Günlük Arşivler: Ocak 24th, 2008

cyclamen_repandum_ssp_pelop1_jl.jpg

Bağışla beni Rabbim, tevekkülden başkası gelmiyor elimden.
Başkası da yoktu ki elimde.
Şimdi elimden gelenlerin hepsi Senin ‘El’inde.

Göremedim, bağışla beni Rabbim.
Göremedim, nice ananın karnında nice karanlıklar içinden gün yüzüne çıkardığın bebelerin yüzünü.
Unuttum, yüzümdeki tebessümü nice belirsizliklerden alıp da hayat verdiğini.
Bilemedim, yüreğimizi yokluğun dehlizlerinden aşırıp aşkın vadisine eriştirdiğini.
Göremedim, her sabah yerin sükûnetini odamda bir ekmek gibi sımsıcak hazır ettiğini.
Her akşam yastıkta unuttuğum bedenimi sabah yeniden yanıma verdiğini göremedim.
Beni her sabah ihya ettiğini, bedenimi heran yarattığını, varlığımı her an yokluktan geri getirdiğini göremedim.

Göremedim Rabbim bugünü ödünç verdiğini.
Göremedim, bağışla beni…
Varlığa kör oldum, bağışla beni.
Fakat, şimdi gördüklerim körlüğümü gösterdi bana.
Geç kaldım görmekte amagördüm. Körlüğümü gördüm.
Tebessümü beton yığınları arasında sönen bebeler gördümse de,
biliyorum Senin El’inde şimdi hepsi ve sonsuz tebessümler verdin her birine.
Sevinci soğuk topraklarda boğulmuş çocuklar gördümse de,
biliyorum Senin Rahmetinin kucağında hepsi ve bitmez sevinçler bağışladın her birine.
Ümitleri bir amansız sarsıntıyla yıkılan insanlar gördümse de,
biliyorum Senin Şefkatinin ikliminde asude ve mutlu her biri..

Bağışla beni Rabbim, unuttum, nisyanda kaldım. Hatırlamadım verdiğini ve var kıldığını.
Elimden alınca verdiğini ve yokluğa yuvarlayınca varlığımı hatırladım, ama geç hatırladım. 
Gördüm ama güç gördüm, acıyla gördüm.
Varlıkta kör oldum, yoklukta gördüm. Bollukta unuttum, darlıkta hatırladım.

Affet beni Rabbim, bari, yoklukta Sana vardım.
Hiç olmazsa, hiçlikte Seni andım.
Şimdi, bir tevekkül var elimde. Başka her şey düştü avuçdan, varlığım yokluğa döküldü.
Hatırladım, elimdekiler de, ellerim de Senin Elinde.
Şimdi, dua sığıyor sadece avuçlarıma. Sadece yakarış yakışıyor yakama.
Gözlerim müjdeni gözlüyor uzaktan. Gönlüm hiç bitmez tesellini özlüyor.

Sen ki, unutmaktan alıkoydun, nisyandan kurtardın beni Rabbim.
Şimdi isyandan koru beni.
İsyandan koru beni, isyandan koru beni, isyandan koru beni…
Ve affet zira, elimde duadan başkası yok.
Ve anladım ki, Senden başka sığınağım yok.

Senai Demirci

breatheeasybyiridelex8.jpg

Eskilerde bu iş basitçe yapılırdı. Kız çocuklarının iri gözlerinin içinde sakladıkları umutlara hiç bakılmaksızın ellerinden tutulur, “Dayıya gidiyoruz!” yalanı masum yüreklerine tasma yapılır çöle doğru yürünürdü. Kız çocuğunu önceden hazırlanmış kuyunun içine itmeye gelirdi sıra. Kim bilir ne yöntemler bulmuşlardı? Belki, birlikte kuyuya bakılırmış gibi yapılır, kız tam bu gaflet anında arkadan ittirilirdi. Ayağı kayardı; belki kıvırcık saçları dolanırdı babasının ellerine, küçük bir serçe gibi ürperir, can havliyle babasının ayaklarına sarılırdı, üzerine alelacele atılan kumların arasında çaresizce babacığı ile göz göze gelmeye çalışırdı. Katran karası cehaletin, kahrolası törenin göğsünde çarpıp duran yüreğine yaşama aşkını çok gördüğünü bilmeksizin, kendisini kuyuya itmeye çalışan adamın eteğine bulaşan tozları “Babacığım, üzerin toz olmuş!” diyerek temizlemeye kalkardı. Babasından sımsıcak bir söz beklerken, cehaletin kirli tozları arasında nefessiz kalıverirdi, gözleri kururdu, yanağı çürürdü.

Şimdilerde bu iş daha rafine usullerle yapılıyor. Kızlar, çağdaş, zarif, estetik kılıflar içinde toprağa gömülüyor. Söz gelimi, bu ülkede mayıs ayının 19’u yaklaştıkça, 15’lik, 16’lık kız çocuklarının etek boylarının azıcık aşağıya uzanacak olması “çağdaş” erkeklerin dindarlığın en bağnaz tonuyla çığlıklar atıp “büyük günah” kaygılarıyla dolup taşmalarına yol açar. Bu işin faillerini utanmaya çağırırlar; onlar da utanır ve yeniden etek boylarını kısaltıp, etekten arka kalan beden parçalarını görünür kılmaya gayretlenirler. Kız çocuklarının kimliğini, eteklerinin açıkta bıraktığı uzuvlara eşitlerler. Oysa, insan bacağı da topraktandır.Kızlarının bütün kalbiyle sevdiğini bildikleri delikanlıyı, arabasına, maaşına, memleketine, ırkına göre değerlendiren dindar/laik babalar da kız çocuklarını diri diri toprağa gömmekten tenzih ederler kendilerini. Kalbe düşen aşkın sonsuzluğunu hesap etmeyi düşünmezler; hesapları kızlarının hangi arabada seyahat edeceği, hangi topraklarda yaşayacağı üzerinedir. “Benim ‘şuralılara’ verecek kızım yok!” sözü, toprağı kızının kalbine tercih edenlere aittir. “Ne işin var elin Diyarbakırlısıyla?” itirazı, kız çocuğunun ruhunun yönelimlerini bir çırpıda yaptığı toprak hesabıyla sıfıra indirir. Hele de sırf kızının tercihidir diye, damat adayını baştan hiçe saymalar, hepten şüphe etmeler, kadınların ruhu olmadığına inanıp onları ateşe atan ortaçağ cahillerinden pek uzağa düşürmüyor kimi babaları.

Evlilik öncesi bir “kaza” olursa, oğlana gizlice “aferinler” çekip erkekliğin kazancı gören, kızları ise “yazıklar olsunlar!”a boğup kızlığın kaybı gören ikiyüzlü gelenek, kızları erkeklik hormonlarının önünde ezip büzüyor değil mi? Kızların varlığını ve iffetini bedenlerinin bütünlüğü üzerinden tanımlamak, başka türlü bir toprağa gömme eylemi değil mi? Suratına toprak atmakla aynı tarafa düşüyor değil mi? Tecavüze uğrayan kızı, ortadan kaldırılması gereken bir utanç olarak gören lanetli töre de, kızları erkeklerin hoyratlıkları altında kirli bir paspas gibi ezilmeye lâyık varlıklara indirger. Mağduru olduğu bir eylemden bile kız çocuğu sorumlu tutulur. Kendi isteği dışında olup biten vahşetin kiri ısrarla onun üzerine yapıştırılır. El sürülmeyecek bir kirle kaplanır kızların ruhu; öldürülüp toprağa konulmadan önce, diri diri çamura gömülür.

Kadını kişiliği üzerinden değil de, dişiliği üzerinden sivriltmeye eğilimli feministler de, kızlara saçlarının ahenkle dans edişi üzerinden prim veren gençlik rehberleri de, araba lastiği reklamında bile kadın bedeninin detaylarını çekim aracı haline getiren tüketim medyası da aynı şeyi yapar: Kızları topraktan bedenlerinin cilâlı imajları ardına saklar. Kadınların kalplerini susturur, ruhlarını yok sayar. Göğüs dekoltelerini koyar vesikalık fotoğrafları yerine, baldırlarını vitrine çıkarır duyguları yerine, dudaklarının kızıllığını, yanaklarının allığını yüceltir sözleri yerine.

Öylesine akıl almaz bir kamuflajla sürdürülür ki kız çocuklarını diri diri gömme eylemi, bazı kızlar saçlarını gizliyor diye koca koca adamlar tarafından itilip kakılır, aşağılanırlar; okuyup kafaları üzerinden değer kazanmaları engellenir, aşık olup yürekleriyle kendilerini ifade etmeleri ayıplanır. Ülkenin doğusunda, kız çocuklarını cahil babalarının toprak hesapları içine gömülmekten “kardelen” hülyasıyla kurtarmaya çalışanlar, ülkenin batısında okumuş ve muktedir adamların kıpır kıpır umutları, gül yüzlü sevinçleri devletçi önceliklerin betonuna diri diri gömmelerine, gencecik umutlarının üzerine “katsayı” farkından molozlar itmelerine, şiirler okumaya hevesli dudaklarının üzerine tonlarca “kamusal alan” kumları savurmalarına gönüllü körlük ederler. Körlüğümüze kör olmak kadar talihsiz bir körlük var mı?

Senai Demirci

purebyannasaguinsinvr3.jpg 

Cânım. Cananım. Sevdiceğim. Bi’tanem. Kuzu sarmam. Yârim. Yârenim. Yavrum. Yavrucuğum. Gözlerinde yittiğim. Yüzünde sevindiğim. Saçlarını özlediğim.Kucağımda beklediğim. Sıcak, sımsıcak nefesini içtiğim. Kalbimde büyüttüğüm. Göz aydınlığım.

Biliyorum, söylemeye geç kaldım. Senin bana ne anlama geldiğini anlamakta aldandım. Sevdiğimi anlatmayı erteledim, hep sonraya bıraktım. Bak işte; sana konuşuyorum şimdi. Yavrucuğum, can pârem, biricik tesellim. Sana söyleyemedim ama sarıp sarmalaman cennetim oldu benim. İncecik sesin bütün baharların kuş cıvıltıları oldu bana. Yarım-yamalak sözlerin ötelerden bin seslenişti bana. “Baba!” dediğinde alnıma yıldızlar değdi, omzuma gökler indi. Bakışın tâ ruhlar âleminde de özlendiğimin habercisiydi bana. Kırık dökük hecelerin duyduğum en güzel şiirdi. Minicik parmakların avucumda, cennete çağıran melektin bana..

Cânım. Canımın içi. Kalbimin hiç bitmez sevinci. Ruhumun bayramı. Bi’tanem. Sevdiğim. Gözleri boncuğum. Yüzü cennetim. Saçları kara sevdam. Yürüyüşü hasretim. Dokunuşu serinliğim. Kokusu müjdem. Meleğim. Yavrum. Yavrum. Yavrum. Yavrucuğum.Gözlerin kime bakar şimdi? Babacığını merak eder misin? Annene nazlanmak istemez misin? Koşup kucaklamak ister misin beni? Ellerimde ellerinin boşluğu büyüyor şimdi. Gözlerimde gözlerinin uçurumu derinleşiyor. Kokun çok uzakların hasreti şimdi. Sana dokunmuş bir rüzgâr gelip de kalbimi ferahlatır mı acep? Sana bakmış gözler bir gece gelip gözlerime değer mi? Bi’tanem, ne kadar çok ışık var âlemde ama gözlerimizi buluşturamıyorlar ki. Güzelim, ne kadar çok ses var yeryüzünde; ama dudaklarından hiç haber getirmiyorlar ki. Bak, çiçekler açmak üzere yavrucuğum; senden bana, benden sana tozlar uçuşmuyor ki?

Ağlıyorum bi’tanem. İnan bana, şakacıktan değil bu defa. Koşup teselli etmeni beklemiyorum. Yüzüme saçlarını değdirip gözlerime şaşkınca bakmanı, omzuma ellerini koyup beni susturmanı beklemiyorum. Ağlıyorum bi’tanem, çünkü.. Ağlıyorum bi’tanem, çünkü sevgisiyle seni de beni de birbirimize sevgili eyleyen En Sevgili de ağlamıştı. O’nun ağladığı gibi ağlıyorum. Gülüşünü uzaklara gönderdiği İbrahim’i için O da gözlerinden yaş dökmüştü ya, yüzümdeki nem ondan işte yavrucuğum. Yüzünü toprağa emanet ettiği yavrusu için O da mahzun olmuştu ya; inan bana canım, sırf O ağladı diye ağlıyorum. Sen ağlama e mi, bi’tanem. Sen hep gül. Gül ki, güller açsın cennetlerde. Gül ki, güldüğünü bilip ben de güleyim. Kocaman bir teselli çöreklensin yüreğime. Kocaman bir müjde bulut bulut gelsin, yağmur olup sele katsın beni de.Belki de İbrahim’in babası, Sevgililer Sevgilisi, gönüllerin baş tacı kucağında sevmiştir seni. Hep böyle teselli ediyorum kendimi. Canımızın emanetçisi, son nefeste yoldaşımız, en büyük korkumuzda dostumuz, güzeller güzeli melek, Azrail, kim bilir nasıl da güzel göründü sana. Söyle canım, babanın tuttuğu gibi mi tuttu ellerinden? Canımın içi, rüyada olsun fısılda bana, annen gibi kucaklayıp da mı götürdü seni yurduna? Başını okşadı mı yetimler yetimi Muhammed [asm]? Gül kokusuyla seni sarıp sarmaladı mı? Senin gibi babalarını mahzun bırakıp da yuvasına dönen, annelerini hıçkırıklara boğup da giden kardeşlerinin cıvıltılarına kattı mı sesini? Yavrum, yavrucuğum, O’na benden selam söyle e mi?Sana salavat getirmeyi babam öğretti bana, de, olur mu? O’nun gözlerinin içine içine bak e mi? Bak ki, bir gece rüyama girsin, senden haber getirsin bana. Müjdeni getirsin. Kalbime kocaman bir bahar serinliği getirsin. O çok iyi bilir babasızlığı da, annesizliği de; seni anlar, teselli eder seni. Yetimleri, öksüzleri sevindirmekte üzerine yoktur O’nun.

Tut ellerini, sakın bırakma. Beni kucakladığın gibi kucakla Muhammed’i [asm] ciğer parem. Babana sarılır gibi sarıl O’na. Yanından ayrılma sakın. Sen bilmezsin yavrum, ben de bilmezdim ama O bilir evlat acısını, ümmetinin üzerine öylesine çok titrer ki, söyle bize gelsin bir gece, cennet kokulu ellerinden tutup bize getirsin seni, tutsun ellerimizden, yeniden sevindirsin bizi.Yavrum, bi’tanem, canımın içi, ciğer parem, kalp sızım, ruh yoldaşım, elinin sıcağını özlediğim, seni bize veren Rabb’imiz, seni hiç yoktan verdi. Hatırlar mısın, bir zamanlar, ne ellerin vardı, ne gözlerin ne de yüzün. Biz yanında değilken, sana senden yakın oldu. Senin adını biz bilmezken, seni O andı. Biz senin varlığından bile haberli değilken, seni O var etti. Olmayan ellerinden O tuttu. Gözlerinin olmadığını O gördü. Yüzüne gözlerini O koydu. Seni kimseler görmezken O gördü. Seni kimseler duymazken O duydu. Seni bize sevimli eyleyen yüzünü veren O oldu; yüzüne bizden önce baktı. Seni bizden önce sevdi. Ve elbette, seni bizden çok sevdi. Seni bize sevilesin diye verdi. Seni bize sevinesin diye verdi. Seni bize sevinelim diye verdi.Bi’tanem, bizdendin ama bize ait değildin. Emanettin bize, iki gözüm, sadece emanet. Ödünç verilmiştin, sadece ödünç. Sadece yanımızdaydın, şimdilik beraberdik, o kadar. Ama unuttuk, her şeyi unuttuğumuz gibi, senin de geldiğini ve gidebileceğini unuttuk.

Kokusu cennetim, bakışı güneşim, dokunuşu baharım, sesi cihanım, evladım, seni çok sevdim. Çok sevdirildin bana. Kalbini kalbime ısındırana emanet ol. Kalbimi kalbine sevdirene emanet olasın. Değil mi ki, seni bana veren beni bana verendir. Beni de seni de birbirimize bağışlar elbet. Değil mi ki, seni benden alan seni bana verendir. Seni benim yanımda tutar elbet.Yavrum, yavrucuğum, bi’tanem; biz ayrılmadık, hiç ayrı kalmadık. Sadece aramızdaki bahçe büyüdü. Sen öte kenarında ben beri kenarında; bahçede çiçeklerin tozarmasını bekliyorum şimdi. Senin gibi gülsünler diye menekşelerin başını okşuyorum şimdi. Senin gibi seslensinler diye bülbüllerin ayak seslerini bekliyorum şimdi..

Bekliyorum…

Not: Evlat acısı yaşayanlar adına yazdığım bu yazıyı, onlar adına gözyaşı dökerek yazdım. Çocuklarını “ebedî çocuklar” olarak Sahibine teslim edenlerin halini anlayamam elbette. Böyle bir imtihanla sınanmamayı dilerim Rabb’imden. Ancak “Çocuk Taziyenamesi”ni yazan üstadımın hatırına ve hatırasına yazdıklarımın, geçen hafta iki yavrusunu cennete gönderen Recai Özkaya ve Nuray kardeşlerime ve diğer mahzun annelere ve babalara teselli olacağı, henüz yavrularıyla birlikte olan kardeşlerime de kendilerine verilenlere hakkıyla hamd etme vesilesi olacağı umudunu taşıyorum. Yazık ki, kalbimin dili bu kadar!

Senai Demirci

roserougesuperrrrff6.jpg

Sen gittin alev üşüdü, sen gittin
Aşk kalplerden çekildi, sen gittin can tenden usandı…

Gözlerim gözlerine bakmak içindir.
Bütün bağlardan kurtuldum.
Geceleri gecelerin koynuna sürdüm.
Bütün ışıkları gözlerinin karasına çaldım.
Yanağının kıyısına geldim.
Ellerinin ateşinden serinlik umdum.
Gözlerim seni gördüğü için güzel.
Işık senin yüzüne vurduğu için aydınlık.
Yağmur senin dokunduğu için serin.
Rüzgar senin tenine vurduğu için nefeslenir.
Dualar senin dudağına dokundu diye göklerin kapısına dayanır.
Duruşun dağların başını dik tutardı unutmadım.

Günahlarımı biliyorum utanıyorum.
İsyanlarım çok oldu; Yüzüme bakamıyorum.
O kadar unuttum ki unuttuğumu hatırlamıyorum.
Bana nasıl bakacağını merak ediyorum.
Ürperiyorum. Ürperiyorum. Ya tanımazsan beni.
“O beni sevmedi !” dercesine görmezden gelirsen ağlayan gözlerimi?
Hayır, Hayır, böyle olmayacak, emin olmak istiyorum.
Senin müşfik bakışında, toprağın yağmura doyması gibi sonsuz bir serinliğe kavuşacağım.
Senin bakışında sonsuz bir hülyanın eteğine varacağım.
Özlemin cennetin kokusu bana, Sana susadım.

Ne hüznü eksilir ne sana doyar bu gönül.
Sen gittin, çiçekler ezildi dünyada.
Sen gittin rüyaları boğuldu bebelerin.
Sen gittin, sesi duyulmaz oldu derelerin.
Sen gittin, yüreklerden kan çekildi.
Sen gittin, can tenden usandı.
Sen gittin, dağ dağa küstü.
Sen gittin Alev üşüdü.
Sen gittin, Aşk kalplerden çekildi.
Kıyılara vurdu aşıkların cesedi.
Vuslatın cennet çiçeği bana.
Baharlardan hep seni sordum.

Senin serinlettiğin suları içiyor ceylanlar.
Martılar senin yürüdüğün göklerde geziniyor.
Kelebekler senin yüzünün değdiği bahçelere yayıyor kanatlarını.
Bebelerin senin tebessümünü içiyor ana sütünden evvel.
Şu dar göğsümün kozasından çıkmaya çalışıyorum.
Sonsuz genişliklerin sırrı iki dudağının arasında saklı.
Bir kelam söyle n’olur;
Her hecenin arefesinde seni duymak istiyorum.
Hitabın denizleri taşırıyor kıyılarıma,
Nereye baksam sana dokunuyorum.

Sev beni cananın olayım. İçimden aksın bütün ırmaklar.
Senin kıyılarını kucaklayan kocaman derya olayım .
Rüzgarlar savursun beni, yağmurların hepsi alnıma düşsün,
taşların hepsi, göğsüme düşsün, senin ayaklarını öpen kocaman bir dağ olayım.
Çöller savrulsun dağlar aradan çekilsin,
yokuşlar ve inişler bitsin ki yürüdüğün yollara toz olayım.
Senin hasretinle yanar her yanım, bütün ufuklardan seni umarım.

Çöldeyim susuzum. Dudağın bana leyla . Kuyularda yusuf’um. Sözlerin bana Züleyha.
Ateşlerde İbrahim’im. Gözlerin bana leyla.
Sancılar içinde Meryem’im. Bakışın bana isa.
Yaralar içinde Eyyub’um. Hasretin bana şifa.
Ölüler içinde bir ölüyüm.
Ellerin bana musalla …

Senai Demirci

Ekmeğime katık, aşımın ateşi
acılarımla başbaşa kalmak istiyorum
yalnız onlar anlıyorlar beni
ve yalnız onları dinliyorum..Hayatıma girdin madem
andacım ol hatıramı yaşat
ne beni anladığını söyleyen
ne de yüreğimin gedikli konuğu alsın
sen al acı
senin olayım
beni sen kuşat..

Kirli kentte, otogar camiinin avlusunda
kırıldı umudumu dizdiğim tesbihim
ben yavrularını yiyen bir kedi gibi
azıtmayı kuruyordum söyleyemedim
bir gül ki ellerinle büyütmüştün
dostların öğütlemişti koklamadan ezmeyi
yarım kalmış o cümleyi söyleyemedim
yaşamak dediğin bir lüks oldu benim için
bundan böyle duyduğun her korna sesinde
biliyorum, gözlerin çiçeklenecek..

Aşk ağlatır derlerdi
söyletmedi, bu dert söyletmedi beni
uçan kuştan sakındığın bir yaralı goncanın
canına kasteden sen olmasaydın..

Hatıra defterinin arasından düşen
bir kuru yaprak verdi seni ele
yaşadığımı sanıyordum ya
anılarının arasına çoktan girmişim bile..

Madem ki ayrılığa hüküm giymiş bu yürek
artık ölmek için yaşamak gerek
hayatımın gözlerinden
damıttığım bu şiiri bin kez ölerek
sana adamamı bekleme benden
gün gelir tütmez olursa ocağım
acılar var bende duvağı açılmamış
bekle
sana onları adayacağım…

Mustafa İslamoğlu

Kanayan bir yara bu. Herkes üstünü örtse de alttan alta kan gidiyor. Korkarım, bu hengamede, bir çok yuva kan kaybından çökecek. Aile “son kale” idi, değil mi?

Evet, sosyal anlamda aile, bir toplumu ayakta tutan son kaledir. Bir bina için sütun, bir doku için hücre, bir tarla için tohum ne ise, bir toplum için de aile odur. Ailenin birlik ve dirliği, tıpkı suyu oluşturan hidrojen ve oksijenin birliğine benzer. Eğer bu ikisini birleştikten sonra ayırmaya kalkarsanız; biri yanıcı, diğeri yakıcı iki gaz elde edersiniz. Bu durumda ortada sudan eser kalmaz.

Aile, dünyanın her yerinde ve tarihin her döneminde, ahlaki ve dini değerlerle doğrudan irtibatlı bir kurumdur. Bu bakımdan da, bir boyutuyla kutsaldır ve kutsalla alakalıdır. Çünkü, aileyi oluşturan “nikah sözleşmesi” her çağda ve zamanda kutsal ya da kutsal bilinen değerler adına yapılır. Bu ağaç, tohumu sadakat, toprağı şahsiyet, suyu şefkat, güneşi muhabbet, bakıcısı fedakarlık ve ilgi olan bir ağaçtır. Biri eksik olursa, kurumaya yüz tutar.

Dolayısıyla halkının kahir çoğunluğu Müslüman olan bu ülkede aile, İslâmî temeller üzerinde yükselir. Nitekim bu güne kadar İslam ahlak ve yaşam tarzına karşı yapılan iç ve dış saldırılara karşı en sağlam sığınak ve korunak aile olagelmiştir. Bu, o kadar böyledir ki; islami hayat tarzına karşı düşmanca tavırlar sergileyen zümre ve kurumlar dahi, harcı İslam’la karılan aile kurumunun, 150 yıldan beri “beka” krizine giren bu ülkenin varoluş mücadelesinde oynadığı rolün önemini itiraf etmek zorunda kalmışlardır.
Fakat, işte o son kaleye de nazar değdi…
Dost-düşman herkesin imrendiği aile kurumu, imdat sirenleri çalıyor. Son yıllarda yıkılan ailesini kurtarmak için çırpınan, “Ne olur yardımcı olun!” diyen kişilerin sayısı o kadar arttı ki, inanamazsınız.

Elbette bunda birinci faktör, öteden beri uygulanan ve “mahut süreçte” ivme kazanan İslami hayat tarzına ve onun harcıyla karılan geleneksel kültüre karşı açılan savaştır. Hep söyledik ve ısrarla da söyleyeceğiz: İslam’a karşı savaş açan şunu iyi bilsin ki, bu ülkede yaşayan kalabalıkları “millet” eden değerlere karşı savaş açmıştır. Dolayısıyla, bu savaş sırasında açılan her gedik, sadece İslam’ın surunda açılmış bir gedik değil, aynı zamanda Türkiye gemisinin tabanında açılmış bir deliktir.
Bu hakikati bir kez daha dile getirdikten sonra, konumuza dönerek soralım: Aile kurumunun son yıllarda uğradığı zafiyetin tüm vebalini “ötekine” atarak kurtulmak doğru ve adil bir yaklaşım mıdır? Elbette değil…
Bu konuda, İslam’ı kendileri için hayat tarzı olarak benimsemiş olan insanların vebali iki kat artmaktadır. Çünkü “model aile” oluşturma misyonu, inançlarının onlara yüklediği bir yükümlülüktür. Onlar bu yükümlülüklerini yerine getirmekten, ne yazık ki aciz görünüyorlar.
Üç-beş yaş psikolojisiyle parayı yeni keşfedip onu her şey sanan Müslüman erkeklerin ikinci eş edinme furyasının açtığı yaralar henüz kapanmamışken, şimdi ondan daha vahim bir durum olan çok çocuklu ailelerin çözülüşleriyle yüz yüzeyiz.

“Ekonomik krizi” geçiyorum. Ancak hemen belirtmeliyim ki; klasik Anadolu ailesinde ekonomik sıkıntı geçmişin hiçbir döneminde bu boyutta boşanma sebebi sayılmamıştır. O halde, ekonomik gerekçeli geçimsizlik ve boşanma vakalarının altında yatan gerçek neden “ahlaki çözülmedir” ve krizin doğru adı olan “adam krizi” aileyi de etkilemektedir.
Benim asıl üzerinde durmak istediğim nokta, ailenin çekirdeğini oluşturan eşlerin kimlik ve kişilik sorunlarıdır. Çünkü bu sorunlar aileye, bir “değer kırıcı” olarak yansıyor ve ailenin huzur kalitesini düşürüyor.
İşin özeti, “aile sorunu” gibi gözüken bir çok sorunun, temelde “insan sorunu”, bir başka ifadesiyle “şahsiyet sorunu” olduğu inkar edilemez bir biçimde ortaya çıkıyor. Bu durumda çekirdek aileyi oluşturan eşlerin birbirlerini suçlamaları da bir şey ifade etmiyor; çünkü bu suçlamalar “şahsiyeti” görmezden gelici, daha çok “cinsiyet” merkezli “erkekçi” ya da “kadıncı” suçlamalar oluyor.
Oysa ki, eğer bir evlilikte “insani ilişkide” sorun varsa, gerisini saymaya gerek yoktur. Çünkü bu, aile ağacının kökünü oluşturur. Kökü kurumuş bir ağacın dallarını ıslah etmeye çalışmak, abesle iştigaldir. Hele kurumuş dalların cins meyve (=çocuk) yetiştirme iddiaları tamamen gülünç olacaktır.

Alınacak en acil önlem, tümden kurumadan bu ağacın kökünü, ihtiyaç duyduğu su, toprak, gübre gibi unsurlarla beslemektir. O zaman “insanlık” ortak gövdesi üzerinde yükselen dallar, birbirini bütünleyen eşler olmanın bilinciyle, cins meyvelere durabilirler.
Örnek ve mutlu ailelerin oluşturduğu evler cennetin dünyadaki şubesi gibi gelir bana.
Tersi ise cehennemin dünyadaki şubesi gibi…

Sahici toplumsal dönüşüm ve değişim hamleleri sokaktan değil “evlerden” başlar; cennetin dünyadaki şubeleri olan evlerden…
Aile mutlaka korunmalı… Not: Vakıf Yasa Tasarısı üzerine yazdığım geçen yazı üzerine, vakıf insan Prof. Dr. Asaf Ataseven aradı. Bakanlığın el koyması üzerine açılan davanın Yargıtay’ın ilgili dairesinde de onaylanarak kazanıldığını ve bu sevinci paylaşmak istediğini söyledi. İlgilenen okurlarımızın da bu sevince iştirak edeceklerini düşündüm.

Mustafa İslamoğlu

Terketmek kolay olandır, terkedersiniz olur biter. Bulunduğunuz siperi, savunduğunuz değerleri, içerisinde yer aldığınız cepheyi, sizi siz eden kimliğinizi ve kişiliğinizi, üzerinize gelen baskıları hafifletmek, savuşturmak, ya da yılgınlığa kapıldığınız için terketmek, sizi sadece sipersiz, cephesiz, kimliksiz ve kişiliksiz bırakmaz, aynı zamanda onursuz bırakır.Terkedenler, sorumlu tutulmamak için yapıyorlarsa bunu, şunu unutmamalıdırlar ki, siper terkedilerek sorumluluktan kurtulunmaz; ışığın mekanı terketmesi, sadece sıradan bir terk değil, karanlığı davettir; karanlığın kararttığı her yürekten kara bir pay da, o terkedene ait olacaktır.

Terketmenin alternatifi kesinlikle “teslim olmak” değildir, “teslim olmak”, terketmenin en kötü biçimidir. Teslim olanlar, Kitab’ın ifadesiyle “benliklerini satanlardır”. İslam, “teslimiyet” demektir; Allah’a kayıtsız şartsız teslimiyet. Allah’a teslim olan, başka ilahların önünde eğilmez. Allah’ın huzurunda eğilenlerin başka ilahların önünde de eğildiklerini görürseniz, Kâbe’leri olan yüreklerini puthaneye çevirdiklerine hükmedebilirsiniz. Başka türlüsü mümkün değildir, çünkü bir gönülde iki sevda olmaz ve “Allah bir göğüste iki kalp yaratmamıştır.” Teslim olmanın ya da terketmenin dışında bir çıkış yolu yok mudur? Elbette vardır: direnmek ve aşmak.Direnmek yürek ister, sabır ister, sebat ister, bilgi, inanç ve haysiyet ister. Yüreği yetmeyenler direnemeyecektir. O halde direnemeyenler, önce yüreklerinde tükenenlerdir. Yüreği işgal olunanın organları, işgalcinin paralı askerliğine soyunacaktır. Beden ülkesinin başkenti olan yürek işgale uğramışsa, bu yüreğin taşrası olan göz-kulak, dil-dudak, el-ayak ne’tsin? İşgale uğramamış her yürek, sayısı oldukça kısıtlı olan özgür yüreklere yük olmaktan da kurtulacaktır. Bırakınız yük olmayı, yük alacaktır. Sorunun bir parçası olmaktan çıkıp çözümün bir parçası olacaktır. İşte o zaman kişi, yüreğin bu potansiyel enerjisini kinetize eden akletme yeteneğiyle aşacaktır önündeki engelleri. Bir çıkış yolu mutlaka bulacak ve bîçare kalmayacaktır. Herşeyden öte kutsal sancısını, acısını, ıstırabını “terketmek”, ona sırt dönmek gibi vahim bir yanlışa düşmeyecektir. Psikologlara göre “ne olursa olsun elemden kaç, hazza koş” psikolojisi üç-dört yaş çocuğunun psikolojisidir. “Yetişkin çocuk” ya da “çeyrek insan” davranışı sergilemek istemeyenler, bu üç-dört yaş psikolojisinden kurtulmak zorundadırlar.

İnsanlık destanı boyunca tarihin aktif öznesi olan kuşaklar, acıların ve zor sınavların imbiğinden damıtılarak yetişmişlerdir. Sahte neşelerin ve gündelik hazların sürüklediği yığınlar, tarihin yatağında akan pasif nesnelerdir.

Herkese düşen, önce yerini ve yolunu seçmektir. Seçtiğiniz yol, sizi aktif özne olmaya götürüyorsa, ayağınıza batan dikenlerin acısına “sermaye” gözüyle bakmayı öğrenmelisiniz.

Mustafa İslamoğlu

Başlık pek bir şairane ya, bendenizin duygular dünyasında yarı baygın gözlerle melankolik bir yazı yolculuğu sunacağımı zannedenler ne de çok yanılıyor. Evet biliyorum, bu tür başlık atmalar, çiçek açmış bir ağaca bakmalar, yıldızlı bir gökyüzünün seyrine dalmalar şairlere ve aşıklara bırakıldı bu çağda. Nedense sadece onlara has romantik (yani çocuksu ve naiv) işlermiş gibi anlaşılıyor çoğunluk tarafından. Eskaza, “Dün akşam ayın halesi vardı, yıldızlar da pek bir berraktı, epey bir seyrettim” filan gibi bir cümle sarfetmeye görün, hemen bakışlar değişir, dudaklar bükülür. Özellikle kendini ciddi işlerle uğraşan kallavi heriflerden sayan bazı kalaslar, size hafif küçümsemeyle bakarlar. En fazla şunu söylerler: ‘Duygusal bir arkadaşa benziyorsunuz!’ Eh, bunun yanında kimi çok bilmiş aklıevveller de sizin ‘çiçek böcek edebiyatı yapan’ familyadan olduğunuzu düşünür, hemencecik kategorize eder ve kendisinin vatanı, milleti, ümmeti kurtarma yönünde acayip reel politik filan yaptığını zannederek rahatlamayı tercih eder: Beni kategorize et, relaks ol bayım, rahatla! Çoğunlukla kadınlar, bu tür cümlelere bayılır: ‘Ayyy ne romantik erkeeek.’ diye düşünür ve hemencecik evdeki adamın kendine sık sık çiçek almadığı, özel günlerinde tıpkı dizilerde olduğu gibi tek taş yüzük getirmediği, akşam eve gelince mart kedisi gibi bakmadığı, dizinde şiirler okumadığı gibi çağrışımlara garkolurlar. 

Başını yerdeki küçük karınca yuvalarıyla meşguliyetten kaldırıp, aya, yıldıza, güneşe bakanların, mevsimlerin farkına varanların, yolun kenarında çiçek açmış ağacı fark eden gözlerin ve gönüllerin, çocuksu bir duygusallıkla yaşayan ya uçuk bir şair, ya da ayakları yerden kesik romantik bir kişi olarak algılanması ne büyük faciadır. Neyin küçük ve önemsiz, neyin büyük ve önemli olduğu konusunda ciddi bir karmaşa yaşanıyor zihinlerde. İnsanın dünyada bulunuş gerekçesine dönük işler, küçük ve önemsiz, dünyanın zavallı, gel geç kavgalarına ait şeyler önemli ve büyük sayılıyor. 

Televizyonlardan bangır bangır, radyolardan zangır zangır, gazete ve dergilerden haldır haldır bunlar haykırılıyor, ve dahi höykürülüyor. Kalbiyle ve kalbi için düşünen, dışarıya (afaka) da içteki bir pencereden bakan ne de azdır. Ya siyasetle, ya ekonomiyle, ya bizi (o ‘biz’ kimsek) dış güçlerin mahvettiği fikriyle, ya da sosyolojik, morfolojik, strüktürel yataysal ve dikeysel açılımlarla aklını ve kalbini sarhoş etmiş ne çok kişi görüyorum. Bahara bakmak farzdır efendiler! Üstümüzden kuşlar gibi geçip giden mevsimleri oku’mak vazifemizdir. Gökteki aya nazar etmek, en az toplumsal ve politik olayları analiz etmek kadar elzemdir. Dış mihrakları, ülkeyi içerden yıkan iç güçleri düşünüp dertlenmek kadar, nefsinin tam ortasına kurulmuş düşmanlarına, aileni senden alan güçlere, çocuğunu senden çalan mihraklara yoğunlaşman ödevindir. Allah’ın her yerde bir ayet ve işaret olarak, kudretinin ve rahmetinin nişanesi olarak, enfüsün ve afakın göklerinde dalgalandırdığı sancaklarını, bayraklarını alaşağı etmeye çalışanlar daha çok dikkatini çekmeli değil midir? 

Bizi Masonlar, Yahudiler, yerli işbirlikçiler, kötü yönetim, istikrarsız ekonomi v.s. mahvetmemektedir. Bizi mahveden, bir ilahi bayrak gibi dalgalanan şu çiçek açmış ağacı, kalbin ve ruhun neşvesiyle birlikte oku’yamamaktır. Bizi mahveden, sarı çiçekle söyleşememektir. Bizi mahveden, yüreğimizdeki Yahudiler ve Aklımızdaki Masonlardır. Bir bahar bahçesinde, bahar kadar bir ‘marifet’ güldestesi ve tefekkür toplayan bir dünya yolcusu olmaktan uzak düştüğümüz oranda, dünyanın çıkmaz sokaklarında ruhumuzu azıtmaya mahkum olacağız… Bir Cahit Külebi hayranı olduğum söylenemez ama başlığa aldığım dizeler, her baharın arifesinde dilime düşer ve fikrimden nice nice şeyler geçer. Bilhassa, ilk ikisinin devamında gelen dize beni ziyadesiyle meşgul eder: Sen de çiçek açtın erkenden küçük zerdali ağacım aklın ermeden.

Yusuf Özkan Özburun

Ağzını kocaman kocaman açmış adamlar, televizyondaki müzik ve görüntünün eşliğinde ter ter tepinen eşofmanlı kadınlar, en korunaklı yer olarak bellediği masasının arkasında gözlerini geriye devire devire ‘Rahat ol, stres at, gevşe’ diyen uzmanlar, kendisine uzatılan mikrofona bir yandan dondurmasını yalayarak bir yandan kıkırdayarak ‘Canımız çok sıkıldıııııı, alışverişe çıktık valla, stres atıyoz yaaaaa’ diye cevap vermeye çalışan kikirdek ve fikirdek kızlar, magazin dergilerine ya da magazin sayfalarına çöreklenen ve ‘Stres Atmanın On Yolu’, ‘Yoga Yap, Rahatla’ gibi hap çözümler üreten gazeteci ağabeyler ve ablalar, cümle alem, cümbür cemaat, bir stres atmaktır, rahatlamaktır, gevşemektir tutturmuş gidiyoruz.

Stres atmak için alış-veriş yapıyor, gevşemek için yürüyor, rahatlamak için envai çeşit işler yapıyoruz. Maksat, üzerimizdeki ‘elektriği’ atmak, enerjiyi boşaltmak… Yerine ‘pozitif enerji’ doldurmak. Peki neden illa da bu enerjiyi boşaltmaktan yanayız, bu enerji bizde kalsa olmaz mı? Kendimizi doldur boşalt nevinden şarjlı pillere döndürmemizin alemi ne Allah aşkına? Niye stresimi atacak mışım? Yeniden doldurabilmek için mi? Hem stresimi nerede ve nasıl atacağım? Bana stres atma yolları olarak sunduğunuz yollar ve araçlar, kanserden dolayı oluşan deri kızarıklarına yara bandı yapıştırmak suretiyle kanser tedavisi olduğunu sanan avanakların melaline benzemiyor mu?

Sorunların köküne inmeden, yılanın yuvasına inip başını ezmeden sağda solda gezinen yavrularını öldürmekle vakit geçirmek, çağın insan sorunlarına çözüm üretme stratejisini oluşturuyor. Yani ortada böyle bir sıkıntı, maraz, illet veya her neyse varsa, bunu üreten mekanizmanın kaynağı neresidir? diye bir soru sormadan, hadiseye derinlemesine eğilmeden, palyatif çözümler sunmak asrın karakteristiğini oluşturuyor. Hele de mesele insan ve onun halleri olunca, bu yüzeysellik hepten şapşalca oluyor. Sıkıntı ve stres içinde kuyruğu yanmış tilki gibi gezinen modern insana, ‘Sık adımlarla uzun bir yürüyüşe çık’, ‘Kendine bir kız arkadaş edin’, ‘Kilolarından kurtulman lazım’, ‘Evini Feng Shui Felsefesine göre döşe, huzur bulacaksın’, ‘Anti-Aging ve Reiki yap, öğle aralarında da ofisinde 15 dakika meditasyon uygula, gevşeyeceksin’ gibi çözümler sunmak gerçekten ‘çözüm’ olacak mıdır?

Stresi ve gerilimi peydahlayan, üreten, temel ruhsal ve manevi dinamikler nelerdir? Yani bu ‘kanser’i doğuran kötü huylu hücreleri üreten yapı nedir? Bu ve benzeri sorulara, okuduğum onca psikolojik eser tatmin edici cevaplar veremedi. Bu yönüyle ben tatminsiz bir adamım. İkna edilmeye ihtiyacım var. Fakat ilginçtir, son zamanlarda yeniden okumak üzere elime aldığım bir kitap beni haddinden ziyade derin düşüncelere garketti.

Kitapta aynen şöyle diyor: “Sıkıntılarımızın hepsi ham tamah ve hırstan, nefse tutkun olup da onun dikenliğine adım atmaktan kaynaklanır. Dane için tuzağa düşen kuş, dar bir saraydan ibaret olan kafese boyun eğmeye mecburdur…” (Mecalis-i Sab’a, Mevlana, Tercüme: Mehmet Hulusi, Kırkambar Yay. 2001) Biliyorum, naklettiklerim hiç de objektif ve bilimsel değil. İyi de bilimsellik kimin umurunda! Objektif de sadece fotoğraf makinesinde ya da kamerada bulunur ki onu da nereye yöneltirsen orayı gösterdiği için, hiç de ‘objektif’ değildir. Ayrıca, kelin ilacı olsa başına sürermiş. Üstad Lang’in dediği gibi, psikoloji ve psikiyatri çoğu kere, ‘Şaşıya yol gösteren kör gibidir” ki her psikiyatrı nerdeyse bir başkasına mahkum etmiştir. Bize stres atma yollarını öğreten uzmanlar, inanın çoğu kere bizden daha streslidirler. Adam ‘stres at’ diye diye stres oluyor, ne yapsın…

Gövdeye tutkun olup, dünya metaının hırslarıyla sarhoş olmak, nefsi terbiye etmeyip onun şımarık bir çocuk gibi olan bütün isteklerine karşılık verememek stresin ve kaygının en büyük bataklığını oluşturuyor. Tenin haz danelerine tutulan biz kuşcağızlar, ten kafesinde feryad ediyoruz ve kanatlarımızı kafesin tellerine vura vura kanatıyoruz. Özgür ve göğe tutkun yanımız belalı bir esarete boyun eğmeye razı olmadığı için sürekli kendini baskılanmış hissediyor. Buna karşın diğer kafesteki ‘uzmanlar’, kafesin içine konan aynaya bakmamızı, sanki kafesten çıkmışız da uçuyormuşuz gibi hayal etmemizi, kafeste sırtüstü yatıp gevşeme egzersizleri yapmamızı salık veriyorlar.

Ey uzmanlar! Stres atmıyorum, atmayacağım. Bu stres birike birike kafesi parçalayana kadar benimle beraber kalacak. Benim stresim, yolunmuş kanatlarıma yürüyen can olacak…

Yusuf Özkan Özburun

Karı koca birlikte tatile çıkarlar. Gittikleri yerde kamp kurarlar. Tatillerinin ikinci gününün akşamı güzel bir yemek yiyip uykuya dalarlar. Birkaç saat sonra kadın uyanır ve kocasını da uyandırır.Adam uyku sersemidir; güzel bir rüyadan uyandırıldığı için de biraz kızgındır: “Ne oldu? Ne istiyorsun?” diye sorar. Yukarıya bak ve bana ne gördüğünü söyle. “Adam gökyüzüne bakar ve cevap verir: -”Bunun için mi uyandırdın beni? Baktım işte. Bir sürü yıldız görüyorum, ışıl ışıl parlayan milyonlarca yıldız. Karısı tekrar sorar. Peki, bu sana neyi gösteriyor? Artık iyice uykusu kaçan adam biraz düşünür ve cevap verir: “Teolojik olarak Allah’ın kudretini ve kendi acizliğimizi görüyorum. Felsefi olarak, evrenin sonsuzluğunu ve onun karşısındaki önemsizliğimizi görüyorum. Astronomik olarak galaksilerin, yıldızların, gezegenlerin varlığını görüyorum. Yıldızların konumuna bakarak saatin 3 olduğunu görüyorum. Meteorolojik olarak da bugün havanın çok güzel olacağını görüyorum. Niye sordun bunu bana? Sana neyi gösteriyor? “Necati, çadırımızı çalmışlar!!!”