02.06.08

O kadar çok konuşuyorsun ki seni hiç anlamıyorum!

Yazı kategorisi: Makaleler 8:00 pm yazan: Minik Kelebek

crierrrr.jpg

Şu çok meşhur “Ağzı olan konuşuyor” reklam repliğinin altında konuşulmaya değer ne kadar çok şey olduğunu düşündünüz mü hiç? Ağzı olan uzun bir süredir konuşuyor gerçekten. Hatta şu satırları çiziktirirken bile bir şekilde konuşuyor.
Nispeten sessiz bir asırdan daha sesli, daha “gürültülü” bir asra doğru yelken açtık gidiyoruz.

Ve bu yeni asır içinde her birimiz onun içindeki bazı makineleri kendimize çok yakın bulduk, o kadar yakın bulduk ki ruh dünyamızı modifiye ederek onlara benzemeye başladık. Bu konuda açık ara önde giden cihazımız tabii ki tartışmasız TV’miz oldu. Her birimiz tıpkı karşısında yaşadığımız TV gibi ilginç organizma türleri olduk. Her birey minik birer TV’cik gibi kendi frekans aralığında yayın yapmaya başladı sanki. TV bize adeta kendi yaşam tarzını benimsetti ve biz de TV’mizi kapattığımız ender zamanlarda uydu olup çıktık sokaklara. Hep anlattık. İçinde diyalog kelimesinin bolca geçtiği monologlar kurduk. İletişim önemli şeydir deyip durduk sözü birileri zorla ağzımızdan alana kadar. Söz sıramız gittiği zaman biz de çekip gittik. Çünkü konuşma hakkımız dolmuştu, dinleme hakkımız ise hiç başlamıyordu ki zaten. Yarışma programındaki jokerler gibi oyunun sonuna kadar bizimle geliyordu kullanılmamış dinleme haklarımız.

Çağdaş duvar yazıları
Ruhumuza değen sadece TV’ler değildi elbet. Dünyada hangi site ne kadar ziyaret ediliyor’un uzmanı Alexa’ya göre; Türkiye’de blogger.com 19, wikipedia 23, eksisozluk 28, blogcu 35’inci sırada en çok ziyaret edilenler arasında. Bu rakamlar gazete ve haber sitelerinin rakamlarıyla kıyasıya rekabet içinde olan rakamlar! Yani mikrofonun ziyaretçilere bırakıldığı meydanlar olan siteler bize ruhsal bir deşarj alanı açıyor, konuşuyor, konuştukça açılıyor, açıldıkça konuşuyoruz. Duvar yazılarının çağdaş versiyonları olan bu konuşma meydanlarında belli ki çoktandır aradığımız bir şeyi bulduk.

Bitti mi?
Bu TV renkli yaşam tarzı bakın başka nerelere değdi? Günlükler. Sessizken bir terapistti, seslendiği zamansa (blok siteleri) narsist bir çığlık oldu.

Artık daha az sahne fobiğimiz, buna karşın daha fazla mikrofon bağımlılığımız var.

Eskiden yazarlarımız bolcana mahlas isim kullanırdı, yazarların her birinin 10’dan fazla mahlas ismi vardı. Şimdi değil mahlas isim kullanmak ismimizin yazılışında tek harflik hata yapılmışsa küplere binip hızla editörümüzü arıyoruz.

Sanatçı olsak da olmasak da alkışlarla yaşar olduk. Bizi alkışlayanları pek sevdik. Aslında sevdiğimiz, benliğimizin alkışın eliyle biz geri yansımasından başkası değildi.

Değerlendirme kriterleri arasına popülerliği de yazar olduk. Kâbuslarımızın arasına yalnızlığı ekledik.

Kendimizi göstermek için türlü dalavereler çevirirdik. Giyinmekten konuşmaya, her şey “görünme” prensibine göre inşa edildi. Hepimiz bugünlerde havaya bolca attığımız havai fişekler gibi kendimizi göstermek için havalara atıp atıp durduk, “beni de görün!” dercesine.

Herkes bir gün meşhur olacak!
“Pop is everything, everything is pop” tespitinin sahibi Andy Warhol bunu seneler önce söylemişti. “Bir gün herkes 15 dakikalığına meşhur olacak!” demişti kehanetimsi bir öngörüyle yaklaşık 40 yıl önce. Hatta daha sonra Robert de Niro’nun “15 minutes” adlı filmine bile konu olmuştu bu tırnak içi tespit.

Evet dediği oldu, neredeyse herkes en az 15 dakikalığına öyle ya da böyle TV’ye ya da benzeri bir sahneye misafir olmaya başladı. Ve bunu çok sevdi. TV programları telefon bağlantıları kurmak, radyolar, faks mesajları okumak, web siteleri, gazeteler “sizin köşeniz” konseptine oturtulmak için vargücüyle çalışıp durdu.

Ne için konuşuyoruz?
Bütün bu panayır yerinin sebebi ne peki? Havada neden bu kadar çok ses ve ışık frekansı dolaşıyor? Bunun adı yüksek iletişim düzeyi midir dersiniz?

Psikolog olmaya gerek yok; iletişimin atar damarını yakalamanın sihirli sorusu aslında çok basit: Neden konuşuyoruz? Bir anlama çabasıyla mı, anlatma zorbalığıyla mı? İletişim cihazlarından geçilmediği bir çağda sayısız iletişim krizi yaşanması paradoksunu açacak tek soru aslında bu! Anlatma çabaları anlama çabalarının önüne geçmeye başladığı zaman işte iletişim krizi dediğimiz suya girdik demektir. Ne kadar açılacağınız, boğulup boğulmayacağınız ise size bağlı.

Özellikle bu çağda konuşmalar, yazışmalar, çoklukla “ben varım” solo müziğinde çalınan benlik geçit törenleridir. Sesini kısmaya ve daha arkadaki fonu duymaya başladığınız zaman iletişim denilen şeye gerçekten yaklaşmışsınız demektir. Yoksa ister sağlıklı iletişim için 40 altın kural kitabına bir 40 daha ekleyip siz yenisini yazın; ister iletişim uzmanı olacağım diye fakülteden fakülteye koşturun; kendi suyunuzdan çıkamadıkça o suda boğulmaya ve diğerlerini ıskalamaya mahkumsunuz demektir.

Asıl mesele konuşmaktan çok duyabilmektir. Diğerlerini duymak, anlamak ve ona göre davranmak kendi borunuzu detone şekilde üflemenizden, kulak tırmalamalarınızdan çok daha iletişim yanlısı bir çabadır. Gerçekte iletişim dedikleri şey de budur.

Ve yalnızlık…
Sanıldığı kadar menem bir şey değildir. Yalnızlık çoğu zaman kendine güven senfonisinin orkestra şefliğini, iç değerlendirmenin ateşleyiciliğini yürütür.

İçinden gelen sesi dinleme, dışarıdakilerin senin içinde yankılanan sesini dinleme şeklinde şu aralar biraz deforme oldu belki; ama yine de hâlâ en büyük bilişsel adımlar yalnızlık senfonisi içinde atılıyor. İçsel devinim denklemleri çoğunlukla yalnızlık konçertosunda kuruluyor.

Ve önümüzdeki çağ bütün bu çok seslilik adı altındaki narsist çığlıkların bağırmaktan sesinin kısıldığı, “ben” odaklı hikayelerin dramatik bir final sahnesiyle sonlandığı yıllar olacaktır. Gençleri bundan sonra narsisizmin içi boş çığlığının fark edildiği, bir anlamlı ses arayışı için herkesin içine çekildiği bir sahne bekliyor gibi.

Erhan Özden

Bir kelebeğin hayatı

Yazı kategorisi: Şiirler 7:58 pm yazan: Minik Kelebek

Bugünü bir çocuk gibi yaşayacaksın;
çevrendekiler de bir çocuk gibi yaşatacak bugünü sana.
 
Minibüsün önünde oturmak,şiddetli bir kar yağışı, yağmursuz cumartesi,
babanın eve erken gelmesi, annenin döpiyesi düşleriyle kapatacaksın gözlerini,
herhangi bir perşembe gecesi.
 
Darmadağın olacak raftaki deterjanlar,
durduramadığın market arabasıyla.
 
Malak yalamış gibi olacak darmadağın saçların, kolonyalı tarakla.
Su ve sabun olacak tüm temizliğin.
 
Arabana, araba gibi gidecek;
acı fren sesleri çıkaracaksın kapısına vardığında.
 
Göz kapakları kapanacak çocuğunun, her sırtüstü yatırışında.
 
Odanda özgür olacaksın akşam eve oturmaya gelindiğinde.
 
İçeride kek tarifleri, terfi masalları;
 
onlar ülkeyi kurtaracak,
sen yolculuklara çıkacaksın yatağında.
 
İstediğin zaman uyuyacak, istediğin müziği dinleyeceksin.
 
Halıdaki motifte yüzlerce kedinin pati izini göreceksin.
 
Rejim, mejim derdin olmayacak;
 
yiyebildiğin kadar patates kızartması,
içebildiğin kadar kola içeceksin.
“Yeter artık”la bitecek hayatının ziyafeti
- bir daha hiçbir restoranda yaşayamayacağın keyif  -
koca adam olduğunda.
 
Dolar kuru degil, gofret fiyatı olacak öğrenmek istediğin,
hatta döviz bürosuna soracaksın bunu bütün saflığınla.
 
Büyük zevk verecek döviz bürosundaki adamdan o gün öğrendiğin küfür
ve herkesin yanında edebilmek için yanıp tutuşacaksın.
 
Taşınacağın apartmandaki yaşıtların ilgilendirecek seni, metrekare fiyatından çok.
 
Trenin penceresinden sarkmak olacak seyahatin en zevkli anı
ve bir otuz beş sene geçse de,
yazacağın bu olacak bir düş takvimine.
 
Soyunuvermek, giyinivermek,
bir yerlere gidivermek hep kolay olacak.
 
Gittiğin yerlerde uyuyuvermek ya da uyuyabilmek de.
 
Kimse dönüp bakmayacak dilediğin yerde değiştirebildiğin mayona.
 
Eteklerini çekiştire çekiştire oturmayacak,
bakkala kadar gidebileceksin bozuk pantolon fermuarınla.
 
En girilmez yerlere giriverecek,
en korunmalı şahışlara bir tokat mesafede duruvereceksin.
 
Hiç farketmeyecek Avrupa Topluluğu’na girememek
ama çok farkedecek o gün takıma girememek.
Belki bu gün ilk defa “kötü” olacaksın kenarda beklerken;
takımdan birinin, bir şekilde eve gitmesini dilerken.
 
“Senin adın ne?” demek çok kolay olacak
ve bin bir anlam ifade etmeyecek “bize gidelim mi?” demek.
 
En gizli şeyler olacak ilk anlattıkların;
iki kere düşünmeyeceksin ikinci arayışında.
 
Bir yumruk da sen patlatacaksın onun kavgasında
ve hayatının dayağını yiyeceksin.
Bugün öğrendiğin yeni küfürü edeceksin
menzil dışına vardığında bütün kahramanlığınla;
gözün mor ama montunun yakaları havada.
 
Basit şeyler için izin isteyecek,
çok önemli şeylerde müthiş özgür olacaksın.
 
Verdiğin zarar da müthiş olacak, özür dilerkenki yüz ifaden de.
 
Yazılmamış onlarca kitabı yaşamış,
okulda asla öğrenemeyeceklerini öğrenmiş olarak başlayacaksın
cebindeki erimiş gofreti yemeye.
 
Bugün kimseyi iğnelemeyecek, haddini bildirmeyeceksin.
 
Bugün sadece kendin olacaksın.
 
Bugün sökük cebinden, gofretten kalan parayı da düşürüp,
şehrin en cömerti olacaksın.
 
Bugün kral çıplak olacak,
 
yarın büyüyeceksin…
 

Yalçın Ergir

Hep özendim sana anne

Yazı kategorisi: Ana hakkı ödenmez… 7:56 pm yazan: Minik Kelebek

Hep özendim sana anne!
Sabrına hayran kaldım hep.
Bakışındaki nura,
Gülüşündeki içtenliğe…
Sonunda sen oldum anne!
Senin gibi baktım olaylara.
Yolda yürüken karıncalar aklıma geldi hep,
Ya onları ezersem diye…
Sevecen baktım insanlara…
Amansızca gelen kötü şeylerden
İyi dersler çıkardım hep!
Sonunda sen oldum anne!
En kötüsü de ne bilir misin anne?
Pişman oldum!!!
Sabırdan,sabırsız oldum…
Bakışlarımdaki nur söndü,
Gülüşümdeki içtenlikse anlamsız…
Anlayacağın anne,
Özendiğim sende
Bir şeyi fark edememişim.
Hayata karşı verdiğin mücadeledeki
Tedirginliği görememişim…
Sen gülerken düşüncelerini fark edememişim…
Kısacası,sorumluluğun ne büyük olduğunu
Anlayamamışım anne!
Ezildiğini görememişim…
İyi ders çıkarmalarından,sabrından
Büyük haz alırken,
Hep susmak zorunda kaldığını
Görememişim ben anne!
İdare etmen gereken o kadar insanın
Sana bağırışlarını dinlerken,
Senin susmalarını gördüm hep…
En kötüsü de ne biliyor musun?
Onların içinde ben de vardım!!!
Sana bağıran…
Ben de ezdim seni.
Ve şimdi…
Şimdi ben eziliyorum annem!
Bedel ödüyorum…
Zoruma gittiğinden değil
Sakın yanlış anlama beni!
Meğer sen ne büyük insanmışsın.
Aslında o da değil anlatmak istediğim…
Sen de özenmiş miydin annene anne?!!!

Burcu Karacan

Ahiret hayatı

Yazı kategorisi: İslam 7:53 pm yazan: Minik Kelebek

Bir zamanlar bir yerde Allah’ın bir veli kulu yaşardı. Temiz kalpli, ihlaslı, safça bir mü’mindi. Her gördüğünü iyiye yorumlar, Allah’a çok tevekkül ederdi. Bir kötülük, bir çirkinlik görse iyi tarafından alır, “Bunda bir hikmet vardır” diyerek gönlünü hoş tutardı. Her şeyin iyi yönünü görür, gülleri devşirir, dikenlerle hiç ilgilenmezdi. Yaratandan ötürü yaratılanı hoş görür, onlara güler yüzle nasihat ederdi.

Müslümanların kıskanmasına aldırmaz. Onlara karşı yine hüsn-ü zan ederdi. Şeytanı ve nefsini tam ve katıksız düşman bilir, Allah’a sığınırdı. Nefsinin hücumlarına karşı iman kalesine girer, elden geldiğince ona karşı silahlanırdı.
Açıktan küfrünü açıklayanlara, Tevhid’i bulmaları için dua ederdi. Hayatı nurlu, gönlü sürûrlu has bir kuldu. Kur’an-ı sıkça okur, ayetleri anlamaya çalışırdı.
O gün yine nafile oruca niyetlenmişti. Dûha namazını biraz erkence kılmış, şehrin dışına doğru yürüyüşe çıkmıştı. Çevre duvarlarının dışına ağaç gölgelerinin sarktığı eski mezarlığa doğru yürüdü.
Kabristana girdi. Fatiha ve ihlası okudu. Bunu da, ebedi ikamegâhlarında yatanların ruhlarına hediye eyledi.
Koyu gölgeli bir ağacın altına oturup alnında biriken terleri mendiliyle sildi. Derin bir tefekküre daldı. Mezardakilerin hallerini düşünüp, onlar için kaygılandı. Yüreğine ılık bir şeyler aktı, gözleri yaşardı.
Sevgili Peygamberimiz kabir konusunda ne buyurmuştu? “Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.”
Şimdi burada yatanlar acaba hangisinde?
Acaba bunlar dünya hayatında neler yaptılar? Nasıl inandılar, nasıl yaşadılar? Şimdi cennet bahçesinde zevk mi ediyorlar, yoksa cehennem çukurunda azap mı çekiyorlar? Bir meraktır kapladı içini…
Bu eski mezarlıkta kimler yatıyor? Zengiler, fakirler, iyiler, kötüler, zalimler, günahkârlar…
Sonra yaşadığı zamanı düşündü… Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışanları, mazlumlara eziyet eden zalimleri, vatan, millet, bayrak diye halkı uyutanları, bankalarındaki hesaplarını kabartabilmek için herşeyi mübah sayanları düşündü.
Bir lokma için çöplük karıştıranları, televizyonda gördüğü sanatçı(!)lara ilah muamelesi yapanları, sırf okumak için gittikleri okula; senin giyinişin, kılık-kıyafet yönetmeliğine aykırı diye umudunu o okula bağlamış kızları okula almayan zihniyeti, dininin gereği giyindiği için okuluna alınmayan kızları, alkolün ve uyuşturucunun batağına düşmüş gençleri, ekranlarından fuhuştan başka birşeyin gösterilmediği televizyonların yöneticilerini düşündü… Allah’ım aklıma mukayyet ol! Sen ki duaları kabul edersin. Bizleri Rasulullah’ın (s.a.v.) sancağı altında toplananlardan eyle!..
Senin dininin gereklerini yerine getirmeyenler, bu hayatın sonunda hesap yok zannediyorlar. Oysa Üstad Necip Fazıl Kısakürek bir şiirinde:
“Bu hayatın sonunda hesap yok mu zannettin sen?
Lokantanın garsonu bile; ‘hesap lütfen’ diyor.
Sen nasıl olur da; bizlere herşeyi bahşeden, sen…
Hesap sormazsın?..
İlahî onları affet, onlara hidayeti nasip et.”
Ya Rabbi! Çok sürmeden beni de buraya getirecekler. Benim halim ne olacak? Her nefis ölümü tadacaktır. “Ölümün acısı üç yüz kılıç yarasından fazladır.” buyurulmuş. Ben nasıl dayanacağım?
Şeytan son anda bana musallat olursa ben ne yaparım? O zaman halim nice olur. Kabir hayatı, sonra diriliş, hesap-kitap, mizan-terazi, sırat, cennet, cehennem…
Gelen iki meleğe nasıl hesap vereceğim? Onların sorularına cevap verebilecek miyim?..
Bu düşünceler içindeyken uyku bastırdı. Başını yaşlı ağacın gövdesine dayadı. Dualar mırıldanırken gözü dallara, yapraklara kaydı. Sanki o yapraklarda ölmüş insanların isimleri vardı. Onları okumaya çalıştı. Uyku iyice bastırdı. Gözleri kapandı. Derin bir uykuya daldı.
Rüyasında mezardakileri gördü. Güyâ kendisi de ölmüş, orada bulunan kabir arkadaşları hâl diliyle kendisine bir şeyler anlatıyorlardı. Geriye dönüşü olmayan dünya hayatlarını, çaresizliklerini, nasıl aldandıklarını, halen hayatta olanlara nasıl gıpta ettiklerini, kendilerine fırsat verilse ve dünyaya dönseler sırf Allah’ın (c.c.) rızası için nasıl yaşacaklarını, hepsini, hepsini…
Sonra kabrin içinde en çok feryatların, iniltilerin geldiği kabrin sahibine sordu:
- Arkadaş halin nedir? Neden en çok azap sana çektiriliyor?
Kabirdeki şöyle cevap verdi:
- Ah!.. Aman… Halimi hiç sorma. Ben dünya hayatında Allah’a (c.c.) şirk koştum. Her günah affolunur, benim günahım affolunmaz.
- Anladım…
Sonra ana-babasına karşı gelenlerin, katillerin, intihar edenlerin, zulüm yapanların, zina yapanların, içki içenlerin, faiz yiyenlerin, kumar oynayanların, iftira atanların, riyakârların, münafıkların, rüşvet yiyenlerin, yetim malı yiyenlerin, sihirle uğraşanların, avret yerini açanların, karşı cinse benzeyenlerin, ilmiyle âmil olmayan alimlerin, hatta sattığı süte su karıştıranların hayatını dinledi. Çektikleri azaba tanık oldu.
İçi sıkıldı iyice. Çıldıracak gibi oldu. Sonra duyduğu kuş sesleriyle, hissettiği ve tarif bile edemediği eşsiz korkularla kendine geldi..
- Ya sen ey mevta! Nedir tüm bu güzelliğin sebebi? Seni görünce içim açıldı, gönlüm rahatladı. Senin yerinde olması ne kadar isterdim. Belli ki cennete namzetsin. Seni bu makama çıkaran nedir? dedi.
- İmandır kardeş, iman.
- Nasıl yani?
- Ben dünyadayken “La ilahe illallah Muhammedürresullah” lafzını tam manasıya anladım, layıkıyla iman ettim, ibadet ettim.
Allah’ım bu güzelliklerini hepimize nasip et, düşüncesi içinde diğer cennetlikleri; zekat verenleri, oruç tutanları, namaz kılanları. Allah’ı (c.c.) çokca zikredenleri ana-babasına hürmette kusur etmeyen evlatları, iyiliği emredip kötülükten nehyedenleri. İffet sahibi insanları, şehidleri, ehl-i takva sahiplerini dinledi. Onlara yapılan izzet-i ikramı gördü. Onlara gıpta ile baktı.
Bizim Allah dostu rüyasında kabir aleminde dolaşırken gelen gürültülerle uyandı. O kabristana yeni bir ölü getirilmişti. Kalabalık bir cemaat vardı. Ölüyü kabre koydular. Üzerini toprakla örttüler. Yasin, tekasür, ihlas, fatiha surelerini okuyup dua ettiler. Ellerini yüzlerine sürüp kabristandan ayrıldılar. Kabrin başında ölenin oğlu, kardeşi, bir de imam kaldı. İmam ayağa kalkıp:
- Ey Ahmet oğlu Hasan! diye üç kere bağırdı.
Dünya üzerinde bulunduğun inancı hatırla. O da şudur: “Allah’tan (c.c.) başka ilah olmadığına, Muhammedin (s.a.v.), Allah’ın (c.c.) Rasulü olduğuna, senin Rab olarak Allah’a (c.c.) Din olarak İslam’a, Peygamber olarak Hz. Muhammed’e (s.a.v.) razı olduğuna dair şahitliğindir.” dedi…
Artık imamın ve yanındakilerin işi bitmişti. Son kez kabre bakıp çıkışa doğru yürümeye başladılar.
Kendisini halen rüyada zannediyordu ki; karşıdan gelen imam:
- Hey! Mübarek kalk ne yatıyorsun? sözleriyle irkildi ve birden ayağa fırladı.
- Sen kimsin? Ben nerdeyim? Öldüm mü? dedi..
İmam tebessüm ederek:
- Korkma, dünyadasın. Güneşin altında mezarlıkta uyumuşsun. Az önce bir kardeşimizi ahirete uğurladık. Uyuyacağına cenaze namazına iştirak etseydin, daha iyi olurdu dedi.
- Çok derin uykudaydım hocaefendi. Öyle rüyalar gördüm ki… Bende, ölmüş gibiydim…
- Hayırdır inşaallah. Nasıl olsa öleceğiz. Şimdi önce bir abdest al açılırsın. Sonra öğlen namazının vakti çıkmadan namazını kıl.
İmam ve yanındakiler kabristandan ayrıldılar. O ise halen gördüğü rüyanın etkisi altındaydı. Elinin tersiyle alnının terini sildi. Rüyasında bile cehenneme tahammül edememişken nasıl olur da yaşadığı hayatı cennete gidebilmek için harcamazdı…
İlahi! Bizi af ve mağfiret eyle. Rahmeti ve mağfiretini üzerimizden eksik etme.
Bizlerin canını Senin yolundayken al. Yoksa biz sorgu meleklerine nasıl hesap verir, kabir azabına ve cehenneme nasıl dayanırız?..
İlahi!.. Affet..

(Alıntı)

İnşaAllah kelimesinin önemi

Yazı kategorisi: İslam 7:51 pm yazan: Minik Kelebek

Hiçbir konuda, Allah’ın dilemesine bağlamaksızın, ‘Ben yarın mutlaka şöyle şöyle yapacağım.’ deme! Ancak Allah dilerse (yapacağım de)” ayeti gereğince Müslüman yapacağı her işten önce ‘inşallah’ demeyi düstur edinmeli.

‘Yarın mutlaka sana uğrarım.’

‘Bu hafta sonu Avrupa’ya gideceğim.’

Müslümanlar açısından, istediğiniz kadar sıralayabileceğiniz bu cümlelerin bir eksiği var? Bu ifadeler, yapılacak işi Yaratıcı’nın dilemesine havale etmeden, yani başlarına ‘inşallah’ (Allah dilerse) ifadesi getirilmeden söylenmiş sözler. Halbuki Rabb’imiz, kullarından bu konuya öylesine ehemmiyet vermelerini istiyor ki, bu sözün unutulması halinde ise kendisini zikretmesini ve af dilemesini istiyor inananlardan.

Konuyla ilgili şöyle bir rivayet vardır.

Müşrikler, Peygamber Efendimiz’e (sas) Zülkarneyn ve ruh gibi konularda sorular sorar. Peygamberimiz, “inşallah” ifadesini söylemeden, “Size yarın cevap vereceğim.” buyurur. Cenab-ı Hakk, Efendimiz’e vahyi on oniki gün geciktirir. Müşrikler bu sürede üzücü konuşmalarla Efendimiz’e yüklenmeye başlayınca, “Hiçbir konuda, Allah’ın dilemesine bağlamaksızın, ‘Ben yarın mutlaka şöyle şöyle yapacağım.’ deme! Ancak Allah dilerse (yapacağım de). Bunu unuttuğun takdirde Allah’ı zikret ve, “Umarım ki Rabb’im, doğru olma yönünden beni daha isabetli davranışa muvaffak kılar.” (Kehf Sûresi 23-24) ayetleri indirilir.

Acz ve fakr içinde olan insanın, azim ve iradesi istediği bir şeyin meydana gelmesi için yeterli değildir. Kul, cüz’i iradesiyle, olan bitenin hepsine vakıf olamayacağı için kendini küll’i iradeye teslim etmeli. Öylesine teslim etmeli ki, yapacağı her işten, davranıştan önce ‘inşallah’ demeyi düstur edinmeli. Şayet mü’min, ‘inşallah’ demeyi unutsa bile, Yüce Allah (cc), kulunun kendisini tesbih ve istiğfarla anmasını, zikretmesini, yaptığı hatayı telafi yoluna gitmesini emrediyor.

Gelin ey dostlar, madem Rabb’imiz bize, söz vermeden, yahut bir fiili yapmadan önce ‘inşallah’ demeyi emrediyor, bizler de her sözümüzün başına bu sihirli kelimeyi getirmeyi unutmayalım. Hem kendimiz yapmaya gayret edelim bu güzel özelliği hem de ailemize, dostlarımıza, arkadaşlarımıza teklif edelim.

(Alıntı)

Âlemler o Gülle güzel idi

Yazı kategorisi: İslam 7:49 pm yazan: Minik Kelebek

Size bir soru:

Bir sigara tiryakisine sigarayı bıraktırabilir misiniz?

Cevabınız “Evet” ise, hemen şu soruya cevap verin:

Bunu nasıl ve ne kadar zamanda başarırsınız?

Diyelim ki, kendi ölçülerinize göre bir yöntem ve süre belirlediniz.

O zaman hayal gücünü son sınırlarına kadar zorlayın ve dünyanın en cahil, en kaba, en vahşi, en inatçı bir insanını en bilgili, en kibar, en merhametli ve en medenî hale getirmeyi bir düşünün.

Böyle bir şey mümkün mü?

Bizim için o kadar zor ki.

***

On dört asır önce, bir imkansız gerçekleşti. Bir tek kişi, dünya tarihinin en büyük inkılâbını gerçekleştirdi.

Dünyanın en vahşi, adetlerine en mutaassıp, en inatçı ve en cahil bir toplumu, çok kısa bir zaman diliminde değiştirdi. O insanların akıllarını, kalplerini, ruhlarını, nefislerini fethetti. Kalplerin sevgilisi, akılların muallimi, nefislerin güzel bir terbiyecisi ve ruhların sultanı oldu. O günün şartlarında insanların hayatlarını dahi uğrunda kolaylıkla verdikleri alışkanlıkları, örf ve adetleri, üstelik inatçı, mutaassıp bir toplumdan kaldırdı. Üstelik hiçbir zor kullanmadan, baskı yapmadan, güç harcamadan. Hem de, ortadan kaldırdığı zararlı ve kötü özelliklerin yerine, son derece güzel huyları, alışkanlıkları ve seciyeleri, öylesi bir toplumun kan ve damarlarına kadar yerleştirdi.

Ve o insanlar, kısacık bir zaman diliminde, bütün dünyaya muallim, medenî milletlere üstad oldular…

O, kimdi?

Bakın, Onun için,

Yeryüzü bir mescid,

Mekke bir mihrab,

Medine bir minber oldu.

O,

Rabbimizi bize tanıtan en açık bürhan,

Bütün mü’minlere imam,

Bütün insanlara hatip,

Bütün peygamberlere reis,

Bütün evliyaya seyyid oldu.

O,

Köklerini bütün peygamberlerin oluşturduğu,

Ayrı ayrı tatları, lezzetleri ve meziyetleriyle evliya meyveleri veren,

Dalları, geçmiş ve geleceği aynı anda gölgeleyen nuranî bir Tûba ağacıydı.

Onun davasını geçmiş zamanın peygamberleri mucizeleriyle, gelecek zamanın evliya ve asfiyası kerametleriyle tasdik etti.

“Lâ ilâhe İllallah” dedi.

Bu prensibi, davasının en önemli esası olarak kabul etti.

Bütün geçmiş ve gelecekte saf tutan sayısız mübarek insanlar hep bir ağızdan ‘sadakte ve bilhakkı natakte’ (doğru söyledin ve hakkı dile getirdin) diyerek tasdiklerini dile getirdiler.

Elinde, her yönüyle mucize bir Kitap; dilinde, hakikatleri haykıran bir hitap vardı.

Bütün insanlığa; hattâ cinlere ve meleklere; hattâ bütün varlık âlemlerine ezelî bir hutbeyi tebliğ etti. Bu alemin yaratılış sırrını açıkladı. Nice muammaları çözdü. Nice hakikatleri keşfetti.

Şu âlemin yaratılış sırrını açıkladı. İnsanlığın zihnini hep meşgul eden “Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” gibi müdhiş sorulara, son derece ikna edici cevaplar verdi.

O zât, ebedî bir saadetin habercisi ve müjdecisi oldu;

Sonsuz bir rahmetin kâşifi, ilancısı;

Kainattaki İlahî saltanatın dellâlı, seyircisi;

Kulluğu cihetiyle bir muhabbet timsali, insaniyetin şeref kaynağı, yaratılış ağacının en nuranî meyvesi;

Peygamberliği cihetiyle hakkı gösteren en kat’î delil, bir hakikat güneşi, bir hidayet feneri, bir saadet vesilesi oldu.

Onun nuruyla, bütün karanlıklar aydınlandı. Bir matemhâneyi andıran âlem, neşe ve sürûra gark oldu. Onun öğrettikleriyle her şey birbirine dost, kardeş ve arkadaş oldu.

O, âlemlere rahmet olarak gönderildi. Varlıkların övünç kaynağı oldu.

O, içindeki ahlâk güzelliği yüzüne yansımış güzel bir guldü. O gülle, âlemler güldü.

O gülün güzelliği, nice bülbülleri kendine aşık eyledi.

O gülün asıl güzelliği, güzeli çok seven sonsuz bir Güzeli ve güzelliği göstermesiydi. O sonsuz Güzel de, bütün güzellikleri, o güzel gülün üzerinde toplamıştı.

***

İşte biz, o Güzeller Güzeli Rabbimizin dergahında boynumuzu büküyor; elimizi açıp yalvarıyoruz. O’nun en çok sevdiği ve bütün güzellikleri üzerinde topladığı Habîbini, hakkıyla sevmeyi ve sadakatle bağlanmayı niyaz ediyoruz.

(Alıntı)

Diyet Hataları

Yazı kategorisi: Sağlık 7:46 pm yazan: Minik Kelebek

Şişmanlık; vücut ağırlığının istenilenden fazla olmasıdır.Vücut ağırlığını, gıdalarla alınan enerji ile harcanan enerjinin birbirine eşit olmasıyla dengede tutabiliriz.Şişmanlık; vücut ağırlığının istenilenden fazla olmasıdır.Vücut ağırlığını, gıdalarla alınan enerji ile harcanan enerjinin birbirine eşit olmasıyla dengede tutabiliriz. Eğer alınan enerji harcanan enerjiden fazla ise vücutta fazla miktarda yağ depolanır ve bu da şişmanlığa neden olur.

Şişmanlığa; çok yemek yeme, fiziksel aktivitenin az olması, psikolojik bozukluklar, metabolik ve hormonel bozukluklar sebep olabilir. Bunlar arasındaki en büyük etmen de çok fazla yemek yemektir. Zayıflamak için kişinin harcadığı enerjinin, aldığı enerjiden daha çok olmasına dikkat etmeli ve fiziksel aktivitesini artırmalıdır.

Bireyin zayıflamaya karar verdikten sonra bazı kurallara dikkat etmesi gerekmektedir;

• İlk etapta birey, diyette başarılı olmak istiyorsa beyin olarak diyete hazır olup olmadığını düşünmesi gerekir. Eğer kişi buna hazır değilse diyeti tam olarak uygulayamayacak, kaçamaklar yapacak ve başarısızlığa uğrayacaktır. Başarısız oldukça da umutsuzluğa düşecektir.

• Bireyin hedeflerini, yani kaç kilo vereceğini ve bu kiloyu ne kadar sürede verebileceğinin belirlenmesi gerekir. Kişi hiçbir zaman kısa sürede kilo kaybetmeyi planlamamalı, bu şekilde uygulanan diyetlerle belki hedeflere ulaşabilir. Fakat daha sonra koruma safhasına geçildiğinde başarılı olunamaz. Hatta birey diyet yapmaya başladığı kilonun da üzerine çıkabilir.

• Standart diyet yoktur, her diyet kişiye özel olmalıdır. Bir diyet uzmanı tarafından, o kişinin beslenme alışkanlıklarına, yaşına,cinsiyetine, iş koşullarına, bazal metabolizma hızına ve sağlık problemlerine (yüksek kolesterol, tansiyon, diyabet ) uygun diyet programı belirlenmelidir. Herkesin aynı diyeti yapması söz konusu olamaz. Her bireyin kişisel özellikleri farklı olacağından diyete vereceği cevap da farklı olacaktır. Kimi sağlıklı bir şekilde kilo verirken diğer bir kişi hiç kilo veremediği gibi metabolizmasına uygun olmadığı için birçok, geri dönüşü zor sağlık problemleri ile karşılaşabilir.

• Diyette öğünler, azar azar ve sık tüketilecek şekilde düzenlenmeli, öğün atlanılmamalıdır. Genelde diyet yapan bireyler tüm gün boyunca aç kalıp, metabolizmalarını zayıflatırlar ve metabolizmanın en zor çalıştığı akşam saatlerinde çok daha fazla yemek tüketirler, buna paralel olarak hızlı bir şekilde kilo alırlar. Akşam yemekleri en geç 19.00-19.30 saatleri arasında yenilmelidir.

• Diyetler genelde 3 ana ve 3 ara öğün olacak şekilde düzenlenir. Fakat ana öğünler kadar önemli olan ara öğünler her zaman ihmal edilir ve atlanılır. Kan şekeri, kişi öğününü tükettikten 2-2,5 saat sonra yavaş yavaş düşmeye başlar ve böylece açlık hissi doğar. Buradaki ara öğünlerin amacı da kan şekerinin düşmesini ve açlık duyulmasını engellemektir. Bu nedenle de ara öğünlere gereken önem verilmeli.

• Diyet içersinde, her besin grubunda bulunan besinler dengeli bir şekilde dağıtılmak koşulu ile bulunmalıdır. Tek tip besinlerle yapılan diyetlerin çoğu en başta kilo kaybetmeyi sağlamakta fakat başlangıçtaki hızlı kilo kaybından sonra eskisinden daha çok kilo alınmasına neden olmaktadır.

• Diyet sırasında en az 2 – 2,5 litre su içilmelidir. Herhangi bir sağlık problemi yok ise, bu miktarın üzerinde içilen su böbrekleri gereksiz yere çalıştıracaktır. Sular yemeklerden önce içilmeli yemek arası veya yemekten hemen sonra içilmemelidir.

• Diyet sırasında koşullar el verdiği sürece spor yapmalıyız. Ne yazık ki günümüz şartlarında spora pek vaktimiz kalmıyor. Bu nedenle günlük hayatta mümkün olduğunca hareketli olalım. Mesela yürüyen merdivenler ve asansörler yerine merdivenleri, çok yakın mesafelerde yürümeyi tercih edelim. Genelde beyaz ekmek tüketenler diyet sırasında kalorisi azalacağı düşüncesi ile ekmeği kızartırlar. Fakat bu şekilde sadece ekmekte su kaybı olurken, kalorisinde hiç bir değişiklik olmamaktadır. Aynı zamanda bu uygulamayla protein kaybı da söz konusudur.

• Yine aynı şekilde sabahları aç karnına içilen sıcak su veya limonlu su gibi içeceklerinde vücuttaki yağları erittiği düşülür. Bunların vücuttaki yağları eritmek gibi fonksiyonları yoktur ama aç karnına içilen bu içecekler bağırsakları harekete geçirir ve kabızlığı ortadan kaldırır.

• Meyve ve sebzelere diyette çok daha fazla önem verilmelidir. Bu besinler vitamin ve mineral açısından oldukça zenginlerdir. Aynı zamanda posa içeriği yüksektir. Posa içeriğinin yüksek oluşu kişide kabızlık problemi varsa onun tedavisine yardımcı olurken bir çok sağlık probleminin de tedavisine yardımcı olacaktır.

• Kepekli ekmek, meyve ve sebzeler gibi posa oranı yüksek bir besindir. Beyaz ekmek yerine tercih edilmesi birçok avantaj doğurur. Bağırsak hareketlerinin düzenlenmesinde, kan şekerinin ve kan yağlarının dengelenmesinde, midede şişerek tokluk hissinin artmasında etkilidir. Aynı zamanda kalori değeri daha düşüktür.

• Kalorisi düşük olduğu için içeriğinde tatlandırıcı bulunan ürünler diyet süresince fazlasıyla tercih edilir. Fakat bunlar zayıflama diyetlerine yönelik ürünler değillerdir. Bu ürünler (reçeller, çikolatalar, baklavalar… vb. ) diyabet (şeker) hastalığı olan insanlara yönelik geliştirilmiş ürünlerdir.

• Yapılan en büyük hatalardan biri de zayıflama dönemi bittikten sonraki dönemdir. Genelde kilonun korunması gereken bu dönemde, diyete başlamadan önceki, şişmanlamaya neden olan kötü beslenme alışkanlıklarına geri dönüş yapılır. Burada yapılması gereken, sağlıklı beslenme alışkanlığının bir yaşam tarzı haline getirilmesi ve diyet süresince belirlenen ilkelerin bu dönemde de benimsenmesidir. Bu beslenme alışkanlıklarını benimsenmesinin yanında bazı davranış değişiklikleri de yapmak gerekir.
Örneğin;

• Alışverişe giderken liste yapıp onun dışına çıkmamak, her zaman tok karnına alış veriş yapmak,

• Tabağı çok doldurmamak,

• Yemek yerken yiyecekleri çok çiğnemek ve gereksiz yere masa başında vakit geçirmemek,

• Fast-food türü besinlere, hamur işlerine ve tatlılara ağırlık verilmemek, gibi örnekleri geniş tutmak mümkündür.

Deniz Şafak Akçayoğlu
Beslenme ve Diyet Uzmanı

Doğru bilinen yanlışlar

Yazı kategorisi: Sağlık 7:46 pm yazan: Minik Kelebek

Diyet konularında halk arasında doğru diye bilinen ve uygulanan bir çok şey aslında yanlış .Beslenme ve Diyet Uzmanı Deniz Şafak Akçayoğlu bu yanlışlara dikkat çekiyor.

“Sabahları aç karnına içilen limonlı sıcak su yağları eritir”
Halk arasında inanılan bir başka yanlış da sabahları, yemek öncesinde aç karnına limonlu sıcak su içmenin vücuttaki yağları erittiğidir. Ancak bu inanç tamamen yanlıştır. Suyun veya içine katılacak olan limon, soda, gibi maddelerin, bitki çaylarının kesinlikle yağları eritmek, yok etmek gibi bir etkisi bulunmamaktadır. Sıcak suyun tavsiye edilmesinin asıl nedeni midede 80 dakika gibi uzun bir süre kalması ve doygunluk hissi vermesidir.

“Meyve, yemekten 2 saat sonra yenir, yoksa bütün yenilenler yağa dönüşür”
Meyvelerin glisemik endeksinin bazı besinlere göre yüksek olmasından dolayı hızlı şekilde kan şekerini yükseltme özellikleri vardır. Kan şekeri yükseldiği zaman insülinin salgılandığı ve yemeğin yanında alınan meyve nedeniyle de, bütün yenilenlerin yağa dönüştüğü iddia edilmektedir. Ancak vücut, ihtiyacı olan enerjiyi yemekten alır. Eğer kişi normalden fazla yerse meyve olsa da olmasa da fazla besinler yağa dönüşür; buna paralel olarak kişi ihtiyacı olan enerjiyi az bir yemek ve yanında meyveyle tamamlıyorsa yediği besin enerji olarak kullanılacağı için yağa dönüşmez. Genelde meyvenin öğün aralarında önerilmesinin sebebi ise; meyvenin yanında proteinli bir gıda ile tüketildiğinde kan şekerini dengelemesi ayrıca aç karnına yanilen meyvedeki vitamin minerallerin daha iyi emilebilmeleridir.

“Tek öğün yemek yiyerek kolayca zayıflayın”
Vücudun kilo almasına neden olan en önemli etkenlerden biri, onu bütün gün aç bırakıp sadece akşamları yemek yemektir. Çünkü yaklaşık 20 saat aç kalan vücut bu durumun devam edeceğini düşünür ve savaşa hazırlanır gibi yediklerini depolamaya başlar. Sonra 4 saat içerisinde gelen besinler yağ olarak depolanır. Bu konuda diyetisyenlerin tavsiyesi vücudu uzun süre aç bırakmamak ve mutlaka her 3 - 4 saatte bir şeyler yemektir.

“Makarna, pilav, ekmek gibi karbonhidratlar diyetten tamamen çıkarılmalıdır”
Diyet yapan kişilerin düştüğü en önemli hatalardan biri vücuda yeterli miktarda karbonhidrat vermemektir. Diyete başladığı zaman ekmek, pilav, makarna, patates, mısır gibi besinleri kesen kişilerin metabolizması ihtiyacı olan karbonhidratı önce alır. Glikoz oranı inince kan şekeri de düşer. Sonrasında vücut, kas içerisindeki karbonhidratı kullanmaya başlar, bu da kas kaybı anlamına gelir ve vücut beraberinde su kaybeder. Yani diyette karbonhidratı kesen kimse tartıdaki sonucu görünce kilo verdiği yanılgısına düşer ancak gerçek olan vücudun kaybettiği yağ değil, kas ve sudur.

Deniz Şafak Akçayoğlu
Beslenme ve Diyet Uzmanı

Anneme mektup

Yazı kategorisi: Şiirler 7:44 pm yazan: Minik Kelebek

Senden bir şey isteyebilir miyim anne?
Biliyorum.  Çok şey istiyorum.  Belki de çok mızmızım.
Ama ben artık sıkıldım anne…  Artık uykum geldi.  Oynamak istemiyorum bu oyunu daha fazla.
Korkuyorum artık anne…  Bu koca koca binalar beni korkutuyor.
Her sabah kahvaltımı yaparken izlediğim savaş haberleri beni korkutuyor.
Arabalardan korkuyorum anne…  Kamyonlardan, otobüslerden….
Korna sesleri, motor gürültüleri beni korkutuyor.  Çikardiklari dumanlar boğazımı yakıyor.
Gözlerimi kapatıp kulaklarımı tıkamak istiyorum anne.  Duymamak, görmemek, düşünmemek istiyorum.
Tüm bu kalabalığın koşuşturması beni telaşlandırıyor anne.
Hepsinin gözleri donuklaşmış…  Hepsi bomboş.Kendimi çok yalnız hissediyorum.
Bundan sonra karanlık, gri sokaklarda yürümek istemiyorum anne…
Acele etmekten bıktım artık.  Kol saatimi kırsam bana kızar misin?
Hep birilerini ve gelecek olan bir zamanı beklemek beni daha fazla heyecanlandırmıyor.
Hersey çok hızlı anne…  Ben günümü doya doya yasamak istiyorum.
Günesin doğusunu, agaçlarin arasındaki sabah sisini ve çiçeklerin yeşil yapraklarındaki bembeyaz şebnemleri görmek istiyorum….
İnsanların bağırıp çagirmalari, suratlarını asmaları beni ürkütüyor anne.
Sen beni kötülüklerden koruyabilir misin? Kendimi çok güçsüz hissediyorum.
Ben uyuyana kadar yanımda kalır misin anne? Elimi tutar misin? Hayır hayır… Vazgeçtim. Beni uyuduktan sonra da bırakma anne…  Başımı gögsüne yaslayip güneşli bir güne uyanmak istiyorum. Masmavi bir gökyüzünde uçan kuşları izlemek,yemyeşil tepelerde uçurtma uçurmak istiyorum.
Sıcak bir günün akşamının o tatlı turunculuğunu izlemek istiyorum anne…
Sonra Çobanyildizi’nin bana o ilk gözkirpisini görmek istiyorum.
Ve geceyi de yaşamak istiyorum anne…
Yıldızların altında, denizin kıyısına oturup yalnız başıma dalgaları dinlemek istiyorum.
Aydede’nin doğusunu görmek istiyorum anne.  Önce onun büyülü halesine bakmak, sonra da ağlamak istiyorum.  Ve mehtabına dalıp, saatlerce öyle kalmak….. Artık koşuşturmaktan sıkıldım.  Ben, yemyeşil ormanın ortasındaki şirin evimde şöminenin başında oturmak istiyorum… Ben; huzurlu ve dingin bir yasam istiyorum… Ama bu imkansız…

Öyle değil mi anne?…

(Alıntı)

Babama mektup :’(

Yazı kategorisi: Şiirler 7:43 pm yazan: Minik Kelebek

0509262038221img6378bwcopy9fm.jpg

Ne özledim seni bir bilsen
Nasıl tütüyorsun burnumda,
Yutkunamıyorum seni andıkça,
Hatta nefes alamıyorum
Cüzdanımdaki resmine baktıkça
Issız gecelerimde
Hayaline kapılıyorum sessizce
Şimdi olsaydı diyorum,
Okşasaydı saçlarımı,
Islak gözlerimi silebilseydi,
Bu kadar erken gitmeseydi de
Telimi duvağımı görebilseydi.
Yaşasaydı da dağ dağ gerilerde olsaydı.
Telefonda duyabilseydim sesini,
Rüzgârlar getirseydi kokusunu,
Bir mektubu bir selamı gelseydi
Yılda bir, hatta on yılda bir görseydim,
O benim buğulu gözlerimden
Ben onun mis kokulu ellerinden öpseydim.
Koklasaydı bağrına basa basa
Saçının her teline
Bin buse kondursaydım.
Göğsünde uyusaydım
Bastığı yerlere sürseydim yüzümü
Ama hasret koymasaydı gözümü
Babam deseydim doya doya
Beraber yudumlasaydık çaylarımızı
Beraber yaşasaydık yaşayamadıklarımızı
Sadece rüyamda değil,
Yanımda görebilseydim.
Babacığım keşke seninle aynı gün ölebilseydim.
Ardında aslında mutsuz bir nefes bıraktın,
Kulağımda çınlayan bir hoş ses bıraktın.
Hakkın yoktu, inan hiç hakkın yoktu
Beni çok erken yetim bıraktın.
Ah! Bir bilsen seni ne çok özledim.
İnan o çocuk ruhumla
Gelirsin diye yıllarca bekledim.
Hiç inanmadım öldüğüne,
O çizgili pijamalarınla
Pencerenin önünde buluvereceğim sandım hep,
Uzansam tutacağım sandım
Günde bin kez uzandım,
Bir kez bile tutamadım.
Gördüğüm her ak saçlı adamı
Sensin sandım zaman zaman
Karşımdasın gibi gördüm kimi an
Ama kayboldun duman duman.
Ah bir bilsen babacığım,
Bu yetimlik ne yaman.
Sen gittin gideli sevmiyorum bayramları,
Yalan değil kıskanıyorum
Babalı olanları…
Hele o babalar günü var ya babacığım;
O gün kahroluyorum.
Sanki, derin
Sanki, dipsiz kuyularda boğuluyorum.

Neşe Yılmaz

Olamaz mı?

Yazı kategorisi: Şiirler 7:42 pm yazan: Minik Kelebek

Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
Dudaklar gülerken insan ağlayamaz mı?

Sevmek için güzele mi bakmalı?
Çirkin bir tende, güzel bir ruh kalbi bağlayamaz mı?

Hasret; özlenenden uzak kalmak mıdır?
Özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?

Hırsızlık; para, mal çalmak mıdır?
Saadet çalmak, müthiş hırsızlık olamaz mı?

Solması için gülü dalından mı koparmalı?
Pembe bir gonca iken gül, dalında solmaz mı?

Öldürmek için silah, hançer mi olmalı?
Saçlar bağ, gözler silah
Gülüş, kurşun olamaz mı?

Victor Hugo

Üç güzel arkadaşım var: ağaç, su, kitap

Yazı kategorisi: Edebi yazılar 7:41 pm yazan: Minik Kelebek

immensite.jpg  

Bazen kollarına kurduğumuz salıncakta sallanırız. Bazen saklambaç oynarken arkasına saklanırız. Yaramazlığımız üstümüzdeyse, tepesine tırmanıp, aşağılara bakarız. Ağaç bizim arkadaşımızdır.

Her mevsim bir başka güzeldir. Baharda çiçek açmış bir erik ağacıysa bahçelerin süsüdür. O bembeyaz rengiyle sanki cennete uzanır bir ucu. Yeni pembe çiçekler açmış badem ağacına ne demeli… Bahar bayramını şenlendiren neşeli çocuklar gibidir ağaçlar. Ceplerimize doldurduğumuz çağla bademlerini, erikleri, kirazları, dallarını eğip sunarlar bize. Ağaçsız bir dünya, yoksul bir dünyadır.

Ağaçlar insana benzerler biraz. Bazıları arkadaşlarıyla birlikte büyük bir ormanda yaşarlar. Çeşit çeşit kuşlar ötüşür dallarında. Herhalde bu, okul bahçesinde oyun oynayan çocuklardan biri olmak gibidir.

Bazı ağaçlar üç beş arkadaşıyla birlikte bir dağın tepesinde yaşar. Bazıları, bir dere kenarında, suyun şarkısını dinler. Bazıları, pencerelerinden çocuklar bakan bir evin bahçesinden el sallar. Bazısı ise uçsuz bucaksız bir ovanın ortasında yapayalnızdır.

Yine de dalında kuşlar öter, gölgesinde insanlar serinler…

Nerede olursa olsun, ister boyu bulutlara ulaşsın, isterse benim boyum kadar olsun, ağaçsa arkadaşımdır benim! Onun da en yakın arkadaşı sudur. Öyleyse su da arkadaşımdır.

Su kenarlarında pıtır pıtır çoğalmalarından anlarız; ağaçlar suyu çok sever. Su da senin benim gibidir biraz. Yolculuk yapar durur yeryüzünde. Azizdir. Kıymetli bir nimettir.

Yani sevdiğimiz, ama ayrı bir yere koyarak sevdiğimiz bir arkadaşımızdır su. Su gibi aziz olmak isteriz. Su gibi berrak ve temiz… Değdiği her yeri yeşile ve maviye boyar su. Deniz olur, göl olur, ırmak olur, yağmur olur… Yeryüzündeki hiçbir şey susuz yaşayamaz. Nerede su varsa hayat oradadır. Su hayatın kendisidir.

Susuz, toprağın dudakları çatlar, susuz büyüyemez ağaç. Ve susuz yaşayamayız biz de.

Bütün güzel şehirler suyun komşusudur. Kiminin deniz geçer ortasından kimini bir ırmak ikiye böler. Kimi şehirde göle bakar evlerin pencereleri… Su yoksa şehir de yok. Göğümüzü süsleyen beyaz bulutlar sudur, toprağımızı besleyen yağmur sudur, siyah toprağımızı yemyeşil bir örtüyle örten de su… Dağlarımızı yeşerten, şehirlerimizi, evlerimizi, sokağımızı, bahçemizi süsleyen ve sonra da akıp giden bir yolcudur su. Sanki birini arar, her şeyin kaynağı olan birini, dağ taş gezer. Bize temizliği öğütler, arılığı, duruluğu…

Ve kitaptır bize ağacı ve suyu anlatan…

Kitapların içinde de ormanlar vardır. Ormanlarda ulu ağaçlar… Kitap bize ulu ağaçları, dalında kuşlar ötüşen, kuşlu dalların altında tilkilerin beklediği, tavşanların zıp zıp zıpladığı ormanları anlatır. Yaprakları anlatır, böğürtlenleri, yaban güllerini… Ormanda oyun oynamaktan yorulmuş sincapların bir dere kenarında su içişlerini anlatır bize kitaplar.

Kitapların içinden de akar ırmaklar. Ağaç dallarında, dinlenen kuşlara ninniler söyler ve ta evimize kadar gelip sevindirirler bizi. Her kitabın denize kıyısı vardır. Her ağacın kitaba değer bir dalı.

Ağaçlarla, yağmurlarla, kitaplarla kalın…

Musa Güner

Masal

Yazı kategorisi: Şiirler 7:40 pm yazan: Minik Kelebek

Çocuktum her şeyi anladığımı sanıyordum
Sonra büyüdüm, bombaların ve bankaların
Dağlardan ve ırmaklardan daha fazla olduğunu gördüm

Bahçıvanlar generallerden
Menekşeler mermilerden daha azdı

Yenilmişti dünya
Yenilmişti dünya

Duanın özgürleştiren rüzgârı
Çekilmişti yüzlerden
İnsanlar dua değil
Yönetmelik okuyordu

Nükleer artıklar ve çok uluslu yalanlarla kirlenmişti yüzümüz

Teknolojinin o yok edici,
O gri gölgesi düşmüştü yüzlere
Yenilmişti yüzümüz
Ve görüntü aynıydı
Bütün aynalarda
Her şey çok açıktı
Herkes kimsesiz
Herkes bir şeyin yoksuluydu
Hepimiz aynı anda yenilmiştik
Ve şarkılarımız kederliydi
Yanlış bir zamanda mı yaşıyordum?
Çekip gitse miydim?
Hayır!
Ne yanlış bir zamanda yaşıyordum
Ne de çekip gidecek bir yer vardı
Her yer aynıydı
Kaldım

Sürekli çağıran ve ayrım yapmayan toprak
Nasıl olsa beni de çağıracaktı!
Masal dünyanın bittiği yerde başlar
Biliyorum klasik zamanlarda değiliz artık

Ve masallar böyle anlatılmaz

Biliyorum!
Ben hiç masal yazmazdım
Dünya sisteminin hepimize anlattığı masal
Kötü olmasa bu kadar

Biliyorum!
Bir karınca türküsünden daha hafif olacak sesim

Biliyorum!
İnsanların birbirlerine olan yabancılığı büyüyecek
Dünya küçüldükçe

Biliyorum!
Telefonlar oldukça insanlar birbirini görmeyecek
Biliyorum!
Birbirimizi hiç görmeden ölücez

Her şey için tek şey diliyorum
Allah’ın gülleri yakamızı bırakmasın…

Mevlana İdris

Büyülü su

Yazı kategorisi: Hikayeler 7:38 pm yazan: Minik Kelebek

Ülkenin birinde bir kral varmış. Ülkesinde herkesin mutlu yaşadığı bu bilge krala, bir gün kötü bir haber iletmişler. Krala düşman olan bir büyücü, ülkenin bütün su kaynaklarına büyülü su katmış. Sudan içen herkes bir bir delirmiş. Kısa sürede kral ve yöneticilerden başka ülkede dengeli tek bir kişi kalmamış. Çok geçmeden deliren halk kralın iyi yönetimine baş kaldırmış. Bunu gören kral o büyülü sudan getirtmiş. Hem kendi içmiş hem de yöneticilere içirtmiş. Böylece o ülkede yönetenlerle yönetilenler arasındaki denge yeniden kurulmuş.

Halil Cibran

Ders çalışmama yolları

Yazı kategorisi: Biraz da gülelim… 7:37 pm yazan: Minik Kelebek

- Ders çalışırken mutlaka kendine dinlenme süresi ayır. Çalışırken sallanan koltuğa otur. Sallanırken her öne gelişte bir kelime okur, her arkaya gidişte ise dinlenirsin.

- Matematik kitabının içinde tarih kitabını koy. Böylece bir dersi çalışırken başka bir dersi kaytardığını bilmek ruhunu huzura kavuşturacaktır.

- Ders çalışırken iç huzurun çok önemlidir. Huzurlu değilsen ders çalışamazsın. Es kaza huzurluysan, radyoyu açıp haberleri dinle!

- Bu maç kaçmaz abi. Dersi her zaman çalışabilirsin. Hem bak sen gelmesen biz nasıl kazanırız.

- Ders çalışmana sebep olan politik, sosyolojik, ekolojik ve nörolojik unsurları üzerinden atmak için bir sonraki müzik programını mutlaka dinle.

- Önce mutfağa git. İnce uzun bir sürahiye patates cipsi, bir tabağa da kola koy. Bu terslik araştırma süreni uzatacak ve kahretsin ki derse geç başlamana neden olacaktır.

- Eğer hala ders çalışacağım diyorsan hatırlatırız Çok zorlandın. Üfff. Saat de çok geç olmuş. Sen en iyisi, Bir dahaki sınava çalışırsın. Var git yatağına.

« Daha eski yazılar