmalıdır.

İmamlık genel anlamıyla fiili örnekliktir. Her davranışın tekbir ve selam şuuruyla yaşanması gerekir. İmamın güzel kıraati sadece harfleri söylemekteki ihtisası olmamalıdır. O harflerin taşıdığı mana ve sorumluluğu da yerine getirmelidir. Nasıl kıraatteki hatalar hem namazımızı zedeler ve bozarsa, yaşayamadığımız manalar da imametimizi aynen zedeler.

İmamlıkta asıl olan namaz dışındaki İslam hayatımızın güzelliği olmalıdır. İbadetler içinde bir başkasına uyarak yapılan tek ibadet namazdır. Namazı emanet ettiğimiz insana her şeyimizi emanet edebilmeliyiz. Namazın emanetini taşımak, namaz dışındaki sorumlulukların hakkıyla yerine getirilmesine bağlıdır.

İmamlık cemaat sayısı kadar sorumluluk yüklenmektir. Öyle ki bazen cemaat muaf olur, imam mesul olur. Mesuliyet sorumluluk gerektiren husustur. Mademki namaz tüm hayırların toplayıcısı ve kötülüklerin manevi frenidir, imama yakışan da namaz dışında bu ahlakı yaşayabilmektir.

Namazın kazası var, şu işin kazası yok tekerlemesi işlerimizdeki tercihlerin yanlışlığını ortaya koymaktadır. Namazdaki ihmal diğer amellerde de ihmal yaptığımızın görüntüsüdür. Tüm hayatı namazı kamil kılmak adına düzenlemelidir. Açken, uykusuzken, abdest sıkışıklığı varken namazın mekruh olması, namaza verilen önemdendir. Yoksa sayılanların üstünlüğünden değildir. Namaza mani bir hayatı terk etmemek, namaza önem verişimizin azlığındandır.

Namazın kılınışı ve imamet namazın dışında, namazı sarıp sarmalamaktadır. Yeryüzünü seccade bilmek gerekir ki, namaz seccademiz- de “miraç” edelim. Hayatımızın hiçbir anı namaza muhalif olmamalıdır. Tüm kulluğun öğretisi namaz ve zikirlerinde mevcuttur.

Namaz tedavisinin faydası, yanlış amellerden şiddetle kaçınmaya bağlıdır. Namazı besleyen ve namazın beslediği hayat dosdoğru namaza ulaşmanın yoludur. En kamil namaz değil mi ki imamla kılınan namazdır, imamın kemalatı hem namazda, hem namaz dışında olmalıdır.

İmam namaza durdu mu melekler de amine ortak olur. O halde meleklerin ziyaret etmeyeceği yerlerden sakınmalıyız. Değişik bir camiye gittiğimizde imamın yürüyüşüne ve yüzüne bakarız. Namaz başlamadan evvel misafirin gönlünde bugünün ifadesiyle pozitif elektrik oluşmalıdır. Adımlardaki vakar ve tevazu ile yüzündeki tebessüm ve mesuliyet bizi namaza bir daha bağlar. Aksinde ise iletişim eksikliğinden bir durgunluk hasıl olur. Cami dışında kahkaha ile gülenin, cami ve namazda mesuliyet yüklenmesi ne kadar zordur.

İmamlık sadece mihrap görevi olsaydı bu düşüncelere gerek yoktu. İmam demek önder demekse, önderliğin sınırı yok ki mesuliyetimiz azalsın. Kendinin imamı olamayanın, caminin imamı olması ne kadar doğrudur? Unutmamalı ki ne imam sadece camide imamdır, ne de cemaat sadece camide cemaattir. Tüm hayat imam ve cemaat etrafında dönüp dolaşmaktadır.

Dini, camiye ve vicdana hapsedenlerin birbirinden farkı yoktur. İmamı ve cemaati sadece cami düzeni kabul edenlerin de dinin mahiyetinden haberleri yoktur.

Cemaatte önde olanın, dışarıda da önde olması gerekir. Bu sadece imam için değil, herkes kendi nefsinin imamı olmalıdır.

İmam namazda okuduğunu, namazdan sonra unutmamalı ki namazı tebliğ etmiş olsun. Namaz dışı hayatı da namazı sevdirsin. Rabb’inin rızasını kazanamayan, cemaatin nefretini kazanır.

İdeallere kavuşamasak bile hedeflerimizi iyi tespit etmeliyiz. Namazı imamdan, camiyi cemaatten bağımsız düşünemeyeceğimize göre, hayatın hepsi namazın Rabb’ine kulluk şuurunda olmalı ki rızayı bariye ulaşalım.

Mustafa Aydın (Adapazarı Sezginler Camii imamı)

İdeal bir imam nasıl olmalı?

İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, ideal bir imamda bulunması gereken vasıfların başında ihlas ve samimiyetin geldiğini belirtiyor. Samimi olmayan bir kimsenin başarıyı yakalamasının mümkün olmadığını kaydeden Çağrıcı, “İmamlık peygamber mesleğidir. Onun yerine geçenler nasıl bir görev ifa ettiklerinin farkında olmalıdır.” diyor. Diyanet İşleri Başkanlığı ise imamların mesleki bilgilerini artırıp, kendilerini yenilemeleri için sürekli kurslar düzenliyor. Müftülükler tarafından düzenlenen kurslara katılmak zorunlu olup bu kurslarda mesleki bilgilerin yanı sıra davranış bilimlerinden, halkla ilişkilere kadar değişik alanlarda bilgi veriliyor.

İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı ideal bir imamı şöyle tarif ediyor:

1. İdeal bir imamda mesleki bilgi ehliyetinin olması lazım. İtikadi bakımdan insanların saygı duyacağı bir inanç düzeyinde olması gerekir.

2. İmam, inandığına samimi inanmalıdır. İnanmayan insan samimi olamaz. Bütün samimiyet ilkelerinin özü, inanca dayanır.

3. İmamlar, çok farklı kültürde ve telakkide olan insanlar ile muhatap olup onlara hizmet veriyor. Böyle bir imam her insana farklı bir tutum sergileyemeyeceğine göre kendine örnek olarak Peygamberimiz’i almalıdır.

4. Çevresindeki farklı kültür ve çevrelerden gelen insanlar onda Peygamber Efendimiz’in örnekliğini görerek kendi farklılıklarını unutup kişilik bütünlüğüne erişmelidir.

5. Resullullah, cemaati için bir model insandı. İmam da cemaat için model bir insan olmalıdır.

6. İmam, cemaatini anlamaya çalışmalıdır. Yani siz sadece doğruyu anlatmakla başarılı olamazsınız. Bir doğruyu, doğru anlatmak da zorundasınız. Bunun şartı da sizi dinleyen insanı iyi anlamaktan geçer. Yani hitap ettiğiniz insanı anlamadan ona doğruları anlatmanız ve benimsetmeniz mümkün değildir. İnsan inanmadığı bir konuda konuşuyorsa o insan dürüst değildir.

7. Hep söylenir, eğitim sözle değil davranışla olur. Eğitimde model son derece önemlidir. Biz Resulullah Efendimiz’in sünneti derken O’nun ortaya koyduğu hayat modelini kastederiz. Bu nedenle vaaz veren kimse Peygamber Efendimiz’in makamına geçiyor. Onun makamına geçen bir insanın gerçekten ağır bir sorumluluğu olan ulvi bir göreve talip olduğunu bilmesi lazım.

8. İslami yaşayış konusunda son derece duyarlı ve dikkatli olması lazım. Bir insan namazını kılmazsa bu kişi kendisinden sorumludur. Ama bir din adamı bunu yaparsa hem kendine hem de örnek olduğu topluma zararı dokunur.

9. Din adamının sorumluluk alanı geniştir. Herkes kendisinde aradığı şeyi onda bulmalıdır. Yani kendisinde eksik gördüğü ve aradığı şeyi imamda bulabilmelidir. En azından insan bende olmayan şey imamda vardır, diyebilmeli.

10. İmamlık, önderlik demektir. Bu kelimenin içini mutlaka doldurmamız gerekir. İmam bulunduğu çevrede ‘hayır odağı’ olmalıdır. Öyle bir saygınlık elde etmeli ki her sıkıntıya düşenin ilk aklına gelen kimse olmalıdır.

Okumak;
Kimi zaman kelimeler damlar gönüle
Kimi zamansa gürül gürül çağlar.
Ve siz, bu akan su sesiyle, dinlenirsiniz.

Bir emir telâkki edilmelidir, zira öyledir de: “İkrâ!
Cehaletten can çekişen ruhun oksijen tüpü.
Okumak, kişinin iç âlemine doğru kelimelerle dokunmuş halılar üzerinde yaptığı bir yolculuktur belki de, nihayetinde aslına ve asl olana kavuşmanın olduğu bir yolculuk. Her bilgi parçası, bizde varolan bir gerçeğe sinyaller gönderir ve çağrışım olur bunun adı.
Ve kelimeler, kâinat kitabının her zerresinde mevcuttur; okumaksa belki de yazanın bir ihsanıdır, gönülden isteyenlere.

Okumak, aramaktır; aramak da bulmanın başlangıcıdır hakikatte.

Okumak, zengin içeriği sayesinde insanı basit, günlük endişelerden, dedikodulardan uzaklaştırır.

Okumak, insan ruhunu kendine çekerek, hür ufuklarında dinlendirir. Aklın gözüne gözlük, gönlün diline sözlüktür… Boşlukları dolduran şifalı bir taştır yeri geldiğinde.

Okumak yaşamaktır. Bu yüzden Kâinat Kitabı’nın ilk kelimesidir “Oku!”
Peki nasıl?
“Yaratan Rabbinin ismiyle!”
Ama niçin?
Çünkü:
“O Rabbin ki, insanı bir kan pıhtısından yarattı.”
“Rabbin sonsuz kerem sahibidir.”
“O, insana kalemle yazmayı öğretendir.”
“O, insana bilmediğini öğretendir.”

İşte bu yüzden, okumak, yaşamaktır. Var olmanın adıdır.

Seni yaratan Rabbinin sana öğrettiği isimlerle yaşamak. Allah, Hz. Âdem’e isimlerin tümünü öğretmişti. Ve Allah kendi öğrettiği isimleri okumamızı ister her bir varlıkta, Hz. Âdem gibi… Her daim şekillenen, yeniden yazılıp çizilen kâinat kitabında, o isimlerin yansımasını görmek, şekil alışını fark etmek hep mümkün. Bunun için de, okumasını bilmek gerek, yani bakmasını.
Bakışlarımızın açılarını okumaya ayarlarsak, okumak açısı zaten şekillenecektir gözlerimizde ve gözlerimizin ardındaki ruhlarımızda.
“Her insan bir kitaptır, kendi okuyucusunu dört gözle bekler.” Ali Şeriati
Yaratılmış her varlık kâinat kitabından yeryüzüne düşülmüş bir nottur.
Kâinat kitabının Kâtibi, o notlardan yola çıkarak ebedi ilim hazinesine, kendisine, ulaşmamızı ister.

Kitaplar ve okumalar üzerine

Okumak, doğduğu andan itibaren birçok eğitim süreci geçiren insan için en kolay ve en etkili öğrenme yoludur. Sahip olduğu bilgilerin % 60′ını bu yolu kullanarak edinir Âdemoğlu.
Okuyan insan, olayların ve gelişmelerin iç yüzünü öğrenirken, kendine olan güvenini de elde eder. Aynı zamanda düşünce ufkunu geliştirir ve geniş bir bakış açısı kazanarak, olayları inceleme kabiliyeti kazanır.
Boş zamanlarını, çoğu zaman hiçbir yararlı bilgi aktarmayan televizyon karşısında geçirmek yerine kitap okuyarak değerlendiren bu kişiler, elde ettikleri bilgi ve kültür sonucunda aynı zamanda toplum içinde etkin bir kişiliğe de sahip olurlar. Tüm bu özellikler, kişilerin öncelikle kendileri için okumaları gerektiğinin çok önemli bir göstergesidir.

Okuyarak kazanılan zamanlar

Genellikle iş sonrası veya evde televizyon karşısında amaçsızca, kanal kanal dolaşarak boşa geçirilen zamanlar, kitap okuyarak geçirilebilecek en verimli zamanlardır. Bununla birlikte ulaşım araçlarında seyahat ederken zorunlu olarak geçen boş zamanlar da kitap okuyarak değerlendirilebilecek en güzel zamanlar. Tabii fizyolojik bazı hassasiyetleriniz yoksa.. Özellikle bekleme yapılan yerlerde kitap okumak, geçirilen zamanı hem zevkli hale getirecek, hem de kişinin hayatına bir artı daha eklemesine vesile olacaktır.

Okuma alışkanlığı ile ilgili tüm bu ayrıntıların yanı sıra özellikle dikkat edilmesi gereken bir nokta, okunacak kitabın seçilmesinde özen gösterilmesi.

Öncelikle okunacak eserlerin okuyacak kişiye heyecan vermesi ve kişinin kitabı zevk alarak okuması önemli. Çünkü aksi özelliklere sahip kitaplar, kişileri şüpheci ve ümitsiz bir ruh haline sürükleyebilir. Karanlık ve iç karartıcı konuların anlatıldığı kitaplardan hepten uzak durmaksa en efdal olanı.

Biraz da istatistiksel…

Nerede, ne kadar, nasıl kitap okunuyor? Ülkelere göre kitap satış oranları ve neler, ne kadar okunuyor?
• Gelişmiş ülkelerde kişi başına düşen yıllık kitap alımı, ortalama 100 Dolar, Türkiye’de ise bu rakam 10 Doların altında.
• Türkiye’de her 100 kişiden sadece 4–5 kişi kitap okuyor.
• Japonya’da yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılıyor. Türkiye’de sadece 23 milyon.
• Birleşmiş Milletler İnsanî Gelişim Raporu’nda, kitap okuma oranında Türkiye, Malezya, Libya ve Ermenistan gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke arasında 86. sırada.
• Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa’da 7. Türkiye’de ise yılda 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor.
• Türkiye’de yüksek öğrenim görenlerin oranı 1965′e göre 14 kat artmış. Ama yüksek öğrenim mezunlarının kitap okuma oranı 1965′in de altında kalmış…

Türkiye’de okuma ve izleme oranları

Dergi okuma oranı % 4
Kitap okuma oranı % 4,5
Gazete okuma oranı % 22
Radyo dinleme oranı % 25
Televizyon izleme oranı % 94

Dünyada bir yılda ders kitapları hariç basılan kitap sayısında ise Türkiye ne yazık ki sonlarda:
Amerika’da 72.000
Almanya’da 65.000
İngiltere’de 48.000
Fransa’da 39.000
Brezilya’da 13.000
Türkiye’de 6.031

Ve kitap…

Kitabı, güncel bilgilere sahip olmak için okunması gereken dergi ve gazetelerden ayıran en önemli özellikleri kalıcılığı ve her zaman başvurulacak bir kaynak olması. Dergi ve gazetelere oranla çok daha detaylı bilgiler içeren kitap, doğru seçim yapıldığında okunduğu her dönem fayda sağlayacak bir kaynak hükmünde. Bu da okuyan kişinin ardından, sonraki nesillerin de kitaptan faydalanmasına vesile oluyor.

Günümüzde yaygın olan bir başka kanı da kitaplara ayrılacak maddî kaynakların çok daha “zarurî” alanlar için kullanılabileceği… “Kitap karın doyurmuyor” yakınması görüntüde haklı bir yakınma olabilir belki, ancak % 80’imizin sigara içtiği ülkemizde, ortalama iki günde bir paket sigara içen bir insan, ayda en az 5 kitap alabilecek maddî imkâna sahip demektir. Diğer eğlence ve israf harcamalarını, ne yazık ki, hesaba katmıyorum bu tespiti yaparken… Bu durumda her şeye paramız yeterken, kitap söz konusu olduğunda maddi imkânımızın olmaması beni hiç de şaşırtmıyor doğrusu…

Mütefekkir Cemil Meriç’in bu konuda oldukça vurucu bir eleştirisi mevcut. Düşünceyi küçümsediğimizden bahsederken şunları söylüyor:
“Kendini yığın haline getiren bir millet pâyidâr olamaz. Tek kaygısı para olan bir yığın yaşayamaz. Düşünceyi küçümsüyoruz. Kitaba harcadığımız parayı, atlar için harcadığımızla kıyaslarsak, yerin dibine girmemiz gerekmez mi? Kitap sevene kitap delisi diyoruz, kimseye at delisi dediğimiz yok. Kitap yüzünden sefalete düşen görülmemiş. At uğrunda iflâs eden edene.” (Bu Ülke, İletişim Yayınları)

Son kelâm
İnsan bir kurt misali dünyada, tıpkı elmadaki gibi…
Kurdun dünyası elması; gezindiği, yaşadığı ve belki de okuduğu…
İnsanın dünyasında, yazılmış binlerce sayfa var ve insan aslında
o binlerce sayfanın kurdu olabilmeli, tıpkı elmadaki o minik keşşaf gibi.

O zaman, buyurun keşif yolculuğuna.
“Elma”mız çürümeden, bitip tükenmeden…

Tuba Nur Arıcan

Başarıya ailenin, öğretmenin ve öğrencinin birlikte çalışmasıyla ulaşılır

Yani okulda ve sınavlarda başarıya ulaşmak bir ekip işidir. Sınavlar yaklaştıkça bazı öğrencilerde ders çalışma konusunda bıkkınlık ortaya çıkabilmektedir. Çalışma isteksizliği diyebileceğimiz bu durumdan aileler ve öğretmenler çokça yakınmaktadır.

Öğrencinin isteyerek çalışması için aileye ve öğretmenlere bazı görevler düşmektedir. Çalışmayı bir ihtiyaç olarak görmek, isteyerek ders çalışmanın şartlarından biridir. Öğrencinin ulaşılabilir bir hedefi olmalıdır. Hedefsiz çalışmalardan sonuç alınamaz. Bu bağlamda öğrencinin ilgi, istek ve yetenekleri dikkate alınarak ulaşılabilir bir hedef belirlenmeli ve öğrenci bu hedefe ulaşması için sürekli motive edilmelidir. Bu amaca yönelik olarak öğrenci hedeflediği okula götürülüp okul gezdirilebilir, o okuldaki öğretmen ve öğrencilerle konuşması sağlanabilir. Böylece öğrenci niçin çalıştığını bilecektir. O hedefe ulaşmak için çalışma gereği hissedecektir.

Başarıyı hayal etmek öğrencide çalışma isteği doğurabilir. Ailelerin ve öğretmenlerin, sınav sonrasında elde edebileceği avantajları öğrenciye anlatmaları yararlı olacaktır. Bu konuda, sınavları kazanmış tanıdık öğrencilerden de yardım alınabilir.

Öğrenci anladığı dersi sever ve o derse çalışmak ister. Öğretmenler öğrencinin dersi anlaması için ellerinden gelen çabayı göstermelidir. Anlamadığı yerleri ona tekrar tekrar anlatmalıdır. Kolaydan zora doğru bir anlatım tekniğiyle öğrenciye konuları kavratmalıdır. Çalışmasının karşılığını not veya net olarak alan öğrenci derslerine daha bir istekle çalışacaktır. Öğrenci evde çalışıyorsa anlamadığı yerleri sorabileceği bir kaynağa ihtiyaç duyar. Bu konuda aile öğrenciye destek olmalıdır. Öğrencinin ağabeyi, ablası, üniversitede okuyan bir tanıdığı öğrenciye bu konuda yardımcı olabilir.

Öğrenci tek başına çalışmaktan sıkıldığı için de çalışma konusunda bir isteksizlik duyabilir. Öğrencinin çalışkan ve anlaşabileceği hemcinsleriyle grup çalışması yapması, çalışma isteksizliğinin aşılmasını sağlayabilir. Öğretmenler okulda veya dersanede, aileler de evlerinde öğrencinin grup çalışması yapmasını sağlayabilir. Öğrenci anlamadığı konu ve soruları da bu sayede arkadaşlarıyla tartışabilir.

Ne yapacağını bilmeyen öğrencilerde de çalışma isteksizliği görülebilir. Özellikle öğretmenler öğrenciye verimli çalışmanın nasıl gerçekleştirileceğini ayrıntılı olarak anlatmalıdır. Yapılan rehberlik toplantılarında haftalık değerlendirme yapılmalı, öğrenciye her şey adım adım anlatılmalı ve öğrencinin verimli çalışması sağlanmalıdır. Önünde bir yol haritası olan öğrenci, ne yapacağını bilirse çalışma isteği duyar.

Başarısızlık endişeleri giderilmeli

Başarısızlık endişesi de öğrencinin çalışma isteğini kırabilir. Öğretmenler öğrenciyi başarıya motive etmeli, ona başarması için fırsatlar tanımalı, öğrenciye başarabileceğini hissettirmelidir. Aile de bu konuda öğrenciye güvenmeli, bunu ona söylemelidir. Öğrencinin sosyal ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçların giderilmemesi öğrencide çalışma isteksizliğine yol açabilir. Öğrenci de her insan gibi dinlenmek, eğlenmek, gezmek, müzik dinlemek, arkadaşlarıyla sohbet etmek ister. Öğretmenler ve öğrenciler bu konuda öğrenciye rehberlik yapmalıdır. Öğretmenler çalışma programı hazırlarken öğrencinin bu gibi ihtiyaçlarını dikkate almalıdır. Aileler de çalışma programında uygun görülen sosyal faaliyetlere öğrencilerin katılmasına imkan sağlamalıdır. Öğretmenler de gezi, piknik düzenleyebilir; sinema ve konsere öğrencilerle birlikte gidebilir. Aile, onu bir şeye zorlama yerine, ikna etmeye çalışmalıdır. Öğrenciye yıkıcı, kırıcı sözler söylememelidir. İki kişinin sohbetinden memnun ayrılan taraf, en çok konuşandır. Öğrenciyi konuşturmaya çalışın. Bunun için okul hatıralarınızı anlatabilirsiniz. Öğrenciye gününün nasıl geçtiğini sorabilirsiniz. Anlattıklarından hareketle onun sıkıntılarını, duygularını, düşüncelerini tespit edebilir; üzerinize düşen bir görev varsa onu yapmak için bilgi toplamış olursunuz.

Kıyaslamayın, rencide etmeyin

Öğrencinin çalışma isteğini artırmak isteyen aile ve öğretmenler, öğrencinin yapamadıklarını değil, yapabildiklerinin üzerinde durmalıdır. Diyelim ki öğrenci 100 soruluk sınavda 65 net yapmış. Bu durumda “Niye diğer soruları yapamadın, komşunun çocuğu kadar olamadın, niye hata yapıyorsun?” gibi sözler sarf etmekten kaçınmalıdır. Bunun yerine “Güzel, 65 net yapmışsın, demek ki yapabiliyorsun, şimdi diğer soruları niçin yapamadığını araştıralım, 65 net yaptıysan diğer soruları da yapabilirsin, bir dahaki sınava kadar eksiklikleri gidermeye çalışalım.” şeklinde bir yaklaşım sergilemelidir. Özellikle aile, öğrencide sınav kaygısına yol açabilecek söz ve davranışlardan uzak durmalıdır. Çünkü kaygı, çalışma isteksizliğinin temel sebeplerindendir.

Bu uzun bir süreç ve herkes sabırlı olmalı

Öğrenciye sürekli olarak “Mutlaka kazanman lazım. Yoksa işin zor. Kazanamazsan yandın.” gibi sözlerden uzak durmak gerekir. Bunun yerine “Kazanman için elinden geleni yaptığını biliyoruz. Bu süreçte bizden istediğin her türlü desteği sağlamaya hazır olduğumuzu bilmeni isteriz. Sen bizim evladımızsın. Seni hep sevdik, bundan sonra da hep seveceğiz.” şeklindeki bir yaklaşımı tercih etmelidir. Olumlu davranış gösterdiğinde aile ve öğretmenler öğrenciyi ödüllendirmelidir. Ödül, öğrenci için motive edicidir. Ancak ödülün bir gerekçesi olmalıdır. Ödülün niteliği önemli değildir. Bir çift sevgi sözü de öğrenci için ödüldür. Annenin öğrenciye sarılması, babanın onunla gurur duyduğunu ifade etmesi, öğretmenin öğrenciye gülümsemesi de ödüldür. Yeter ki öğrencinin çabaları fark edilsin. Gayretleri takdir edilsin. Zorla güzellik olmaz. Kimse kimseye emirle ders çalıştıramaz. Öğrencinin başarıya ulaşabilmesi için çalışmayı yürekten istemesi gerekir. Öyleyse aile ve öğretmenler öğrenciyi çalışmaya teşvik etmelidir. Bunun için hedef hatırlatılabilir. Hedefe ulaşılınca elde edilebilecek güzelliklerden söz edilebilir. Aile ve öğretmenler öğrenci hakkında sabırlı olmalıdır. Bir şey hemen gerçekleşmez. Herkes elinden geleni yapmalı, bu süreçte eksiklikler sürekli gözden geçirilmeli, sonuç ile ilgili olarak sabırlı olunmalıdır.

Aileler, öğretmenlerle işbirliği yapmalı

1. Aile, okul ve dersane öğretmenleriyle diyalog halinde olmalıdır. Evde öğrenciye nasıl davranması gerektiği konusunda öğretmenlerle istişare etmelidir. Öğrencinin çalışma programı, ne kadar ve nasıl çalışması gerektiği bilinmelidir.
2. Aile ve öğretmenler öğrenciden potansiyelinin üstünde bir beklentiye girmemelidir. Aşırı beklentiler öğrenci üzerinde baskıya, baskı da çalışma isteksizliğine yol açacaktır. Aile ve öğretmenler bu yüzden öğrenciyi iyi tanımalı, zeka kapasitesini, ilgi ve yeteneklerini objektif olarak değerlendirmelidir.
3. Aile, öğrencinin ağız ve diş sağlığına, temizliğine, uyku düzenine ve beslenmesine dikkat etmelidir. Hastalıklardan bir kısmı, öğrencinin hayat enerjisini önemli ölçüde azaltarak onu dermansız bırakır. Bir kısmı ise; doğurdukları devamlı acı ve ağrılar yüzünden çocuğun ilgi ve dikkatini ders konuları üzerinde toplamasına engel olur. Öğrenci sağlıklı olursa ders çalışmak için kendisinde bir güç bulacaktır.
4. Aile, elindeki imkânları sonuna kadar değerlendirmelidir. Dersane, kitap, etüt merkezi, dergi, bilgisayar, özel ders gibi imkanlardan gerekenleri “elden geldiğince, imkanlar ölçüsünde” öğrencinin istifadesine sunmalıdır.
5. Aile ve öğretmenler öğrenci hakkında ümitli olmalıdır. Bunu da öğrenciye söylemelidir. Ancak ümitli olmalarının gerekçelerini de öğrenciye açıklamadır.

Planlı çalışmanın yanında dinlenme de olmalı

Her öğrencinin bir dikkat süresi vardır. Bu dikkat süresi aşılınca öğrenci çalışma isteğini kaybeder. Aile ve öğretmenler öğrenciden sürekli olarak çalışmasını istememelidir. Ona planlı çalışmasını önermelidir. Planda dinlenme, eğlenme, spor, televizyon, bilgisayar için de vakit ayrılmalıdır.

Huzursuzluk öğrenciyi etkiler

Evde huzursuzluk olması, çalışma ortamının nitelikli olmaması öğrencinin çalışma isteğini kırabilir. Bu nedenle aileler ellerinden geldiğince, öğrenciye mutlu ve huzurlu bir çalışma ortamı sağlamalıdır.

Çocuğun yanında tartışmayın

Aile bireyleri öğrencinin yanında tartışmamalıdır. Öğrencinin çalışma saatlerinde misafir ağırlama konusunda aile daha hassas olmalıdır.

Kardeşleri onu rahatsız etmemeli

Kardeşlerinin öğrenciyi rahatsız etmesi önlenmelidir. Öğrencinin çalışma saatlerinde aile bireyleri de kitap, dergi, gazete okuyarak öğrenciye destek verebilir.

Yunus Bilge

İnsanları yücelten iki büyük meziyet vardır: Erkeğin cesur kadının namuslu olması. Bu iki meziyetin yanında hem erkeği, hem kadını şereflendiren bir meziyet vardır. İcabında tereddütsüz canını feda edebilecek kadar vatanına bağlı olmak. İşte Türkler bu meziyetlere ve fazilete sahip kahramanlardır. Bundan dolayıdır ki Türkler öldürülebilir, lakin mağlup edilemezler – Napolyon

Türklerden bahsediyorum… Düşmanına saldırırken amansız bir kasırgaya, korkunç bir denize ve insafsız bir yıldırıma benzeyen Türk; dost yanında ve silahsız düşman karşısında bir seher yelidir, berrak bir göldür. Gönül açan bu yeli yıldırma, göz kamaştıran bu gölü coşkun bir denize çevirmek tabiatıda inciten bir gaflet olur. – Tasso / İtalyan Şair

Bütün milletler arasında en namuslu ve dostluk kurmada tereddüt edilmeyecek olan yalnızca Türklerdir. Henüz yabancı tesiri altında kalmamış olan bir köye gidecek olursanız; gerçek misafirperverliğin ne demek olduğunu orada görüp öğrenirsiniz.- William Martin

Irk ve millet olarak Türkler, bence geniş imparatorluklar içinde yaşayan kavimlerin en asili ve başta gelenedir. Dini, sosyal ve örfi faziletleri, tarafsız kimseler için birer takdir ve hayranlık kaynağıdır. – Lamartine / Fransız Yazar, şair ve Devlet adamı.

Poltava’da esir oluyordum. Bu benim için bir ölümdü, kurtuldum. Buğ nehri önünde tehlike daha kuvvetli olarak belirdi; önümde su, ardımda düşman, tepemde cehennemler püsküren güneş… Su beni boğmak, düşman beni parçalamak, güneş beni eritmek istiyordu; yine kurtuldum. Fakat bugün esirim, Türklerin esiriyim. Demirin, ateşin ve suyun yapamadığını onlar bana yaptılar, esir ettiler. Yalnız ayağımda zincir yok, zindanda da değilim; istediğimi yapıyorum. Fakat bu defa da şefkatin, asaletin, nezaketin esiriyim. Türkler beni işte bu elmas bağa sardılar. Bu kadar alicenap, bu kadar asil, bu kadar k bir milletin barasında hür bir esir olarak yaşamak, bilsen ne kadar tatlı. — Demirbaş Şarl / İsveç Kralı (Ruslardan kaçıp Osmanlıya sığınmıştır)

Türkler ölmeyi biliyorlar, hem de iyi biliyorlar. Ben de ölmeyi bilen bir milletin yenilmeyeceğini bilecek kadar tecrübeliyim. Burada hiç yoktan ordular kurmak ve bu orduları ölüme sürüklemek mümkün. Bu imkânlardan bol bol faydalanıyorum. Fakat, meydana getirdiğim orduları sendeleten bir engel var: Türklerin yaşayan hatıraları! Üç-dört yüzyıl önce her kudreti ve her milleti yenen Türkler, şimdi de silinmez hatıralarıyla her teşebbüsü sendeletiyorlar. Hemen her yürekte bu korkuyu seziyorum. Demek ki yalnız Türkleri değil, onların tarihini de yenmek lazım. Bu durumda ben, Türklerin düzinelerle milleti idare etmelerindeki sırrı da anlıyorum. Onlar milletleri bir kere yeniyor fakat kazandıkları zaferleri ruhlara ve nesillere nakşedebiliyorlar. – M. Montecuccoli (Avusturyalı Komutan)

Seceat ve cesaret bakımından Türklerden üstün; büyük hedeflere ulaşmak bakımından da onlardan dirayetli hiç bir kavim yoktur. Cenab-ı Hak onları aslan sıfatında yaratmıştır. – İbn-i Hassul

Türk, asillerin asilidir. yapma olmayan, gösterişi bulunmayan bu pek yüce asalet ona tabiatın hediyesidir. – Pierre Lotti

Türklerin yalnız sonsuz bir cesareti değil, iradeleri sersemleştiren bir sihirbaz zekası vardır. İşte Türk, bu zekasıyla zafer kazanır, uygarlıklar yaratır ve insanlık dünyasında en şerefli hizmeti başarır. Zaten Avrupa’nın yarısını yüzyıllarca boyunduruk altına almak başka türlü mümkün olamazdı. – Çarnayev (Rus Komutan)

Silahlı milletin en canlı örneği Türklerdir. Bu diyar köylüsünün orak, kâtibinin kalem ve hatta kadınlarının etek tutuşunda silaha sarılmış bir pençe kıvraklığı vardır. Türk ata biner gibi oturur, keşfe yollanan asker gibi uyanık yürür. – Moltke

Türkler bir ırk ve bir millet olarak yeryüzünün en şerefli insanlarıdır. – La Martine

Savaşın zevkini almak isteyen herkes Türklerle savaşmalıdır.- Towsend (İngiliz Komutan)

Doğulu önderler, milletlerinin başından ayrılmayarak her hükümetin temeli olan şu iki kanunu hakkıyla yapıyorlar: iyi yola götürmek ve kötülüklerden korumak. Bu asil hareket Ruslardan fazla özellikle Türklerde göze çarpıyor. – Auguste Comte

Türk kadınlarının en büyük süsü Türk oluşlarıdır. Onlar süslenmek için elmas veya zümrüt takınmıyorlar, belki üzerlerinde taşıdıkları o taşları süslemiş ve kıymetlendirmiş oluyorlar. Çünkü her Türk kadını canlı bir inci ve paha biçilmez bir pırlantadır. – Lady Mary Wortley Montagu

Türk’ün güzel yüzünü, kuvvetli endamını, pırıltılı kostümünü, zarif tavırlarını, kibar gülüşünü, aslanca kükreyişini fırçayla göstermek mümkündür. Fakat pek güç olan, Türk’ün özünü göstermektir. Bu öz, ayışığı gibi görülür fakat mgösterilemez. – Decamps (fransız ressam)

Türkler yaman binicidirler. Türkler hücumunda düşmanı bir yaprak gibi çevirip bozarlar. – Câhiz (Arap Bilgini)

Türklerin yürekleri temizdir. Onlarda batıl fikirler, basit düşünceler yoktur. – Semame İbn-i Eşreş (Arap Bilgini)

Türkler kahramandırlar. Dostlarına zarar vermezler. Fakat kazanç getirirler. – Comenius (Çek Bilgini)

Türklerin biricik sevdikleri şey hak ve hakikattir. Ve hiçbir haksızlık yapmadıkları halde haksızlığa uğramışlardır. -  William Pitt (İngiliz Devlet Adamı)

Türk, Heredot’tan, Tevrat’tan çok eski yüzyılların tanıdığı bir ulustur. Sadelik içinde görkemi, sükunet içinde ihtişamı, tahakküm kabul etmeyen bir yüreklilik, alabildiğine geniş bir fetih aşkı, sonsuz bir teşebbüs kabiliyeti, bölgelere uymaktan çok bölgeleri kendine uydurma zevki ve alışkanlığı Türk milletinin asırlar dolduran tarihinde açıkça görülür. – Hammer

Türkler kahramandırlar, dostlarına zarar vermezler. Yüce Türk milleti tuttuğu eli bırakmaz, sözünden dönmez, iyi ve kötü günlerde dostundan ayrılmaz. Böyle bir ulusla elele vermek yeryüzünde her zorluğu yenmek için sonsuz bir güç ve yetenek kazanmak demektir. – Comenius (Çek Bilgini)

Türkler muhakkak ki Avrupa tarihinin ve yakın Asya tarihinin bildiği en halis efendi millettir. – Kayzerling

Her Türk’ün bakışında silahın ruha verdiği güveni görmek mümkündür. O hayata ve olaylara güvenle bakmayı öğrenmiştir. – Molkte

Kılıcı insafsız bir beceriyle kullanan Türk’ün eli, yendiği insanların yarasını sarmakta da ustadır. – Lord Byron

Türk korkmaz, korkutur. Bir şey isterse onu yapmadıkça vazgeçmez. Hangi işe el atarsa başarır. – Semame İbn-i Eşreş

Türkçeyi öğrenmek benim için büyük bir mutluluk oldu. Çünkü Türk’ü anlamak için kendisiyle mutlaka tercümansız konuşmalıdır. Tercüman, ışığı örten zevksiz bir perde oluyor.  – Gelland (Fransız Bilgini)

Türk askeri cesurdur. Anavatanını sever ve onun için gerekirse çekinmeden canını feda eder. – Albert Einstein

Artık Türklerle savaşmam. Onlar çok cesur ve iyi insanlar. – Andreas Phitiades

Dünyada iki bilinmeyen vardır. Biri kutuplar, diğeri Türkler. – Albert Sorel

Türk toplumunda kişisel nitelik ve değer dışında hiçbir şeye önem verilmez. – Baron Büsbek

On ulusun, on yiğit adamının gücü tek bir kimsede toplansa yine bir Türk’e bedel olmaz. Türklerin en çok konuştuğu şey savaştır, zaferdir. Eğlenceleri ise attır, silahtır. Türklerin doğrulukları ve namuslulukları ne kadar övülse yeridir. – Charles Mcfarlene

Türk milleti ikibin yıldır profesyonel askerdir. Bütün Türklerin mesleği askerliktir. – Donaldson

Dünyanın hangi ordusuna sorarsanız sorun, Türk askerinin karşısında düşünmenin hiç de kolay olmadığını veya olamayacağını size söyler. – Donaldson

Türklerle dost ol ama düşman olma. – Gianni de Michelis

Dünyada, Türklerden başka hiçbir ordu bu kadar süre ayakta duramaz. – Hamilton

Türklerden başka dini ve vatanı uğruna canını vermeye hazır asker yoktur. – Hamilton

Türkler devlet yıkmakta ve devlet kurmakta birinci sınıf ustadır. Ülkeleri değil kıtaları altüst etmişler ve korkunç saldırışlar arasında sarsılması hiç de kolay olmayan egemenliklerini yaratmışlardır. Tarih Türklerden çok şey öğrendi. Onların elinden çıkma öyle eserler vardır ki uygarlık için birer süs olmaktadır. – Hammer

Çanakkale’de başarılı olamadık. Nasıl başarılı olurduk ki? Zira Türkler yuvasına girilmiş aslanların hiddetiyle, cüret ve cesaret kahramanlığı ile savaşıyorlardı. Böyle bir millet görmedim. – Sir Julien Corbet

Türk gibi ölüme gülerek bakan bir eri başka hiçbir ulusta bulamazsınız. Yalnız ona iyi bir komutan gerektir. – Mulman

Toplumsal düzenin Türkler arasında kurmuş olduğu ilişkilerin hepsinde temiz yüreklilik ve iyi niyet hakimdir. Vatandaşların birbirlerine karşı borçlu oldukları işlemleri yapma ve yerine getirmeleri için başka ülkelerde olduğu gibi senetleşmeye yani yazılı belgeye ihtiyaçları yoktur. Çünkü onların övülmeye değe hallerinden biri de verdikleri söze genellikle sadık kalmaları ve karşılarındakini aldatmaktan, güveni suistimal etmekten çekinmeleridir. – Monradgea D’ohsson

Kendi ulusuna karşı bu kadar dürüst ve cömert olan müslüman Türkler hangi mezhebe bağlı olursa olsun aynı dürüstlüğü yabancılara karşı da yapar ve yerine getirirler Bu noktada müslümanla Müslüman olmayan arasında hiçbir fark gözetmezler. – Monradgea D’ohsson

Türk’ü anlamamak için tarihe göz yummak gerekir. Haksız saldırılar ve adi iftiralar önünde Türk’ün vakur kalışı, kuşku yok ki< körlerin gerçeği, eşyayı anlamadıklarını düşündüklerinden ve körlere acıdıklarındandır. Bu soylu bir davranış o adi iftiralara ne açık bir cevap oluyor. – Pierre Loti

Türk’ün ahlaki seciyesi çocukluğunda aldığı iyilik telkinleriyle değil çevrelerinde fenalık görmemek suretiyle oluşur. – Thomas Thorsten

Türklerin ruhu yeniden parlayacak ve silah kullanmak için doğan bu kahraman milletin tarihi eski ışığını bulacaktır. – Moltke