02.29.08

Ölümü Çocuklara Nasıl Anlatmalı?

Yazı kategorisi: Eğitim 8:00 pm yazan: Minik Kelebek

Ölüm meselesini çocuklara en doğru biçimde anlatmanın yolu biz büyüklerin onu en doğru biçimde anlamamızdan geçer.
 
Deprem sonrası, birçok kişi pek çok konuda yığınla şey söyledi. Ama her meselede olduğu gibi bu meselede de, atlanan, gözden kaçan, hiç değinilmeyen mevzular kaldı. Bu kapısı açılmadık konuların içinde en önemlisi de, bütün hayatı koca bir oyun gibi gören çocukların, bir anda gerçek hayatın en gerçek yüzüyle burun buruna gelmeleri oldu. Çocuklar bu büyük depremden sonra, annelerini, babalarını, kardeşlerini, sokakta birlikte oynadıkları arkadaşlarını ölümün alıp götürüşünü gördüler. Enkaz altlarından ölü insanların çıkarılışını izlediler, harabe sokaklarda, eski oyun günlerinin izini ararken daha önce hiç tanışmadıkları ceset kokularını duydular. Ölüm, bütün çıplaklığıyla karşılarına çıktı. Büyükler kendi dertlerine düşmüş olmanın verdiği telâşla, çocukların bu ölümle ilk ve yoğun karşılaşmalarının ardından, onlara ne gibi açıklamalarda bulunulması gerektiğini, teselliye muhtaç küçük kalplerin nasıl teskin edileceğini düşünmeye bu konuda gerçek ve işe yarar açıklamalar yapmaya gerek duymadılar.
Deprem sonrası ilerleyen günlerle birlikte, bu konuda bazı yazılar yazıldı. Meselâ tanınmış bir yazar ölümü kendi dünyasında çözememiş bir insan çaresizliğiyle meseleyi farkediyor ama; “4 yaşında bir çocuk babası olarak bu türden hassas konularda daha ‘yerel’ ve ‘gerçekci’ çözüm ve önerileri beklediğini” itiraf ediyordu.  Evet bu itiraf ölüm meselesini, bütün gerçekliğiyle birlikte kuşatamamış ve kucaklayamamış birinin çaresizliği idi. İslâmiyetin ahiret inancından uzak kalmışlığın, inanamamışlığın kaydı idi.
•••
Batı dünyasından elimize geçen ve ölümle alâkalı olan çeşitli yazılar, İslâmiyetin her yaş grubu için ne kadar isabetli müjde ve telkinlerde bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Batılı bir çocuk eğitimcisinin başından geçen çok enteresan bir olay, bu hakikate misâl olarak gösterilebilir.

Bu eğitimcinin küçük yaştaki kızı, günün birinde, bir türlü yemek yemez olmuştur. Annesi çocuğa önce yemesi için yalvarmış, sonra zorlamışsa da fayda vermeyince acıkması için beklemiştir. Ancak aradan 2 gün geçtiği halde küçük çocuk, ağzına bir lokma dahi koymamıştır. En nihayet annesi çok ısrar edince, çocukcağız ağlamaya başlar ve dilinden şu sözler dökülür:
— Ne olur anneciğim sen de yeme, çünkü seni çok seviyorum.
Annesi, neden yememesi gerektiğini sorduğunda küçük kız sebebini söyler ve anne hayretler içinde kalır. Meğer küçük kız ile babası arasında birkaç gün evvel şöyle bir konuşma geçmiştir.
— Baba, niçin yemek yiyoruz?
— Büyümek için.
— Büyüyünce ne olacak?
— İhtiyarlıyacağız.
— Peki ihtiyarladıktan sonra ne olacağız?
— Ne olacak, herkes gibi biz de öleceğiz…
O günden sonra çocuk, yemek yememeğe karar vermiştir. Çünkü o, herkesin yemek yediği için öldüğünü zannedip; öyleyse yemek yemem; yemezsem büyümem, büyümeyince de ihtiyarlamam ve dolayısıyla ölmem diye düşünmektedir. Tabii kendisi ölmek istemediği gibi, çok sevdiği annesinin de ölmesini istemiyor. Bu sebeple O’nun da yememesi için, yalvarıp yakarıyor. Ve eğitimci bu hâdiseyi naklederek okuyucularına “Demek ki, çocuklara anlaşılması zor olan ölüm ve âhiret gibi mevzuları anlatmamalıyız” diyor. Bunu burada noktalayıp bir başkasına göz atalım.
Doktor D. Freundin de, Readers Diegest adlı derginin bir sayısında “Çocuklara ölümden bahsetmeli mi?” konulu bir yazı yayınlar ve ölüm konusunda şu tavsiyelerde bulunur: “Çocuğunuzun köpeği ölünce, derin bir uykuya daldığını, kardeşi, arkadaşı veya bir yakını ölünce de onların bir seyahate çıktığını söylersiniz” diyor.

Ancak birkaç gün sonra gelen yüzlerce mektupta; çocuğumuzu yatırıp uyutamıyoruz ve birlikte seyahate çıkamıyoruz. Çünkü köpeğinin ve arkadaşlarının başına gelen âkibetin, kendilerine de geleceğinden korkuyorlar, ne yapacağız, şaşkına döndük şeklinde birçok soru soruluyor. Doktorun cevaben yazdığı yazı ise; “Bu meseleyi fazla kurcalamakla hata ettik” şeklinde oluyor.

İşte bu cevaplar hiç şüphesiz çaresizliğin ve aczin, ilâhî esaslardan habersizliğin ifadesinden başka bir şey olmasa gerek. Demek ki, insan nev’inin yarısını teşkil eden çocuklar ancak ölüm sonrası bir hayat inancıyla insanca yaşayabilirler. Ve yalnız Cennet fikriyle onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefâtlara karşı dayanabilirler. Ve her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümlerinin onların endişeli nazarlarına çarpmasına, ancak ebedî hayatın müjdesiyle tahammül edebilirler. Hem bunu tahmin etmek zor değildir. Çünkü çocuklar daha küçük yaşlardan başlayarak çeşitli ölüm-kalım tecrübeleriyle belirli bir ölçüde ölümle ilk karşılaşmaya doğru ilâhi bir programlama çerçevesinde hazırlanmaktadır. Aydınlık ve karanlığın birbirini takibi, uyuma ve uyanık kalma dönemleri,  çeşitli çocukluk oyunları, ölüm ve hayat zıtlıkları şuurunu geliştirmekte, çocuk yavaş yavaş bazı şeylerin daimi ve düzenli bir şekilde gelip gittiğini, ister istemez öğrenmektedir.  Bize düşen ise, en iyi ve gerçekçi telkini, ruha uygun olarak enjekte edebilmektir. Yeri gelmişken bu konuda da bazı tecrübe ve tespitlerin ışığında çocuktaki ölüm şuurunun kendini hangi yaşta gösterdiğine göz atalım.

“Henüz 5 yaşına gelmemiş küçüklerin, ölümün varlığından bütünüyle habersiz ve herşeyin canlı olduğu, Macaristan, Çin, İsveç, A.B.D. doğumlu çocuklarda yapılan testlerde hepsinin aynı kavrayış şeklini paylaştığı görülmüştür.”
Çocuklara gerçeklerin bizim inancımız doğrultusunda öğretilmesi, onların yavaş yavaş ölüm fikrini kabul etmelerine ve bu tutumlarının düşünce ve konuşmalarına yansımasına sebep olur.
Pedagog ve psikologlar tarafından yapılan araştırmalar, çocuğun ruhî dünyasının en çok sarsıldığı yaşların 7 ve 9 yaşları olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü çocuğun ölümü ihtiva eden, ölü taklidi yapması gerektiren oyunlara merak sarması bu döneme rastlar. Ölü taklidinin yer aldığı oyunların oynanması, çocuğun ölüm düşüncesini hayatın içine yerleştirmesi açısından tesirli bir rol oynar. Bu dönemdeki çocukların çoğu, ölümü bütün hayatî faaliyetlerin süresiz olarak kesilmesi şeklinde benimserler. Ünlü bir pedagog olan Carlos Costanetana’ya göre; çocuk ancak kendini doğrulayacak tasvirlere dayalı his ve müşahede tahlillerini yapabilecek duruma eriştiği bu yaştan itibaren, dünyayı ve hayatı tanımayı öğrenmiş ve dolayısıyla içinde yaşadığı toplumun bir üyesi olmağa hak kazanmış demektir.

Hiç şüphesiz insanlar içinde yapılan bu araştırmalarda, mantık ölçülerine sığmayan tecrübe ve buluşlara da rastlamak mümkündür. Ancak yine de bunların hepsi bir araya geldiğinde, şaşırtıcı bir şekilde birbiriyle uyum gösteren bir tablo oluşmaktadır.

Başta zikrettiğimiz iki örnekte olduğu gibi; susmak veya meseleyi örtbas etmeye çalışmak kime ne kazandırır? Aslında, bizce hiç ehemmiyeti olmayan şeylerin dahi en ince noktalarını soran veya araştıran çocuk, nasıl olur da kendisini ve bütün yakınlarını alâkadar eden ölüm ve âhiret gibi mevzuları sormaz, araştırmaz?

Eğer siz ona “Ölüm yokluk değil!.. Hiçlik değil!… Sönmek değil!… ” hakikatını ve kabir kapısının nur âlemine açılan bir kapı olduğunu anlatamazsanız çocuğun, küçücük kalbi paramparça olacaktır. Oynamakta olduğu basit bir oyuncağı dahi elinden almaya çalıştığınızda ağlayan çocuk, eğer âhireti bilmezse, hergün beraber oynadıkları kardeşinin veya sevdiği bir yakınının birdenbire kaybolmasına nasıl tahammül edecektir?
Halbuki ruhu, “Cennet ve ahiret inancının” nuruyla aydınlanan bir çocuğun yüzündeki acı ve keder sisi dağılacak “Gerçi çok sevdiğim oyun arkadaşım veya kardeşim öldü, ama Cennetin bir kuşu oldu; orada bizden daha iyi yaşar. Hem nasıl olsa biz de O’nun yanına gideceğiz. İleride yine onlarla beraber olacağım. Ölüm yok olmak değil ki üzüleyim. Ölüm sadece bir yer, bir oda değişikliğinden ibarettir” düşüncesi şuur ve hislerine yansıyınca, gözyaşları dinecek ve o küçücük kalbi huzur bulacaktır.

Yazımızı Prof. Dr. Atalay Yörükoğlu’nun ölüm ve çocuk konusundaki bir tavsiyesiyle bitirelim: “Çocuklar ölümle, çok erken yaşlarda ilgilenmeye başlarlar. Öldükten sonra iyilerin cennete gideceğini öğrenmek, onlar için çoğu zaman yatıştırıcı olur… Sevdiği dedesi ölen bir küçük çocuk, bu gerçeği çok güzel dile getirmişti: Dedem beni bırakıp cennete gitti, orada başka çocuklarla oynuyor!..”

A. Yörükoğlu’nun, çocuğun bu durumuyla ilgili olarak anne ve babalara son tavsiyesi; “Onların sevdiği kişilerle, bir öte dünyada buluşmak ümidini kırmayın” şeklindedir. (Çocuk ve Ruh Sağlığı, İş Bankası Yay. Shf. 194)

Son olarak şunu da ifade edelim ki; ölüm meselesini çocuklara en doğru biçimde anlatmanın yolu biz büyüklerin onu en doğru biçimde anlamamızdan geçer.

(Zafer Yayınlarından çıkan “Ölüm Son Değildir” kitabından alınmıştır.)
Selim Gündüzalp

İslamda Çocuk Hakları

Yazı kategorisi: Eğitim 7:57 pm yazan: Minik Kelebek

İslâm dini, terbiye ile alâkalı olarak çocukları belli başlı yaş safhalarına ayırır.

Doğumdan itibaren bu safhalar şöyledir:
1- Doğum ve ilk yedi gün: Temizlik, ad konması, akika kurbanı kesilip ziyafet verilmesi, hatta sünnet edilmesi, ilk yapılacak işlerin başında gelir.
2- İlk iki yıl: Süt devresidir. Kur’ân-ı Kerim: “Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler” buyurarak, meseleye çocuğun haklarından biri olarak yer verir. Bu devre, çocuğun biyolojik gelişmesinde en mühim devredir ve anne sütü esas olmak üzere, gıdasına iyi dikkat edilmesi gerektiğini ortaya koyar.
3- Konuşma yaşı: Sistemli ve şuurlu öğretimin başladığı devredir.
4- Temyiz yaşı: Çocuğun söylenenleri tam olarak anlayıp, doğru olarak cevap vermeye başladığı yaş olarak tavsif edilir.
İslâm âlimleri, temyiz yaşına kadar çocuklara sert davranılamayacağını, dayağın “haram olduğunu” söylerler. Bu yaştan önce verilen cezaların faydalı bir tesir yapmayacağı kanaatı vardır.
5- İstiğna yaşı: Çocuğun kendi kendine bazı ihtiyaçlarını görebilme yaşıdır.
6- 10 yaş: Namazın ciddiyetle ele alınması gereken yaştır.
7- Mürahık yaşı: Çocuğun 12 yaşından bülûğ çağına kadar olan devresidir.
8- Bülûğ yaşı: Mükellefiyet yaşıdır. Çocuk bu yaştan sonra artık genç’tir ve aklî gelişmesinde bir aksaklık yoksa, Allah’a karşı mükelleftir.

İslâmî terbiye, bülûğ öncesini hayata hazırlama safhası olarak kabûl eder ve temyiz öncesi devrede çocuğun çocuksu isteklerine müdahale edilmemesini ister.

İslâm, bülûğdan önceki yaşlarda çocukları aklen yetersiz görür ve onları kesin bir çizgiyle büyüklerden ayırır. Bu ayırım, onun aleyhine durum hâsıl etmez. Meselâ, çocuklara karşı işlenen bir suç, büyüğe verilecek cezaları hafifletmez veya çocuğun mirastan alacağı payın miktarını büyükten aşağı tutmaz. Bu ayırım, çocuğun aleyhine olacak durumları önler.  Çünkü Efendimiz (S.A.V.), bülûğa erinceye kadar çocukların sorumlu olmayacağını belirtmiştir.

Batı âlemi, asırlar boyu “çocuk küçük insan, insan büyük çocuk” telâkkisine kapılarak, çocuğun ayrı bir fıtrata sahip olduğunun farkına varamamış, bu yüzden ayrı hükümlere ihtiyaç duymamış, herhangi bir suçun kanundaki karşılığı ne ise, idam etmeye varıncaya kadar, yaşına bakmaksızın, bütün çocuklara uygulayarak onları perişen etmiştir.

Batı âleminde son zamanlarda çocuk üzerinde derinleşen araştırmalar ortaya çıkarmıştır ki; çocuk, büyükten oldukça ayrı bir varlıktır. Öylesine ayrı ki; çocuğu, büyük insanı tahlil eden antropoloji esasları çerçevesinde incelemek zordur. Bazı âlimler, ayrı bir çocuk antropolojisinden bahsetmeye başlamışlardır. Resûlullah’ın 1500 yıl önce beyan buyurduğu bir gerçeği nihayet keşfetmiş olmaları bile, onlar için büyük bir hamle sayılabilir.

Prof. Dr. İbrahim Cânân

Çocuklar Neden Yalan Söylerler?

Yazı kategorisi: Eğitim 7:54 pm yazan: Minik Kelebek

Bize bir anne geldi. “Doktor, dedi, oğlum sık sık yalan söylüyor. Yaşadığını söylediği hikâyeler uyduruyor. Ailece yalandan nefret ederiz. Çocuğuma yalan söylediğimizi hiç hatırlamıyorum. Bu durum beni çok üzüyor. Defalarca yalanın kötü bir şey olduğunu söylediğim halde vaz geçiremedim. Size gelmekten başka çarem kalmadı.”

Anneyi dinledikten, çocuk ve aile hakkında birkaç soru sorduktan sonra konu anlaşıldı. Tebessüm ederek, “Boşuna telaşlanmışsınız, ortada yalan diye bir şey yok, çocuğunuzun davranışları gayet normal,” dedim.

Anne rahatlayacağı yerde iyice telaşlandı:

– Nasıl olur, söylediklerinin yalan olduğununu ben biliyorum. Hatta, bir defasında, sıkıştırdığım zaman “Yalan söylemiyorum, sen de vardın, beraber otobüse bindik,” dedi.

Bu son sözler üzerine olay iyice aydınlanmıştı.

– Boşuna telaşlanmışsınız, dedim, olay gayet basit. Çocuk size rüyasını anlatmış.

Anneye gerekli açıklamaları yaptıktan ve örnekler verdikten sonra ancak ikna edebildim. Yalan söylediğinden yakındığı oğlu, üç buçuk yaşındaydı ve ilk çocuğuydu. Anne olaya yetişkin gözüyle baktığı için yanılıyordu. Ona göre, olmamış bir olayı olmuş gibi anlatmak ve kendisini olayın kahramanı olarak göstermek yalancılıktı. Annenin verdiği bilgiye göre, çocuğun yalan söylemesi için bir sebep yoktu. Anne ve baba çocuklarını seviyor, ona değer veriyor, yeterince zaman ayırıyorlardı. Aşağıda anlatacağımız gibi, çocuğu yalan söylemeye iten çeşitli sebepler vardır. Bunların başında “güvensizlik duygusu” gelir. Sevildiğinden ve kendisine değer verildiğinden emin olmayan çocuk, kendisinin merkezinde olduğu hikâyeler uydurarak dikkat çekmek ve güven kazanmak ister. Ancak, burada yine amacı yalan söylemek değildir. Vakamızdaki çocuğa gelince, teşhisimize göre, çocuk anneye ve babaya gördüğü rüyaları anlatmaktadır. Dört yaşına kadar çocuklarda benmerkezci (egosantrik) bir kişilik hâkimdir. Eşyaya ve olaylara kendi gözleriyle bakarlar. Dünyanın merkezinde kendileri vardır. Canlı-cansız ayırımı yapamazlar. Kendileri canlı olduğuna göre, her şey canlıdır. Bindiği oyuncak at ile gerçek at arasında fark yoktur. Onunla canlıymış gibi konuşur. Bu yaştaki çocuklar, rüya ile gerçek dünya arasında ayırım yapamazlar. Rüyayı yaşanmış olarak algılarlar. Vakamızda “yalan söylemiyorum, sen de vardın, beraber otobüse bindik,” sözlerinden bunu anlıyoruz. Eğer anne çocuk gelişimi ve psikolojisi hakkında bilgi sahibi olsaydı bize gelmesine gerek kalmaz, olayı kolayca çözerdi.

Yalan söylemek bir davranış bozukluğudur

Beş yaş ve üzerindeki çocuklarda “yalan” bir davranış bozukluğu olarak değerlendirilir. Eğer buna tırnak yemek, altını ıslatmak, kekemelik, tik, inatçılık, tembellik, saldırganlık, korkaklık, içe kapanıklık gibi bir veya birkaç davranış bozukluğu da eşlik ediyorsa durum ciddi demektir.

Gelişmiş elektronik cihazlarda, her biri farklı görevler yapan yüzlerce devre vardır. Bu devrelerden biri arıza yaptığı zaman devreye bağlı bir uyarı sinyali harekete geçerek kullanıcıyı uyarır. Bilgisayar kullananlar bunu çok iyi bilirler. Arıza giderilmediği ve çalışmaya devam edildiği taktirde bilgisayar sağlıklı çalışmadığı gibi, zamanla daha ciddi arızalar ortaya çıkacaktır. Aynen bunun gibi, çocuklarda ortaya çıkan bir davranış bozukluğu farkedilmez veya ciddiye alınmazsa zamanla daha ağır bozukluklar buna eşlik edecek, tedavisi güç ruh sağlığı problemleri ortaya çıkacaktır. Anne babalar, çocuklarında gördükleri bir davranış bozukluğunu, ruh sağlığının tehlikede olduğunu haber veren bir uyarı sinyali anlamına geldiğini bilmeli, çocuğu suçlayarak veya baskı kurararak bunu gidermeye çalışmamalı, “Ben nerede yanlış yaptım?” sorusuna cevap arayarak olaya yaklaşmalıdır.

Çocuk yalan söylemeyi bizden öğrenir

Amerika’da çalıştığım okullarda çocukların yalan söylediklerine ve kopya çektiklerine hiç rastlamadım. Yine üzülerek ifade edeyim ki, Türkiye’de çalıştığım okullarda en dindar aile çocuklarının bile sıkıştıklarında yalan söylediklerine ve kopya çektiklerine çok rastladım. Neden Amerikalı çocuk yalan söylemez de Türk çocuğu yalan söyler? Sorunun cevabı gayet basit: Çocuk yalanı aileden öğrenmektedir. Belki doğrudan değil, ama dolaylı yoldan çocuğa yalanı biz öğretiyoruz. Telefona cevap vermeye giden çocuğuna, “Beni filanca sorarsa evde yok dersin,” diyen bir baba veya anne dolaylı yoldan çocuğa yalan söylemeyi öğretmektedir. Yine okul yıllarında nasıl kopya çektiğini, bulduğu yeni kopya çekme usulleriyle öğretmenini nasıl atlattığını övünerek anlatan bir baba çocuğunu kopya çekmeye ve kolay yoldan not almaya özendirmektedir.

Bayanlar arasında sık kullanılan “beyaz yalan” sözünü duymuşsunuzdur. Kimseye zararı olmayan yalana beyaz yalan denirmiş. Bir kimseye yalan söylemekle onu aldatmış olmuyor muyuz? Aldatmanın siyahı ve beyazı olur mu?

Çocuk ilgi çekmek için yalan söyler

Yalan söyleyen çocuğun yaşına bakılır. Eğer beş yaşın altında ise, yalan söylemenin amacı kesinlikle aldatmak değildir. Yeterli sevgi alamayan veya gördüğü sevgiden emin olmayan, ilgi eksikliği yaşayan çocuklar dikkatleri kendi üzerlerine çekmek için hikaye uydururlar. Bu çocuklar, azarlanmak ve dayak yemek pahasına da olsa her çareye baş vururlar. Yaramazlık yapan ve yalan söyleyen çocukların amacı anne babayı kızdırmak ve çileden çıkarmak değildir. Ancak, yaramazlık yapmalarına rağmen, yeterli ilgiyi elde edemezler ve sevildiklerinden emin olamazlarsa saldırgan bir kişilik geliştirmeye başlarlar.

Çocuk güven kazanmak için yalan söyler

Ana okuluna ve ilköğretim okuluna devam eden çocuklarda sık görülen bir yalan türüdür. Eğer çocuk derslerinde başarılı değilse, okulda ve ailede tembelliği başa kakılıyor, horlanıyor, aptal yerine konuyorsa; bu çocukta telafisi zor bir aşağılık duygusu gelişmeye başlar. Kendini değersiz, aptal, işe yaramaz biri olarak görmeye başlar.

Hiçbir çocuk bilerek tembelliğe ve başarısızlığa razı olmaz. Onu başarısızlığa iten sebepler vardır. Mesela, hiperaktivite ve dikkat eksikliği bozukluğu olan bir çocuk, dikkatini uzun süre yoğun tutamayacağı için istese de fazla başarılı olamaz. Dikkati sık sık başka şeylere kaydığı için sınıfta anlatılanları aklında tutamaz. Sırasında rahat oturamaz. Öğretmenini ve arkadaşlarını rahatsız edecek davranışlarda bulunur. Ev ödevlerini gerektiği gibi yapamaz. Tembellik ve başarısızlık bu çocuğun suçu değildir. Tedavi edilmesi gerekir. Hiperaktif çocuklar, başarısızlıklarını örtmek ve güven kazanmak için yalan söyler.

Her insan gibi, çocuk da toplum tarafından beğenilmek ve taktir edilmek ister. Çocuk ilk beğeniyi anne ve babasından bekler. Sevilen, ailede adam yerine konan, değer verilen ve iyi davranışları taktir edilen, zekası normal bir çocuğun başarılı olması beklenir ve başarılı da olur. Derslerinde başarısız, arkadaşlarıyla geçimsiz, davranış bozuklukları olan ve sık yalan söyleyen bir çocuk bize getirildiği zaman; ilk iş olarak aileyi inceleriz. Beyinde arıza bırakacak bir hastalık geçirip geçirmediğini, doğumunun normal şartlar altında gerçekleşip gerçekleşmediğini araştırırız.

Çocuk cezadan kaçmak için yalan söyler

Dürüstlüğü ve doğru sözlülüğü karşısında ceza gören bir çocuk, cezadan kaçmak için yalan söyleyebilir. Cezalandırma dayaktan ibaret değildir. Dayak en kötü disiplin aracıdır ve eğitime olumlu bir katkısı yoktur. Günah keçisi gibi devamlı suçlanan, kendisini savunmasına izin verilmeyen, başkalarıyla kıyaslanan çocuklar da bir anlamda cezalandırılmış demektir. Eğer sınavdan aldığı düşük notu söylediğinde azar işitir, “Yine mi zayıf aldın, bu notlar ne zaman düzelecek, ne zaman çalışmaya başlayacaksın?” suçlamalarıyla karşılaşırsa; bir sonraki zayıfını söyleme cesareti gösteremeyecek, yalana baş vuracaktır.

Yalan söyleyen çocuğun kendisine saygısı kalmaz, kendisinden utanır. Özgüvenden yoksundur. Yeteneklerinin ve sahip olduğu değerlerin farkında değildir. Kendisini değersiz ve işe yaramaz olarak görür.

Anne babalar, çocuklarının fizik sağlığı ile ilgilendikleri kadar ruh sağlıklarıyla da ilgilenmelidir. Ruh sağlığı bozulmuş bir çocuğun fiziksel ihtiyaçları fazlasıyla yerine getirilse bile hastalıklı bir kişilik geliştirecektir. Yüksek makamlara gelmesi, büyük paralar kazanması onu mutlu etmeye yetmeyecek, içinde hep ruhsal bir açlık hissedecektir.

Ali Çankırılı

02.28.08

Zeynep Başkan - Kışlalar doldu bugün (Kınalı kuzular)

Yazı kategorisi: Videolarım 4:28 pm yazan: Minik Kelebek

02.27.08

Okul çocuğunuzun neyini eğitiyor?

Yazı kategorisi: Eğitim 7:43 pm yazan: Minik Kelebek

Evladınızın elindeki diplomalara rağmen  iletişim yetenekleri zayıf, kültürel seviyesi düşük, dini duyguları gelişmemiş, sanatsal yönü olmayan, hımbıl ve tombul  bir vücuda  sahip, içsel uyumu bozulmuş, eli hiçbir işe yakışmayan, çevresiyle uyumsuz birisi olarak hayat mücadelesinde bocalamasını ister misiniz? Eğer istemiyorsanız bu yazıyı dikkatli okuyun.

“Eti senin, kemiği benim” sözünü annelerimizden ve babalarımızdan  sıkça duymuşuzdur. Bu deyim ebeveyn olarak çocuklarımızın eğitim süreçlerinde sorumluluk üstlenmek istemeyişimizin diğer bir deyişle eğitim öğretime soğuk oluşumuzun bir göstergesidir âdeta.

Halbuki, Türkiye gibi eğitim sistemi 1940’lı yılların koşullarında şekillenmiş ve güncellenmemiş bir ülkede anne ve baba her zamankinden daha fazla çocuğunun eğitimi ile ilgilenmek durumundadır.
 
Çoğunuzun zekâsını doğru keşfedin
Her şeyden önce şu  soruyu kendimize sormalıyız: “Okul çocuğumuzun neyini eğitiyor?” Gerçekten de  eğitim sistemimiz çocuklarımızı hayata hazırlayan, onları hayatta başarılı ve mutlu olmalarını sağlayacak yeteneklerle donatan işlerliğe sahip değil.  Ne acıdır ki bizim okullarımız ve öğretmenlerimiz zekâyı sadece matematik ve dil yetenekleri açısından tek yönlü olarak algılamakta ve bunların üzerine odaklanmakta, çocuğa hayat sürecinde lazım olacak diğer yetenekleri ihmal etmektedirler.

Ancak insan gibi olağanüstü bir varlığın zihinsel fonksiyonlarını sadece kavramlar ve sayılar ile düşünebilme yeteneği ile değerlendirmek ona yapılacak en büyük haksızlıktır. Kaldı ki hayatın içinde IQ’su yüksek, okul derslerinde başarılı, matematiği yüksek, ama ticari hayatta kârını zararını bilememekten dolayı  başarısız, Türkçe ders notları yüksek, ama insanlarla iletişiminde yetersiz insanlara rastlamışızdır.
 

Ölçü dil ve sayısal düşünme değil
İdeal bir okul çocuğunun sadece dili kullanabilme ve sayısal düşünebilme yeteneğini değil, aynı zamanda ruhsal ve manevî yönünü, sanatsal kabiliyetlerini, bedensel yeteneklerini, iletişim özellikleri ve bunun gibi hayatta ona lazım olacak, onu mutluluğa ve başarıya taşıyacak  nitelikleri de geliştirebilmeli, eğitebilmelidir.

Bu durumda okuldan kaynaklanan bu eksikliği gidermek de biz velilere düşmektedir. Peki bizler çocuklarımızda  neyi nasıl eğiteceğiz?

Son dönemde yapılan araştırmalar zekâya bakış ve onun ele alınış biçimini oldukça değiştirdi. Eskiden zekâ dediğimizde IQ olarak da adlandırılan dili kullanabilme ve sayısal düşünebilme yeteneklerini ihtiva eden soyut zekâ kastedilmekteydi.

Günümüzde ise geçerli olan çoklu zekâ kuramı, zekânın tek yönlü olmadığını farklı zekâ çeşitlerinin var olduğunu ve bunların hepsinin eğitilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

Peki nedir Yüce Allah’ın insana bahşettiği harikulade özellikleri içeren bu zekâ çeşitleri.

Sizde hangi zekâ ağır basıyor?
Birincisi ve en önemlisi ruhsal zekâdır. Kişinin manevî dünyanın dinamiklerini, kurallarını anlayabilme ve Yüce Allah ile iletişimini daha iyi bir noktaya taşıyabilme yeteneğini içermektedir. Ruhsal zekâsı en gelişmiş olanlar Allah’ın veli kullarıdır.

Diğer bir zekâ çeşidi ise bedensel zekâdır, diğer bir deyişle yaşam yolundaki aracımız olan vücudumuzu en verimli şekilde kullanabilme yeteneği. Bedensel zekâsı  gelişmiş insanlar yorulmayan, dirençli, dinamik, sportif insanlardır.

Üçüncüsü ise çevresel zekâdır. İnsan-oğlunun en mükemmel özelliği; içinde bulunduğu çevresel süreçleri okuyabilme, onları yönetebilme ve onlara uyum sağlayabilme yeteneği olarak da tarif edebileceğimiz bu yetenek; doğayla barışık, çevreye duyarlı, tarımsal etkinliklerde bulunan insanlarda daha fazladır.

İçsel zekâ ise kişinin düşünce, duygu ve davranışlarının oluşum süreçleri olarak da adlandırılan, içsel süreçlerine nüfuz edebilmesi, onları iyi okuyup onları yönlendirebilme yeteneğidir. İçsel zekâsı gelişmiş olan insanlar empati yeteneği gelişmiş, dingin, nefsine hâkim insanlardır.

Sosyal zekâ ise adından da anlaşılacağı üzere insanlar ile iletişim kurabilme, bu iletişimi sürdürebilme ve yönlendirebilme yeteneğine işaret etmektedir. Sosyal zekâsı gelişmiş insanlar, kişiler arası süreçlerde başarılı, sevilen, çok aranılan bireylerdir.

Mekanik zekâ ise el becerisine sahip olma yeteneğidir. Başka kişilerin yapamadığı sökme takma gibi beceri isteyen işleri yapabilme özelliğidir. Mekanik zekâya sahip insanlar bozulan araç ve gereçlerini başkalarının yardımına gerek kalmadan tamir edebilen hobi sahibi, zanaatta başarılı  insanlardır.

Sanatsal zekâ ise işitsel yeteneklere dayanan müzik zekâsı ile görsel-dokunsal yetenekler gerektiren resim zekâsı olarak ikiye ayrılmıştır. Bu zekâya sahip olan insanlar yaşam ile ilgili algılamalarını musiki, resim, ebru, hat gibi sanatlar  aracılığıyla dışa vuran hayatı zenginleştiren kişilerdir.

 
Çocuklara karşı ebeveynlik borcu
Allah’ın (c.c.) bizlere hayata hazırlamak üzere emanet olarak verdiği çocuklarımızda gerek dünya gerekse ahiret hayatında mutlu ve başarılı bireyler olabilmeleri açısından çok önemli bu özellikleri geliştirmek, biz velilerin onlara karşı ebeveynlik borcudur.  Zira yukarıda saydığımız özellikler evlatlarımızın yaşam sürecinde sorunları çözebilmeleri, engelleri aşabilmeleri ve hedeflerine ulaşabilmeleri açısından son derece önem arz etmektedir.

Bu arada şu soruyu duyar gibiyim “İyi de hocam nasıl ?” Eminim ki bu soruya hepimizin yaşam tecrübelerinden hareketle bulabileceğimiz cevaplar vardır, bizler onları bulalım, gereklerini yerine getirelim. Sonrasında “Bildikleri ile güzel işler yapanlara bilmediklerini öğretirim” vaadi gereğince bilmediklerimizi de öğreniriz.

Evet! Değerli anne ve babalar, yeni eğitim ve öğretim döneminde hepimize çok şey düşüyor. Çocuklarımızın eğitim ve öğretim noktasında sağlıklı bireyler olabilmesi için artık görev başına koşalım.

Psikolog Fatih Reşit Civelekoğlu

Ailece Eğlenceli 10 Vakit Önerisi (4)

Yazı kategorisi: Eğitim 7:33 pm yazan: Minik Kelebek

1) Oyun yazarlığı…

Bir oyunu sahnelemek kadar, yazmak da keyif vericidir. Çocuklarınızdan, ailedeki kişilere rol vererek, küçük bir piyes yazmalarını isteyin. Rol paylaşımını, kimin ne giymesi gerektiğini, oynarken nerede durması gerektiğini onlar belirlesinler. Oyunun konusunu bulmak ve neler yapacaklarını belirlemek için, sizlerden yardım alabilirler.

2) Kürdan Şehir…

Aileniz ile birlikte, kürdanlarla evler, köprüler, bahçeler yapabilir, hatta bir kürdan şehir bile kurabilirsiniz. Bunun için yalnızca kürdanlara ve biraz oyun hamuruna ihtiyacınız var. Kürdanları birbirlerine tuturabilmek için, minik toplar halinde kopardığınız hamurları kullanın. Kürdan işinde usta olduğunuzda, kürdandan maketler de yapablirsiniz. 

3) Özel kitaplığım..!

Eğer mümkünse çocuklarınıza ait, özel bir kitaplığın ( veya her biri için minik bir kitaplık) olmasını sağlayın. Bu çok büyük bir kitaplık olmamalıdır. Bu kitaplığı çocuklarınız ile birlikte yapın.Kitaplık küçük ve şirin olmalıdır. Kitaplığa alınacak kitaplar için, kitapçıya gittiğinizde, çocuklarınıza fikirler verebilir, hatta birden fazla kitap seçerek, içlerinden seçim yapmasını önerebilirsiniz.  

4) Sergiye davet…

Evinizin bir köşesinde, çocuklarınızın yaptıkları eserleri sergilemeyi hiç düşündünüz mü? Böyle bir sergi, yeteneklerini geliştirmelerinde onlara olumlu bir faydası sağlayacaktır. Eğer sergiye koyacağınız bir şeyleriniz yoksa, neden şimdiden yapmaya başlamasınlar?  Hatta, sergi için ailece bir gün belirleyebilir ve o gün, çocuklarınızında onayı ile onların istedikleri arkadaşlarını davet edebilirsiniz.  

5) Ailemizin gazetesi…

Neden ailenizin aylık (ya da 2-3 ayda) çıkardığı bir gazetesi olmasın? Gazetenin muhabirliğini çocuklar yapabilirler. Ailedekilerle röportaj yapabilir, resim çekebilir, köşe yazıları yazabilirler. Hatta yalnızca aile içinde değil, arkadaşlarıyla da röportaj yapabilir, doğadaki güzelliklerin resmini çekerek ya da çizerek, “doğadaki muhteşem sanat” adlı bir yazı dizisi bile başlatabilirler… Hatta gazetenizi sevdiklerinizle de paylaşabilirsiniz. Bu uygulama, yeni deneyimler edinmeleri, kabiliyetlerini geliştirmeleri için çok güzel bir zemin olacaktır. Gazete, ailenizin gazetesi olacağı için, çocuklarınıza yardım edebilir ve öneride bulunabilirsiniz.. 

6) Mutluyum çünkü…

Çocuklarınızdan, ellerine kağıt kalem alıp, “mutluyum çünkü..” diye başlayan cümlenin devamını getirmelerini isteyin. Bunu ailece bir oyun olarak oynayabilirsiniz veya onlar kendi arkadaşları ile birlikte bir oyun olarak oynayabilirler. Yazdıklarınızı daha sonra birlikte paylaşabilir, hatta hep beraber  mutluluğun resmini çizmeyi isteyebilirsiniz..!  

7) Ödev için zaman…

Herhangi bir saatte başlayıp biten ödevden çok, belirli aralıklarla tenefüse çıkılan planlı bir çalışma daha faydalı olur. Çocuğunuza bunu güzel bir dille ifade edip, şu önerilerde bulunabilirsiniz : Çalar saati 45 dakika sonraya kurmak ve 45 dakika sonra, yalnızca 5 dakika çalıştığı konuyu tekrar edip, 10 dakikalık bir teneffüse çıkmak.Ayrıca okuldan gelir gelmez ödev yapmamalıdır. Birşeyler atıştırmak ve dinlenmek için kendinisine zaman tanımasını söyleyin.Okuldan geldikten sonraki dinlenme süresini, ödevin hangi saatler arasında yapılıp bitmesi gerektiğini, dinlenme aralarını bir kâğıda yazarak, odasına asabilir..  

8 ) İşbölümü yapın…

Gün içinde yapılması gereken işleri çocuğunuza söylemek yerine, bir işbölümü tablosu yapabilirsiniz. Hergün kimin ne yapacağını nöbetleşe olarak bu listeye yazarsanız, herkes ne yapacağını önceden bilir ve rahat edersiniz…

9) Boyasız resim yapın…

Çocuklarla birlikte büyük bir resim kâğıdı alın. Ailece dışarıdan taş, toprak, yaprak, kurumuş çiçek gibi nesneler toplayın. Yapacağınız resmin ne/nasıl olacağına hep birlikte karar verin ve birlikte yapıştırıcı yardımıyla resmi yapmaya başlayın. Bu uygulama, fikir paylaşımının, grup çalışmasının ve ortak eser üretiminin ne kadar keyifli olduğunu hem onlara hem de size gösterecektir.  

10) Kainat okumaları…

Ailece yeşilllik bir yere gitmeyi önerin… Yere bir battaniye sererek hep birlikte sırtüstü uzanın ve bulutlara bakarak, sırayla hepiniz onların şekilleri üzerinde yorumlar yapın, öyküler uydurun… Rabbimizin bize sunduğu bu manzaraların tadını çıkarın… Aynı şeyi akşam gün batımında gökyüzündeki renk cümbüşü için ya da geceleri yıldızları izleyerek de yapabilirsiniz. Sonra gökyüzündeki renklerden, yaratılışının mükemmelliğinden konuşun.. Önemli olan, yeryüzünde olduğu gibi, gökyüzünde yaratılan sanatı da okumak ve hayalimizi geliştirmek… Hayal güçleri zengin olanlar büyük başarılara imza atanlardır unutmayın!  

Zeynep Meltem

Ailece Eğlenceli 10 Vakit Önerisi (3)

Yazı kategorisi: Eğitim 12:35 pm yazan: Minik Kelebek

1.  Her zaman siz yanıtlamayın…
Çocuklar sorarlar, biz cevap veririz. Sordukları soruya verdiğiniz cevapla, onlara ansiklopedi açma, kitap karıştırma alışkanlığı kazandırmak istemez misiniz? Sorduğu sorunun cevabını, bir kitaptan ya da ansiklopediden birlikte bulup okuyabilirsiniz. Böylece, sorularının cevaplarını kendi başına nasıl bulabilceğini, hangi kaynaklara başvurması gerektiğini öğrenmiş olur.
 
2.  Dolapların dağnıklığı…
Ailece dolap toplama günü yapın.. herkes kendi dolabını istediği gibi toplasın. İlk seferinde, çocuklara nasıl toplamaları gerektiği konusunda yardımcı olmak için yanlarında olmanız gerekmektedir. Giyilmeyen elbiseleri, birilerine vermek için düzgünce katlayıp ayırabilmelerine de yardım edin. Bu dolap toplama gününü, istediğiniz belirli bir süre aralığında tekrarlayabilirsiniz.
 
3.  Ailece hedefler planlayın!
Hepimiz, hayat disiplinimizi, eğitimimizi ilk önce ailelerimizden alırız. Ailede birlikte gerçekleştirilen faaliyetler, aile fertlerinde kalıcı izler bırakır.. Çocuklarınıza gereken özgüveni ve kişisel disiplini geliştirmede size yardımcı olacak şu alıştırmayı hep birlikte yapın. Yürüyüş yapmak ya da bir başka faaliyeti gerçekleştirme hedefi ortaya koyun. Hedefinizi ailece gerçekleştirin.. Daha sonra bunu kutlamayı unutmayın..! Ailece hedef belirleme ve bunu gerçekleştirme uygulamasını istediğiniz zaman, farklı hedeflerle tekrarlayın.
 
4.  Yenilik yapın..!
Çocuğunuzun yeni birşeyler öğrenmesini, yeni beceriler kazanmasını istemeniz çok güzeldir. Ancak, çocuk, ailesinde ne görürse, onu yapar. Sizin yeni birşeyler öğrenmeye hevesli, meraklı olduğunuzu gören çocuk da bir şeyler öğrenmek isteyecektir. Kısacası, çocuğumuzun, spor, nakış, yabancı dil, müzik âleti gibi  yeni bir faaliyetle meşgul olmasını, yeteneklerini keşfetmesini istiyorsak, bunu ona söyleyerek değil, uygulayarak gösterebiliriz. Birlikte keşfederek…!
 
5.  Benim odam..!
Anne ve babalar çoğunlukla, evin diğer bölümlerini dekore ettikleri gibi, çocuk odasını da kendileri düzenlemek ister ve odada birşeylerin yerinin değişmesinden hoşlanmazlar. Çocukların odalarını kendilerinin düzenlemeleri, yaptıklarıyla gurur duymalarını, kendi becerilerini kullanmalarını sağlar. Bu onlara sizin dekore ettiğiniz mükemmel bir odadan çok daha fazlasını verir. Tabii bu işte onlara yardım etmeniz gerekebilir.
 
6.  Evde Tek başına..!
Evdeyken zamanımızı tek başımıza nasıl değerlendirebileceğimizi bilebiliriz ancak çocuklarımız bunu bilemeyebilirler. Onlara tek başlarına zamanlarını nasıl değerlendirebileceklerini anlatın ve onların neler yapmak istediklerini sorun. Hemen o gün herbirine kendi başlarına geçirmeleri için 15-30 dakikalık bir zaman belirleyin. Bu kişisel zamanlarının ilk gününde, fiki vermek ve onları gayretlendirmek için yakınlarında bulunun.
 
7.  Biz susunca….
Hergün ev içindeki koşuşturmanın arasında sakin bir an yakalamak mümkün olmaz çoğu zaman..Çocuklarınızla birlikte bir oda seçin ve oturup, hep birlikte gözlerinizi kapayın..  Ev sesizken, dışarıdan gelen sesleri dinleyin.. ya da bunu dışarıda yapın. Daha sonra etrafınızdaki sesleri dinlemenin nasıl bir şey olduğunu ve neler duyduğunuzu birbirinizle paylaşın. Etrafı dinlemek, dünyanın hayat dolu olduğunu algılamamızı sağlar.. Bu uygulama, çocuklarınızın etrafta olup bitenleri algılamasını ve farkındalığını geliştirir.

8.  Hobiler…
Sizin yaptıklarınızı örnek alan bir çocuğunuzun olduğunu unutmayın.. Sabahtan akşama kadar evde oturup TV. İzlerseniz, çocuğunuz da aynı şeyi yapacaktır. Bir hobiniz yoksa, çocuğunuzun bir hobisinin olmasını beklemeyin.hobiler, kendi kendine birşey ortaya çıkarmak ve bunları paylaşmak içindir. Çocuğunuzun bir hobisi olması için teşvik edin. Onun ilgi duyduğu alanları belirlemekle işe başlayın. Birlikte seçtiğiniz hobiyi uygulamaya koyarken, ilk zamanlarda yardımcı olabilmek için, yanında bulunabilirsiniz.
 
9.  Çocuklara zaman tanıyın…
Çocuklarımızın gelişmeleri için bol zamana ihtiyaçları vardır. bir anda pek çok adımı birden atmalarını beklemeyin.. Onlara zaman tanıyın.Ne yapmak istedikleri ve yetenekleri hakkında, kendilerini daha fazla keşfedebilmelerine yardımcı olacak sohbetler yapın. Önerilerde bulunup, yardımcı olabilir ve onları teşvik edebilirsiniz ancak, sabırsız olmayın ve zamanlarını değerlendirebilmeleri için fırsat tanıyın.
 
10.  Tarihteki başarılar…
Büyük başarılara imza atmış kişiler, eserlerini öncelikle hayal etmekle işe başlamışlardır. Başarılı insanların hayatlarını okumaları, çocuklarınız için, iyi bir teşvik unsurudur. Çocuklarınıza, insanların hayallerini kullanmalarının önemini anlatın. Çocuklarınızın hayallerini, fikirlerini önemsediğinizi söyleyin. Bu fikirlerin  saçma olduklarını da düşünseler, bunları sizinle paylaşmalarını isteyin.

Zeynep Meltem

Zeynep Başkan - Bir yiğit gurbete gitse

Yazı kategorisi: Videolarım 12:25 pm yazan: Minik Kelebek

02.25.08

Çiğdem Elmas - Eledim eledim (Kınalı kuzular)

Yazı kategorisi: Videolarım 8:52 pm yazan: Minik Kelebek

Ailece Eğlenceli 10 Vakit Önerisi (2)

Yazı kategorisi: Eğitim 8:15 pm yazan: Minik Kelebek

1.  Sahne sırası kimde?

Çocuklarımıza göstereceğimiz ilgi, onların kendilerine olan saygılarını geliştirir. Özel günlerde sahneleyebileceğiniz küçük piyesler düzenleyin ama başrolü onlara verin. Herkesin başrol oynadığı ayrı ayrı piyesler olsun. Bu küçük oyun, çocuklarınız kendilerini içtenlikle ifade ederken, ailesinin de ona derstek olduğunu hissettirir. Ayrıca kendi değerlerinin farkına varırlarken, hayal dünyaları da gelişir.

2.  Çocukların ev ödevleri..!

Çocuklara ev ödevleri konusunda yardımcı olunmalı ancak asla verilen ödevi, ebeveynler yapmamalıdır. Sorunları kendi başına çözmeye alışan çocukta özgüven duygusu artar. Anne ve babanın ödevleri yapması durumundaysa, çocuk kendini yetersiz ve yeteneksiz zannedecektir. Çocuğunuzun ödevlerini yazması için ona bir ödev defteri alın ve kontrol etmeyi de ihmal etmeyin

3.  Albüm…

Hepimiz zaman zaman geçmişe bakıp, neler yaşadığımızı hatırlamak isteriz.. Herkesin albümü, onun kişisel tarihini oluşturur. Çocuğunuzun kendine ait bir albümünün olması için ona yardım edin. Bu albüm, yalnızca fotoğraflardan oluşmasın.. Fotoğrafların altına notlar yazabileceğini, kartpostal, başarı belgeleri, değişik pek çok şeyi de bu albüme ekleyebileceği önerisinde bulunun. Bu albüm, çocuğunuzun kendisini anlamasına, tanımasına yardımcı olur.

4.  Not süprizleri..!

Ertesi gün, çocuğunuzun beslenme çantasına veya sabah kalktığında görebileceği bir yere koymak üzere bir not yazın. Bu, çocuğunuzun gün içinde yapmış olduğu olumlu, güzel bir davranışı takdir ettiğinizi belirten, onunla gurur duyduğunuzu belli ettiğiniz bir not olsun.. Sabah uyandığında gördüğü ya da beslenme çantasından bir süpriz olarak çıkacak bu not, onun güne güzel ve motive olmuş bir şekilde başlaması için iyi bir yardımdır.

5.  Kızılderlilerin geleneği…

Kızılderililerin, doğayla ilgili isimleri olduğunu bilirsiniz. Uçan tilki, atmaca, kartal, oturan boğa, güneş çiçeği gibi… Neden bu kızılderili geleneğini siz de evinizde uygulamayasınız? Ailece toplanıp, herbirinizi temsil edebilecek, doğayla ilgili olumlu mesajlar içeren isimler bulmaya çalışın. Bu gelenek, çocukların doğaya olan bakışlarını değiştirecek ve özgüvenlerini geliştirecekcektir.

6.  Hedeflerimizi gerçekleştirmek..

Ailedeki herkese küçük bir not defteri alın.. Herkes kendi defterinin en başına hedefini yazsın ve günün tarihini atsın. Daha sonra, hedeflere ulaşmak için gerekli olan adımları konuşun ve herkes kendi hedefi için izlemesi gereken adımları deftere maddeler hâlinde yazsın.. Adımlar geçildikçe, tarih atmayı ihmal etmeyin. Hedeflerin hepsine aynı tarihte varılmayabilir. Kimileri daha çok, kimileri de daha az zaman içinde gerçekleştirilebilecek hedefler olabilir. Bunu sorun etmeyin. Önemli olan, çocuğunuzun bir hedef belirleyip, bu yolda izlenecek adımları tesbit edebilmesi ve ona ulaşmak için ilerleyebilmesidir.

7.  Karıncayı hatırlayın..!

Hepimizin bildiği bir masal vardır: Karınca birgün evine giden yolun üstinde bir kayayla karşılaşır. Onu aşıp, evine gitmek zorundadır. Yapamayacağını düşünürken, havadan onu izleyen minik bir arı, ona bir şarkı öğretir. “Başaracabileceğimi düşünüyorum! Başarıyorum..!”Karınca şarkıyı tekrar tekrar söylemeye başlar başlamaz, kayaya doğru ilerler ayakları. Artık kaya gerilerde kalmıştır. Bu masalı çocuğunuza anlatın… bir zorlukla karşılaştığını gördüğünüzde, ellerini avuçlarınıza alıp, tebessüm ederek, bu şarkının sözlerini söylemeniz yeterli olacaktır.

8.  İş deneyimi…

Çocuğunuz istediği taktirde, iş deneyiminde bulunmasını engellemeyin.. Bu, çocuğunuzun sorumluluk bilincinin gelişmesine yardım eder. Deneyim sahibi olmadığı yeni bir beceri ve az da olsa para kazanmak, onun kendine olan özgüvenini olumlu yönde etkiler. Yapabileceği işleri önerebilirsiniz. Meselâ, evdeki baskülle mahallenin çocuklarını, gelip geçeni tartabilir, okunmayan kitapları satışa çıkarabilir.. Örnekleri çoğaltabilirsiniz.

9.  Deneme süresi verin…

Çocuğunuz, resim, piyano, gitar dersi ya da basketbol gibi bir etkinliğe katılmak isterse, Bu işe deneme süresiyle başlamasını konuşup, kararlaştırın. Her faaliyetin deneme süresi bir olamayacağını göz önünde bulundurun. Böylelikle, çocuğun başladığı bir işi yarım bırakma olasılığını düşünmektense, deneme süresi bitiminde, rahatlıkla bırakabilceğini söyleyebilir, farklı bir alternatif denemesini önerebilirsiniz. Çocuğunuz herhangi bir etkinliğe ilgi duymuyor da olabilir. Eğer böyleyse, onu heveslendirmek, sizin elinizde…

10.  Evin sorumluluklarını paylaşın…

Çocuğunuzla, ev işlerinin sorumluluklarını paylaşmanız, kendisine  olan güveninin ve saygısının gelişmesine yardımcı olur. Meselâ, faturaların ödenmesi, alış-veriş, ev temizliği gibi konularda, çocuklarınızın yardımını alabilirsiniz. Alış-verişe önce birlikte gidebilir ve neyin nasıl seçileceği ve alınacağını gösterebilirsiniz. Bir dahaki alış-verişte, siz bir şey alırken, onu marketin başka bir kısmındaki alış-verişleri yapması için görevlendirebilirsiniz. 

Zeynep Meltem

02.24.08

Ailece Eğlenceli 10 Vakit Önerisi (1)

Yazı kategorisi: Eğitim 7:40 pm yazan: Minik Kelebek

1.  Tatbikat… 

Deprem, yangın, gaz kaçağı, gibi olası acil durumlara karşı evde tatbikat önerisi yapın. İlkyardım çantası, deprem çantası, yangın söndürücü gibi acil durum malzemelerini kolay bir yerde bulunması ve yerini herkesin bilmesi gerekir. Acil telefonlar bir liste halinde, telefonun yanında bulunmalıdır. Apartmandaki ve kapınızın önündeki doğalgaz vanalarının yerlerini öğrenin. Bir deprem sırasında herkes farklı yerlerdeyse, nerede buluşulacağını ailece kararlaştırın. Evde olası bir depremin geçmesini beklerken sığınacağınız güvenli yerleri tesbit edin. Bu tür güvenlik önlemlerinin düzenlenmesi zaman alabilir ancak, hem güvenliğinizi hem de ailece hazırlıklı olmanızı sağlar.

 2.  Haftada bir hadis… 

Haftada bir akşam, ailece seçtiğiniz bir Hadis-i Şerif’i öğrenip, bunun hakkında sohbet etmeyi hiç denediniz mi? Ailece seçtiğiniz bir  Hadis-i Şerif’i, kâğıda yazıp görünen bir yere asın. Akşam yemeklerinde, herkes sırayla bu hadisi ezberinden söylemeye çalışsın. Bir dahaki haftaya kadar, hadis ezberlenmiş olacaktır. Seçtiğiniz hadisler, “Allah genç yaşlarda ibadet edenleri meleklerine gösterirerek sevincini ilan eder” ya da “Kim sofradan düşen kırıntıları yerse affolunur.” gibi kısa hadisler olabilir. 

3.  Ailece namaz kılın! 

Ailenizle birlikte namaz kılın…  Namaz vakitlerinde, özellikle akşamları cemmat halinde ibadet etmek olanağı daha çoktur. Ailece yapılan ibadetlerin, size verdiği huzur ve mutluluğu başka hiç bir yerde bulamazsınız. 

4.  Duvar panom…! 

Çocuklarınızın resimlerini, şiirlerini ya da kartpostallarınıı asabilecekleri bir duvar panosu yapın.Bu panoya ev ödevleri, iyi not aldıkları yazılı kâğıtları, resimleri gibi  istedikleri şeyleri asabilsinler. Becerilerini sergiledikleri bir pano, onları daha iyilerine teşvik edecektir. 

5.  Şimdi ne yapmam gerek? 

Hepimiz bizi üzecek olaylarla karşılaşmışızdır. Bu olaylar karşısında bazen ne yapacağımızı bilemeyebiliriz. Şimdi bu olaylara karşı neler yapabileceğimizi önceden bilmek, vereceğimiz tepkileri geliştirir. Ailenizle birlikte,  daha önceden yaşanmış ya da yaşanılabilecek üzücü olayları düşünün. Bunları küçük kâğıtlara not edin. Kâğıtları katlayıp bir kutunun içine koyun. Kâğıtardan herkes bir tane seçsin ve yüksek sesle okuyup bu durumda ne yapabileceğini söylesin. Bu fikre katılmayanlar ve başka bir fikri olanlar olabilir. Herkes sırayla fikrini söyleyebilir. 

6.  Kanaatkâr olmak… 

Sahip olduğunuz nimetler hakkında ailenizle konuşmak ister misiniz? Bir akşam yemeğinde, sahip olduğunuz nimetler üzerine bir konuşma başlatın. Herkes sahip olduğu güzellikleri sıralasın. Bu liste, yemek bitimine kadar uzayacaktır. Daha sonra bunlara sahip olmayan insanları düşünün.. Ailece bu nimetleri nasip edene şükür ve bunlara sahip olmayanlara da dua ederek, bir sofra duasıyla, uygulmayı sonlandırın. 

7.  Gülümseyen sabah… 

Sabahları asık bir yüzle etrafta dolaşmamalısınız. Çok kolay olmasına rağmen en az yaptığımız şey, gülümsemektir. Ailenize günün en güzel armağanını vermeyi ihmal etmeyin. Bu armağan, sabah güne başlarken, kocaman gülümseyerek, dolu dolu bir “hayırlı sabahlar” demekten ibarettir. Çocuklarınız ile bunu güzel bir alışkanlık haline getirmek sizin elinizde… 

8.  Haftasonu ‘en’ yarışması…  

Hafta sonları, genellikle ailenin bir arda daha çok vakit geçirebildikleri zamanlardır. Hafta sonunda,  Cuma ya da Cumartesi akşam yemeğinde “haftanın ‘en’leri yarışması” düzenleyin. Bu yarışma, bundan sonra her hafta, bir gelenek olarak uygulansın. Ailedeki her birey, bu hafta başından geçen en komik olayını anlatsın. Bu ‘en’ leri istediğiniz sayıda yapabilirsiniz. En üzüntülü olay, en mutlu olay, en sinirli olay, en süprizli olay, en utandırıcı olay vs… Bu ‘en’ katogorileri arasından haftanın ‘en’ini seçmek için yapılacak oylamayı yemekten sonraya da bırakabilirsiniz. Bu uygulama çocuklarımızın çevrelerindeki insanlara karşı, daha duyarlı bir hâle gelmesine yardımcı olur. 

9.  Renklerden yardım alın…  

Ailenizle birlikte yapabileceğiniz ve sanatsal becerilerinizin artmasını sağlayacak, bir uygulama yapmaya ne dersiniz? Herkese boya kalemleri ve kâğıt verip, geçirdikleri güzel bir günü düşünmelerini isteyin. Düşündükleri günle ilgili duygularını ifade eden, istedikleri bir resim çizmelerini söyleyin. Bu resim, soyut şekiller ya da herhangi bir tarzda olabilir. Resimler bitince, bunlar üzerinde sohbet edin. Duygu dünyalarımızı renklerle ifade etmek, emin olun terapi etkisi yapacaktır..  

10.  Şikayet kutusu…  

Mağaza ve market gibi alış-veriş yerlerinde, şikayet kutuları vardır bilirsiniz.. Müşteriler memnun kalmadıkları şeyleri yazarak bu kutuya bırakırlar. Neden evde de böyle bir kutu yapmıyorsunuz? Kap kâğıtlarıyla kaplanmış eski bir kutu da olabilir bu. Ortasını kumbara gibi deldiğiniz kutunuza, herkes sıkıntılarını, şikâyetlerini yazıp atsın. Amaç, ailenin içinde herkesin görüşlerini ifade edebildiği huzurlu bir ortam oluşmasıdır. Kutuyu ailece yapmayı unutmayın…  

Zeynep Meltem

Rıfat Oğuz - Solmaz Gelin (ağıt)

Yazı kategorisi: Şiirler 5:27 pm yazan: Minik Kelebek

Solmaz Gelin soldu artık yüzlerin
Bizleri ağlatıyor senin sözlerin
Liège Kanalı’nda bulunuyor cesedin
Solmaz Gelin soldu artık yüzlerin

Gelin olup geldin sen de Avrupa’ya
Nasıl kıyıldı o güzelim canına
Genç yaşında doyamadın muradına
Solmaz Gelin soldu artık yüzlerin

Herkes gibi sen de Avrupa’yı görmek istedin
Gelip gördün ama muradına eremedin
İntihar mı ettin öldürüldün mü kimse bilmedi
Solmaz Gelin soldu artık yüzlerin

Ağlattın Özburunluları bak yana yana
Hepimizi boyadın acıya gama
Bu acıya dayanır mı ana ile baba
Solmaz Gelin soldu artık yüzlerin

Kardeşlerin hep yollara baktılar
Cenazeni bekleyip ağıtlar yaktılar
Cümle alemi hep birden ağlattılar
Solmaz Gelin soldu artık yüzlerin

Aşık Rifat sana çok üzüldü
Gözlerinden kanlı yaşlar süzüldü
Dizleri tutmadı beli büküldü
Solmaz Gelin soldu artık yüzlerin

Söz : Rifat Oğuz
Yöre: Özburun (Afyon)

02.23.08

Göçebe kitaplar…

Yazı kategorisi: Edebi yazılar 9:08 pm yazan: Minik Kelebek

kitap-macera.jpg 

Ömrü hayatım boyunca göçebe oldum. Bavullarda yaşaya yaşaya. Aynı şehirde uzun süre geçirmeye göreyim, bir sıkıntı, bir daralma yüreğimde, hop yeniden yollara, bir başka şehre doğru yolculuk, hatta çoğu zaman bir başka memlekete.

 Hiçbir yere gidemediğim durumlarda ise, en azından ev değiştirdim, gene kutu kutu eşya, gene bir taşınma telaşı, hayat hep hareket halinde. Göçebeliğin insana kattıklarının yanı sıra, ondan alıp götürdükleri de var şüphesiz. Göçebelik her yerde durmadan yeniden sıfırdan başlamak demek. Bu bir yanıyla hudutsuz sonsuz bir özgürlük hissi, bir yanıyla da alabildiğine yıpratıcı. ‘Sürekli yeniden başlayanlar’ ile ‘yerlerinde kök salanlar’ arasında çok temel bir fark var. Dünyayı aynı şekilde görmemiz mümkün değil.

 Göçebeliğin beraberinde getirdiği yan etkiler var. Mesela; hiçbir şey biriktirememek! Ne eşya, ne hatıra. İnşa edememek! Her şeyin ne kadar geçici olduğunu düşünmekten, uzun vadeli düşünemez olmak. Ve göçebeliğin en önemli yan etkisi: Bir kütüphaneyi bir arada tutamamak! Bakıyorum kitaplarıma, hâlâ bugün kimi Ankara’da, kimi Michigan’da, kimi İstanbul’da bir depoda, kimi yanımda, kimi Arizona’da. Bazen bir kitap gerekiyor yazarken, aranıyorum, derken hatırlıyorum, “filanca şehirde kaldı”. Çarnaçar, gidip o kitabı yeniden satın alıyorum. Ben ne kadar dağınık ve savruk isem, ne denli göçebe ve hareket halinde, en yakın dostlarımdan biri de o denli yerleşik, kök salmış ve sabitkadem. Haliyle devasa bir kütüphanesi var, üzerine titrediği. Kitaplarının tam sayısını biliyor (5788), her biri kaydedilmiş bir deftere, arşivi tutulmuş kütüphanenin. Bir kitabın özel baskısı olmaya görsün, gidip alıyor, sahaflarla ahbap olmuş artık, yurtdışından kitaplar getirtiyor. Kütüphane değil müze onunkisi. Karşısına geçip hayran olmak için. Evinde çalışan temizlikçi kadın her gün uzun uzun kitapların tozlarını alıyor, kadıncağız en çok bundan yakınıyor. Camekanlı bir kitaplıkta bekleyen, senebesene çoğalan kitapları gördükçe, benim oraya buraya dağılmış kitaplarımı düşünmeden edemiyorum. Bazen bana öyle geliyor ki insanlar ikiye ayrılır (ya da en azından kitap okurları ikiye ayrılır): Kitaplarını mücevher saklar gibi saklayanlar ile, kitaplarına kitap gibi davrananlar. Daha somut bir ifadeyle: Kitaplarını titiz, temiz tutanlar ile kitaplarını çizerek okuyanlar.

 Haliyle ben ikinci gruptanım. Tüm kitaplarımın satır araları, yan marjin boşlukları notlarla dolu, çizilmiş, kıvrılmış, o kitabı o satırı o an okurken neler düşünmüşsem, neler hissetmişsem, semboller ya da notlar aracılığıyla kenarlara yazılmış. Üstelik hem kitap okuyup hem bir şeyler atıştırmak adetine sahip olduğumdan, sayfalarda bol bol yemek ya da kahve lekesi! Kitaplarına mücevher gibi davrananlar için tüm bunlar korkunç bir suç olduğundan ben de arkadaşıma söylememeye çalışıyorum.

 Günlerden bir gün uzun zamandır okumak istediğim bir kitaba rastlıyorum arkadaşımın kitaplığında. Walter Benjamin-Pasajlar’ın eski mi eski bir baskısı. Nasıl güzel! Ödünç veriyor, veriyor vermesine de bende bir huzursuzluk. Neredeyse eldiven takıp çevireceğim sayfalarını. O kadar iyi tutulmuş kitap, gıcır gıcır. Ya ben şimdi bu kitabı okurken yanlışlıkla bir sayfasına çay döker, alışkanlıkla not alır ya da yemek damlatır, zarar verirsem. Tedirginlik yüzünden okuyamıyorum bile. Benjamin’i camların ardında steril tutmak ona hakaret etmek gibi geliyor. Huzursuzluktan, ilk fırsatta geri veriyorum kitabı.

 Artık tamamen eminim. Kitap okurları ikiye ayrılır: Kitaplarına titizlikle davranıp tek bir toz zerresi dahi kondurtmayanlar ile kitaplarını gündelik hayatlarının parçası addedip, leke leke yapanlar, satır satır çizenler.

 Ne birinciler ikinci gruptakileri anlayabilir, ne ikinci gruptakiler berikileri.

 Elif Şafak

Baba deyince…

Yazı kategorisi: Eğitim 8:29 pm yazan: Minik Kelebek

İki heceden, birbirinin aynı iki sesten oluşan ve kolayca telaffuz edilebilen bir kelimedir ‘baba.’ Bir kelime olarak bu kadardır. Ama ifade ettiği mânâ üzerine ne çok şey söylenebilir. Ve bütün insanların üzerine bir değil, pekçok şey söyleyebilecekleri ender kelimelerden biridir: Baba.

 İlk insan, ilk peygamber ve ilk baba

 Vahiy ışığında tarihe bir göz attığımızda, hakikat tebliğcileri peygamberlerin baba ve oğul olarak başlarından geçen sınamalara verdikleri türlü türlü cevapları görürüz.

 İlk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem, aynı zamanda ilk babaydı. Ve yeryüzünün ilk babası, bir babanın yaşayabileceği en çetin imtihanı yaşamıştı. İki oğlundan biri olan Kabil, gitgide nefrete dönüşen bir kıskançlık yüzünden, kardeşi Habil’in kanını dökmüştü. Bir baba olarak Âdem, hem maktûl, hem de katil bir oğula sahipti.

 Kendisi, kavmini Allah’ın dinine davet ettiği halde, oğlunun inkâr edenlerden olması ve tufanda boğulması gibi bir imtihanı göğüsleyen bir peygamberdi Nuh.

 Daha çok genç yaşlarda iken hakikatı araştırarak, sorgulayarak bulan ve peygamberlerin atası olarak anılan, ancak kendi babasından tebliğine red cevabı almasına rağmen yine de davasından vazgeçmeyen biriydi İbrahim.

 Babası ile bu şekilde imtihan edilen Hz. İbrahim, yıllar sonra bir baba olarak daha ağır bir imtihan sorusuyla karşı karşıya kalmıştı. İlerlemiş yaşında Allah’ın lütfuyla edindiği biricik oğlu İsmail’ini yine Allah’ın emriyle kurban etmesi isteniyordu kendisinden. O ise, bir peygambere yakışan itaatle emri yerine getirmeye razı olmuştu. Rabbinin rahmeti bu baba ve oğulu, yeryüzünün en şereflilerinin atası kıldı.

 Ve Eyyub, sabır kahramanı. Mal mülk ve evlat sahibi iken, Rabbine güzel kullukta bulunması kavmince kıskançlıkla karşılandığında, samimiyetini yaldızlayacak bir imtihanla denendi. Malı mülkü ve sıhhatiyle birlikte, bir de oğlu alındı kendisinden. Eyyub sabredenlerden oldu.

 Son Peygamber-baba

 Peygamberimiz aleyhisselâm ise babasını hiç görmedi. Kâinatın Efendisi, dünyaya yetim olarak geldi. Kıyamete kadar gelecek insanlara vahyi taşıyan o mübarek dudaklarından bir kez bile ‘baba’ kelimesinin dökülmemiş olması, ne kadar hüzün verici. O, Allah’ın en sevdiği kuluydu. Ve Rabbül âlemin kâinatı O’nun hatırına yaratmıştı. O’nun bir yetim olarak dünyaya gelmesinde Rabbimizin bilmediğimiz nice hikmetleri vardır şüphesiz.

 O baba diyememişti ama baba olmuştu. Tertemiz bir hayat sürerek evlenmiş olduğu Hatice validemizle mutlu bir yuva kurmuşlar ve evlat sahibi olmuşlardı. Ancak kâinatın efendisi de, evlat acısının hüznünü tadanlardandı. Fatıma validemiz hariç, kendi sağlığında evlatlarının vefatını göğüslemek durumunda kalmıştı. O, oğlu İbrahim’i Cennet ül Baki’de kendi elleriyle kabre koyarken şöyle demişti:

 “Kalp hüzünlenir, göz yaşarır, lâkin isyan yok”

 Kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü cahiliyye toplumunda, elinde olanları önce kız çocuğuna ikram etmesi, “En hayırlınız eşine ve çocuklarına en lütufkûr davranananızdır” buyurması, onun yüreklerde ne büyük bir değişimi gerçekleştirdiğinin göstergeleri. Yine “Erkek, aile efradının çobanıdır” diyerek baba olmanın insana yüklediği sorumluluğu hatırlatması, O’nun uyarıcılık görevinin bir gereği idi. Allah’ın son peygamberi, çocuk terbiyesinde bizlere en güzel şekilde örnek olmuş ve en güzel tavsiyelerde bulunmuştu. Çocuğu olan kimselerin ona karşı çocuklaşmalarını istemesi, çocuklara eşit davranılması ve aralarında adaletin gözetilmesine dikkat çekmesi, çocukların sevgi, merhamet ve şefkatle yetiştirilmelerini sıkça dile getirmesiyle şüphesiz O, babaların en hayırlısı idi.

 Modern zamanlarda baba

 Vahiy bizi baba olmanın bu yönünden haberdar ederken, maddeci görüşlerin ve samimiyetsizliğin damga vurduğu, gerçekten ziyade yapay değerlerin ön plâna çıkarıldığı günümüzde, çok farklı ‘baba’ tabloları çıkıyor karşımıza.

 Modern zamanların en acı verici yaralarından biridir kavramların anlamını yitirmesi veya bir anlam kaymasına uğraması. Baba kelimesi de bundan nasibini almıştır. Baba denince artık yalnızca şefkâtli ve güçlü bir sinenin sıcaklığını hatırlamıyor insanlar. Meselâ beyazperdede, baba-oğul ilişkisini işleyen pek çok drama izlemişizdir. Ancak “Baba” ismiyle seri olarak çekilen ünlü filmde, yarı karanlık odasında heybetli bir deri koltuğa oturmuştur ve Sicilyalıdır baba. Kısık bir ses tonuyla konuşur, adamlarına emir verir.

 Yine baba kavramına duyduğumuz saygı ve hürmetin bir uzantısı olarak siyasî literatürümüzde yer vermişizdir babaya ve babalara

 Ne yazık ki tüketimin körüklendiği ve insanların kendilerini “tükettikleriyle” ifade etmeye çalıştıkları bir dönemde yaşıyoruz. Çağdaş ‘iyi baba’ çocuğunun gözünde hâlâ güçlü olandır belki. Ama bu güç, şefkâtli sinesine sığınılan, evin reisi konumundaki adamın yüreğindeki ve bileğindeki güç değildir. Modern zamanların çocuğu, babasına parasıyla değer biçen bir tüketim mağdurudur. Bu nedenle babalarını anlatırken “Benim babam bana şunu aldı.. Bunu alacak” demektedirler birbirlerine. Babayı baba yapan nice değer, kayıp gitmektedir avuçlarımızdan Babaların şefkâti çocuklarına acımasızca sınatılmaktadır. Kapitalizm babayı çocuğunun eliyle tuşa getirmiştir. Babalar ise, bu tuşa gelmekte ve babalığın değerini cüzdanından çıkan para miktarıyla eş tutmaktadırlar. “Sana ettiğim masraflar…” diye başlayan cümleler çocukları örselemektedir.

 Baba-çocuk ilişkisi ulvî boyutundan sıyrıldığında nasıl da bir borçlu alacaklı ilişkisine dönüveriyor değil mi?!

 Baba olmak anlamını daha ne kadar yitirecek? Çocuklar, babalarını kendilerine aldıkları pahalı oyuncaklarla değerlendirmeye, babalar babalık görevini vicdandan değil cüzdandan yapmaya bir son vermeyecekler mi?

 Bir de ateşle imtihanın bitmediği coğrafyalara göz atalım. Orada günlük telaşlar içinde boğulan modern insanın çok uzağına düştüğü hayatlara tanık oluruz. Zulmün kol gezdiği topraklarda İsrail askerlerinin ateşine maruz kalan oğluna kendi bedenini siper etmeye çalışan Filistinli babayı düşünelim; canı bildiğinin canını koruyabilmek için, kendi canını ortaya koyan bir baba. O topraklarda yanan ateş kolay kolay sönecek gibi değil . Ancak çocuklarımız, hepimizin çocukları bedenlerini değilse bile yüreklerini delik deşik eden kurşunlarla vurulmuyorlar mı her gün? Hem dünyalarını hem ebedi hayatlarını perişan edecek yaralar almıyorlar mı? Onlara göğüslerini siper edecek babalarından başka kimleri var ki!

 Acele etmeliler! Babalar acele etmeliler! Çocuklarına sundukları sevgi, aldıkları oyuncaklar gibi uzaktan kumandalı olmamalı!

 Baba olmak kolaydır! Babalık yapmak zordur. Çünkü babalık, bir fötr şapkanın altına, karanlık loş bir odada bir deri koltuğa, canhıraş şarkılar söylenen bir konser salonuna sığamayacak kadar büyüktür.

 Ayten Yadigâr

Çocuğunuza doğru davranış kurallarını nasıl kazandırmalısınız?

Yazı kategorisi: Eğitim 8:24 pm yazan: Minik Kelebek

Çocuklarınıza bir doğruyu anlatmak, iyi bir davranışı kazandırmak ve güzel bir yaklaşımı göstermek için önce kendinizi, daha sonra da çocuğunuzu çok iyi tanımanız gereklidir. Eğer, öncelikle kendinizde bir eksiklik varsa bunu düzeltmelisiniz. Kendinizi düzeltemezseniz ve yeterli hale getiremezseniz, çocuğunuza kazandırmak istediğiniz doğru ve iyi davranışları da tam anlamıyla gösteremezsiniz ve ortaya koyamazsınız. 

Ani ve sert tepki veren, kızan, bağırıp çağıran, emreden, tehdit eden, eksik bilgiye sahip olan, davranış metotlarını bilemeyen, başarısız olduğunda çocuğu suçlayan ve daha bir çok olumsuz davranış içinde bulunan bir anne ve baba, çocuğuna hangi “iyiyi” ve “doğruyu” kavratabilir?   

ÇOCUKLARA DOĞRU KURALLAR GÖSTERİLMELİ VE İYİ DAVRANIŞLAR SERGİLENMELİ

Bunları şöyle sıralamak mümkündür:  

1) Çocuklarınıza kazandıracağınız davranışın amacı, onun sorumluluk almasını geliştirmek ve kendi kişiliğinin farkına varmasını sağlamak olmalıdır. 

2) Çocuğunuza hoşgörü içinde ve yumuşak bir şekilde davranmanız, onun sizin davranışlarınızı taklit etmesini sağlar ve doğru davranışa özendirir. 

3) Çocuğunuza değer verdiğiniz ve davranışlarını hoşgörüyle karşıladığınız takdirde, o da sizin sözlerinize değer verip sizi dinleyecektir. 

4) Çocuk doğru olanı bildiği halde, yanlış yapmaya devam ediyorsa, buna sabır göstererek, doğru davranışlar göstermeye devam etmelidir. Yoksa yanlış davranışa sert tepki, onun daha da yanlış yapmasını veya yanlışta inat etmesini netice verecektir. Anne baba, şunu bilmelidir ki, çocuğun psikolojik dünyasında, doğru bildiği şeyleri bile zaman zaman yanlış yapma eğilimi vardır. 

5) Çocuklara sürekli aynı şeyleri anlatmak, onları sıkar. Yapmasını istediğiniz bir davranışa karşı ön yargı ve hatta tiksinti oluşturur. Bunun yerine, yapmasını istediğiniz bir davranışın nasıl yapılacağını yaşantınızda göstermeye çalışın. 

6) Çocuğunuzun olumsuz davranışlarını zorla ve tehditle, kalıcı bir şekilde değiştiremeyeceğinizi bilmeniz lazımdır. Sizin baskınızla değişiyor gözükür, ama başka yerde yapmaya devam eder. Çocukla ilgili bu gibi problemlerin aşılmasında en etkili metot, çocukla birlikte, onu kırmadan ona doğruyu göstermektir. Yoksa sert emirlerle yanlışlar düzeltilemez. 

7) Çocuğunuza, gününü ve zamanını nasıl planlayacağını, canlı ve somut örneklerle gösterin. Tabii ki önce, sizin gününüzü nasıl planladığınızı ve nasıl verimli bir şekilde kullandığınızı çocuğunuz görmelidir. Zamanını anlamsız şeylerle dolduran bir anne ve baba: “Kalk oğlum dersine çalış, sen bizim gibi yapma.” Demekle çocuğuna etkili olamayacaktır. 

8 ) Çocuğunuzla sürekli bir yakınlık ve diyalog kurmak için, büyük adam gibi karşınıza oturtun, birlikte çay veya limonata içerek dertleşin ve sohbet edin. Halini-hatırını, derslerini sorun. Yanlış giden bir şey varsa: “Bunu nasıl düzeltelim?” diye birlikte çareler arayın veya “Seni bu günlerde daha iyi görüyorum” diyerek onu cesaretlendirin ve ümidini artırın. O zaman çocuk kendiliğinden hızlanacak ve sizlere mahçup olmamak için çalışmasını hızlandıracaktır. 

9) Çocuğunuza eşyalarını, giysilerini, çantasını, kalemini, defterini… vs. nasıl kullanacağını ve onların değerini kavratmaya çalışın. Bunun için en sağlıklı yol: “Onlar senin malındır. Bunları kullanmak ve korumak da senin vazifendir.” gibi sözlerle, ona mülkiyet ve malikiyet duygularını kazandırmaya çalışmaktır. 

10) Çocuğunuza paranın ve parayı kullanmanın önemini kavratmalısınız. Öncelikle paranın bir araç olduğunu, iyi kullanılırsa faydalı, kötü kullanılırsa zararlı olduğunu göstermelisiniz. Parayı düzenli ve tasarruflu kullanmanın ne anlama geldiğini örneklerle ortaya koymalısınız. Bu şekilde çocuk, parasını rastgele değil, gerektiğinde kullanabilecek davranışı elde etmelidir. 

11) Çocuklarınıza parayı her istediği zaman değil, haftada veya ayda bir kez verin. Verdiğiniz bu parayla, hafta veya ay sonuna kadar çıkması gerektiğini öğütleyin. Bu şekilde çocuk, bir daha para alamayacağını bilir ve parasını planlı ve tasarruflu kullanma anlayışını kavrar. 

12) Çocuğunuzun sırlarını alaya almayın ve bunlara değer verin. Eğer yanlış bir şey görürseniz, bunu, kırmadan ve üzmeden düzeltmeye çalışın. 

13) Çocukların eğitimi konusunda anne baba arasında birlik ve bütünlük oluşturun. Çocuğa karşı davranışlarınızda farklı yaklaşımlar olmasın. Çocuğu biriniz kollarken, diğeriniz kızmayın. Bu, çok zararlı ve tehlikelidir. 

14) Çocuklar arasında zaman zaman sürtüşmeler olacaktır. Anne baba bu durumda çok dikkatli olmalıdır. Tam anlamıyla bir hakem rolü oynamalıdır. Çocuklar bu şekilde hem bölüşüm ve paylaşım duygularını kazanırlar, hem de birbirlerine tercih edilmemelerinden dolayı, küsüp, dışlanmış hissetmezler.

15) Çocuklarınıza karşı yanlış bir şey yaptığınız zaman veya onları üzdüğünüzün farkına varmadığınız zaman, onlardan özür dileyip gönüllerini almayı bilin. Yoksa çocuk sizden soğur ve size karşı bir antipati beslemeye başlar. Siz yanlış bir davranışınızdan dolayı çocuğunuzdan özür dilerseniz, çocuk da olumsuz bir davranışı için özür dilemeyi öğrenir. 

16) Çocuğunuzla asla sert bir tartışma ortamına girmeyin. Sert tartışmanın galibi veya mağlubu yoktur. Tansiyonu yüksek bir kaşılaşmanın ortamı daha da çok gerginleştireceğini, birbirinizin gözünde olumsuz izlenimlerin daha da artacağını unutmayın. 

17) Çocuğunuzdan bir şey isterken, ne istediğiniz değil, nasıl istediğiniz önemlidir. Ses tonunuz, yaklaşımınız ve davranış şekliniz, bazen en zor isteklerin bile kabul görmesini sağlar. Ama yaklaşımınız ve tavrınız olumsuz olduğunda, en basit isteğe bile “ret” cevabı alabilirsiniz. İsteklerinizde beden dilinize çok dikkat edin. 

18) Çocuğunuzun yaptığı bir şeyden hoşlandığınızda bunun sebebini belirtin. Böylece niçin hoşlandığınızın nedenini çocuğunuz öğrenmiş olur. Bundan böyle bu tür davranışları sürdürmek ister.

19) Çocuğunuzla birlikte iş yapma, birlikte gezme ve birlikte olma imkânı bulmaya çalışın. Bu, aranızdaki iletişimi hızlandırır ve birbirinizi daha iyi tanıma fırsatı verir.

20) Çocuğunuzun olumsuz davranışlarını ve yaptığı yanlışlıkları asla başkasının yanında anlatmayın. Yalnızca kendisine söyleyin ve bir daha yapmaması halinde affettiğinizi ifade edin. 

21) Çocuğunuzun yaptığı yanlış bir işe: “Bu yanlış olmuş.” Diyerek kestirip atmayın. “Bu konuyu iyi düşündün mü? Şöyle olsa nasıl olurdu?” gibi alternatifler sunun. 

22) Çocuğunuzu olgunlaştıracak olan şey sorumluluk almasıdır. Bunun için de hata yapmasını göze almak ve bunu kabullenmek gerekir.  Çocuğunuza ne kadar çok kural koyarsanız o kadar çok problem yaşarsınız ve disiplin sorununun çıkmasına yol açarsınız. Unutmayın ki, güce dayanan otorite, çocukları sizden uzaklaştırır. Bilgi ve hoşgörüye dayanan otorite ise yakınlaştırır, danışma ihtiyacı doğurur. Bu şekilde çocuğunuzu daha kolay etkilersiniz.

Halit Ertuğrul

« Önceki girişler