Günlük Arşivler: Ocak 22nd, 2008

papillon-bleu-clair.jpg

Sevdâya alışkın bu gönüller seni bekler
Son darbe de her cân o ölüm bûseni beklerSevdâ denilen çölde çiçekler de tuzaktır
Vuslâtı yakın sanma fizandan da uzaktırEllerde avuçlarda senin ismin anılsın
Gönlümdeki aşkın yine yoklukta sanılsınYükselsin o rûhum göğe çıksın sana değsin
Çektirdiğin âhlarla gönül gökleri eğsinHakkın bizi halk ettiği toprak ne de paktır
Herhalde bu yüzden ki mezâr taşları aktır

Heyhât! Kara sevdâ denilen yol ne de dardır
Aşk bitti mi dünyâ kelebek ömrü kadardır

Mehmet Nuri Parmaksız

karmaqr4py8.jpg

Ormanın birinde bir kelebek yaşardı.
İnce, narin kanatlı.
Hep seyrederdi o bembeyaz, parlak ayı.
Bir de gülümseyen gözleriyle ona baktı mı,
Yoktu ondan şanslısı.
Geceler onun sabahıydı.
Kollarını uzatır ona doğru uçardı.
En yakınına gidebilmekti tek amacı.
Sarılmaktan da öte küçük dudaklarını yanağına kondurmaktı.
Seviyorum seni dedi o bembeyaz melek yüzlü aya.
Ay gülümsedi kelebeğine bir kez daha.
Ben de seni seviyorum dedi; gelsene yanıma.
Nasıl da onurlanmıştı ışığınla.
Sanki O hep vardı…
Tüm yarınını kucağına alarak açtı kanatlarını.
Uçtu… Uçtu… Uçtu…
Ta ki nefessiz kalana dek…
Ve son kez açtı gözlerini yüzünü görebilmek için.
Yine gülümsedi sevgilisi küçük kelebeğine.
Gördüğü son bakış onun gözlerindeydi.
Mutluydu; yokluğunun olduğu kadar varlığının da sebebiydi.
Koskoca bir altı hafta daha yaşasaydı, yine onu severdi.

Şimdi her lacivert gecelerde kelebekler,
Ay yüzlüsüne haber getirirler, kendisi yok ama sevgisi seninle diye.
Derin rüyada ki o sokakta kucak açıp belki de hala çağırmanı bekler…

Arzu Aslı Karayel

cnccjt7.png 
Sakin kıyısında uçuşan gönlümün
Cıvıldaşan uçmalara hazırken en uzak çiçeklere
Bulutları kapladılar karayla
Okları batırırken yüreğime
Acıdı hep bir yerleri kanadımın
Esir tutup birer birer
Kelebekleri öldürdüler anne

Gönlümün sayfaları açıp herhangi bir yerinden
Kurtarırken kendimi sevinçlere bakıp
Sonsuzluğa ellerimi bağlayıp
Mutlu olayım bırakmadılar
İçimdeki buzdan atları salmışken özgür
Buzlar yüreğime değdi de üşüdüm anne

Gemim fazla dayanmaz fırtınalara
Gücüm senden gelirse dayanırım hayata
Hani incitmezdi kötülükler
Değmeyecekti kanadıma rüzgar
Üşütür sevgisizlik, ayrılıklar benden yana
Kolla beni ışığınla, yol göster bana
Dua eder gibi son kez dokun yüreğime
Rüzgarda uçuşan kartallara verme
Bekle beni yine okuldan gelirken kapıda
Nerde kaldın kelebeğim de

Orkideler diz gemimize
Kimse yakalamasın bizi
Son kalan gemi bu
Kelebeklerin gemisi
Hayallerimize yetişmesinler
Sen bana yeşili anlat
Kırmızıya aşkını
Pembe gülleri yelken yapıp kaçalım kıyıdan
Gel al beni kurtar buralardan

Sızım sızım sızlatır ayrılıklar
Gecelere bakamaz oldum
Ateş böcekleri mi yok, yoksa gözlerim mi kör
Bir yavru şahin uçtu yüreğimden
Otuz yıldır büyüttüğüm
Onsuz üşüdüm dondum
Işığım bile sessiz, yalnızlıklar bekler köşe başında
Hadi gel desen gecenin bir yerinde
Gönlümün kırık çiçekleri açsa pembe pembe
İçimdeki kelebekleri öldürdüler anne

Perinur Olgun

Benden önce söylenmiş sözlerin haklılığına
Kizdığım oldu zamanında ama inandığımda
Ömrümde her şarkı başka bi kapı açtı
Bu şarkının ardında sen
Bu kapının ardındaysa benden önce söylenmiş sözler vardı

Çok zor günler geçirdim vaktiyle
Alemde savaşlar çırpınışlar nihayetinde
Aşık olmak kısmetmiş yar, sana..
Aşık olmak kısmetmiş yar..

Seçtiğimiz hayatlar mı bunlar? seçtiklerimiz mi ?
Bunca yokluk, bunca kırıklık, bunca acı
Seçtiklerimiz evet !
Hayat bu sevgilim çoktan seçmeli
Senin aşkınsa bi dönem ödevi…

Bir gece çıkıp gelsen ölmezsin yar
Ölümlerden ölüm beğen gelmezsen yar
Bir aksam çıkıp gelsen ölmezsin yar
Ölümlerden ölüm beğen öleceğim yar…

Bir şarkı tuttum sevgilim bir kapı açtım ikimize
İkimiz çokmuşuz meğer bu resme
Kapatmadan bu kapıyı yinede
Bu yaralar bereler sanadır bileler …

Bu yaralar bereler sanadır bileler
Göreler aşkımı
Şahidim gök kubbe
Aşığım bekletme…

Çok canım yanıyordu gördüklerimden ve göreceklerimden
Benim kanayan dizlerim yoktu hayatta bi tek
Benim de kanattıklarım vardı elbet
Ezdiğim kumlar ve geçtigim yollar hala gölgeni taşıyorlar
Hani demiştim ya en başında
Ne ayrılıklar ne aşklar ne başlangıçlar diye
Yani demem o ki çok zor günler geçirdim vaktiyle…

Çok zor günler geçirdim vaktiyle kalbimde
Firari endişeler nihayetinde
Aşık olmak çok zormuş yar, sana
Aşık olmak çok zormuş yar…

Bir gece çıkıp gelsen ölmezsin yar
Ölümlerden ölüm beğen gelmezsen yar
Öleceğim yar…
Bu şarkı sadece benimdi sevgilim
Ve ben büyük bahçeler istemiştim ikimize
Yazmışsın ya ‘onu sevebileceğimi düşünmüştüm’ diye
İşte o günden beri belkide bu yüzden sadece
Bu yaralar bereler sanaydı aşkı bileler
Göreler aşkımı şahidim gök kubbe…

Iclal Aydın

Bana kalsa değil bir satırı,
Yazmazdım ya sana tek kelime,
Yaz diyor, bende yazıyorum işte,
Annen,yani makbule teyzenin hatırı.

Aslında küfür kafir gelse de dilime,
Bilirsin ta okul yıllarından sevmemiştik birbirimizi,
Kırgınım sana, hani şimdi tutup,
Nereden çıktı demeyesin bu mektup,
Selam kelam etmemişsem sebebi malumundur,
Ha, sonra biz senin kadar mürekkep yalamadık hani,
Lafa nerede başlanır, nerede biter,
Bırak mektupta, biz sevdiğimize bile süslü laflar edemedik hiç,
Neyse, bilmem haberin var mı ?
Memduh amcayı, yani babanı kaybettik,
Ne vakit hal hatır sormaya gittiysem size,
Hep kapı önünde bulurdum,
Karşı yola doğru dururdu öylece solgun yüzü,
Gelmez diyordu, gelmez bu dürzü,
Senin anlayacağın gözleri açık gitti rahmetlik.

Annen sakın duymasın diyorsa da, Salih,
Benden söylemesi, annen geçenlerde evi tefeci tahir’e sattı
Babanın birikmiş borçlarını öylece kapattı,
Hani doktor, hastahane, ilaç falan,
Olsa olsa şimdi kefen parasıdır elinde kalan,
Bi ara, bi sor ulan,
Bu nasıl bir nefret ki hala bitmedi,
Ulan Salih, ulan Salih,
Yoksa ciğerini oralarda itler mi yedi,
Bir mektup yaz, bir şeyler karala,
İstersen kız bağır, binbir küfür sırala,
Ne dersen de işte,
Zannedersem, annenin de gözleri açık gidecek bu gidişle.
Adresini Sarı Tijen’den aldım,
Önceleri yok, mok dedi, yemin billah,
Neyse imana geldi,
Bakma sen sarıdır, marıdır, yine de iyidir.
Bak Salih, lafı fazla uzatmayacağım,
Geçenlerde sahilde ki bizim kahvede,
Adaşın Salih, kirkor amca, kasap Nedim,
Dört kol pişti atıyorduk ki;
Mahalleden bir ufaklık, nefes nefese;
Makbule teyze, Makbule teyze,
Bir koşu vardık ki,
Çoktan Çapa’ya kaldırmış Sarı Tijen,
İlaç, serum, oksijen,
Korkma, mahalleli aramızda toplayıp masrafları ödedik,
Helali hoş olsun,
Makbule teyzenin az mı su böreğini yedik.
Bir ara doktor dışarı çıkıp,
Başını iki yana sallayıp, haber verin dedi,
Kimi, kimsesi yok mu ?
Hep bir ağızdan var dedik, var biziz kimi kimsesi,,
Ulan Salih, ulan Salih, ciğerini yoksa oralarda itler mi yedi.

Dün gece sıra bendeydi, bendim başında bekleyen,
Bir ara gözlerini açtı,
Elini tuttum, gözlerine takılıp kalmış yaşları usulca sildim,
Yastığın altından küçük bir torba çıkarıp;
Al sende kalsın yavrum, kefen param,
Hani, yarın emri hak olursa dedi,
Öyle bir sıkmışım ki yumruklarımı,
Öyle bir vurmuşum ki duvara,
Küfürün adına günah demişler ha, tövbe.tövbe,
Ulan Salih, ulan Salih, hani bir elime geçsen kazara.

Kış diyor mevsim, gelmeye kalkmasın,
Hele bir gelsin bahar yaz,
Sen yine de iyi olduğumu yaz,
Nasıl da tevekkel, nasıl da teslim kaderine,
O an var ya, o an sanki kör bıçaklar soktular en derine,
Yüzünü cama döndü,
Biliyordum ki ağlıyordu,
Elinin tersiyle yüzünü silerken,
Dağlar başına oğul,
Gelen yaşıma oğul,
Sana umud olanın,
Toprak başına oğul,
Kış diyor mevsim, gelmeye kalkmasın,
Hele bir gelsin bahar yaz,
Sen yinede iyi olduğumu yaz,
Son kez gözlerini aralayıp,
Salih’im dedi, Salih’im,
Annen sana Salih’im dedi de,
Sen, bi daha anne diyebilecek misin?
Anne ben geldim kapıyı aç,
Anne karnım aç,
Başım kaşınıyor anne,
Başımı kaşı,
Anlat diyebilecek misin masal anne,
Hani yarım kalmıştı ya dünkü;
Yok Salih yok,
Sen, sen bi daha hiç anne diyemeyeceksin !
Annen, annen çünkü….

Mehmet Çetin

Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim
Güneşi bahardan koparıp
Aşkın bu en onulmazından koparıp
Bir tuz bulutu gibi
Savuran yüreğime
Ah uzatma dünya sürgünümü benim
Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil
Ayaklarımdan belli
Lambalar eğri
Aynalar akrep meleği
Zaman çarpılmış atın son hayali
Ev miras değil mirasın hayaleti
Ey gönlümün doğurduğu
Büyüttüğü emzirdiği
Kuş tüyünden
Ve kuş sütünden
Geceler ve gündüzlerde
İnsanlığa anıt gibi yükselttiği
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim

Bütün şiirlerde söylediğim sensin
Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin
Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome’nin Belkıs’ın
Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikarsın bellisin
Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için
Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini
Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini
Ey gönüllerin en yumuşağı en derini
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim

Yıllar geçti sapan ölümsüz iz bıraktı toprakta
Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında
Çatı katlarında bodrum katlarında
Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba
Hep Kanlıca’da Emirgan’da
Kandilli’nin kurşuni şafaklarında
Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında
Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Ey çağdaş Kudüs
Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır
Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim

Dağların yıkılışını gördüm bir Venüs bardağında
Köle gibi satıldım pazarlar pazarında
Güneşin sarardığını gördüm Konstantin duvarında
Senin hayallerinle yandım düşlerin civarında
Gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında
Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda
Verilmemiş hesapların korkusuyla
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim

Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili…

Sezai Karakoç

Nice sözler söylenir ama unutulur bir zaman sonra… Kalpten gelmeyen sözlerin ömrü bir nefesliktir. Bir nefes sonra kaybolup giderler ama kalbin sözü unutulmaz. Kalp sözünü hiç unutmaz. Kalbin sözü hedefine ulaşmadan yere düşmez. Kalbin sözü kalpten bir ruhla doğar ve ulaştığı yere hayat verir.
Kalbin sözü hiç ölmez. Hatta kalp söze ihtiyaç bile duymaz, kalbin sözü sevgidir. İşte bu yüzden:
Söz uçar, sevgi kalır…

Bazı sözler vardır kalbe iner. Kalbi diriltir o sözler. Semalardan kalbe gelir, ruh beslerler. O sözden her bir harf bir meleğin omuzlarında iner. Ve insanın ayaklarını dünyadan keserler. O sözler ki taşa değse, taş parça parça olur, göz göz olur ağlar, yürek olup toza döner, semaya uçar. O sözler ki semanın kalbinden gelir. Bu yüzden:
Söz uçar, vahiy kalır…

Sözler vardır dünyadan öte, kalpten içeri…
Sözler vardır yerden gelen ama semaya emanet edilen…
Cennetin duvarları o sözlerle örülür. Gözyaşları o sözlere eşlik ederler. O yaşlar toplanır, Cennetin ırmakları oluverirler. Bu yüzden o sözler dudaklardan çıkar çıkmaz meleklerin kanatlarında semalara yükselir, Rabbin kapısına serilir. Onun cevabı özlenir. Özlenesi sözlere hasret ve hayretle beklenen cevap iliştirilir. Dua edenin kalbine iletilir. İşte bu yüzden:
Söz uçar, duâ kalır…

İsmail Acarkan

Merhaba anne, yine ben geldim.

Merak etme okuldan çıktım da geldim.

Annelerde babalar gibi merak eder mi bilmiyorum ama,

Ali “Okula gitmezsem annem çok kızar, merak eder’ demişti de

Onun için söylüyorum.

Geçen hafta öğretmen,

Sağ elimde sarımsak, sol elimde soğan dedirte dedirte

Öğretti sağımı solumu.

Ben biliyorum artık anne, sağım neresi solum neresi.

Ağrıyan yanımın neresi olduğunu şimdi iyi biliyorum anne.

Hani geçen geldiğimde “şuram acıyor, şuram işte” demiştim de

Bir türlü söyleyememiştim ya acıyan yanımı anne

Bak şimdi söylüyorum Şuram işte, sol yanım çok acıyor anne.

Hem de, her gün acıyor anne, her gün…

Dün sabah, annesi Ayşe’nin saçlarını örmüştü.

Elinden tutup okula getirdi, yakası da danteldi.

Zil çalınca öptü, “hadi yavrum sınıfa” dedi.

Ben de ağladım, ağladım hiç de utanmadım.

Öğretmen “ne oldu” dedi. “Düştüm dizim çok acıyor” dedim.

Yalan söyledim anne.

Dizim acımıyordu ama, sol yanım çok acıyordu anne!

Bugün, bende saçım örülsün istedim.

Babam ördü ama, onunki gibi olmadı.

Dantel yaka istedim.

Babam “Ben bilmem ki kızım” dedi.

“Bari okula sen götür” dedim.

“Kızım, iş” dedi. Ben de “banane” dedim, ağladım.

“Kızım, ekmek” dedi babam.

Sustum ama, okula giderken yine ağladım anne.

Ha bide sol yanım yine çok acıdı anne…

Herkesin çorapları bembeyaz, benimkiler gri gibi.

Zeynep “annem beyazlara renkli çamaşır katmadan yıkıyormuş” dedi.

Babam hepsini birlikte yıkıyor.

Babam çamaşır yıkamasını bilmiyor mu anne?

Uff babam, her gün domates peynir koyuyor beslenmeme.

Üzülmesin diye söylemiyorum ama,

Arkadaşlarım her gün kurabiye, börek, pasta getiriyor.

E biliyorum babam pasta yapmasını bilmez anne.

Hava kararıyor, ben gideyim anne.

Babam bilmiyor kaçıp kaçıp sana geldiğimi.

Duyarsa kızmaz ama, çok üzülür biliyorum.

Kim bozuyor toprağını, çiçeklerini kim koparıyor.

İzin verme anne, ne olur toprağına el sürdürme!

Eve gidince aklıma geliyor, bide bunun için ağlıyorum anne.

Bak kavanoz yanımda, toprağından bir avuç daha alayım.

Biliyor musun anne, her gelişimde aldığım topraklarını,

Şu kavanozda biriktirdim.

Üzerine de resmini yapıştırıp başucuma koydum.

Her sabah onu öpüyor, kokluyorum.

Kimseye söyleme ama anne, bazen de konuşuyorum onunla.

Ne yapayım seni çok özlüyorum anne. Ha unutmadan!

Öğretmen “yarın anneyi anlatan bir yazı yazacaksınız” dedi.

Ben babama yazdıracağım.

Öğretmen anlarsa çok kızar ama, bana ne, kızarsa kızsın.

Ben seni hiç görmedim ki, neyi nasıl anlatacağım anne.

Senin adın geçince, sol yanım acıyor anne.

Hiç bir şey yutamıyorum. Bazen de dayanamayıp ağlıyorum.

Kağıda da böyle yazamam ya anne. Ben gidiyorum anne,

Toprağını öpeyim, sende rüyama gel beni öp.

Mutlaka gel anne,

Sen rüyama gelmeyince sol yanımın acısıyla uyanıyorum anne.

Sol yanım acıyor anne.

İşte tam şurası, sol yanım… çok acıyor anne…

Seni çok özledim, çok… anne…

Ayla Aydemir

Hiç olmazsa eskiden arada bir uğrar,
Hal hatır sorarlardı,
Hani yasak savmak kabilinden diyelim,
Senden sonra evin yolunu unuttu çocuklar,
Geçenlerde ışığı açık görmüş,
Kapıdan şöyle bir göründü küçük oğlun,
Bir sitem,bir sitem,
Uğraşamam diyor,üç bucuk emekli aylığınla senin,
Banka kuyruklarında
Bu iş güç arası,
O gitti,oturup bir güzel ağladım,
Hani,sana da kızmıyor değilim ara sıra,
Benden önce gittin de sanki,
Sultan mı ettiler seni Mısır’a…

Büyük oğlan desen,bana hala dargın,
Getirdiği müteahhit”e vermemişim diye evi,
Ha bire söylenip duruyormuş,
Yok babamızın anıları varmış,
Yok elleriyle dikmişmiş bahçedeki sardunyaları,
Bıraksın diyormuş,
Bıraksın o eski hülyaları,
Ne babamdan,ne ondan anı kalır,
Bilsin ki,öldüğü gün o ev satılır,
Bu çocuklar kime çekti bilmiyorum ki canım,
Son günlerde dalıp,dalıp gidiyorum,
Canım sıkılıyor, canım…

Kız daha kırkın çıkmamıştı ki,evlendi,
İki çocuklu,o paragöz adamla,
Geçenlerde yak üstü şöyle bir uğradılar,
Adam hem saygısız,hem de aşırı şişman,
Sana bir şey söyleyeyim mi canım,
Kız pek mutlu değil,yani bin pişman,
Hani dokunsan ağlayacak,
Ayrılırken elimi öptü,
Bu kış havalar soğuk geçecekmiş,
Aman kendine iyi bak,sakın hastalanma bu yaşında,
Sabah akşam mutlaka al o ilacı,
Biliyorsun dedi,babamda yok artık başında,
O gitti oturup bir güzel ağladım,
Artık ne telefonum çalıyor,ne de kapım,
Mektup desen kimden gelecek be canım,
Son günlerde zaten,
Karşı kaldırımlardan dolaşıyor postacı…

Yok, yok sakın aklından geçireyim deme,
İnan ki kırgın değilim,
Biraz burukluk işte,biraz hüzün,
Hüzün bilirsin benim en doğal halimdir,
Hani birde kahve yapmak zor gelmese,
Taşırmasam hani her defasında,
Şişşt,kimse duymasın,
İlaç, milaç ta almıyorum artık,
Kokunu öyle özledim ki canım,
Dün gece kahverengi paltona sarılıp uydum,
Hayalimde okşadım o güzel saçlarını ben,
Hani,sana da kızmıyor değilim ara sıra,
Benden önce gittin de sanki,
Sultan mı ettiler seni Mısır’a…

Mehmet Çetin

Seni de vururlar bir gün ey acı
Uçuşup durduğun kanatlarından
Sazın sözün türkülerin tükenir
Ellerin koynunda kalakalırsın

Şakaklarına kar yağıyor bilesin ey acı
Gül açan yüzlerimizde
Göğeriyor rengin senin de

Biz seni
Tâ eskilerden tanırız
Hani göğüslerimize taş olur inerdin
Avuçlarımızda hira dağıydın

Al atların tan yerine ayarlanmış yelelerinde
Akdeniz rüzgarlarına karışan sendin

Biliyorum
Hiçbir tarih yazmayacak
Ve bir sır gibi kalacak yakılan kitaplarda
Göbek bağı anasından henüz çözülmemiş bebelerimize
Mitralyözlerin washingtondan ayarlandığını

Seni de yakarlar bir gün ey acı
Bir taptuk kul gözlerinden vurursa
Parmakların eğri ağaç tutamaz
Çığlıkların çağlar aşar duymazsın

Ve ben biliyorum
Örümceği, mağarayı, güvercini, asâyı

Ve İbrahimin baltasını
Ben biliyorum

Nereden başladı bu kesik dans
Ve bu dansa karşı afyonlanmış hecin yüzlü
İnsanlar kim?

Kim kimin yanında
Kim kimin karşısında

Meclis kürsüsünden konuşan bu adam kim

Üsküdar kız lisesinde okuyan genç kız
Çantasında kimin fotoğrafını taşıyor
Kadıköy vapurunda sigara tüttüren delikanlılar
Neden gülüyorlar ki

Seni de vururlar bir gün ey acı
Filistinde sapan taşlı çocuklar
Dalın, kolun, fidelerin, budanır
Kuru bir kütükle kalakalırsın

Öyle bakmayın balkonlarınızdan
Fırat nehri ayrılık çıbanına tutuldu,
Damarlarımızı yırtıyor
Tuna nehri, onulmaz boşnak sızıları
Pompalıyor yüreğime

Pilevne türküleri ağıtlara dönüşürken,
Çeçenyada yiğitler
İnancın, emeğin ve aşkın
Kılcal damarlarına ulanıp sustular…
Ve ne Bağdattan
Ne Şamdan
Ne Mekkeden
Ne Diyarıbekirden
Ne istanbuldan
Ne Buharadan
Bunca telefon direğine rağmen kimse kimseyi
Duymuyor

Seni de vururlar bir gün ey acı
Halepçede soldurulmuş gül gibi
Bu sevdaya düşsen sen de yanarsın
Suskun, sıcak, uzun yaz geceleri

Ve siz
Ey analar,
Siz, gecelerinizi böler çocuklarınıza ninniler
Söylerdiniz

Hani siz, fatihler doğururdunuz…

Gelin-kızların giysileri kirletildi
Çocuklar hep yetim kalıyor

“Elem yecidke yetimen feava”

Ve ben biliyorum
Ben biliyorum
İstanbulun
Bağdatın
Diyarıbekirin
Mekkenin
Birbirine nasıl bağlandığını, nasıl çözüldüğünü sonra
Ey insan
Ey insanlık
Ayağa kalk

Kolları ve bacakları budanmış delikanlıları
Boyunları gövdesinden ayrılmış insanları
Gözleri uyur gibi kapanmış, kan pıhtıları içindeki bu
Çocukları

Gelişmiş laboratuarlarınızda dikkatle inceleyin
Ve bir gün
Bu dünya
Gül bahçesine dönecek
Bunu böylece bilin ve
Unutmayın

Ferman Karaçam