Günlük Arşivler: Şubat 3rd, 2008

Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı. Babam akşamları eve yorgun dönerdi. Ben bütün gün evde sıkılır onun gelişini iple çekerdim.
Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla oynamak isterdim. Babam sarılır, öper sonra da, hadi odana git, derdi. Yemek hazırlanınca annem çağırır bu defa masada bir araya gelirdik babamla.Onlar annemle konuşurken ben araya girer, sesimi duyuramayınca da bağırırdım. Babam sinirlenir, ‘Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, birde sen kafamı ütüleme!’ derdi. Annem de ‘Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laf da mı konuşturtmayacaksın babanla?’ diye çıkışır, beni odama gönderirdi. Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama yani hapishaneme doğru yol alırdım. Babam arkamdan, ‘Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip, hâlâ ne istiyor anlamadım.’ diye bağırmaya devam ederdi. ‘Keşke benim de bir odam olmasaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte otursaydık’ derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim.Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır, televizyon seyrederdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli birşey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip koşup oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı. Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz. Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım. Önce resim yaparak başladım işe. Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; ‘Bak, böyle uslu uslu oyna işte.’ diyordu. Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu. Ama bana kızarak beni artık odama göndermiyordu. ‘Son günlerde ne de akıllandı benim oğlum.’ diye komşulara anlatıyordu annem halimi. Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem ‘Odanı topla!’diye odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum. Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama odamı toparlamayı beceremiyordum. Annem odama gelip ‘Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım.’ dedi bir gün. Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayı da elimden alırsa ben ne yapacaktım?

Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım. Babam eve gelince uygun zamanı kolladım. Her zamanki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim. Babam baktı. Hım, dedi ‘Çok güzel olmuş.Bu adam benim herhalde.’ dedi. Ben ‘Hayır o adam değil, bu çocuk sensin.’dedim. O ‘Hayır, bu adam benim, bu çocuk sensin, bu küçük kız da arkadaşın.’dedi. Ben yine ‘Hayır, o büyük adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçük kız da annem.’ dedim. Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip: ‘Peki neden bizi küçük çizdin?’ dedi. Heyecanla başladım anlatmaya. Ben büyüyüp adam olacağım. İş bulup çalışacağım. Siz yaşlanıp küçüleceksiniz. Beliniz bükülecek, komşumuz Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalacaksınız. Ben işten geldiğimde yorgun olacağım. Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda işyerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile. Siz benimle bir şeyler paylaşmak istediğinizde ‘Hadi odanıza çekilin de kafa dinleyeyim.’ diyeceğim. Ve bir de bağıracağım ‘Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odaları da var, daha ne istiyorlar’ diye.

Annemle babamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Duyduklarına inanamıyorlardı. Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi Farkında’ Olmalı İnsan… Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın Farkında Olmalı…

Ömür Dediğin Üç Gündür,
Dün Geldi Geçti
Yarın Meçhuldür,
O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür,
O Da Bugündür!

Babam, uykunu böleceğim,
ama seninle konuşmak istiyorum.
Uyan baba, uyan! Bak sana neler anlatacağım.
Baş ucuna gelip, sana böyle haykırdığımda gözlerini açıyorsun,
Biliyorum.
Beni dinliyor, belki de bana bir şeyler fısıldıyorsun,
Biliyorum.
Ama gücüm, ne toprağı yenip gözlerine ulaşmaya yetiyor.
Ne de fısıltılarını işitebiliyorum.
Yine de öğrettiğin gibi hissedebiliyorum.Yarın 18 Şubat.
Sen gideli altı sene oldu.
Bize “elveda” demeden ilk gidişindi.
Bizleri öpmeden ilk kapıdan çıkışın,
Gelirken alayım; bir şey lazım mı? diye sormayı ilk unutuşun,
Kravatını bile takmamıştın bu sefer,
Nereye gittin ki, bu kadar önemsizleşti alışkanlıkların?

Soğuk mu baba oralar?
Güneş bir nebze olsun dokunur mu gözlerine?
Of of gözlerin beni çıldırtıyor.
En uzun, en anlamlı nutukları gözlerinden okudum hep.
Hala, evimizin duvarında bana neler anlatıyorlar neler…
Bir sen daha vardı gözlerinde senden öte
Bari biriniz kaldınız benimle, çok şükür!
Altı yıldır damarlarımda kaç tur attın kim bilir?
Sen damarlarımda dolaşıyorsun.
İkimiz bunu biliyoruz ya, bu da yeter.

Babam, buraları hiç merak etme.
Tanrının toprağın altındaki loşundan daha karanlık bu dünya…
Bizim evde bir ben kaldım.
İki delikanlı da üniversiteyi bu yıl bitiriyorlar
Nasıl asiler, nasıl senin oğlun olduklarını anlatıyorlar
Her attıkları adımda, bilemezsin.
Yarın üçümüz de geleceğiz başucuna.
Bir de, sakın telaşlanma, bu üç kardeş hep el ele
Ve tek yumruk.
Ne güzel dostların var babam,
Sana her geldiğimde, kimin koyduğunu bilmediğim çiçekler
Buluyorum küçük bahçende.
Bizi arayıp, soruyorlar, birbirleriyle tanıştırırken
“Yeğenim” diye hitap ediyorlar, “Sadığımın kızı”,
seni anlatıyorlar sonra,
Tam bir Ankara delikanlısıydı diyorlar.
Övüyorlar, övüyorlar…

Yine söylüyorum “Sen sağken de badem gözlüydün babam”
Yüksek dağlardaki uzak ağaç görüntülerine
Bulutların karmaşasına
Dalgalara, yakamozlara, gruplara,
Gece uzaklardan gelirken yol kenarındaki
Çalıların garip şekillenişlerine,
Minicik bir hareket eder mi diye, duvardaki resmine
Uyumak üzereyken gelen tıkırtıyla irkilip,
evin dört bir köşesine bakıyorum hep
Karşıma çıkarsın diye.
Lanet olsun, yoksun!
Bir gece rüyama gir baba!
Kucakla, ıslak ıslak bir öp be!
Çok özledim; çok özledim anlıyor musun?
Çok özledim…

Serdar Erkul

ey annem
benim sıcaklığım ninnilerde
benim sıcaklığım şiirlerde kalmasın
güzelliğim masallarda
sevgin sadece gönlünde kalmasın

ey annem
bana olan sevgin gönlünden sözlerine
sözlerinden ellerine
ellerinden saçlarıma aksa avuç avuç
ve ben büyütsem sevgini dağ dağ
çağlasam seller gibi annem
ve sevgin
yüzümde menekşeye, papatyaya
ellerimde bereketli tohumlara, olgun başaklara
gözlerimde ışıldayan yıldızlara
dudaklarımda tebessüme bürünse
kocaman bir sevgi yumağı olurdum ellerinde
ve beni iplik iplik işlerdin annem

ey annem
hani bahçemizde küçük bir günebakan çiçeği vardı
sarı, güneş gibi sapsarı
onun yapraklarını bir bir koparırdık kardeşlerimle
seviyor, sevmiyor derdik her yaprağı çektikçe
ve hep seviyor diye bitirirdik ne hikmetse
senin adına…
kalbin adına…
sevmeni isterdik kendimiz adına

bazen kızardın, bağırırdın taşkınlıklarımıza
hatta vururdun istemeye istemeye
ama akşam oldu da
bir köşeye sızdık mı
başımızı okşar, koklardın
nasıl kıydım da vurdum derdin için için
cennet bu, rahmet bu
evin neşesi bunlar derdin
hayallere dalıp iki damla yaş dökerdin
istikbalimiz adına
mazimiz adına…
 
ey annem
şimdi senin tülbent kokun
hala benim için rahmet kokusu, hüznün, sevincin kokusu
benim kokum da
senin için umudun, istikbalin kokusu…

Adem Keven

Vakar; ağırbaşlılık, temkinli davranmak, ciddi, haysiyet sahibi olmak anlamına gelir ki, kibir, gurur ve bencillik gibi kötü huylardan farklıdır.Vakar, imandan gelen bir ciddiyet ve ağırbaşlılık iken, gurur, imandaki zaafın bir neticesi olarak görülür. Mesela bir idarecinin makamındaki ciddi olması vakar sayılırken, aynı ciddiyeti evinde sürdürmesi şefkata, merhamete, samimiyet ve içtenliğe aykırı düşer.

Peygamberimiz son derece vakarlı, ciddi ve izzet sahibi idi. Onun peygamberlik vakarı, görene önce bir ürperti ve korku verir, fakat daha sonra onun ne kadar şefkatli bir insan olduğunun farkına varırdı. Peygamberlik gibi yüce bir görevi omuzlayan insanın, etrafında bulunan binlerce Müslümana hak ve hakikat dersi veren bir insanın ciddi ve vakarlı olması kadar tabii bir şey yoktur. Zaten vakar, peygamberliğin en önemli özelliklerinden birisi olarak belirtilmektedir.

Peygamberimiz ciddiyete zarar veren hareketlerde bulunmazdı. Onun konuşması hikmetle doluydu. Boş ve lüzumsuz sözler söylemezdi. Dedikodu yapmaz; kimsenin aleyhinde bulunmadığı gibi, başkalarını o halde görürse de engel olurdu.

Gülmesi sadece tebessümdü. Sadece gülümserdi. Gözlerinin içi gülerdi, yüzü ışıl ışıl olurdu, Tatlı ve şirin bir durum alırdı. Sesli olarak gülmez, kahkaha atmazdı. Hoşuna giden bir şey olur veya sevindirici bir haber duyarsa, sadece dişleri görünür ve inci gibi parlardı.

Peygamberimizin oturuşu da gayet vakarlı idi. Oturduğu zaman cübbesiyle ayaklarını ve dizlerini örter, elleriyle kendisine çekidüzen verirdi. Başkalarını rahatsız edecek veya üzecek hareketlerde hiçbir zaman bulunmazdı. Çoğunlukla bağdaş kurarak veya dizüstü otururdu. Sağa sola yayılmaz, ayaklarım uzatmazdı. Özellikle kıbleye hiç uzatmazdı.

Peygamberimizin yürümesi de vakurdu. Sağa sola bakışlarını salmaz, karşıya bakarak sert, fakat mütevazı adımlarla yürürdü. Yürüyüşü yüksekten akan suyu andırırdı.Kısaca, Peygamberimiz konuşmasında, susmasında, oturmasında, yürümesinde, ibadetinde ve bütün yaşayışında vakur bir insandı.

Peygamberimizin halinde sükût, yani sessizlik hakimdi. Sükûtu çok sever, ihtiyaç olmadan konuşmazdı. Güzel konuşmayan veya konuşurken edep ve terbiyeye uymayan kişiden yüzünü çevirirdi.

Sahabîlere, “Resulullahla sohbet eder miydiniz?” diye sorduklarında, onlar, “Evet, fakat o çok az konuşurdu” şeklinde cevap verirlerdi.

Peygamberimiz konuşsa dahi az ve öz konuşur, lüzumsuz lakırdı yapmazdı.

Ebû Mâlik, babasından Peygamberimizin konuşması ve susması ile ilgili gördüklerini şöyle anlatıyor:

“Biz çocukken Resulullahın (a.s.m) meclisinde otururduk. Ben ondan daha az konuşan hiçbir kimse görmedim. Bazı Sahabîler konuşup da sözü uzattıkları zaman tebessüm ederdi.”

Peygamberimizin üvey evladı Hind ise, Peygamberimizin sükûtunu şu şekilde anlatır:

“Onun sükûtu dört şekilde olurdu:

“Söylenenlere karşı tahammül ve sabrederek, başkalarına sataşmaktan kaçınmak için, başkalarından hoşuna giden bir hareket görürse takdir manasında ve tefekkür için susardı.”

Sükûtu, bedene kolay ve hafif gelen bir ibadet olarak vasıflandıran Peygamberimiz, bir meselenin mahiyetini bilmeden peşin fikirle konuşan kimseleri de ikaz ederdi.

Yine Peygamberimiz, Sahabîlerin sorusu üzerine cihat, oruç ve zekâttan sonra en hayırlı ibadetin sükût olduğunu bildirerek, şöyle buyuruyordu: “Susmak, konuşunca da hayır konuşmak.” Muaz bin Cebel’in, “Dilimizin söylediklerinden mes’ul olur muyuz?” demesi üzerine Peygamberimiz şöyle buyurdu:

“insanları Cehenneme yüzüstü düşürecek olan şey, dillerinden başkası değildir. Kim Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsa, ya hayır söylesin, ya da sussun. Hayır konuşun, faydalanın, kötü konuşmayın ki, selâmette olasınız.”

Yerinde konuşmanın, boş yere söz söylememenin önemini her fırsatta Peygamberimiz bildirmektedir. Bazen de Sahabîlerin sorusu üzerine bu meseleye dikkatimizi çekmektedir.

Ubade bin Samit anlatıyor:

Bir gün Peygamber Efendimiz bineğine binerek Sahabîleri ile birlikte bir yolculuğa çıktı. Sahabîlerden hiçbiri onun önüne geçmiyor, hep sağında ve solunda yürüyorlardı. Muaz bin Cebel sordu:“Yâ Resulallah! Allah’tan bizim günümüzü sizin gününüzden önce getirmesini dilerim. Allah o günü bize göstermesin. Şayet size bir şey olursa sizden sonra hangi amelleri yapmamızı tavsiye edersiniz?”

Peygamber Efendimiz:

“Allah yolunda cihada devam ediniz.”

Muaz:“Anam babam size feda olsun.”

Peygamber Efendimiz:

“Allah yolunda cihad çok iyi bir şeydir. Fakat bugünkü insanlar için ondan daha önemli bir şey vardır.”

Muaz:

“Ondan daha önemli şey herhalde oruç tutmak ve sadaka vermektir.”

Peygamber Efendimiz:

“Oruçla sadaka elbette iyi şeylerdir. Fakat onlardan daha önemli bir şey vardır.”

Bunun üzerine Muaz iyi bildiği bütün şeyleri sırasıyla söyledi. Peygamberimiz hepsine de:

“Daha önemli bir şey vardır” diye cevap verdi.

Sonunda Muaz:

“Öyleyse yâ Resulallah açıklayın bize. O önemli olan şey nedir?”

Peygamber Efendimiz dilini göstererek:

“Bununla, iyilikten başka hiçbir şey söylememektir” buyurdular.

Peygamberimiz, bir peygamber olması dolayısıyla her seviyeden insanla görüşüp konuşuyordu. Bunlar içinde devlet ve kabile reisleri, zengin ve soylu kimseler olduğu gibi, fakirler, zayıf ve kimsesizler, yetimler, kadınlar ve çocuklar da yer alıyordu.Bütün bu sosyal yapıları, yaşayış tarzları, yaşları, başları, huyları birbirinden ayrı olan insanlarla ilişkisini, doğru, sağlıklı ve kalıcı bir biçimde sürdürüyordu. Bunun için, onlarla her alanda iyi diyalog kuruyor, nazik ve geniş kalpli davranıyordu. Zaten âlemlere rahmet olarak gönderilmesi bunu gerektirmiyor muydu?

Hizmetinde bulunan yakın Sahabîlerinin anlattığına göre, Peygamberimiz insanların en naziki, en nezihi, en zarifi, en latifi, en ince ruhlusu idi. Edep, terbiye ve görgü kuralları onun hayâtında en güzel ve en ideal biçimde mevcuttu.

Peygamberimiz nezaketini hiç kimseden esirgemez, herkese tatlı ve nazik davranırdı. Kendisine hitap edildiği veya soru sorulduğu zaman en güzel şekilde cevap verirdi.

Hz. Âişe validemiz, “Resulullahtan daha güzel ahlâka sahip hiç kimse yoktur. Ashabından ve ailesinden birisi kendisine seslenince, ‘Buyurun’ diye karşılık verirdi. Bu sebeple Allah, ona, ‘Sen yüksek bir ahlâk üzeresin’ buyurmuştur.

Peygamberimiz insanlarla ilk defa karşılaştığında nasıl davranırdı? Selamlaşması, hal hatır sorması nasıldı? Çoğumuz merak ederiz.

Ebû Üseyd’in anlattığına göre Peygamberimiz bir seferinde amcası Hazret-i Abbas’ın evine gider.

Hazret-i Abbas’a, “Esselâmü Aleyküm” diye selâm verir. Ev halkı da, “Ve aleykümüsselâm ve rahmetullahi ve berekâtühü” diyerek selâmını alırlar.

Sonra Peygamberimiz, “Nasılsınız?” diye hal hatır sorar. Onlar, “Allah’a hamd olsun, iyiyiz. Anamız babamız feda olsun, siz nasılsınız yâ Resulallah?” dediklerinde, Peygamberimiz, “Allah’a hamd olsun, ben de iyiyim” buyururlar.Hz. Enes, Peygamberimizin eşsiz nezaketini şöyle anlatıyor:

“Kendisine bir şey soranı can kulağıyla dinler, soruyu soran yanından ayrılmadıkça, onu terk etmezdi. Resulullah ile bir kimse tokalaşırsa veya bir kimse tokalaşmak için elini uzattığında, karşısındaki kişi elini çekmeden Resulullah elini çekmezdi. Biriyle yüz yüze gelince de, karşısındaki, yüzünü çevirip ayrılmadıkça Resulullah o kimseden yüzünü çevirmezdi. Önüne oturan kimseye hiçbir zaman ayaklarını uzatmazdı. Karşılaştığı kimseye önce kendisi selâm verirdi. Ashabıyla tokalaşmaya önce kendisi başlardı.

“Kendisini ziyarete gelenlere ikramda bulunurdu. Oturmaları için çok kere hırkasını sererdi. Bazen de altındaki minderi misafire verir, üzerine oturması için işaret eder, kendisi açık yere otururdu. “Sahabîlerine güzel unvanlar verirdi. Hz. Ali’ye ‘Ebû Turab’, bir başka Sahabîsine ‘Ebû Hüreyre’ gibi lâkaplar vermişti. Onlara şeref kazandırmak için, hoşlarına giden isimle çağırırdı.

“Kimsenin sözünü kesmezdi. Konuşmasını yarıda bırakmazdı. Konuştuğu kişi sözünü bitirmeden yahut gitmek üzere ayağa kalkmadan sohbetine devam ederdi.

“Namaz kılarken birisi gelip oturursa, namazı uzatmaz, kısa keserdi. Hemen namazını bitirip onun ne istediğini sorardı. İhtiyacını gördükten sonra tekrar namazına devam ederdi.

“Medineli bir çocuk gelir, Resulullahın elinden tutar, istediği yere götürürdü. Resulullah, gitmem demezdi.

“Resulullah birimize kızacak olsa, ‘Bu kardeşimiz kendisini niçin lekeliyor?’ derdi.

“Resul-i Ekreme on sene hizmet ettim. Vallahi, bana ‘Öf bile demedi. Yapmakta geciktiğim veya yapmadığım bir emrinden dolayı beni azarlamadığı gibi, ailesinden azarlayan olursa, onlara da, ‘Ona dokunmayın. Bu işi yapması takdir edilmiş olsaydı yapardı’ buyururdu.“Senelerce Resulullaha hizmet ettim. Bana hiçbir zaman kötü söz söylemedi. Fiske vurmadı. Azarlamadı, yüzünü bile asmadı.

“Birgün bir iş için bir yere gitmemi emir buyurdu. İlk önce, ‘Gitmem’ dedimse de, Allah’ın Peygamberi bana emrettiği için gitmeye karar verdim. Huzurlarından çıktıktan sonra sokakta birkaç çocuğun oynadığını gördüm ve onları seyretmeye daldım. Derken arkadan birisi iki eliyle başımı tuttu. Döndüğümde baktım ki, kendisi. Gülüyor. Bana:“Enesçiğim sana söylediğim yere gittin mi?’ dedi.

“Hayır, daha gitmedim, gideceğim’ dedim.

“Ben ona senelerce hizmet ettim. Vallahi bir defa olsun yaptığım bir iş için ‘Niçin yaptın?’ yapmadığım bir iş için ‘Niçin yapmadın?’ dediğini hatırlamıyorum.”

Peygamberimizin bir başka nezaketini ve güzelliğini annemiz Hazret-i Âişe anlatıyor:

“Peygamber Efendimiz kendi eliyle ne bir hizmetçiye, ne de bir kadına vurmadığı gibi—Allah yolunda savaşmaktan başka—elini sertçe herhangi bir şeye vurduğunu da görmedim.

“Peygamber Efendimiz iki şey karşısında tercihte bulunacağı zaman—günah olmamak şartıyla—o iki şeyden hangisi daha kolaysa o şey daha çok hoşuna giderdi. Fakat günah olduğu zaman bütün gücü ile o şeyden uzak dururdu.

“Peygamber Efendimiz kendi şahsı için kimseden öç almazdı. Ancak kendisine getirilen kimse Allah’ın yasak ettiği bir şeyi işlemişse o kimseden Allah için öç alırdı.”

Peygamberimiz davetlilere ve misafirlerine karşı da nazik davranırdı. Davet edilenler arasında bazıları, kalkıp gidilmesi gerektiği halde kalkıp gitmeseler dahi Peygamberimiz onlara doğrudan gitmelerini hatırlatmaz, nazik davranarak dolaylı bir biçimde hissettirirdi.

Böyle bir durumu yine Enes bin Mâlik rivayet ediyor:

“Peygamberimizin kızı Hz. Zeyneb’in düğünü esnasındaydı. Resulullah halkı ekmek ve etle doyurdu.

Beni de cemaati çağırmak için gönderdi. Ziyafet bittikten sonra Peygamberimiz (a.s.m) kalktı, ben de kendisini takip ettim.

“Davetlilerden iki kişi muhabbete dalmış, dışarı çıkmamışlardı. Resulullah hanımlarının yanına uğruyor, selâm veriyor, hal ve hatırlarını soruyordu. Resulullah tekrar döndü, ben de onunla birlikte döndüm. Kapıya varınca baktık ki, o iki kişi hâlâ konuşuyorlardı. Onun döndüğünü görünce kalkıp gittiler. Resulullah tekrar evine dönünce ayağım kapının eşiğine koydu, benimle kendi arasına perde çekti. Allah şu âyeti indirdi:

“Ey iman edenler! Yemek için davet olunmadan Peygamberin evine girip de orada yemek vaktini beklemeyin. Davet edildiğinizde de girin. Fakat yemeğinizi yedikten sonra sohbete dalmadan dağılın. Bu hareketleriniz Peygambere eziyet verir, o da size bunu açıklamaktan sıkılır. Allah ise hakkı açıklamaktan çekinmez.” (Hucurat Sûresi, 53.)

Bundan sonra da bir başkasının evine girip çıkmak belli kaidelere bağlanmış oldu.

duaaaa.jpg

Sabah Namazı
Vakit seher… 
Ufukta günün kızıl çiçeği açmak üzere. Vaktin rahmine sabahın nutfesi düştü az önce. Gecenin toprağında saklı ışıktan tohumlar başlarını uzatıyor.Şimdi hatırla ki, sen de bir zamanlar yokluğun karanlığında yitiktin. Unutulmuşluk toprağına gömülü bir tohumdun. Kimsenin adını bilmediği, hatırını saymadığı bir yetimdin.Hatırla ki, unutulmuşluğun toprağında Rabbin seni unutmadı. Rabbin seni sahipsiz de bırakmadı. Rabbin seni yokluk gecesinden varlığın ufkuna eriştirdi. Taze bir bahar gibi gün yüzüne çıkardı bedenini. Ete kemiğe bürüdü ruhunu.

Gülden tebessümler giydirdi yüzüne.

Şimdi seher vakti. Göz kapaklarının ardından kaç. Gafletin gecesinden uyan. Aç gözlerini sehere. Aç kalbini Rabbine. Uyan. Uyan, yan ve an seni hiç unutmayan Rabbini. Güneş ufukta yükselmeden, sen dualar ufkuna yüksel. Herkes unutsa bile seni unutmayan Rabbini herkesin O’nu unuttuğu anda ananlardan ol. Haydi kalk! Kalk ve miracına eşlik et En Sevgilinin[asm].

Şimdi sabah! Şimdi sabah namazı vakti…   

Öğle Namazı
Vakit öğle…
Gün ortası. Dünya telaşındasın. İşler yoğun. Yarım kalmış ne kadar iş var!
Sanki sensiz yürümüyor hiçbir şey.
Sanki sen olmasan işler hep yarım kalacak, belki hiç başlamayacak.
Ne kadar çok vazgeçilmezin var!
Ne kadar vazgeçilmezsin! Oysa dünya seni pek umursamıyor.
Sessizce akıp gitmede sonsuz uzayda…
Telaşlarına inat uzakta bir kelebek yavaş yavaş kozasından çıkmada.
Ötelerde bir insan son nefesini vermekte sessizce..
Bir bebek ilk kez gülümsemekte annesine…Vakit öğle…
O kadar gürültü var ki ortalıkta…
Kalbinin sesini duyamıyorsun bile.
Ruhunun sonsuza uzanan emellerine kör olmak üzeresin.
Telaşların arasından sıyrıl, ruhuna yer ayır.
Ebedî sükûnete hazırla kendini.
Kalbini sonsuzluğa bitiştir.
Alnını secdeye değdir.

Şimdi öğle namazı vakti!   

İkindi Namazı
Vakit ikindi…
Gün ihtiyarladı.
Güneş solgun rengini bırakıyor güller üstüne,
Zaman ırmağı, ikindinin çağlayanından dökülüyor şimdi,
Ayrılığı söylüyor hece hece…
Hüzün renkli bulutlar sardı göğü,
Zevale doğru akıyor ışıklar,
Devriliyor zaman,
Hatırla ki sen de şimdi bir ömrün ikindisine doğru yürüyorsun,
Tenin soluyor, gözlerinin feri çekiliyor, yüzünü bu dünyadan çevirmeye hazırlanıyorsun,
Öbür kıyısındasın artık nehrin…Bundan sonra vaadi yok sana zamanın,
Bundan sonra yeni bir vaadi yok sana hayatın…

Yokuş aşağı akıyor kalbin, şimdi vakit ikindi..
Kalbini kanatıyor kuru gül yaprakları,
Tutnacak dal arıyor gibisin zamana karşı,
Zamanın hükmü ağırlaşıyor üzerinde,
Gün daha kısa geliyor artık…

Yemin olsun ki ikindi vaktine hüsrandadır insan şimdi anlıyorsun…
Yokuş aşağı akıyorsun dalından kopuyorsun,
Hoyrat bir rüzgar artık zaman…
Geriye kalan ancak iman, şimdi ikindi vakti, secdeye koy alnını, eğil zamanın sahibinin önünde, ona konuş…
Onunla konuş…
Fısılda dualarını sonsuzluğa tutun hece hece…

Şimdi vakit ikindi, şimdi ikindi namazı vakti..   
 

Akşam Namazı
Vakit akşam…
Gün ölmek üzere.
Güneş ışıklarını topluyor eşyanın üzerinden.
Kızılca kıyameti kopuyor dünyanın.
Kara kefenini giyiniyor gün.
Gülün rengi soluyor,
Eşyanın cezbesi yitiveriyor.Hatırla ki, senin de akşamın olacak bir gün.
Ömrünün ışıkları solacak.
Hayatının perdesi çekilecek.
Senin de kıyametin kopacak.

Şimdi akşam.
Ölmeden önce bil öleceğini ki, yaşatıldığını farkedesin.
Herkesin senden uzaklaşacağı ölüm anını hatırla ki, sen de şimdi herkesten ve her şeyden uzaklaşıp Rabbine yanaşasın.
Seni sen yokken de bilen Rabbin, sen öldükten sonra da bilecek elbet…
Herkesin unuttuğu yerde seni bir O hatırlayacak.
Hatırını yalnız O bilecek.
Sen de O’nu an şimdi.

Şimdi akşam namazı vakti…   

Yatsı Namazı

Vakit Yatsı….

Gün çoktan öldü. Güneş ışıklarını topladı. Gece hükmediyor âleme. Güneşin saltanatı bitti. Işıklar tükendi ufuklarda.
Renkler ellerini çekti eşyadan. Gül soldu, gün soldu. Göğe yöneldi gözler.
Hatırla ki, Sen de unutuşun kara gecesine yuvarlanacaksın. Bir adın kalacak geriye. Bir mezar taşın hatırlayacak belki Seni. Belki o da unutacak.

Şimdi gece! Sabaha çok var. Işık uzaklarda. Yokluğun gecesinde, adın bile unutulmuşken, kimden meded umarsın sor kendine?
Kim Sana hayat vermişse, kurumuş kemikleri toplayıp dirilten de O elbette.

Söyle kendine. Söyle kendine ki, çoklarının Seni unuttuğu bu gece, sen de herkesin unut, O’nu hatırla.
Söyle kendine ki, çoklarının ışıklara kanıp sahte renklerin kuyularına daldığı bu gece, Rabbini an, Rabbine kan, Rabbine uyan.

Şimdi yatsı zamanı vakti.

Senai Demirci

Yiyemeyom doktor bey

Verdiğin pehreze budur gayratım

Bundan fazla uyamayom doktor bey!

Üç sepet yumurta sabah kayvaltım.

Tekrar tekrar soyamayom doktor bey!

İki leğen pilav bir yayık ayran.

İster yaylı olsun isterse yavan.

Yanına kesiyom beş kilo soğan.

Yeyom yeyom doyamayom doktor bey!

Üç tencere bamya yerim birinci.

Yirmi tas su içerim biraz koşinci.

Her yanım sökülür karnım şişinci.

Sağlam gömlek giyemeyom doktor bey!

Şimdiye acımdan çoktan ölürdüm.

Sağolsun komşular gönderir dürüm.

Bir kuzudan çok yiyemeyom, var sözüm.

Ayıp olur, cayamayom doktor bey!

Bazı az geliyo beş kasa hurma.

Yedi lahanadan yapıyoz sarma.

Onuda mı yedin diye hiç sorma.

Utanıyom diyemeyom doktor bey!

Günde iki çuval unum gidiyo.

Avradım her sabah ekmek ediyo.

Bir kazan fasulye, gönül ye deyo.

Arttırmaya gıyamayom doktor bey!

Senede kırk dönüm bostan ekerim.

Benden başka kimse yemesin derim.

Kavunu karpuzu kabuklu yerim.

Aceleden soyamayom doktor bey!

Bilmem bu işin sonu nereye gider.

Buyumuş kısmet buyumuş kader.

Bir günde yediğim işte bu kadar.

Daha fazla yiyemeyom doktor bey!

Bedirhan Gökçe